JIYANA SEROK

JIYANA SEROK

Çocukluk

Abdullah Öcalan, 2. Dünya Savaşı’ndan dört, Dersim İsyanından on ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından 26 yıl sonra yani 1949 yılında dünyaya gelir. 2.Dünya Savaşı’nın bittiği, ancak yol açtığı yıkım ve yoksullukla etkisini halen sürdürdüğü bir dönem. Türkiye Cumhuriyeti’ nin kuruluşundan sonra Kürdün inkarına yönelik politikaların tüm ağırlığıyla ve tüm acımasızlığıyla sürdüğü bir dönem. Kürtlerin başkaldırı ve isyanları ile karşılaşan rejimin, isyanları kanla bastırdıktan sonra, İsyanlara katılan ve katılmayan Kürt ileri gelenlerini ve aşiret reislerini Türkiye’nin batısına sürdüğü ve zorunlu iskana tabi tuttuğu bir dönem. Kürdistan’ın üzerinden geçen silindirin izlerinin belleklerde çok taze olduğu, giderek önünde bir engelin kalmadığına inanarak l946’larda şekli de olsa çok partili bir yönetime geçen bir rejimin kendini güvende görmek için ABD’ye yaltaklandığı dönem. Nitekim Türkiye bir kaç yıl sonra 1949’da kurulan NATO’ya da girdi.

İşte Abdullah Öcalan bu şartların hüküm sürdüğü bir zaman diliminde Kurdistan’ın Urfa iline bağlı Halfeti ilçesinin küçük bir köyü olan Amara (Ömerli)’da l949 yılında dünyaya gelir. Yoksul sayılabilecek bir ailenin ilk çocuğudur. Halfeti ilçe merkezi Türk nüfusun ağırlıklı olduğu bir yer. Halfeti’nin köyleri ise, Kürt, Türk, Ermeni nufusunun bazen karışık, bazen ayrı olarak yaşadığı köylerdir. Abdullah’ın doğduğu köy olan Amara, Kürt – Türk köylerinin komşu olduğu ve bir de bir Ermeni köyü Cibin’in komşu bulunduğu, karma kültürlerin egemen olduğu bir coğrafya’da bulunuyordu. Ailesi çevre köylerde dağılmış olan Abdullah’ın babası Ömer Kürt, annesi Öveyş ise Türk kökenlidir.

Çocukluk yılları yoksulluk içinde geçen Abdullah, bu yıllarda değişik yaşam ve davranışları ile herkesin dikkatlerini üzerinde toplamıştır. Köyün gelenekçi ortamında, geleneklere aldırmayan, kendi bildiğinde direten, çocukları peşine takan, kurduğu grupla beraber hareket eden, değişik oyunlarla çocukları dağlara çıkararak avcılık yapan asi bir çocuk potresini çizmektedir.

Çocuklarla olan bu ilişkisinin yanısıra yaşlılarla da iyi diyalog kuran Abdullah, bu yıllara ilişkin olarak daha sonra anılarını dile getirerek o yılları hiç unutmadığını ifade edecektir. ‘’anlattım … anlattım… ihtiyar başını çeviriyordu Oğlum biz kurumuş tahtalar gibiyiz. Sen şimdi bunu yeşertebilecek misin ? diyordu.

Abdullah çocukluktan başlayarak yaşamdan sonuçlar çıkarmaya, çıkardığı sonuçlara göre davranmaya ve bunları kendi hayatında ilke haline getirerek kendi yolunu çizmeye başlar. Sürekli, araştırmacı-çatışmacı bir kişilik ekseninde gelişen Abdullah, kendi yolunda yürümek için yeri geldiğinde anne ve babası ile toplumu karşısına almaktan da geri durmaz. Özgürlük çocuklukta başlar. Eskiden beri hep beraber yürümek istedim.“ diyen Abdullah Öcalan kendi çocukluk arkadaşlarından da bir grup kurarak bunlarla birlikte hareket etmeye başlar. Bu grupta lider konumdadır ve çocukların güvenini kazanarak onları yönlendirir. Bu karekterinden dolayı aileler çocuklarını ondan sakınırdı.Bir konuşmasında „Komşuların hepsi çocuklarını(benden) saklardı. -Buna teslim etmeyin- derlerdi.“diyordu Abdullah, bu dönemi anlatırken.

İyi bir avcı olmasının yanında iyi bir yılan avcısı durumundadır. Köydeki yılanların öldürülmesiyle yetinmez ve çevredeki tüm yılanların öldürülmesi gerektiğine inanır. ve bunun için çalışır. Bu nedenle „en iyi yılan avcısı“ durumundadır. „yılanları öldürme tutkusu giderek bende gerçeğe dönüştü“diyordu çocukluğunu anlatırken. Güvercinleri ve kuşları avlama da öyledir ve burada avını arkadaşlarından başka kimseyle paylaşmaya yanaşmaz. „bu güvercinleri kimseye vermeyeceğim, kendi istediğim gibi pişireceğim ve istediklerimle paylaşacağim“ diye düşünürdü.

Yine geleneksel yaklaşımları kabul etmez. Sorunlara karşı kendi çözüm yöntemlerini bulur ve bundan dolayı çocukların beğenisini kazanırken yetişkinler onu „tehlikeli“ olarak değerlendirirler. Çocukluğundaki bu dik başlılığı, „çocukluğuma ihanet edemezdim.“ diye açıklamaktadır. O yıllarda köy imamından cenk hikayeleri dinleyerek, dini dersler alarak ve Hz. Ali’nin savaş başarılarını dinliyerek büyülenmektedir.

Bu arada aileden anne ve babanın kendisine yönelik davranışlarından dersler çıkarmaktadır. ‘’Küçük bir çocuktum. Hergün kavga ediyorduk. Bu kavgalarda birisi benim kafamı kırdı. Tabi annem bana müthiş yöneldi, -yok- dedi, -eve gelmiyeceksin- dedi Bana anam verdi ilk dersi. İntikamımı aldıktan sonra beni eve alacağını söylüyordu. Ana haliyle hiç de acımıyor,-oğlumdur, bilmem neyimdir- diyerek kesinlikle düşünmüyordu.’’ Annesinin bu yöneliminden sonra kafasını kıran çocuklardan intikam alan Abdullah, annesinin bu yöneliminin kendi kişiliği üzerinde etkili olduğuna inanmakta ve bunu dile getirmektedir.

Annesinin kendisine isteklerde bulunmasına karşı tavuk ve civcivlerini göstererek; ‘’Sen anamsın, beni, nasıl bir dünyada, nasıl koşullarla yüz yüze getirdiğini biliyormusun?’’ diye sorar. Bu benzetmeyle varolan toplumsal duruma duyduğu tepkiyi dile getirir. Bir annenin çocuğundan neleri beklemesi gerektiği yönünde toplumsal gerçekliğe bir eleştiri olarak değerlendirir bu çıkışını.

Annesinin bu otoriter kişiliğine karşın babası Ömer dindar, fakir ve kendi halinde bir kişi olmasına rağmen ilkeli biri durumundadır. İlkeli olmasına ilkeli, fakat kendi güç sınırını da iyi bilen birisidir. Abdullah babasının bu aile içindeki silik durumuna, ailede önderlik yapamamasına karşılık kendisinin erkenden önderliğe soyunduğunu dile getirmektedir. ‘Bu baba, bizi idare edemiyor, çok zor durumda, çok zavallı ve büyük yetmezlikler yaşıyor.’ diye düşünmektedir. Babası ile köylülerin köylüce kavgalarına şahit olan Abdullah o tür kavgalara girmemek için dikkat eder ve şu sonuca vardığını dile getirir; „gücümün yetmeyeceği şeye niye ölümüne gireyim ki?“ herkesin illallah dediği Abdullah, babasından destek almaktadır. Baba da ondan umutludur. Bir keresinde çocuklara Abdullahı işaret ederek; „Ona dokunmayın, onun anlında fetih işareti yazılıdır.“ diyerek umutlarını ve Abdullah’taki değişikliği göstermektedir.

İlkokul

Okulun bulunduğu Amara’da, Abdullah, okul çağına geldiğinde okumak istediğini ailesine söyler. En yakın İlkokul komşu Ermeni köyü Cibin’dedir. Amara’dan Cibin’e okula gitmek için her gün dağ yolunu gidip gelmek gerekmektedir. Yaz-kış dağ yollarından gidiş geliş öyle basit bir olay değil tabii Ailesi okuma istemine olumlu cevap verince Abdullah’a okul yolu açılır. Okulun ilk gününde o güne kadar hiç tanımadığı bir dil olan Türkçe ile karşılaşır. Hatta Öcalan o dönemde sözü edilen öğretmenlerin neye benzediğini merak ettiğini dile getirerek, okula ilişkin fazla bir bilgiye sahip olmadığına işaret etmektedir. Okula gidiş-geliş zorluğuna ek olarak dil zorluğu, yeni bir dil öğrenmenin zorluğu ile de karşılaşan Abdullah, başarının bu engelleri aşmakla gerçekleşeceğine inanır ve kendisini bunun için zorlamaya başlar. Türkçe üzerine düşünür, bu yeni dili tanımaya çalışır, yoğun çalışması sonucunda başarılı olur ve öğretmeninin gözdesi durumuna gelir.

Öcalan, yıllar sonra adını anarak ilkokul öğretmeninin, kendisini okulun ilk günlerinde yemeğe davet ettiğini, bunun kendisi için bir onurlandırma olduğunu belirterek o günleri hala unutmadığını belirtecektir. İlkokul boyunca öğretmeninin takdirini kazanır.

Bu dönemde dine olan eğilimi çok güçlü olan Abdullah, okula beraber gittiği arkadaş grubu içinde bir imam gibi davranarak yolda onlara abdest aldırıp, namaz kıldırtır. Sosyal ilişkide öncü durumunda olmasının yanı sıra din konusunda da arkadaşları içinde bir imam gibidir. Kendi anlatımlarında bu çocukça imamlığı bile kusursuz yapmaya çalıştığını ve bundan dolayı hem arkadaşlarından ve hem de köylülerden takdir aldığını belirtmektedir. Bu döneme ilişkin olarak şöyle demektedir; ‘’din kurumunda, okul kurumunda, daha sonraki ideolojik kurumlarda hep istediğimi bulamam durumu yaşadım. Aslında taparcasına bağlıydım, ama istediğimi bir türlü bulamama beni hep en iyisinin nasıl gerçekleştirileceği sorusuna ve sonucuna götürdü.’’

Amara ve Cibin arası iki saatlık yolu beş yıl boyunca gidip-gelerek ilkokulu başarı ile bitirir. Öcalan’ın ilkokuldaki başarısı okumaya devam etme istemine ailesinin fazla karşı koymamasını da beraber getirecektir.

Ortaokul

Nizip’teki üç yıllık ortaokul dönemine ailesinin de onay vermesi ile başlayan Abdullah, okumaya gelen pek çok imkana sahip öğrenci arasında bulunan sınırlı sayıdaki sıradan aile çocukları arasındadır. Ailesi Nizip dışında olan tek çocuk Abdullah’tır.

Sınıf arkadaşları tarafından sürekli kendilerinin yaşam koşullarını kabullenmesi ve uyması için baskı görmesine rağmen Öcalan, kendi bildiğinden taviz vermez. Arkadaşlarının bu „kalıba sokma“ girişimlerine direnen Abdullah sürekli dışlanır ve horlanır.

İlk dönemde bazı zorluklar yaşamasına karşın derslerdeki başarısı ile giderek bu zorlukların üstesinden gelir. Derslerdeki başarısı ile kendisini öğretmenlerinin gözdesi durumuna getirir.

Okul yaşamı boyunca kendi giderlerini karşılamak için çalışmayı da ihmal etmemektedir.

Bu yaşlarda karşılaştığı zorlukların nedenlerini çıkarma ve değiştirme yönünde kafa yoran Abdullah, büyümeyi önüne koyar. l960 darbesini gerçekleştiren ordunun gücü karşısında, güçlü olmanın asker olmaktdan geçtiğini düşünerek asker olmaya karar verir. Ortaokul sonrası askeri okula devam etme düşüncesi bu büyüme ve gücü elinde bulunduran kurumda yeralma düşüncesinin bir sonucu olarak gelişir ve askeri okul sınavlarına girerek bu yolu dener. Sınavların sonucunda kazanmadığı anlaşılınca bu yolun kendisine kapalı olduğunu anlar. Bu gerçeklikte Kürtlüğünün de payı olduğuna inanır ve bunun üzerinde daha derin düşünmeye başlar. Aynı dönemde girdiği Tapu Kadastro Meslek lisesinin sınavlarını kazandığı için artık Lıseye Ankara’da devam edecektir.

Ankara Tapu – Kadastro Meslek Lisesi

Öcalan, l966 yılında Ankara Tapu Kadastro Meslek Lisesi’ne yatılı okumak için kayıt yapar. İlk kez büyük bir şehire ayak basan Öcalan etraftaki yapıların heybetinden etkilenir ve çok şaşırır. Büyük bir şehirde, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olan bir şehirde bulunmaktadır. Yaşayış, sosyalite, toplumsal durumu tümüyle farklı olan bir mekan. İnsanları tanımaya, yaşayışlarına anlam vermeye çalışan Öcalan ilk kez karşılaştığı bu yeni yaşam tarzı karşısında temkinlidir, bulaşmamaya çalışır. Kent yaşamının insanları bitirici bir özelliğe sahip olduğunu düşünerek uzak durmaya çalışır.

Öcalan’ın okulu yatılı olduğundan masraflar devlet tarafından karşılanmaktadır. Tutumlu davranışlarını burada da sürdürür ve fuzuli masraflardan kaçınır. Sigara, alkol vb. alışkanlıklara bulaşmaz, tek hedefi var; başarılı olmak.

Lise boyunca Öcalan, bir yandan devlete dayanarak ilerlemeye çalışır, diğer yandan da burjuva toplumunu ve değer yargılarını tanımaya çalışır. Faal biri olmasına rağmen kendisini bastırarak başarılı olmaya, burjuvazi karşısında fazla olmayan şansını zorlamaya çalışır. Bu anlamda yatılı okulu en iyi şekilde değerlendirir.

Öğretmenlerinden, Harp okulundan Faruk Çağlayan, Öcalan’ın yazdığı bir kompozisyonu beğenir ve bunu tüm öğretmenlere hatta profesörlere okuduğunu söyler. Okul boyunca öğretmenleri ile iyi ilişkiler içindedir.

Öcalan henüz köyden aldığı din eğilimini bırakmış değil ve bu eğilim güçlü olarak kendisinde yaşamaya devam etmektedir. Maltepe Camisi’ne gidip gelir. Bu tür ilişkilerde kendisini daha rahat ifade edebilmekte ve bir yerde burjuvazinin yozluğundan kaçmaya çalışmaktadır. Bu arada komünizm ile mücadele derneklerinin seminerlerini dinliyor. Hatta MHP eksenli ülkü ocaklarına bile gittiği oluyor, fakat fazla ısınamıyor. Siyasal islam eğilimi devam etmektedir. Fakat yani arayışları da son bulmuş değildir.

İlk kez Hulusi Turgut adında bir gazetecinin Kürtlükle ilgili bir röportajını okuyor. Gazetecinin, Mala Mustafa Berzani ile yaptığı söyleşinin Kürtlük tarafı Öcalan’ın ilgisini çekiyor ve bu konu üzerinde yoğunca düşünüyor. Araştırma ve okumalardan sonra düşünce anlamında ufku daha da genişleyen Öcalan artık olaylara mantıklı ve sistemli bakmanın yöntemini aramaktadır. Lise son sınıftayken Huberman’ın Sosyalizmin Alfabesi adlı kitabı eline geçer. Kitabı okuduktan sonra düşünme ve yoğunlaşması artan Öcalan artık eski düşüncesi ile gidemeyeceğini anlayarak yaşadığı düşünce çatışmasından Sosyalizmin galip geldiğini farkeder. Sonradan Bu durumu geleneksel ideolojinin kaybetmesi olarak dile getirmektedir.

Aynı dönemde gelişen gençlik hareketlenmeleri Türkiye’de yankısını bulmuş, gençlik bir tartışma ve hareketlilik içindedir. Tartışmalar, eylemler, öğrenci hareketleri, devam etmektedir ve Öcalan bütün bunları izlemektedir. Bazen içinde yer alıyor bazen izliyor. Yaşanan bu genel sol ve gençlik tartışmasına ek olarak Kürtlük tartışması da devam etmektedir.

l969 yılında bu dönemin en hareketli kentlerinden olan Ankara’da, liseyi bitirdiğinde Öcalan, artık sosyalist bir yaşam ve mücadelede karar kılan birisi olmuş durumdadır.

Diyarbakır’da Memurluk

Okulu bitirdiğinde Öcalan artık bir devlet memuru olarak göreve hazırdır. İlk görev yeri Diyarbakır çıktı. Türkiye’nin başkenti Ankara’dan Kürdistan’ın merkezi durumundaki Diyarbakır’a gidecektir.

Diyarbakır’da Kürdistan’ı ve Kürtleri yakından tanıyacak, Kürt-devlet ilikilerini gözleme ve anlama imkanı bulacaktır. Bir yandan memurluk yaparken diğer yandan üniversiteye başlamak için hazırlık yapmaktadır. Bu hazırlık bir yandan ders çalışmak diğer yandan para biriktirmek şeklinde devam ediyor. Çalışırken buna göre davranıyor ve maaşını buna göre kullanıyordu.

Diyarbakır’da bir otelde kalıyor. Kaldığı bu otelde çevrenin ileri gelenleri ile tanışma fırsatı buluyor. Onların Kürt sorunu üzerine tartışmalarını dinliyor, Kürtlüğe bakış açılarını öğreniyor. Kürtlerle bu yakın teması ona Kürtleri tanıma fırsatı tanıdığından bu durumu değerlendirmeye bu yönlü düşünceler ve araştırmalar üzerinde yoğunlaşmaya başlıyor. Meslek gereği toprak sahipleri ile ilişkileri yoğundur. Kürt toplumunun bu kesimini daha yakından tanımaya başlıyor. Boş zamanlarında onu etkileyen Diyarbakır surlarını geziyor.

Memur düzeyinde de olsa ilk kez memurluğu sırasında Kürtlerle devletin, ilişkilerinin durumunu anlamaya çalışır. Toprak sahipleri bu ilişkide işlerini rüşvet ile yürüttüklerini halkın diğer kesimlerinin ise boyun eğmek zorunda kaldıklarını görüyor.

Devlet memurlarının rüşvetle işleri hal ettiği bir ortamda Öcalan, rüşveti ısrarla red eder. Alacağı tek bir rüşveti gelecekte yapacağı işlerin bir bütçesi olarak düşünür ve kendini buna inandırdıktan sonra kabul eder. Zaten sonraki yıllarda PKK’nin ilk bütçesinin aldığı bu rüşvet olduğunu dile getirir. Bu parayı başka türlü kullandığı takdirde kendi moral değerlerine ters düşeceğini bilir ve buna göre davranır.

Diyarbakır’da kaldığı bir yıllık süre, kendisi için son derece önemli bir tecrübe niteliğindedir. Bir yılın sonunda tayinini orada üniversiteye gitmenin hazırlıklarını yapabilmek için düşündüğü İstanbul’a aldırır. Artık üniversite yolu ve İstanbul’un hareketli ortamı kendisini beklemektedir.

İstanbul Hukuk Fakültesi

Öcalan l97l yılında İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydını yapar ve Site Öğrenci Yurdu’na yerleşir. Bu dönemde okuduğu Lenin’in Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı adlı kitaptan etkilenir, ulusal soruna getirilen yorumları Kürt gerçekliği açısından ele alır ve bunların çok daha gerçekçi olduğunu görür. Bu döneme kadar Kürt sorununa UKKTH açısından bakılmamış, sorun Türkiye’nin bir bölgesinin geri kalmışlığı olarak değerlendirilmiş ve bu doğrultuda talepler ileri sürülmüştü. Öcalan’ın da gidip geldiği DDKO soruna bu şekilde bakmakta ve ‘’Doğu’ya yol, su vb.’’ istemlerini dillendirmekteydi. Genel olarak da yürütülen tartışmalarda devletin Doğu’yu geri bıraktığı ve kalkındırılması gerektiği yönündedir.

Öcalan hazırlandığı bir seminerin konusunu Kürt sorunu ve ayrı devlet açısından ele alarak UKKTH çerçevesinde bir konuşma hazırlar. DDKO’da verdiği bu yönlü bir seminerden sonra DDKO üyeliğine alınır. Fakat dernek bünyesinde bu yönlü tartışmaların geliştiğini gören devlet, derneği seminerin ardından kapatır.

Öcalan’ın İstanbul’da kaldığı bu dönemde Türkiye devrimcileri fikir tartışmalarını sürdürmekteler ve tartışmaların odağını örgüt, gizlilik ve devrimci şiddet oluşturmaktadır. Mahir Çayan’ın bu yönlü seminer ve konuşmalarını dinleyen Öcalan, getirilen yorumları gerçekçi bulur. Yapılan Kemalizm eleştirisini o güne kadar yapılan en radikal ve çözümleyici eleştiri olarak değerlendirir.

İstanbul’un hareketli ortamında, Öcalan, tartışmaları dinlemek ve katılmamanın yeterli olmadığını düşünür ve liseyi okuduğu siyasetin merkezi Ankara’ya gitmeyi tasarlar. Öcalan İstanbul’da, hukuk fakültesine devam ederken, Ankara’da eğitime devam etmek için Üniversite sınavlarına girer ve Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Kamu Yönetimi bölümünü kazanır. İstanbul’un hareketli ortamı artık geride kalmıştır Öcalan için ve, bundan sonraki yaşamını ciddi olarak etkileyecek, devrimci arayış ve mücadelesi yeni bir tempoya kavuşturacak Ankara ortamına geçer.

Ankara – A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi

Öcalan Kamu Yönetimi bölümüne burs alarak başlar. Öcalan Ankara’ya gittiği 1971 sonlarında 71 direnişçilerinin savaşçılığı devam etmektedir. Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan henüz yakalanmamışlar. Yürütülen eylemselliği kahramanlık olarak değerlendirir. Ancak okula başlamasının ilk günlerinde Mahirlerin Kızıldere’de katledilirler. Öcalan, türkü yakmanın yeterli bir cevap olamayacağını, bu kahramanların ardından bir şeyler yapılması gerektiğini düşünür ve yapılması gerekenler üzerinde düşünmeye başlar. Belirlenen eylem tipi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde boykot eylemini gerçekleştirmektir. Boykot eylemi başarılı bir şekilde gerçekleşir. Ancak bu eylemden sonra fakültede tutuklamalar başlar. Tutuklananlar arasında Öcalan’da bulunmaktadır. 7 Nisan l972 de tutuklanan Öcalan 6 ay Mamak cezaevinde kalır ve mahkemece serbest bırakılır.

Cezaevinde kaldığı 6 ay Öcalan için bir tecrübe işlevi görür ve devletle karşılaştığı bu ilk seferinde devleti daha iyi tanımaya çalışır. Dışarda, yapılanlar ve yapılması gerekenler üzerinde düşünür. Olayları inceleme ve yoğunlaşma dönemi olarak geçen bu süreçten sonra Öcalan, Anıtkabir civarında Kürt arkadaşına ait bir eve yerleşir.

Bu süreçten sonra arkadaş çevresi geliştirmeye başlayan Öcalan, PKK’nin ilk grubunu oluşturacak arkadaşlarını bu dönemde toparlar ve onları kendi düşünceleri etrafında bir araya getirir. Henüz net olarak neler yapılacağı ortaya konulmamıştır. Bir oluşumun ortada olmadığı bu dönemde Kemal Pir, Haki Karer gibi Türk kökenli arkadaşlarına fikirlerini kabul ettirir ve beraber hareket etme konusunda kendilerini ikna eder.

Daha sonraları Yukarı Ayrancı’da bir eve taşınan Öcalan burada da faaliyetlerine devam eder. 1973 1 Mayıs’ında Çubuk Barajı toplantısı olarak bilinen bir toplantıda gruplaşma kararı alınarak birlikte hareket etme resmileştirilir. Bu toplantıya katılan 6 kişi oluşan grubun çekirdek kadrosu durumundayken Öcalan grubun doğal lideri durumundadır.

1974-75 yıllarında faşist öğrenciler devlet desteği ile okulları kontrole almış, devrimcileri sıkıştırmaya ve zorlamaya çalışırlarken Öcalan faşistlere karşı birlikte hareket etmenin yollarını arar. İlk iş olarak Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) kurulur. Dönemin ilk öğrenci derneği olan ADYÖD’ün yönetiminde yer alan Öcalan, derneği faaliyetlerde bir üs olarak kullanmaya başlar. Devrimci öğrencilerin buluşma ve tartışma platformu durumuna gelen dernek 12 Mart darbesinin toplumsal alandan geri çekilmeye başlamasının ardından başlayan süreçte önemli bir rol üstlenmekteydi. Burada pek çok toplantı ve seminer düzenlenir. Yaydığı fikirler ve öğrenci hareketinde gördüğü önemli işlev üzerine ADYÖD 1975’te devlet yetkililerince kapatılır.

Bu tarihe kadar devlet tarafından net olarak hangi yöne eğilimli olduğu bilinmeyen Öcalan, 1976 yılında Ankara Yüksek Mühendisler ve Mimarlar Odasında katıldığı bir seminerde konuşmasının merkezine „ülke“ ve „bağımsız örgütlenme“yi koyar. Seminerde „Kürdistan Sömürgedir“ tezi üzerinde durarak şimdiye kadar dillendirilmemiş bir gerçeği dile getirerek farklılığını ortaya koyar. Dönemin devrimcilerinden büyük bir kesimi Kürdistanı sümürge olarak kabul etmedikleri ve Kürtlerin ayrı örgütlenmelerine karşı olduklarından Öcalan’ın bu tezi, Kürtler açısından bir kopuş ve ayrı örgütlenmenin başlangıcı anlamına gelmektedir. Artık bir grup olarak hareket eden Öcalan ve arkadaşları, kendi aralarında fikir tartışmalar yürüterek yönlerini Kürdistana çevirirler.

1 Ocak 1977 Dikmen ve Tuzluçayır toplantılarında bu düşünce net olarak kabul edilir. Düşünce karar haline getirilir ve dönüş için hazırlıklar başlatılır.Tam da bu dönemde MİT, grubun gelişim seyrini izlemek ve kontrolde tutmak için karar alır, Bunun içinm grubun içine adam sızdırır. Öcalan sızdırılan bu kişileri bildiği halde bilmiyormuş gibi davranır, içlerindeki ajanı yönlendirmeye, o kadar da tehlikeli ve kontrolden çıkmış bir grup olmadıkları imajını vermeye çalışmaktaydı. Diğer yerden gruba sızmış ajanlara ise sadece bilmeleri gereken bilgiler aktarılarak onların da gerçek durumdan haberdar olmamaları sağlanmaktaydı.

Öcalan, bu dönemde gruba girenlerden Dersimli bir aileden olan Kesire Yıldırım ile evlenir. Öcalan daha sonraki dönemde, evliliği ile ilgili olarak, bunu politik bir manevra olarak düşündüğünü, bu evlilik ile bir yerde devlete, kendisinin, Ankara’da kalıcı olduğu mesajını vermek istediğini belirtiyordu. Öcalan, Ankara’da bir yandan bu mesajları verirken, diğer yandan da bütün çabasını Kürdistana dönüş üzerinde yoğunlaştırır. Öcalan’ın dışında grup Kürdistan’a dağılır, propaganda ve örgütlenme çalışmalarına başlar. Kürdistan’ın her yerine ulaşan APOCULAR yeni hareketin alt yapısını kuracaklardı.

Kürdistan Seferi

Öcalan, 76’nın sonlarında ülkede yürütülen faaliyetleri yerinde incelemek ve çalışmaları bir raya oturtmak için bir Kürdistan seferi yapar. Kürdistanı kapsayan bu gezi sırasında Ağrı, Kars, Dersim, Elazığ, Diyarbakır, Urfa ve Antep şehirlerini dolaşır, gruba yeni katılanlara perspektif verir, toplantılar düzenler ve geleceğe güçlü bir hazırlık yapmak için çalışmalar yürütür. Kürdistan’a yaptığı bu geziden sonra tekrar Ankara’ya döner Kısa bir süre sonra gelişen Namık kemal Ersun Darbesinin asıl olarak kendilerini hedeflediğini sezer ve yeni planlar geliştirir. 3 Haziran 77 tarihinde gerçekleşen bu darbeden sonra Öcalan’ın kaldığı eve baskın yapılır ve bazı arkadaşları tutuklanır. Kemal Pir ve Mustafa Karasu’nun tutuklandığı bu dönemde artık Ankara’da kalmak tehlikeli bir hal almıştır. Ankara’da bunlar yaşanırken Kürdistan’da süren çalışmalar bir partinin kurulmasına yöneliktir ve APOCU grup giderek büyümektedir. Bir yandan Kürt hareketleri diğer yandan da Türk sol güçleri ile çatışarak ilerleyen APOCULAR giderek artan bir kitle desteğine kavuşurlar.

PKK’nin Kuruluşu

Kürdistan genelinde sürmekte olan faaliyetler bir yandan devlet tarafından diğer yandan da Kürt ve Türk sol güçleri tarafından engellenmeye çalışılmaktadır. Antep’te grubun öncülerinden Haki Karer vurulur. Bu olay PKK’nin devletin şiddetine maruz kalışının ilk işareti olurken diğer yandan da artık çalışmaların eski tarzla sürmeyeceği kanısını geliştirir. Devlet bu olayla grubu vazgeçirmeye çalışırken grup ise Öcalan öncülüğünde bu olaya verilecek en iyi yanıtın partileşme olduğu kararını alır.

27 Kasım l978 tarihinde Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde toplanan öncü kadrolar PKK adını alacak haereketin ilk kongresini toplayarak partileşirler. Partiya Karkeren Kürdistan (PKK) adını alan grup Öcalan’ın hazırladığı Manifesto ile devrim yoluna devam eder. Partileşme kararı, Urfa’nın devlet yanlısı Kürt aşiretlerinden biri olan Bucak aşiretine yönelik bir eylemle kamuoyuna duyurulur.

PKK Kürdistan genelinde çalışmalarını sürdürürken bir çok engelle karşılaşır, ancak tümünün üstesinden gelerek kendisini halka kabul ettirir. Pek çok Kürt örgütü ile Türk sol örgütü işlerini bırakıp, PKK’yle uğraşmaya başlarlar. Saldırılar teorik anlamda boğmayı, pratik anlamda hareket edemez bir duruma getirmeyi hedeflemekteydi. Bunca saldırıya rağmen gelişimini sürdüren PKK’ye, devlet, bir katliamla, Maraş katliamı ile cevap verir.

Maraş Katliamı ve 12 Eylül Süreci

Kürt halkının kurtuluş mücadelesini yürütmek için kuruluşu tamamlanan PKK’ye devletin cevabı bir katliam oldu. Maraş katliamı 19-24 Aralık l978 tarihlerinde uygulamaya sokuldu ve katliamda 111 Kürt katledildi. 210 ev ve işyeri yakılıp yıkıldı. Bu katliamın, bir çok özelliği dikkate alındığında, neden Maraş’ta hayata geçirildiği anlaşılır. Katliamın CHP’nin iktidar döneminde ve ECEVİT’in Başbakanlık dönemine denk gelmesi planın bir parçası idi. Katliamda çocuk, kadın, yaşlı ayrımı yapılmadan tam bir vahşet örneği sergilendi. Bu, Kürtlerin yani PKK’nin bir adım daha ileri atarsa, devletin ne tür cevap vereceğinin de bir göstergesi idi. Vahşet, bir anlamda gözdağı idi.

Ana rahmindeki bebeklerin dahi süngülenerek katledilmesi, meseleye bir sağ- sol yada alevi-sünni çatışması anlamı vermek, katliamın hem planlanma ve hem de uygulama safhasını açıklamaya yetmemektedir. Katliam sonrasında, katliam da gerekçe gösterilerek Ecevit hükümeti tarafından l3 Kürt ilinde sıkıyönetim ilan edildi. Bu katliamın belkide niye yapıldığını da gösteriyordu.

Devletin bu uygulamasına o günün koşullarında Türkiye’de var olan ne bir politikacı ne de başka hiç bir siyasi güç Abdullah Öcalan ve onun partisi kadar anlam verebildi. Bu olay tam olarak anlaşılmadığı içindir ki PKK dışında hiç bir devrimci güç ileriye yönelik olası yeni saldırılara karşı önlem alamadı.

PKK lideri Öcalan, devletin bu yönlü geliştirdiği planlamaları değerlendirerek, Mayıs l979 da partisinin yönetici kadrolarının önemli bir kısmını yurtdışına çıkarma kararı aldı. Öcalan’ın bu kararı partisinin kadrolarını olası bir askeri darbeden koruma amacı taşıdığı gibi onları ideolojik ve siyasi olarak geliştirme amacı da taşıyordu. Öcalan’nın bu kararı Kürt halkının tarihinde çok önemli bir karar oldu. Bugün herkes tarafından daha iyi anlaşılmaktadır. 12 Eylül l980 darbesinden önce PKK kadrolarının çoğu ülkeyi terk edebildi. Kalan kadrolar ise darbeden kısa süre sonra Ortadoğu sahasına geçirildi.

12 Eylül darbesi ile devlet her ne kadar PKK ve Kürt halkına birinci derecede yönelmek istemiş ise de, Öcalan’ın zamanında aldığı tedbirlerle, Kürtler açısından oldukça boşa çıkarılmış ve darbenin Kürt ayağının başarıya ulaşmasına izin verilmemiştir. Darbe ile PKK’ nin ne olduğunu bilmeyen Kürtler de dahil tüm Kürtler devletin şiddetiyle karşılaştılar. Kürdistan’da aranmadık ev, aşağılanmadık Kürt bırakılmadı. Binlerce sıradan insan işkencelere alındı, hapis cezası ile cezalandırıldı. Ancak 12 Eylül ile devlet, esas darbeyi Türkiyedeki devrimci ve ilerici güçlere vurdu. Hemen hemen tüm siyasi kadrolar ya tutuklandı ya da vuruldu. Kurtulanların da hemen hemen hepsi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. 3l Mart l981 tarihine kadar l9.000 kişi gözaltına alındı.

Zindan Direnişi

l2 Eylül darbesinin özellikle de Kürt halkına ve onun kurtuluş umudu PKK’ye karşı gerçekleştirildiğinin en önemli göstergesi cezaevlerinde yaşanıyordu. İnsanı tüm insani özelliklerinden koparmanın uygulama alanlarına çevrilen zindanlarda akla gelmeyecek işkenceler yapılıyordu. Tüm bu uygulamalara karşı onurlu bir direniş de sergileniyordu. Devlet özellikle PKK ve Kürtler üzerinde işkenceyi öyle tırmandırdı ki devrimci tutsaklar insan onurunu kurtarmanın tek yolunun yaşama son verme olduğu kararına vardılar. İnsan onurunu kurtarma eylemine PKK yöneticilerinden, 21 Mart l982 Diyarbakır Cezaevi’nde, hücresinde üç kibrit çöpünü yakarak Newroz’u karşıladıktan sonra yaşamına son veren Mazlum Doğan, başladı. 17 Mayıs l982 de Diyarbakır zindanında, 35. Koğuş’ta bulunan Ferhat Kurtay, Mahmut Zengin, Eşref Anyık ve Necmi Öner bedenlerini ateşe vererek devletin işlediği insanlık suçlarını dünyaya haykırdı. Bu soylu direnişlere devlet şiddeti daha da tırmandırarak cevap verdi. Devletin şiddet kullanarak ulaşmak istediği amacın boşa çıkarılması için l4 Temmuz l982 de PKK’li tutsaklar bedenlerini bu kez de ölüm orucuna yatırdılar. Ölüm orucuna yatan PKK kadrolarından Kemal Pir 7 Eylül, Hayri Durmuş l2 Eylül, Akif Yılmaz l5 Eylül ve Ali Çiçek ise l7 Eylül 1982 günü şehit düştüler. devletin, PKK’nin iradesini kırma ve zindanda yok etme politikası, bu direnişlerle ancak boşa çıkarılabildi.

Ortadogu Süreci ve Gerilla Savasi

Öcalan, Mayis l979’da ülkeden ayrildiktan sonra bir süre Suriye-Kürdistani’nda kalir. Daha sonra da Lübnan’a geçer. Lübnan’da sosyalizm ve ulusal kurtulus mücadelesi veren birçok örgütle iliskiye girer. Gerilla egitimi için alt yapi hazirlayan Öcalan ve arkadaslari, ayni zamanda diger hareketlerle de iliskilerini gelistirirler. Kisa bir süre içinde, olanaklar ilk etapta 50 kisilik bir gerilla grubunun egitimi için hazirlanir ve bu olanak degerlendirir. 15-26 Temmuz 1981tarihleri arasinda yapilan PKK 1. Konferansi’nda Kürdistan’da baslatilacak Ulusal Kurtulus Mücadelesinin gelecegi masaya yatirildi.

Yürütülecek gerilla savasinin lojistik desteginin hazirliklari, lojistigin, isçi, köylü ve aydin örgütlülügüyle baglantilari, ekonomik ihtiyaçlar, silahlanma ve yurtdisindaki örgütlenmeler vb. noktalar üzerinde durulup, kararlar alindi. Alinan kararlar da büyük bir itinayla hayata geçiriliyordu. Diger yandan Öcalan, dünya genelinde çesitli parti, örgüt ve kisilerle iliski gelistirerek, Kürt halkinin dostlarini ortaya çikarmaya ve bu dostluklari gelistirmeye çalisiyordu. Özellikle Suriye ve Lübnan Kürtlerinin örgütlendirilmesinde istenen hedefe her geçen gün daha fazla ulasiliyordu.

l982 yilina gelindiginde Öcalan önderligindeki PKK yetismis kadrolariyla, gerillasi ve halk tabaniyla önemli bir güç haline gelmisti. l982 yilinda Israil’in Lübnan’i isgali karsisinda, Filistin güçleriyle birlikte savasa katilan PKK bu savasta 12 sehit verir.

20-25 Agustos 1982 tarihlerinde PKK 2. Kongresini gerçeklestirdi. l983 yilinda PKK kadrolarinin önemli bir kismini güney ve dogu Kürdistan’a yerlestirdi. Bu tarihten sonra l984 yilina kadar ülkeye dönüs ve gerilla savasinin resmen baslatilmasi için, gerekli hazirliklara girildi. l984 yilinda, Hezen Rizgariya Kurdistan adiyla ilk silahli birlikler kuruldu.

Türk devleti ise bu süre içerisinde l2 Eylül darbesinin amacina ulastigi, devletin her seye hakim oldugu konularinda kendinden emin bir eda içerisinde idi. l2 Eylül’den sonraki süreçte yürürlükte var olan tüm haklar rafa kaldirilmis, askeri zorla yeni bir anayasa topluma dayatilmis ve tamamen dize getirdigi kamuoyuna kabul ettirererek devleti güvenceye aldigi kanaatine varmisti. Toplumun her kesimine dayatilan ve oldukça da kabul ettirilen askeri diktatörlük giderek, sözde demokrasiye tekrar geçme provalari içerisine girmisti.

PKK önderligi ise Kürt dinamizminin 12 Eylül ile yikilmamasi, daha da gelismesi için gerekli önlemleri almisti. Bunun sonucu olarak l5 Agustos l984 tarihinde PKK gerillalari tarihi adimi atti ve Eruh ile Semdinli ilçelerini basti. Bu baskinla Öcalan önderligindeki PKK, uzun yillar sürecek olan Ulusal Kurtulus Mücadelesini resmen baslattigini dünyaya duyurdu. 2l Mart l985 tarihinde ERNK (Eniya Rizgariya Netewa Kurdistan) kuruldu. Artik Parti-Cephe-Ordu zincirinin tek eksik halkasi, HRK nin yerini tutacak, daha profesyonel ve disiplinli askeri bir yapilanmaya gereksinim duyulmaya baslanmisti.

Bunun için de 30 Ekim l986 tarihinde ARGK (Artesa Rizgariya Gele Kurdistan) kurulacakti. 25-30 Ekim l986 tarihleri arasinda 3. Kongresini gerçeklestiren PKK, daha kapsamli degerlendirmelerle savasi boyutlandirma karari aldi. TC devletinin PKK’yi frenleme planlamalari üzerinde duruldu ve bosa çikarilmasi için bir dizi karar alindi. Bu kararlarin basinda devletin Kürt halkindan olusturmaya çalistigi „Köy Koruculari Ordusu“ na yönelik uygulanacak politikalarin belirlendigi kararlardi

ÖZLÜ SÖZLER

  •  “Şehitlik; kavraması ve gereklerinin yerine getirilmesi en zor olan bir kavramdır. Şehidi anlamak, şehide hakkını vermek, şehidin vasiyetine göre yaşamak bir devrimcinin en temel ve başta ele alması gereken görev ve sorumluluğu olduğu gibi, bunu egemen kılmak, onun savaşımını kesin vermek, bağlılığın en vazgeçilmez bir gereğidir.”
  • “Ceza kanunun 125.maddesinde cezalandırılmamla birlikte tarihin ahlaki ve siyasi açidan beraatinin kesin olduğuna inancımı belirtiyor, Demokratik Cumhuriyet’e onurlu ve adil bir barış için hizmette bulunmayı en yüce erdem, fazilet olarak selamlıyor, saygılarımı sunuyorum.”
  • “PKK sonu gelmemiş bir roman, bir şiir, bir turku. Gün ışığına çıkan çiçektir, yaşama duruştur, doğanın renge renkliğine açılışıdır, bütün yaşam damarlarına kan verilmesidir. Yaşama yürüyen kanın partisidir. Diriliş için doğasında bir şey varsa onun yeşillenmeye, çiçekleşmeye açma girişimidir. “
  • ” Benim idama karşı tavrım, Sokrates`in olgunlaşmış tavrıdır “
  • “Karşılıklı bir birimizi affedelim. Affetmek de değil karşılıklı yanlışlarımızı ortaya çıkarıp, itiraf edip, gerçekleri ortaya çıkaralım. Uzlaşma ancak bu şekilde olur”
  • “Şerefli bir ölüm yaşamanın en güzel ifadesidir.”
  • “Ruhunu satmama, bütün renkleri, bütün sesleri bir sanatkar inceligiyle hissetme, anlam verme benim için önemlidir…”
  • “ Sehitlerimizin her biri bir parça vatan, her biri bir kahraman…onlar, özgür Kürdistan’in vatanin çiçekleridir…Onlar, yeni özgür toplumda bir gül gibi dipdiri yasayacak, kipkizil bir gül gibi toplumun her bir kösesini süsleyecek ve özgürlük atesinin sürekli aydinlatan alevleri olacaklar…”
  • “Büyük hedef sahibi olmak için büyük ruhunuz olmali. Ruhunuz büyük duyacak. Özgürlügü duyacak, topragi duyacak…”
  • “Uygarliksal ilerlemeyi her zaman hayranlikla karsilayamiyorum. Bunun içinde birçok kirin, insanliga karsit gelismelerin oldugunu görüyorum. Ve bu tuzaga düsmemek için ilkel kalmayi, en azindan birçok yanimla ilkel olmayi tercih ediyorum. Ilkellikten vazgeçmenin büyük bir tehlike olacagini düsünüyorum. Bütünüyle güncel olmak, bana göre önemli oranda insan olmaktan vazgeçmektir…”
  • “Dagda yasamanin kurallari oldugu gibi, güllerle, gül bahçesinde dogru yasamanin da kurallari vardir. Güller en kizgin savasin verildigi yerde güzel biterler. Savasin olmadigi yerde harabeler, harabenin oldugu yerde güller bitmez. Gül savasi ister, savas gül ister. Her büyük savasçinin oldugu yerde gül bahçeleri biter. ”
  • “Tarihte binlerce adsiz Sehidi ve niçin son nefesini verdiklerini söyleyemeyecek durumda olanlarin son sözlerini söylemek istedim. Dilsiz birakilan, nerden, nasil vuruldugu, çaresizlige mahkum kilindigi bile belli oymayan bir halkin, tarihin en eski ama ihanete en çok ugramis halkinin gerçegini, çigiliklarini yansitmak istedim. ”
  • ‘‘Tarih günümüzde gizli ve biz tarihin baslangicinda gizliyiz”
  • ‘‘Sosyalizmde israr insan olmakta isrardir”
  • ‘‘Tarihi anlamak, günümüzü anlamaktir”
  • ‘‘Sehitlerimiz bütün caglarin özünü günümüze getiren tasiyicilardir”
  • ‘‘Devrimci eylem, tarihi düzelten eylemdir”
  • ‘‘Tarih bir yasam bilincidir, suurudur”
  • ‘‘Bana göre tarih, hala yasanmasi gereken bir yastadir”
  • ‘‘Gerçek cesaret, baris kisiligini gelistirmektir, gücü olanlar bunu yapabilir”
  • ‘‘Her sey baris ve demokratik bir gelecek için”
  • ‘‘Tarih ve gelenek neyse, günümüz ve gelecek odur”
  • ‘‘Gelecegi kazanmak, olumsuz tarihi mirastan çikarmakla mümkündür”
  • “Kendinizi satmayin, kendinizi çok ozgur kilin çok guzel kilin, sizden ilham alinsin.”
  • “Bir degil binler sizi sevsin.”
  • “Aslinda egitim bir terbiyedir bu halki buyuk terbiyesizler haline kim getirmis.”
  • “Bana kendini yakin hisetmek demek, nekadar basarirsaniz o kadar yeriniz var demektir, ne kadar emek sahibiyseniz o kadar anlaminiz, ne kadar estetikseniz o kadar hayranligim olur demektir.”

One thought on “JIYANA SEROK

ŞÎROVEKIRIN - YORUM

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s