Komutana Ayrıcalık Yok – Hüseyin AYKOL

Hüseyin AYKOL

2003 yılı Temmuz ayının ikinci yarısı Kandil’deydim. O günlerde ABD’nin önerdiği bir plana göre, PKK’nin silah bırakacağı söyleniyordu. Nitekim PKK’nin en üst yönetiminden 80-100 kişi İskandinav ülkelerinden birine gönderilecek ve kalan PKK’liler ise ülkelerine dönüp, ‘ovada siyaset yapacak’ denilmeye başlanmıştı.

İşte böylesi bir ortamdan Kandil’e giderek, bulabileceğim her hangi bir PKK yöneticisiyle bunları konuşmayı gazetemizde planlamıştık. Şansıma gittiğim günlerde, neredeyse tüm PKK yöneticileri -geçici olarak- oralardaydı. Hemen hemen hepsiyle görüştüm. Kimileriyle uzun röportajlar yaptım.

Kandil’den döner dönmez, yaptığım görüşmeler ve izlenimlerim üç gün süreyle gazetemizde yayınlandı. Büyük bir ilgi uyandıran röportaja iki kez dava açıldı. Hemen açılan ilk dava uzun bir süre sürdü ve para cezasıyla sonuçlandı. Röportaj o denli çok ‘beğenilmiş’ olmalı ki, yıllar sonra aynı röportaja yeniden dava açıldı. Ancak bu röportaja daha önce davanın açılmış olduğunu ve sonucu bildirdiğimizde ikinci dava düştü.

Yaklaşık çeyrek asırdır Kürt sorununu izleyen, Özgür Basın Geleneği’nin değişik kademelerinde bunca yıldır emek veren biri olarak Sakine Cansız’ı neredeyse 20 yıldır tanırım. Sık sık gittiğim Avrupa’da, kimi derneklerde ve bazı toplantılarda karşılaşmış ve sorun üzerine konuşmuştuk. Ama kendisini en son Kandil’de görmüştüm.

Kandil’de sadece ana karargah denilebilecek yerlere değil, birkaç günlük zorlu yürüyüşlerle gidilen kimi başka karargahlara da uğramıştım. Bu kamplardan biri de Sakine Cansız’ın komutanlık yaptığı Kadın Kampı’ydı. 10 yıl önce yayınladığımız söz konusu röportajı, onu çok fazla tanımayanlar için yeniden yayınlıyoruz:

Kadınlar kampı

Partiya Azadiya Jinan (Özgür Kadınlar Partisi) karargahındayız. PJA yöneticilerinden Sakine Cansız’la görüşeceğiz. Buraya gece yarısına doğru ulaşmış ve erkeklerin kaldığı bir mangada uyumuştum. Sabah uyanınca manga ile birlikte kahvaltıya oturduk. Kahvaltıda sadece çay ve yoğurt vardı. Bir de pide şeklindeki ekmek…

Ben çayımı yudumlarken, haber geldi: Sakine Cansız beni kahvaltıya davet etmiş. “Eh” dedim, kendi kendime, “Sakine Hanım, taa İstanbul’dan gelmiş gazeteci konuğuna mükemmel bir kahvaltı hazırlamıştır şimdi…”

Gittim. Selamlaştık ve kahvaltıya oturduk. Baktım, yine aynı kahvaltı: Yoğurt-ekmek, hem de baya bayat!..

Sıradan gerilla ne yiyorsa, komutan da onu yiyordu. Kimseye ayrıcalık yoktu; misafire bile…

Kahvaltı sonrasında oturduğumuz bir kameriye altında söyleşimiz başladı:

“Önce tarihin ilk ve tek kadın partisi; sonra da erkek üye kaydı. Ne oluyor? Üye sıkıntınız mı var?”

  • Hayır. Derdimiz daha fazla üye sayısına ulaşmak değil, başlattığımız projeyi daha da geliştirmek. Biz kadın kurtuluşunu ancak ayrı bir parti örgütlenmesiyle başarabileceğimizi düşündüğümüz için PJA’yı kurduk. Kadın kolları, kadın hareketi gibi yarı özerk yapılar, Kürt kadınının yüzyıllara dayanan ezilmişliğine cevap olamazdı.

Gerçi Fikri Baygeldi gibi kimi şehit erkek yoldaşlarımızı onur üyesi olarak partimize kaydettik; ama erkeklerin partimize üye olması kolay değil. Önce eğitimden geçmeleri gerekir; sonra da deneme süremiz var.

“Aman tanrım! Eğitim, deneme süresi… Erkeklerin ne zoru var ki, sizin partinize üye olmak istesin?”

  • Evet, sizin gibi tepki gösterenler epeyce çoktu. Ama şimdi erkeklerin eğitim devrelerimize katılma başvurularından bunalmış durumdayız. Talepleri nasıl karşılayacağımızı bilemiyoruz.

“Şu eğitim işi nasıl oluyor?”

  • İkinci devre eğitimlerini yeni bitirdik. Şu anda burada bulunan erkek arkadaşlar eğitim devresini anlatan broşürü kaleme alacak. İlk eğitim devresi 2002 yılının ilk günlerinde başladı ve yaklaşık 11 ay sürdü. Özgür Kadın Akademisi bünyesinde yapılan bu eğitime 15 erkek arkadaş katılmıştı. Erkekler, kadınlarla birlikte eğitim gördü. Bu eğitimin özelliği; tarihte ilk kez tamamen kadınların oluşturduğu bir ortamda, kadın bakış açısı ile yapılmasıydı. Dersler açısından diğer eğitimlerden çok farklı değildi; ama ortam oldukça farklıydı. Günün 24 saati eğitim niteliğindeydi. Her adım, her diyalog ve her davranış bir eğitim konusuydu.

Erkekler, en başta azınlık psikoloji yaşadılar ve daha önceleri bulundukları mangalarda azınlık durumundaki kadın yoldaşlarının halini daha iyi anladılar. Bir de erkekler, eğitim devresi boyunca kendilerinin de kadın çoğunluğu tarafından ezileceğini düşündü; ama bu durum asla olmadı.

Eğitim, erkeklerin yan yana yaşadıkları kadını aslında tanımadıklarını ortaya çıkardı. İlişkilerde çok sosyal olduğunu iddia eden erkekler bile kadına ne denli yabancı olduklarını itiraf etti. Erkekler, kadının özellikle paylaşım konusunda kendilerinden daha ileride olduğunu bizzat kendi gözleriyle gördü. Kadının örgütsel, yönetimsel ve kendi kurtuluş ideolojisine hakimiyet açısından ne denli gelişkin hale geldiği, erkekler tarafından farkına varıldı.

“Sonra…”

  • Sonra ikinci devre eğitimlerini bu yıl yaptık ve yeni bitirdik. Erkek arkadaşların bu eğitimlere katılma isteği önceleri meraktan idi. Şimdi eğitime katılan erkek arkadaşların döndükleri birimlerde anlattıkları ve girdikleri yeni davranış biçimleri yüzünden eğitime olan ilgi olağanüstü yükseldi ve daha bilinçli bir tercih haline geldi. Ama başka sorunlar çıkacağa benziyor…

“Sorunlar mı, nasıl bir şey bu?”

  • Buradaki eğitim devresinden geçen erkekler, geri gittikleri birimlerde kendi hemcinslerinden çok, kadın arkadaşlarla anlaşabilir; daha iyi diyalog kurabilir olmuş. Bu da diğer erkek arkadaşların tepkisine neden oluyormuş. Neyse onları da eğitime alırız; olur biter…

Demokratik ulusta özgür birey-yurttaş ve demokratik komün yaşamı – Abdullah ÖCALAN

1925

Abdullah ÖCALAN

Demokratik ulus birey-yurttaşı, özgür olduğu kadar komünal olmak durumundadır. Kapitalist bireyciliğin topluma karşı kışkırtılmış sahte özgür bireyi özünde en geliştirilmiş köleliği yaşar. Fakat liberal ideoloji öyle bir imaj oluşturur ki sanki birey, toplumda sonsuz özgürlüklere sahiptir. Gerçekte ise tarihin hiçbir döneminde gerçekleştirilmeyen azami kâr eğilimini gerçekleştirip, hegemonik sisteme dönüştüren ücretli emek kölesi, köleliğin en geliştirilmiş biçimini temsil eder. Bu tür birey, ulus-devletçiliğin acımasız eğitim ve yaşam pratiğinde üretilir. Yaşaması para egemenliğine bağlandığı için ücret sistemi, bir köpeğin boynuna takılan tasma gibi istenilen yöne bağlanıp çevrilmesini sağlar. Çünkü yaşamak için başka çaresi yoktur. Kaçsa, yani işsizliği tercih etse, bu da bir nevi ayakta can çekişmek demektir. Kapitalist bireycilik ayrıca toplumu inkâr temelinde şekillenmiştir. Her türlü tarihsel-toplum kültürünü, geleneğini yadsıdığı oranda kendini gerçekleştireceğini sanır. Liberal ideolojinin en büyük çarpıtması budur. Başlıca sloganı; “toplum yoktur birey vardır” biçiminde dile getirilir. Kapitalizm esas olarak toplumu tüketme temeline dayalı hastalıklı bir sistemdir. Buna karşın demokratik ulusun bireyi, özgürlüğünü toplumun komünalitesinde, yani daha işlevsel küçük topluluklar halindeki yaşamında bulur. Özgür, demokratik komün veya topluluk, demokratik ulus bireyinin gerçekleştirdiği temel okuldur. Komünü olmayanın, komünsel yaşamayanın bireyselliği de gerçekleşemez. Komünler son derece çeşitlidir. Toplumsal yaşamın her alanında geçerlidir. Bireyin farklılıklarına uygun olarak birden çok komünde, toplulukta yaşamı gerçekleştirilebilir. Önemli olan bireyin yeteneklerine, emeğine, farklılıklarına uygun komünal topluluk içinde yaşamayı bilmesidir. Birey, komün veya bağlı olduğu toplumsal birimlere karşı sorumluluğu, ahlâki olmanın temel ilkesi sayar. Ahlâk, topluluğa, komünal yaşama saygı ve bağlılık demektir. Komün veya topluluk da sonuna kadar bireylerine sahip çıkarak onu korur ve yaşatır. Zaten insan toplumunun temel kuruluş ilkesi, bu ahlâki sorumluluk ilkesidir. Komünün veya toplulukların demokratik karakteri, kolektif özgürlüğü diğer bir deyişle politik komün veya topluluğu gerçekleştirir. Demokratik olmayan komün veya topluluk, politik olamaz. Politik olmayan topluluk veya komün ise özgür olamaz. Komünün demokratikliği, politikliği ve özgürlüğü arasında sıkı bir özdeşlik vardır.

Demokratik ulusun boyutları

O halde demokratik ulusun ilk temel boyutu, esas aldığı birey ve komün bağlamında böyle tanımlanmak durumundadır. Demokratik ulus olmanın ilk koşulu bireyin özgürlüğü ve bu özgürlüğünü bağlı olduğu komün veya toplulukla birlikte demokratik politika temelinde gerçekleştirmesidir. Demokratik ulusun birey-yurttaşı, ulus-devletle aynı siyasi çatı altında yaşadığında tanımı biraz daha genişler. Bu durumda “anayasal vatandaşlık’” çerçevesinde kendi demokratik ulusunun birey-yurttaşı olduğu kadar ulus-devletin de birey-yurttaşıdır. Burada önem kazanan husus, demokratik ulus statüsünün tanınmasıdır. Yani demokratik özerkliğin, ulusal anayasada bir hukuki statü olarak belirlenmesidir. Demokratik ulusal statü iki yönlüdür: Birincisi kendi içinde demokratik özerklik statüsü, yasası veya anayasasını gerçekleştirmeyi ifade eder. İkincisi özerklik statüsünü ulusal anayasal statünün bir alt bölümü olarak düzenler. Birçok AB hatta dünya ülkelerinin anayasasında bu yönlerde statü düzenlemeleri mevcuttur.

KCK’nin kendi tek taraflı özgür birey-yurttaş ve komün birlikteliğine dayalı demokratik ulus inşası esas olmakla birlikte; egemen ulus-devletlerle demokratik özerklik statüsünü kabul eden ulusal demokratik anayasal statü altında çözüme gitmesi de mümkündür. KCK yapılanması her iki özgür birey-yurttaş ve topluluk yaşamına bu  yaşamın yasal, anayasal statüye bağlanmasına açık bir yapılanmadır.

KCK üyeliğini, demokratik ulusun özgür birey-yurttaşı olarak tanımlamak da mümkündür. Fakat bu üyeliği, yurttaşlığı ulusñdevlet yurttaşlığıyla karıştırmamak gerekir. Ulus devlet yurttaşlığı, kapitalizmin modern kölelik statüsünü belirler. Kapitalist bireycilik, ulus-devlet tanrısına mutlak kulluğu ifade eder. Demokratik ulus yurttaşlığı ise, gerçek anlamıyla özgür birey haline gelişi ifade eder. Kürtlerin kendi demokratik ulus yurttaşlığı, KCK statüsü altında gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla KCK üyeliğine, demokratik ulus yurttaşlığı kimliğini atfetmek daha uygun bir tanımlama olacaktır. Kürtlerin kendi demokratik uluslarına yurttaş olması hem vazgeçilmez hakkı hem görevidir. Kendi ulusunun yurttaşı olmamak büyük bir yabancılaşmayı ifade eder ve hiç bir gerekçe ile savunulamaz. Burada karşımıza çıkan sorun, egemen ulus-devlet yurttaşlığının ne olacağına ilişkindir. Aslında her iki tür yurttaşlığı iç içe temsil etmek mümkündür. Eğer Kürt sorunu ilgili ülkede demokratik anayasal vatandaşlık statüsü altında bir çözüme kavuşturulmuşsa, iki yurttaşlığı da birlikte taşımak toplumsal gerçekliğe daha uygundur. Hatta eğer Türkiye AB üyesi olsaydı üçlü yurttaşlık tarifi de mümkün olurdu. Nasıl İspanya’da Katalanñİspanyol-AB yurttaşlığı üçlü bir anlama sahipse, Kürdistan-Türkiye-AB yurttaşlığı da aynı anlama sahip olurdu ve mümkündü. KCK döneminde ilgili her ulus-devlette her Kürt bireyi kendini iki yurttaşlık biçiminde tanımlamaya özen göstermelidir. Özen göstermekten çok iki yurttaş kimliğini gerçekleştirmelidir. KCK kendi demokratik ulus bireylerine özgü ikili (bu uzlaşmayla gerçekleştirilemezse) veya tekli yurttaş kimliğini gerçekleştirmelidir. Bunun için egemen ulus-devletlerin baskıcı durumlarını gözönünde bulundurarak her bireyine uygun ebatta ve amblemli, yazılı yurttaş kimliğini kazandırma görevini yerine getirmelidir.

Komünal yaşam ve birey

Her KCK üyesi-yurttaşı, kapitalizmin hiçlik durumuna indirgediği bireyciliği aşmak ve komün üyesi olarak yaşamak durumundadır. Komünal yaşamı olmayanın bireyselliğinin de mümkün olmayacağını temel ahlâki bir ilke olarak bilmek ve benimsemek durumundayız. Aynı zamanda komün veya topluluk üyesi olmanın demokratik bir yönü olduğunu daimi olarak göz önünde bulundurmak gerekir. Komün veya topluluk demokratik işleyişle ancak politik, dolayısıyla özgür olabilir. Böylece her komünün veya topluluğun aynı zamanda ahlâki ve politik bir toplum birimi olduğu kavranmış olur. KCK’nin her komünü ve topluluğu aynı zamanda ahlaki ve politik bir birim konumundadır. Bireyñyurttaşları da ahlâki ve politik birey-yurttaşlardır. Komün veya topluluklardan anlaşılması gereken, toplumun her alanında işlevsel olan insan gruplarıdır. Örneğin bir köy eğer komün şartlarını taşıyorsa bir komün veya topluluk olduğu gibi bu tanımı mahalle ve kent düzeyine kadar taşırabiliriz. Bir kooperatif, fabrika, vakıf, dernek, sivil örgütlenme de komün olabilir. Aynı zamanda demokratik olmaları gerektiği için bunlara demokratik komünal düzen de diyebiliriz. Yaşamın tüm alanlarına; eğitsel, kültürel, sanatsal, bilimsel alanlara taşımak mümkün olduğu gibi sosyal ve politik yaşamı da hem komünleştirmek hem demokratikleştirmek mümkündür. Özgür birey-yurttaş ancak bu demokratik komünal yaşam içinde gerçekleşebilir. Genelde demokratik ulus birey-yurttaşlığı özelde ve daha somutlaşmış biçim olarak KCK birey-yurttaşlığı sorumlu ahlâki ve politik yaşamın bir gereğidir. Aynı zamanda bu gereklilik, temel hak ve görevlerimiz olarak da anlaşılmalıdır. Ulus devletler bu temel hak ve ödevlerimizi kabul ettiklerinde Kürtler de o devletlerin temel yurttaşlık hak ve görevlerini kabul edebilirler.

‘Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü’ adlı kitabından alınmıştır.

Demokratik Ulus Çözümü ve İlkeleri

25

Abdullah ÖCALAN

Demokratik ulusal çözümün belirleyici özelliği çözümü devletin dışında aramasıdır. Dışında arama ne devleti yıkarak yerine yenisini kurmak ne de mevcut devletin bir uzantısı olarak içinde erimek anlamına gelir. Toplum çözümü kendi içinde, demokratik iradesinde arıyor. Devleti pozitif veya negatif olarak hedeflemiyor. Kaldı ki, gerek tüm uygarlık tarihi boyunca gerekse kapitalist modernite döneminde toplumsal sorunlar ve sınıfsal çıkarların üst tabakalar açısından çözümü devlet olmayla bağlantılıdır. Demos’un böyle bir çözüm olasılığı olamaz. Emekçiler ve halklar adına reel sosyalizmin önerdiği proleter veya halk devleti çözümü de bir aldanma ve kandırmacadır. Yaşam bu gerçekliği doğruladı. İktidar ve devlet olmak uğruna yürütülen savaşlar hep elitlerin ve sermayenin çıkarına olmuştur. Tarih boyunca demokratik ulusal çözümlerin fazla geliştirilmeyişi, iktidar elitlerinin ve sermaye tekellerinin çıkarları gereğidir. Günümüzdeki sorunların çözümünde de aynı gerçeklik söz konusudur.

Reel-sosyalizmin etkisindeki PKK’nin uzun süre ulus-devletçi paradigmayı aşamaması, tıkanmasının esas nedenidir. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist modernite unsurlarınca tıkatılmasına benziyor. Amaçlanan Türkiye Cumhuriyeti’ni sosyalist devlete dönüştürmek, Kürdistan’da sosyalist bir cumhuriyet kurmak ve sonra ikisi arasında enternasyonalist birlik yaratmaktı. Bu paradigmada demokrasiye, demokratik topluma fazla yer yoktu. İktidar ve devletin doğasındaki sınıfsal çelişki görülmüyordu. K. Marks’ın saf kapitalist toplumun kurulabileceğine inanması gibi, saf sınıf devletinin kurulabileceğine inanılıyordu. Hâlbuki olgusal olarak ne saf sınıf devleti ne de saf kapitalist toplum mümkündür. Bu yönlü bazı haklı ve doğru eleştirileri olsa da, anarşistler aynı doğruluğu demokratik ulusal toplum hedefi konusunda geliştiremiyorlardı.

PKK’nin demokratik ulusal toplum algılaması sancılı bir süreçtir. Aynı zamanda yeniden doğuştur. Klasik reel-sosyalist parti olmanın reddidir. Devlet hedefli olmaktan vazgeçiştir. Benzer partiler içinde bu yönlü dönüşümü yaşayanların başında gelmektedir.

Demokratik ulusal çözüm sadece Kürdistan’a ve Kürt halkına özgü bir çözüm olasılığı olarak önerilmiyor. Başta Ortadoğu toplumları olmak üzere, tüm toplumlar için evrensel bir çözüm olarak sunuluyor. Demokratik ulusal çözümün siyasi çatısı sivil toplumun devlet olmayan demokratik konfederalizmdir. Demokratik konfederalizmin devlet federalizmi veya konfederalizmiyle özdeşliği yoktur. Bunlar farklı olgulardır.

Demokratik ulusal çözümün ekonomik-sosyal modeli komünal birimlerdir. Ekolojik, sosyal ve ekonomik toplum birimleri kâr gayesini taşımaz. Temel ihtiyaçlar sıralaması esastır. Piyasa olsa da, üzerindeki tekelcilik sınırlandırılmış olup, toplumun etik kontrolündedir. Toplumdaki etik ve politik değerler hukuktan önce gelir. Hukuk toplumundan daha çok, etik ve politik toplum esasları öncelik taşır. Toplumsal işlerin ve sorunların görülmesinde doğrudan demokrasi kriterleri geçerlidir. Doğrudan demokrasi, çağın bilimsel bilinciyle orantılıdır. Toplum ve birey özgürlüğü bilimsel bilincin, sanatın, etiğin ve politik sanatın iç içe yaşanmasıyla gerçekleşir. Özgür bireyin ölçütü, içinde yer aldığı komünal birimlerin özgürlük düzeyiyle bağlantılıdır. Toplumdan kopukluk özgürlük anlamına gelmez.

Bu genel özellikleri yanında demokratik ulus çözümünün bazı temel ilkelerini yeniden sıralayabiliriz.

a- Demokratik Ulus: Dil, etnisite, sınıf ve devlete dayanmayan, çok dilli, çok etnisiteli, sınıf ayrımına ve devlet ayrıcalığına yer vermeyen, özgür ve eşit bireylere dayanan demokratik toplumun ulus halini ifade eder. Demokratik ulus demokratik vatandaştan ve topluluklardan oluşur. Açık uçlu kültürel kimliklerden oluşan esnek ulus paradigmasını esas alır.

b- Ortak Vatan (Demokratik Vatan): Hiçbir kişinin diğerini, hiçbir topluluğun diğer topluluğu ötekileştirmediği, eşit ve özgürce paylaşılan anavatanların toplamını ifade eder.

c- Demokratik Cumhuriyet: Devletin demokratik topluma ve bireye açık olmasını ifade eder. Devlet örgütlenmesiyle bireyin demokratik örgütlenmesi farklı olgular olup, birbirlerinin meşruiyetine saygıyı esas alır.

d- Demokratik Anayasa: Demokratik vatandaşı ve toplulukları ulus-devlete karşı korumayı esas alan toplumsal konsensüsle oluşan anayasadır.

e- Bireysel ve Kolektif Hakların Ayrılmazlığı: Nasıl ki bireylerden oluşan toplum yine de bireylerin toplamından farklı bir şeyse, aralarında farklılık olsa da, bireysel ve kolektif haklar da aynı toplumun iki farklı yüzünü ifade eder. Tek yüzlü madalyonun olmaması gibi, sadece bireysel veya kolektif hak sahibi toplum veya bireyler de olmaz.

f- İdeolojik Bağımsızlık ve Özgürlük: Demokratik ulus çözümü kapitalist modernitenin pozitivist ideolojik hegemonyasını ve bireycilik olarak yeniden inşa edilmiş liberalist köleliğini aşmadan gerçekleştirilemez. Kendi toplumsal doğası hakkındaki öz bilinç, demokratik ulusal çözümün bilinç koşuludur.

g- Tarihsellik ve Şimdilik: Toplumsal gerçeklikler tarihsel gerçekliklerdir. Tarihte yaşanan gerçeklikler çok az farkla şimdide de, güncel olanda da yaşar. Tarih ve şimdi arasındaki bağlar doğru kurulmadan, kapitalist modernitenin tarihsizleştirilen bireyciliği ve homojen, anlık, şimdilikçi toplum zihniyeti aşılamaz. Tarih ve şimdinin doğru kavranışı demokratik ulus çözümü için gerekli bir koşuldur.

h- Ahlâk ve Vicdan: Hiçbir toplumsal sorun ahlâk ve vicdana başvurulmadan sağlıklı bir çözüme vardırılamaz. Modernitenin yalnız başına güç ve hukuk çözümleri, sorunları bastırmaktan ve çarpıtmaktan öteye sonuç vermez. Demokratik ulus çözümünde ahlâk ve vicdandan kaynaklı empati şarttır.

i- Demokrasilerin Öz Savunması: Öz savunmazsız varlık olmadığı gibi, doğanın en gelişmiş varlığı olan demokratik toplumlar da öz savunmasız gerçekleşemez, varlığını sürdüremez. Demokratik ulusal çözümlerde öz savunma ilkesinin gerekleri karşılanmak durumundadır.

Daha da geliştirilmesi gereken bu ilkesel yaklaşımlar demokratik ulus çözümünü yakından tanımamızı sağlıyor. AB (Avrupa Birliği)’nin de evrimsel†olarak sürekli gündemine taşıdığı bu ilkeler, genelde Ortadoğu toplumsal sorunları için, daha çok da Kürt toplumsal sorunu için gerçekten ilaç niteliğindedir. Bu ilkeler temelinde ve demokratik ulusal yaşamın tanımlanması doğrultusunda Kürdistan’da geliştirilecek demokratik çözüm tarihsel önemdedir.

Türkiye’nin demokratikleşme sürecine girmesi ile Kürt sorunundaki demokratik çözüm bir madalyonun iki yüzü gibidir. Bir yüz diğerisiz olmaz. Çözümün Türkiye üzerindeki boyutlarını biraz somutlaştırmaya çalışırsak daha aydınlatıcı olacaktır. Her şeyden önce yukarıda kısaca değinilen ve tekrar edilen ilkesel yaklaşım göz ardı edilemez. İlkesi ve sistemi olmayan çözümler hem anlaşılır olmaz, hem de günübirlik pansuman tedavisinden öteye sonuç vermez. Düşünülen çözüm, Batı kapitalist hegemonik sistemi ister dağılsın ister devam etsin, tüm bu yapısal dönem boyunca uygulanması ve yaşanması savunulan bir çözüm olasılığıdır.

Kaynak : OZGUR GUNDEM

Türk-Kürt İlişkisinde İktidar ve Devlet Sorunu 1

18

Abdullah ÖCALAN

Kürt-Türk ilişkilerini çözümlemek belki de sosyolojinin en zor konusudur. Kürt sorununun çözümlenmesindeki güçlük bu ilişkinin mahiyetinin hiç bilinmemesi ve bilinmek istenmemesi kadar; yanlış, keyfe göre, hiçbir bilimsel temeli olmayan beylik laflarla kestirilip atılmak istenmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle savunma, sosyal bilimin tüm gücünü kullanarak ilişkiyi doğru belirlemeye ve bu temelde çözüme gitmeye büyük önem vermektedir. 15 Şubat 1925 soykırım komplosundan sonra stratejik olduğu kadar aynı ümmetten olmaya dayalı 900 yıllık tarihsel-toplumsal ilişkiler bir günde yok sayıldı. Tanrının ‘ol’ emriyle bile olmayacak şeylerin Kürtlere ilişkin olarak ‘yok ol’ deyince yok olacağı sanıldı. Avrupa faşizminin ideolojik temeli olan pozitivizimden kaynaklı bu en kaba metafizik materyalizm, iktidar hakimiyeti altında haklarında  “imha ve inkâr” fermanı çıkarılınca, Kürtlerin kısa sürede yok olacağı inancına dayanır. Söz konusu olan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Ermeni tasfiyesinde başarıyla uyguladığı düşünülen yöntemleri ve yaklaşımlarının Kürtler için de aynı sonucu vereceğine inanan aynı oluşumun kadro artıklarıdır. Bunlar kendi halkını ve ulusunu bu yalan ve inkâr siyasetine inandırdığı gibi dünyaya karşı da sanki Kürt diye bir olgu yokmuş gibi davranmaktan geri durmadılar.

  • Ulus-devlet modernizmi, bu tarih üzerine kırmızı bir inkâr çizgisi çekerek, tarihi sıfırdan yani kendisinden başlatmayı bilim sayar. Halkların kültürel gerçeğini inkâr etmeyi ulusçuluk sayan bu kültürel soykırım barbarlığını kesinkes bir tarafa bırakarak tarihi bilmeye çalışmak gerekir

Anadolu ve Mezopotamya’nın diyalektik bütünlüğü

Aynı gerçeklik tarih bilimi için de geçerlidir. Denilebilir ki çok az tarih ilişkisi, Anadolu ve Mezopotamya’da inşa edilen uygarlıklar ve devletlerin tarihindeki kadar kendi aralarında çok önemli bir diyalektiksel bütünlüğü ifade edecek güce sahiptir. İnsanlık tarihinin gelişmesinde Mezopotamya-Anadolu hattı bel kemiği niteliğindedir. Tarihin ilk uygarlıkları ve devletlerini kuran Mısır ve Sümer  toplumundan günümüz toplum gerçekliğine kadar bu diyalektik bütünlük ve bel kemiği teşkil etme rolünü oynamaya devam etmektedir. Buna rağmen ulus-devlet modernizmi, bu tarih üzerine kırmızı bir inkâr çizgisi çekerek, tarihi sıfırdan yani kendisinden başlatmayı bilim sayar. Halkların kültürel gerçeğini inkâr etmeyi ulusçuluk sayan bu kültürel soykırım barbarlığını kesinkes bir tarafa bırakarak tarihi bilmeye çalışmak gerekir. Savunmam bu inkâr ve imha kültürünün iç yüzünü açığa çıkarmak için tarih çizgisini ısrarla sunmaya çalışmaktır.

Gerek sınıflı, kentli ve devletli uygarlık kültürü gerekse bu üçlüye karşı varlığını koruyan toplum kültürleri bir bütündür. Bütünlük hem birbirlerine karşıtlık temelinde hem de kendi içlerinde geçerlidir. Bu gerçeğe tarih boyunca en çok Anadolu ve Mezopotamya kültürleri arasında rastlamaktayız. Uygarlığın üst tabakaları için geçerli olan iktidar ve devlet olguları bu iki coğrafya için de hep iç içe olup bir bütünlük teşkil etmiştir. Bütünlük her alanda geçerlidir. Özellikle ekonomik, siyasal, kültürel alanlarda kendini hep belli eder. Sümer, Akad, Babil, Asur, Hitit, Mittani, Urartu, Med, Pers, Helen, Roma, Bizans, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar ana nehir halinde bütünsellik arz eden bir toplumsal kültür yaşanır. İster egemenler ister boyun eğdirilmişler açısından olsun bütünlük esastır. Bütünlükle birlikte kavranması gereken diğer husus yerel farklılıktır. Bütünlüğün olabilmesi için farklılık gerekir. Farklılığa dayanmayana bütünlük denmez; zoraki veya günümüz deyişiyle faşist tek tip yaşam denir.

Kürt-Türk ilişkilerinin tarihsel perspektifi

Tarih boyunca Kürt-Türk ilişkilerine bu tarihsel bütünlük içinde bakmak gerekir. Bu nedenle ilgili bölümlerde 1071 Malazgirt Savaşı’ndan 1919-1922 Anadolu ve Mezopotamya’daki ulusal kurtuluş savaşlarına kadarki süreç tanımlanmaya çalışıldı. Dikkat çekmekle yetiniyorum. Bu hususa şunun için ısrarla değiniyorum. Deniliyor ki tarihte belirgin bir Kürt egemenliği ve devlet sistemi oluşmamıştır. Bu zihniyete karşı bütünsellik ve farklılık kavramını tanımlamaya çalıştım. Sümerlerden günümüze kadar Anadolu’da ve Mezopotamya’da oluşan tüm uygarlıklarda, bu uygarlıklara yol açan iktidar ve devletlerde hükümranlık ortaktır. Bütünlük arz eder. Egemenliği ve devleti, ulus-devlet gibi düşünürsek büyük hatalara düşeriz. Ulus-devlet, kapitalizmin son yüzyılını aşmayan iktidar formudur. Binlerce yıllık iktidar formunda ulus-devlet geçersizdir. Yaygın egemenlik formu kent devleti ve evrensel imparatorluktur. Bunlarda da kültürler ortaklaşa temsil edilirler. Anadolu’daki ilk Hitit devleti Mezopotamyasız düşünülemez. Kaldı ki tarih Hitit prens, prenses ve kralıklarının Hurri kökenli yani proto-Kürt olduğunu kanıtlamış bulunmaktadır. Yine komşusu ve akrabası olan Mittaniler bu sefer Kuzey Mezopotamya merkezli ilk devlet olarak Hititlerle iç içedir. Birinin sınırının nerede başladığı, diğerininkinin nerede bittiği belli değildir. Asur ve Urartularda da aynı gerçeklik söz konusudur. Med-Persler zaten iyice gelişip yaygınlaşmışlardır. Helen, Roma, Bizans ve Osmanlı’da da aynı gerçeğin yaşandığını iyi bilmekteyiz. Sadece iktidar ve devlet kültüründe değil, tüm toplumsal kültür alanlarında benzer ortaklıklar yaşanır. İslamiyet, Hristiyanlık ve Musevilik aynı kökenli dinlerdir. Kültürel ortaklığın en belirgin örneğini teşkil ederler. Batı kapitalist modernitesi Ortadoğu kültürlerinde ulus-devlet formunu bilinçli olarak egemen kıldı. Eskiden hep tek evrensel imparatorluk formuyla temsil edilen iktidar ve devlet olgusu yerine birbirlerine karşıtlaştırılarak onlarca parçaya  bölünüp inşa edilen zayıf ulus-devletler temelinde Ortadoğu’nun kültürel parçalanması ve yeni sömürgeleştirilmesi sağlanmıştır. Böylelikle bölge, kapitalist sistemin hegemonyası altına alınmıştır. Bir alt hegemonik güç olarak inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti bile, dayandığı temel olan Misak-ı Milli’den en önemli parçalardan biri olan Musul-Kerkük yani Güney Kürdistan’dan kopartılarak topal ördek misali daha doğuşunda topal bir şekilde yaşamaya mahkûm edilmiştir. Geleneksel Anadolu ve Mezopotamya bütünlüğü bilinçli olarak hem de birbirlerini inkâr ve karşıtlık temelinde parçalanmıştır. Bütünlük, faşist tek tip yaşama kurban edilirken, bütün farklı kültürler de inkâr ve imhaya yatırılarak yokluğa terk edilmişlerdir.

“Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü” kitabından alınmıştır

 

Barış, Demokratik Çözüm Ve Demokratik Ulus Inşası

Barış, demokratik çözüm ve demokratik ulus inşası I

nuce_30112012-200338-1354302218.93

Abdullah ÖCALAN

PKK Kürt sorununun çözümünde yaşadığı tıkanmayı ulus-devlet iktidarını kapsamlı bir çözümlemeye tabi tutarak aşmaya çalıştı. PKK’nin ideolojik ve politik oluşumundaki reel sosyalist ulus-devlet etkisi kendisini en çok devrimci halk savaşımının tırmandığı 15 Ağustos 1984 hamlesinde gösterdi. Giderek tıkanmaya yol açan bu etki çözümlenmeden ilerleme zor görünüyordu. Reel sosyalizmin 1990’lardaki hızlı çözülüşü bunalımın temelindeki etkinin daha iyi kavranmasına katkıda bulundu. Reel sosyalizmi çözen, iktidar ve reel sosyalist ulus-devlet sorunsalıydı. Daha doğrusu sosyalizm, iktidar ve devlet sorununun çözümlenemeyişinden ileri geliyordu. Tüm dünyada yaşanan sosyalizmin bunalımında bu sorun etkiliydi. Kürt sorununun yoğun yaşadığı devlet ve iktidar çelişkisi, dünya genelindeki reel sosyalizmin bunalımıyla bütünleşince devlet ve iktidar konusunu köklü çözümlemeye tabi tutmak kaçınılmaz oldu. Savunmamın önemli bir kısmında bu amaçla uygarlık tarihi boyunca iktidar ve devlet olgusunu çözümlemeye çalıştım. En önemli yoğunlaşmayı ise günümüzün hakim uygarlığı olan kapitalist modernite bağlamında devlet ve iktidar olgusundaki dönüşümde sergiledim. Özellikle iktidarın ulus-devlete dönüşümünün kapitalizmin temeli olduğunu ortaya koydum. Bu önemli bir tezdi. Kapitalizmin ve iktidarın ulus-devlet modeli biçiminde örgütlenmesi olmadan hegemonik sistem haline gelemeyeceğini çözümlemeye çalıştım. Ulus-devlet, kapitalist hegemonyayı mümkün kılan en temel araç konumundaydı. Dolayısıyla anti-kapitalizm olarak kendini tarihsel-toplum şeklinde sunan sosyalizmin aynı devlet modeline dayanarak yani reel sosyalist ulus-devlet olarak kendisini inşa edemeyeceğini kanıtlamaya çalıştım. Marks ve Engels’ten kaynaklanan sosyalizmin ancak merkezi ulus-devletler temelinde inşa edilebileceğine ilişkin görüşlerinin bilimsel sosyalizmin sistemik hatası olduğunu sergilemeye çalıştım. Sosyalizmin genelde devlete özelde ulus-devlete dayanılarak inşa edilemeyeceğini, bunda ısrarın başta Rus ve Çin reel sosyalizmleri olmak üzere birçok örnekte yaşandığı gibi kapitalizmin en yoz biçimiyle sonuçlanacağı tezini ileri sürdüm. Tarih boyunca yaşanan merkezi uygarlık sistemini, iktidar kavramını ve çağımıza özgü hakim biçim olan kapitalist modernitenin iktidar ve devlet biçimini bu tezim gereği olarak yoğun çözümlemelere tabi tutmak için çaba harcadım. Çıkardığım temel sonuç, sosyalistlerin ulus-devlet ilkesinin olamayacağı, ulusal soruna ilişkin temel çözüm ilkesinin demokratik ulus olması gerektiğidir. Bunun somuttaki ifadesi ise KCK deneyimidir.

PKK’nin iktidara ilişkin ikinci önemli düzeltmesi daha somut olan bir konuya dairdir. Türk-Kürt ilişkileri kavimsel ve devletsel bağlamda ele alınırken Anadolu ve Mezopotamya’nın jeopolitik ve jeostratejik bağları dikkate alınmadan doğru çözümlere varılamayacağı iyice fark edilir oldu. İki toplumun yoğunlaştığı coğrafyalar arasında tarih boyunca sıkı jeopolitik ve jeostratejik yaklaşımları da belirleyen yoğun kültürel alışverişler yaşanmaktadır. Günceli, şimdiyi de belirleyen bu ilişkiler ancak bütünsel bir yaklaşımla doğru çözümlenebilir. İktidar ve devlet sorunuyla daha çok karşılaşan Kürt hiyerarşik üst tabakası, tarih boyunca ağırlıklı olarak kaderini nispi bir özerklik temelinde hep kendisinden daha güçlü olan iktidarlara ve devletlere bağlamıştır. Kürt toplumuna özgü bağımsız iktidar ve devlet sistemleri peşinde pek koşmamıştır. Tarihsel ve toplumsal koşullar bu yönde çıkarlarına uygun gelmemiştir. Türklerle geçen yaklaşık son bin yıllık tarihi de bu temelde değerlendirmiştir. Gönüllü olarak Selçuklu Sultanı Alparslan’la birlikte zafere eriştikleri Malazgirt Savaşı’yla Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında İslami temelde yeni bir iktidar ve devlet paylaşımını gerçekleştirmişlerdir. Her iki coğrafyadan kaynaklanan jeopolitik ve jeostratejik gerçekler, iki kavmin üst tabakası arasında İslami iktidar ve devlet paylaşımını zorunlu kılmıştır. Halkların bu iktidar ve devlet paylaşımında pek çıkarları olmasa da iktidar ve devletin ortak çatısı altında yaşamayı sık sık direnişle karşılasalar da ortak yaşamın gerekleri ve dönemin din ve mezhep savaşlar nedeniyle bir arada yaşamaktan geri kalmamışlardır. Türk kavimsel üst hiyerarşisiyle bu ortaklık hep gönüllülük temelinde olmuştur. Kürdistan’ın fethi diye bir olgu Türk fetih geleneğinde pek yoktur. Zaman zaman yapılan fetih seferleri ancak Kürt önde gelenlerin katkılarıyla olmuştur. Dolayısıyla bu tip seferlere de fetih denilemez. Türk-Kürt ilişkilerindeki bu tarihsel gerçeklik, günümüzde Kürt sorununun çözümü açısından tüm derinliğiyle anlaşılmak durumundadır. Tarihin bu ilişkilerdeki ana kavşakları olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Yavuz Sultan Selim ile Doğu’ya açılım politikalarında (1512-1521), Sultan Abdulhamit dönemindeki (1876-1909) Hamidiye Alayları’nın teşkilinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki devamında ve en önemlisi de Mustafa Kemal önderliğinde geliştirilen modern ulusal kurtuluş savaşında bu gerçeklik hem esas alınmış hem de sonuçta belirleyici olmuştur. Cumhuriyetin demokratik temelinin yadsınmasıyla geliştirilen 15 Şubat 1925 komplosuyla bu tarihsel ve coğrafik iktidar ve devlette ortaklaşma ve gönüllü temsil ilk defa sona erdirilmeye çalışılmıştır. Bu komplonun geliştirilmesinde dönemin kapitalist hegemon gücü olan İngiltere İmparatorluğu’nun Cumhuriyeti etnik ayrıştırmaya tabi tutma, böylelikle petrol bölgesi olan Musul-Kerkük’ü (Güney Kürdistan’ı) hakimiyeti altına alma hesapları belirleyici rol oynamıştır. İngiltere’nin minimum Cumhuriyet veya ulus-devlet projesi dünya genelinde olduğu gibi Ortadoğu’da da Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında da başarılı olmuştur. Hem toplumsal, hem de devletsel olarak bölünen Ortadoğu’nun tüm kültürel güçleri, halkları hatta devletleri bu politikayla büyük güç kaybına uğramış, sürekli parçalanıp aralarında çatışmaya girerek zayıflamış, dolayısıyla İngiliz hegemonyası başarıyla geliştirilmiştir.

Barış, demokratik çözüm ve demokratik ulus inşası II

Abdullah ÖCALAN

Cumhuriyetin anti-Kürtleştirilmesi geleneksel ittifakı bozmuş, Kürtler tümüyle sistemden dışlanmıştır. Kürt üst tabakasının önüne konulan proje, Kürtlükten ve Kürt kimliğinden vazgeçme karşılığında birer Türk birey-yurttaşı olarak varlıklarını koruyabilecekleri temel ilkesine dayanır. Hatta daha da ileriye giderek sistemde güç kazanma ve yükselme yolunun Kürtlüğün inkâr ve imhasına karşılık Beyaz Türklüğün yüceltilmesi ve geliştirilmesinden geçtiği belletilir. Cumhuriyet’te varlık sahibi olmanın “tunç kanunu” böyle formüle edilir. Üst tabakanın başlangıçta kısmen itirazlar ve isyanlarla gösterdiği tavır, sistemin sert “tedip ve tenkil” harekatları sonrasında uysal bir baş eğmeye dönüştürülür. Kürt toplumunun tarihinde belki de ilk defa üst tabakanın (istisnalar kuralı bozmaz) kendi öz toplumunun varlığını toptan inkâr ve imhaya yatırmasına karşılık kendi varlığını güvenceye alması söz konusudur. Varlıklarını ve gelişmelerini artık Beyaz Türklüğe (Bu kavramı ısrarla kullanıyorum. Çünkü geleneksel, sosyolojik Türklükten ayrı, Batı hegemonyasının komplo yöntemiyle belirlenmiş, objektif ve subjektif olarak hazırlanmış ajan bir kesimdir. Levantenlerin; keskin Türk milliyetçisi kesilmiş ve sonuna kadar şiddet yüklenmiş ultra bir biçimidir) hizmete borçlu olacaklar. Ona hizmet ettikleri oranda varlıklarını koruyacak ve geliştireceklerdir. Başsız ve öndersiz olarak geriye kalan halk kesimleri artık nesne, eşya durumundadır. Her türlü inkâr, imha ve asimilasyon uygulamalarına açık haldedirler. Kürtlüğe en ufak bulaşma ölüm demektir. Kürtlüğü terk etmek tek kurtuluş ve yaşam yoludur. Kürtlük sadece olgu olarak değil, tüm sembolleri ve isimleriyle de tasfiye edilmeye çalışılır. Tüm Cumhuriyet tarihinin Kürtlüğe ilişkin örtülü kültürel soykırım projesi (Diğer kültürler için de söz konusudur ama esas olarak proje Kürtlüğe ilişkin geliştirilmiştir) gün gün, adım adım hayata geçirilir. Tüm iç ve dış politikanın ana hedefi, bu “tunç kanunu”na bağlı olmak ve hizmet etmektir. Büyük oranda gizli yürütüldüğü için bu politikaların farkında olmadan geliştirdiğimiz partiler, sivil toplum örgütleri, ekonomi ve siyaset dünyası da aynı “tunç kanunu”na endekslenmiştir. BM, NATO ve AB gibi dış organizasyonlar da aynı “tunç kanunu”na hizmet temelinde değerlendirilir. Darbeler, komplolar, suikastler, her türlü işkence ve tutuklamalarda bu kanunun payı belirleyicidir.

PKK’nin ortaya çıkışı

a- PKK’nin ortaya çıkışında bu gerçekliklere dair bilinç sınırlıdır. Anadolu ve Mezopotamya arasındaki kültürel bütünlük, jeopolitik ve jeostratejik birlik, bunların Kürt-Türk ilişkilerine yansıması yeterince kavranmamıştır. Kapitalist modernitenin hegemonik güçleri olan İngiltere ve ABD’nin minimum ulus-devlet politikaları, tüm sosyal bilimleri etkilediği gibi bilimsel sosyalizmi de etkilemiştir. PKK’nin payına düşen, kendi sosyalist ulus-devletçiliğiydi. Temel özeleştiriyle aşılan bu ulus-devletçi sapmaydı. Dünya çapında ve Türkiye solunda bu sapma aşılamadığı için çözülme kaçınılmaz oldu. Halen yaşanan sosyalizmin bunalımının ana nedeni de bu konuda içine düştüğü çıkmazdır.

Demokratik ulus

b- Dönüşüm geçiren PKK’nin, Kürt sorunu temelinde ulusal sorunlara getirdiği yeni çözüm modeli, her tür ulus-devletçilikten soyutlanmış, arınmış demokratik ulustur. Kapitalizmde ulusların inşa tarzı, azami kâr kanununa hizmet etmek durumundadır. Bunun yolu da modernitenin yeni dini olan milliyetçiliğin hedeflediği ayrıca hedeflendiği ulus-devlettir. Milliyetçilik ulus-devleti, ulus-devlet milliyetçiliği doğurur. Kapitalizmin yoğunlaşan bunalım dönemlerinde milliyetçilik ve ulus-devlet faşistleşir. Sosyalizm ancak kapitalizmin milliyetçiliğini ve yol açtığı ulus-devletçiliği aştığı oranda kendisini alternatifleştirebilir ve sistem olarak geliştirebilir. Bunun yolu demokratik ulus ve kârsız sosyal piyasa ekonomisidir. Kapitalizmin azami kâr amaçlı endüstriyalizmine karşılık ekolojik endüstridir.

KCK modeli

c- KCK, Kürt sorununda ulus devletçilikten arınmış, sadece Kürtler için değil tüm etnik ve ulusal topluluklar için geçerliliği olan demokratik ulusu çözüm modeli olarak önerme ve pratikleştirmenin ifadesidir. Kapitalist modernite, tarihi boyunca tüm ulusal sorun dönemlerinde tek çözüm yolu olarak dayatılan ulus-devletçi çözümler, tarihi kan banyosuna çevirmiştir. Ulus-devletçi çözüm, sorunları çözme yolu değil derinleştirme, şiddetleştirme ve savaşı tırmandırma, böylelikle azami kârı ve endüstriyalizmi gerçekleştirme ve sürekli kılmanın yoludur. KCK, barışın ve çözümün yolunu kapitalist modernitenin bu üçlü sacayağını (ulus-devlet, azami kâr ve endüstriyalizm) terk etmekte ve ona karşı demokratik modernite unsurlarını (demokratik ulus, kârsız sosyal pazar ekonomisi ve ekolojik endüstri) alternatif kılmakta bulur.

Demokratik Özerk yönetim statüsü

d- Başta Türk ulus-devleti olmak üzere İran, Irak, Suriye ve hatta Kürt federe devletiyle Kürt sorununda barışçıl ve siyasi yaklaşımla çözüm ancak Kürt halkının demokratik ulus olma hakkını (bu hak diğer halklar için de geçerlidir) ve bu hakkın doğal sonucu olarak demokratik özerk yönetim statüsünü kabul etmeleriyle mümkündür. Ulus-devletçi çözümlerin yurdu olan AB’nin şimdiden demokratik ulus çözümüne kapı aralaması olumlu ve umut verici bir adımdır. Bu çözümü geliştirebilmesi için adım adım ulus-devletçiliğin alanını daraltması ve demokratik sivil toplumun alanını genişletmesi gerekir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye ulus-devletleri de Kürt sorunundan kurtulmak istiyorlarsa ilk adım olarak AB’ninkine benzer bir yola girmek durumundadırlar. KCK’nin pozisyonu bu temelde barışa ve siyasi çözüme el verir durumdadır. Barış ve siyasi çözümün önündeki engel, bu devletlerin Kürtlere dayattıkları örtülü kültürel soykırım projesi, politikaları ve uygulamalarıdır. Bunlardan vazgeçmeleri ve demokratik ulus başta olmak üzere demokratik modernitenin diğer temel unsurları olan kârı sınırlandırmayı amaçlayan sosyal pazar ekonomisini ve ekolojik endüstriyi sisteme entegre etmeyi ve statüye (demokratik anayasaya) kavuşturmayı kabullenmeleri halinde kalıcı barışın ve siyasi çözümün yolu açılmış olacaktır.

Küresel kapitalist hegemonyanın ‘çözümü’

e- Küresel kapitalist hegemonyanın kültürel soykırımcı ulus-devletlere BOP kapsamında dayattığı çözüm, iki yönlü geliştirilmeye çalışılmaktadır. Birinci yön; Erbil merkezli Kürt Federe ulus-devlet oluşumudur ve uzun vadeli ulus-devletçi çözümün ilk adımı olarak hayata geçirilmektedir. İkinci yön; Diyarbakır merkezli “bireysel ve kültürel haklar” temelli Kürt sorunu çözümüdür. AB ve ABD’nin özellikle AKP hükümeti yoluyla hayata geçirmeye çalıştığı bu yol dolaylı veya direkt olarak Erbil federe Kürt devletiyle bütünlük içinde yürütülmeye çalışılmaktadır. PKK’den ve KCK somutunda demokratik siyaset çözümünden kurtulma ve onları tasfiye etmenin karşılığı olarak; kültürel soykırımcı ulus-devletlere bu iki yönlü çıkış yolunu dayatmaktadır. Halk desteğinden kopuk olduğu için küresel kapitalist hegemonyanın dayattığı bu çözüm projesinin başarı şansı azdır. Kürdistan daha şimdiden bir bakıma 21. yüzyılda devrimin ve karşı devrimin odağı konumuna gelmiştir. Kapitalist modernitenin en zayıf halkası durumundadır. Kürdistan halkının ulusal ve toplumsal sorunları liberal reçetelerle, bireysel ve kültürel haklar demagojisiyle örtbas edilemeyecek kadar ağırlaşmıştır. Kürt sorunu sözkonusu olduğunda kültürel soykırıma kadar varan uygulamalara yol açan ulus-devletçilik ister ezen, ister ezilen uluslar açısından olsun artık sorun çözen değil üreten kaynak durumuna çoktan gelmiştir. Kapitalist modernite için bile sorun olmaya başlayan ulus-devletçilik giderek çözülmektedir. Daha esnek demokratik ulusal gelişmeler, çağın çözümleyici gelişmelerinin başında gelmektedir. Demokratik modernite, bu yöndeki gelişmelerin teorik ifadesi ve pratik adımları anlamına gelmektedir. Demokratik ulusal dönüşümlerin Kürdistan’daki somut ifadesi olarak KCK, Ortadoğu’daki demokratik modernite çözümünün yolunu aydınlatmaktadır.

KCK çözümü, bir yol ağzındadır

f- Günümüzde KCK çözümü, bir yol ağzındadır. Ya sorunların barış ve demokratik siyaset yoluyla çözümü, demokratik anayasa yöntemiyle geçekleştirilecektir. Bu durumda ilgili ulus-devletler sadece inkâr ve imha politikalarından vazgeçmekle kalmayacaklar, sorunun gerçekçi tanımını kabul edip çözümünü evrensel demokratik anayasada arayacaklar, demokratik anayasanın hem içeriğini, hem yöntemini muhataplarıyla paylaşacaklardır. Ülkelerin hem devlet, hem de ulus olarak bütünlüğünü mümkün kılan bu çözüm, radikal demokratik dönüşümleri gerektirmektedir. Ya da eğer öncelikle arzu edilen bu yol ısrarla engellenirse geriye KCK’nin tek taraflı ve devrimci tarzda kendi demokratik otoritesini inşa etme ve savunma yolu kalacaktır. Bu yolda başarıyla yürümenin birçok unsuru mevcuttur. Otuz yılı aşkın bir tecrübeye sahip olan PKK’nin ideolojik ve politik kılavuzluğu, halkın devrimci savaşımla denenmiş güçlü desteği, özsavunmayı her alanda yapabilecek askeri gücü, geniş iç ve dış ilişki ağları KCK’nin demokratik ulusu inşa etmesine, yönetmesine ve korumasına imkân vermektedir. Bu yol bir daha eskiden yaşanan tıkanmaya uğramayacaktır. Devlet ulusçuluğunu değil demokratik ulusu hedeflediğinden her zaman çözüm ve barış yanlısı, ulus-devlet güçleriyle diyalog ve müzakereye açık olduğu gibi bunda başarılı olmazsa kendi asli yolunda özgüçleriyle demokratik ulusu başarıyla inşa etmeyi sürdürecek, yönetmesini ve korumasını bilecektir.

“Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü” kitabından alınmıştır.

‘Mesele Esir Düşmekte değil Teslim Olmamakta Bütün Mesele…’ Veysi SARISOZEN

Veysi SARISÖZEN

Esir edildiği ve HPG’li olduğu iddia edilen bir resim AKP medyasında yayınlandı. Elleri arkadan bağlanmış esire, üniformalı bir adam, “yemek” değil, bir lokma ekmek uzatmış.

Belli ki, o kişi silahsızlandırılmış. Etrafında yığınla asker. Savaş esirlerinin haklarını düzenleyen Cenevre Konvansiyonu, esirlerin aç bırakılamayacağını hükme bağlamış. Aynı zamanda esire işkence yapmayı da yasaklamış. Demek ki, aç bırakılan bir esirin ellerini arkasından kelepçelemek ve onun ağzına ekmek tıkıştırmak Cenevre Konvansiyonu’na göre esiri aşağılamak ve ona, maddi, manevi işkence yapmak anlamına geliyor.

HPG, bugüne kadar pek çok askeri esir aldı. Aralarında rütbeliler de vardı. Bunlardan hiçbirine, onları aşağılayacak, manen ve maddeten acı verecek hiçbir muamele yapılmadığı bizzat bu esirler tarafından dile getirildi. Şimdiye kadar hiçbirinin yukarda sözü edilene benzer bir görüntüsü HPG tarafından yayınlanmadı.

Resim bize yabancı değil. İkinci Dünya Savaşı’nda bildiğiniz gibi, ordular karşılıklı olarak birbirlerinden yüzbinleri aşan sayılarda esir aldılar. O esirler onbinlik gruplar halinde karşılıklı olarak görüntülendi. O görüntülerde hem Sovyet esir askerlerinin, hem de Nazi esir askerlerinin feci durumları, savaşın yarattığı çöküntü dile geldi. Ancak, Hitler Almanyası bu görüntülerle yetinmedi. O dönemin tarihini inceleyenler, tel örgülerle çevrilmiş esir kampında, Alman SS askerlerinin esir Sovyet askerlerine tel örgülerin gerisinden ekmek attıklarını gösteren propaganda filmlerini iyi bilirler. Aç bırakılan Sovyet askerleri bu ekmekleri alabilmek için birbirlerini çiğnemektedirler. Naziler böylece, iradesi kırılmış, açlıkla insanlığı kaybettirilmiş Kızılordu askerlerini akılları sıra aşağıladıklarını sandılar. Ama ben size bir öykü anlatayım. Yaşanmış bir öykü:

Olay Buchenwald Toplama Kampı’nda geçer. Kampta Sovyet esirlerinin yanı sıra, diğer milletlerden anti faşistler ve Yahudiler toplanmıştır. Aralarında Almanya Komünist Partisi Genel Sekreteri Ernst Thelmann da vardır. İşte bu kampa günün birinde bir Yahudi esir, tahta bavul içinde gizlice bir çocuk getirir. Olaylar bu çocuğun etrafında gelişir. Kampın enternasyonal direniş komitesi çocuğu Nazilerden ve ajanlardan saklamak için her şeyi yapar. O arada Ernst Thelmann kurşuna dizilir. Ve uluslararası direniş komitesi kampta biner, biner yapılan kitlesel katliamlara karşı ayaklanma kararı alır. Ve Buchenwald kampı 1945 yılının baharında ayaklanır. Kendi kendini kurtarır. O kampta Nazileri dize getirenler, işte ilk esir düştüklerinde Nazilerin attığı ekmekleri kapabilmek için birbirini çiğneyen açlıktan benliğini yitirmiş Kızılordu askerleridir.

Nazi propagandası insanın “en zayıf anlarını” görselleştirerek, toplumu terörize etmeyi en etkili yöntem saymıştır. Örneğin, sözünü ettiğimiz toplama kamplarının gaz odalarında insanlık dışı deneylerle “tabii seleksiyonun” Nazi tarzı “kanıtlama” seansları düzenlemişlerdir. Gaz odasına, genç ve güçlü kadın ve erkeklerin yanı sıra, yaşlıları ve çocukları bir arada koymuşlar ve gaz verilirken onları izlemişlerdir: Yukardan fışkırtılan, ancak havadan ağır olan gaz aşağıdan yukarıya doğru yükselirken, can havliyle nasıl en altta çocukların kaldığını, onları yaşlıların, sonra kadınların izlediğini, nefes alabilmek için erkeklerin nasıl herkesi ezip en üste çıktığını, bunun da “güçlü olan ayakta kalır” faşist tezinin ispatı gibi propaganda edildiğini anlatan sayısız belge vardır.

AKP medyası işte bu Nazi propaganda yöntemini benimsemiştir. En iğrenç yalanlar ortaya atan da bu medyadır. Geçtiğimiz gün, AKP yanlısı bir medya “Esed askrerleri esir mulahifleri kurşuna dizdi” diye resimli bir haber yayınladı. Dün ise Radikal gazetesi bu resimde kurşuna dizenlerin Türkiye tarafından desteklenen “muhalifler” olduğunu, kurşuna dizilenlerin ise Esad hükümetine bağlı askerler olduğunu Batı medyasına dayanarak gösterdi.

İnsanlık dışı propaganda, yıllardan beri AKP’yi desteklemek için atmadığı takla kalmayan medya mensupları tarafından bile artık tiksintiyle karşılanıyor. Örneğin, AKP hükümetinin “tetikçisi” Sabah Gazetesi yazarı Emre Aköz dünkü yazısında, yukarda sözünü ettiğim resimle ilgili şöyle yazdı:

“İhlas Haber Ajansı’nın servis ettiği, dün bazı gazetelerde yer alan fotoğraf  olayı… Bence ‘cinsel olmayan müstehcene’ verilecek iyi bir örnektir.”

Ancak görüntüyü medyaya dağıtmak… Medyanın da bunu ‘İnsanlık dersi’ ya da ‘İşte vicdan’ gibi başlıklarla okurlarına sunması müstehcen bir davranış değildir de nedir?

Buradaki ahlaki sorunu anlayamayanlar; tersini düşünsün. Ya esir alınıp beslenen bir Mehmetçik olsaydı?”

Evet! AKP hükümetinin “tetikçisi” gazetenin köşe yazarı bile AKP medyasının Nazilerden ödünç aldığı bu insanlık dışı propagandaya isyan etmiş…

“Ya esir alınıp beslenen bir Mehmetçik olsaydı” diye soruyor.

Olmazdı. Ne İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler ve Müttefikler Nazi ordusu mensuplarını böyle aşağıladılar; ne de otuz yıldır süren TSK-HPG savaşında Kürtler böyle bir yol izlediler.

Resimde görüntülenen kimdir bilmiyorum. Ama şu anda o “esir” düşenler, Nazım’ın dizelerini haklı çıkaran insanüstü bir “irade” savaşı içindeler. O esirler, kendilerine uzatılan ekmeğe “teslim” olmadıklarını, otuz günü aşan bir “ölümüne açlık greviyle” Nazi taslaklarına gösteriyorlar. Evet, “esir düşmek” değil, “teslim olmamak bütün mesele”…