Özgürlük Ahlakında Kadın – DOSYA (3)

Özgürlük Ahlakında Kadın – DOSYA (3)

Toplumların kurum ve kuruluşları ve komünleri örgütlü ise kendi sistemini rahatlıkla kendilerini geçindirebilirler, bunun yanı sıra hiç kimse arişe ve sorunlardan bahsedemez.

Kadın ve Örgütlülük

Her toplumda olduğu gibi kurumlaşmalar  Demokratikleşmede komünler en temel yapı taşlarıdır. Demoktatik toplum, sosyalist ve zayendperest bir bakışaçısından uzak, iktidarcı sisteme sisteme karşı ahlaki ve politik toplumu yaratmayı hedeflemek, ancak güçlü bir hareket ile ve kurumlaşmalarla toplumun her her yerinde geniş bir yer edinebilir ve örgütlü  çalışmalar yapabilir.

Toplumların kurum ve kuruluşları ve komünleri örgütlü ise kendi sistemini rahatlıkla kendilerini geçindirebilirler, bunun yanı sıra hiç kimse arişe ve sorunlardan bahsedemez. Onun için dir ki her mahallede, köy, kasaba, semtlerde, il ve ilçelerde komünler de istenildiği gibi hareket ederse ve çalışmalar yürütülse diyebiliriz ki bizler sonuca ulaşmışız demektir. Kurduğumuz hareket ise düzenli ve disiplinlidir.

Toplumlarda kurum, kuruluşları, komünleri eğer örgütlü ,düzen ve disiplinli ise, toplumun değer yargılarına göre ahlaki ve politik hareket ederse istenilen en iyi sonucu elde eder ve toplum içerisindeki karışıklıkları çözüm olur. Biliniyor ki kurum kuruluşları olmayan toplum ölmüş demektir.

Toplumu canlı kılan ve örgütlü olmasını sağlayan, demokratik bir hareket oldukları içindir. Onun için her bir komün ve her bir kurum  toplumun birlikteliğini ve toplum içerisindeki sorunlarına çözüm olduklarını ifade ediyor. “Özgür insan diyor ki” “İnsan örgütsüz bir toplumu düşünemiyor” eğer bir yerde on(10)kişi bile varsa kendilerini örgütlemeye ihtiyaç vardır.

‘Önemli olan çözüm olmaktır’

İnsan daha çok örneklendirip daha da açımlayabilir ve aydınlatabilir. Eğer bir semt te veya bir mahallede yüz kadın varsa ve  her bir kadın yaşamış olduğu sorunlarına cevap olamıyorsa ayrıca yaşadıkları sorunlara cevap olamıyorsa, bunu bilmelidir ki sorunlara yaklaşım tarzında bir yanlışlık vardır. Sorun ister toplumsal ister siyasi ve ister günlük olsun, önemli olan odur ki sorunlara çözüm olmaktır.

Evet  önemlisi var olan sorunlarımıza nasıl ve hangi yöntemlerle cevap olacağız? Ya da var olan kurum ve kuruluşlara  ve komünlerimize yakalaşımlarımızı nasıl değerlendiriyoruz.

Aslında burada önemli olan odur ki bütün kadınlar için ve bütün toplum üyelerine kendi kurum ve kuruluşlarına sahip çıkmalarını ve anlam biçmeleridir.

Bu temelde verilen değer ve biçilen anlam değerlidir. İkincisi ise eğitimdir, aslında herkesin eğitime ihtiyacı vardır özellikle de her kadını bireysel eğitimlerine önem vermeli ve aksatmamalıdır. Eğitimli ve örgütlü kadın  öncü rolü alabilecek ve toplum içerisinde de önemli bir konuma sahip olabilecektir.

Bizler “kadın toplumun öncü rolüdür derken” kadının toplumun herhangi bir yerinde olan rolünden bahsediyoruz; bunu bu şekil ele alıyoruz ve değerlendiriyoruz. Öncü olmak ancak güçlü bir hareket, düzenli ve disiplinli olarak gerçekleşebilir. Eğitimli bir kadın örgütlü, düzenli ve disiplinli olduğu için kendi duruşu ve kişiliği hem evin içerisinde hem de kendi kişisel sorunlarına çözüm olma noktasında öncü rol oynayabilir.

“Kutsak Ananın kutsal yaşamına dönüş”

Mahalle komünleri ve kurumlar tartışmaların yapılacağı ve çözüm bulabilecekleri ve arşelerin yerleridir. Eğer gerekirse insan günlerce ara vermeden olay ve olgulara kalıcı çözümler bulmak için komünlerde tartışmalar geliştirebilir. Örneğin bir mahallede sorun var; bütün kadınlar toplansın ve saatlerce yada günlerce tartışmalar yaparak çözümler aramalılar.

Var olan sorunlarımıza çözüm arayanlar bizim ardımızda bizi aramasınlar; bizler komünlerimizde ve kurumlarımızda çözümler için toplanalım. Kurum ve kuruluşlarımız şunu gerektiriyor, bizim toplumumuzun sorularının çözümlendiği yer ve mekânı olsun ki her çeşit sorunlarımızı tartışabilelim. Sadece bu kadınlar için geçerli değildir, toplumun bütün her yerinde bulunanlar içindir.

Her bir kurum oluştururken bir sorunun daha çözüm bulduğunun sonucudur. En önemlisi odur ki kurumlara olan yaklaşımlarımızı tekrardan göz önünde bulundurarak istenilene ulaşmak ve ona göre hareket etmektir.

Biz kadınlar olarak günlük olarak ne kadar zaman ayarlayabiliyoruz kurumlarımız için? Bizler ne kadar komünün parçaları olabiliyoruz? En önemli sorunlarımızdan biride budur; bizler kurum sahipleriyiz, fakat kurumun daimi üyesi olarak görmüyoruz. Önemli olan şudur ki her bir kadın kendini kurumların daimi üyesi olarak görmeli ve kurumlarımıza karşıda kendisini sorumlu görmelidir ki demokratik komünler kuralım ve hareket edelim; komünleri olan bir toplum demokratik kadına sahip çıkabilir ve bütün sorunlarına çözüm olabilir.

Ahlaki ve politik toplumun öncüleri kadın ve gençlerdir. Kadın ve gençler olarak ahlaki ve politik topluma yakın olan kadın ve gençlerdir ve kendini en çok yakın olan da onlardır. Kutsal yaşama dönüş ve kutsal Ananın yaşamına dönüş ve sahip çıkma her kadını yapması gereken bir görev ve borçtur. Bu da şunu gösteriyor ki bizler bu kutsal yaşamın izcileriyiz ve beş bin yıllık yaşamın kutsallık üzerinde kurulmuş ve demokratikti. Ancak birbirlerini tutma ve onların miraslarına sahip çıkarak kendi omuzlarına düşen yükü omuzlamak ver görev ve sorularını yerine getirmek.

BİTTİ

Maxmur Kadın Vakfı Sitesi – Yıldız Gever

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com

www.lekolin.org

www.lekolin.net

www.lekolin.info

Reklamlar

Özgürlük Ahlakında Kadın – DOSYA (2)

Özgürlük Ahlakında Kadın – DOSYA (2)

İnsanın insan olarak hayatta kalması, sadece fiziki olarak yaşaması değildir. Önemli olan insanın kendi hayatına verdiği anlamdır.

 

Ahlak ve Ahlakilik

İnsanın insan olarak hayatta kalması, sadece fiziki olarak yaşaması değildir. Önemli olan insanın kendi hayatına verdiği anlamdır. İnsan, insanlık tarihi boyunca var olma mücadelesini değişik biçimlerde de olsa vermiş, bu günlere dek süreklileştirmiştir. İnsanın bu var olma mücadelesi yarattığı değerlerin toplamından ibarettir. İşte bu değerlerin halkasını oluşturan Ahlak tarih boyunca her insan topluluğunda bir dizge olarak var olmuştur. İnsanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla başvurulan kurallar dizgesi olarak, insan davranışlarını olumlu ya da olumsuz biçimde belirleyen ölçütler bütünüdür. Bu ölçü çağdan çağa, toplumdan topluma değişiklik göstermiştir.

Ahlak kavram olarak Yunan’da etik anlamından kullanılan Ethos, Latincede Moresden, Arapçada hulk olan yaratmaktan gelmektedir. Ancak ahlakın doğuş koşulları doğal topluma dayanmaktadır. Ahlak kelimenin dar anlamıyla, neyin doğru veya yanlış sayıldığı- sayılması gerektiği-ile ilgilenir. Terim genellikle kültürel, dini, seküler ve felsefi topluluklar tarafından, insanların-sübjektif-olarak çeşitli davranışlarının yanlış ve doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı veya inancı için kullanılır. Yanlış ve doğrular hakkındaki bu tip kavram ve inançlar çoğunlukla bir kültür veya grup tarafından genelleştirilir ve kanunlaştırılır. Buna göre kültür ya da grup üyelerinin davranışları düzenlenmeye çalışılır. Bu tür bir kuralların uygunluğu da Ahlak olarak tanımlanır ve grup varlığının devamının bu ilke ve kuralların uygunluğu, uygulanması üzerine yapılandırır. Bu durumlarda, uygulamayı kabullenen bireyler ahlaklı olarak tanımlanırken, uygulamayı reddeden veya davranışlarında barındıramayan bireyler toplumsal anlamda dejenere yani bir anlam da ahlaksız olarak tanımlanabilir. Bu açıdan ahlak, iyi bir yaşamın temelini teşkil eden inançlar bütünü olarak da görülebilir. İnsanlık tarihinin büyük bir kısmında, dinler ideal bir yaşama görüş ve düzenlemeler getirmiştir, bu nedenle ahlak, çoğunlukla dini emir ve prensipler ile karıştırılmıştır. Seküler ortam ve durumlarda, ahlak hayat tarzı seçimi gibi şeylerle ilgili olarak sunulabilir. Zira bu daha çok, bireysel anlamda iyi bir hayat fikrini temsil eder ki bireyler genellikle bulundukları toplumda benzer zihin yapısı ve görüşlere sahip olan insanların inanç ve değer sistemlerine uygun bir yol seçmektedirler.

Ahlak gelenekler ve görenekler yoluyla taşınan, yazılı ya da yazılı olmayan davranış kuralları, yaşam ölçüsü olarak bilinçli ya da bilinçsiz olarak seçilen yaşam değerleri, tasarımları, görevleri ile bir toplum içinde bir arada yaşayan insanların kendileriyle, birbirleriyle, kurumlarla ilişkilerini düzenleyen ilkeler, değerler, kurallar bütünüdür. Felsefenin bir dalı olan ahlak, aynı zaman da bir bilimdir. Bir bilim olarak ahlak insan hayatının amacı ne olmalıdır, bu amaca ulaşmak hangi araçları kullanmalı, ne gibi faaliyetlerde bulunmalıdır,  yine insanın kendi tercihleri, kendisine öncülük edecek değerler sistemini nasıl oluşturmalıdır? Sorularına verecekleri cevaplar ahlak yaklaşımları belirler. Bir değerler sistemi olarak ahlakın en temel sorusu, hangi ve nasıl değerler sistemi sorusu olmuştur.

Ahlak bu temelde insanlık açısından erdem yaratma ölçüsünü oluşturur. İnsanın, toplumun, sistemin bir ilkesinin, ölçüsünün, doğrusunun olmasını ahlak sağlar. Bu açıdan ahlakın kendi içinde kimi normları, ilkeleri  vardır. Ahlakın oluşumu da kültüreldir, toplumun yaşam biçimi, ahlak değerlerini oluşturuyor. Toplumun zihniyet biçimi ne ise kendi ahlak değerleri de bu temelde öz ve biçim kazanıyor. Bu açıdan hem zihniyet hem üretim tarzının yarattığı değerler toplumsal normlar haline gelir ve değerler oluşur. Değerlerimiz doğal olarak çeşitlidir. Kendimize, dünyaya, evrene ve hayata bakış açımızın yarattığı farklılıklar değerlerimizin de değişkenliğine neden olmaktadır. Bir toplumda, o toplumun kendi bakış açısı ile yarattığı ahlak ilkeleri vardır. Bireyler, toplum içinde kabul edilen kural ve ilkeler temelinde birbirine yaklaşım gösterirler. Bu kurallar, özel veya genel davranışlarımızın, alış verişlerimizin tamamını içerir. Hem standartlarımız hem de davranışlarımızı belirler.

Ahlak aynı zaman da toplum içinde insanların kendilerine sunulan kural ve değerlerle ilişkisi çerçevesinde kişilerin gerçek davranışı anlamına da gelir. Bir davranış ilkesine tamamen ya da kısmen uyma biçimleri, bir yasağa ya da buyruğa itaat etme ya da direnme biçimleri, bir değerler bütünü sayma ya da ihmal etme biçimleri de bu şekilde anlatılır. Ahlakın bu yönünün incelenmesi, kişilerin ya da grupların, kültürlerinde kendilerine açık ya da gizli olarak verilmiş olup az ya da çok bilincinde oldukları buyurucu bir sistem uyarınca nasıl ve hangi uygulama ya da karşı gelme payları çerçevesinde davrandıklarını saptamalıdır. Olayların bu düzlemini ‘davranışların ahlaksallığı’ diye adlandırılır.

Toplumun önemli değerlerinden olan ahlak her tür insan edimini içerir. Edim, yalnızca kendiliğinden ve kendi tekilliği dâhilinde değil, aynı zaman da bir tutuma dâhil oluşunda ve orada sahip olduğu yer nedeniyle de ahlaksaldır. Eylem bir tutumun bir öğesi ve veçhesi olmanın yanı sıra, söz konusu tutumun bir sürecinde ki  bir evreyi ve onunu sürekliliğindeki olası bir ilerlemeyi belirtir. Ahlaksal bir eylem kendi mükemmelleşmesine yönelik olmakla birlikte, bundan yararlanarak, kişiyi yalnızca değerlere ve kurallara uygun eylemlere değil, aynı zamanda ahlaksal öznenin ayırıcı özelliği olan belli bir varlık kipine ulaştıran ahlaksal bir tutumun oluşturulmasını da amaçlar. Bu nokta da ortaya çıkabilecek birçok farklılık vardır.

Sonuçta bir eylemin, ahlaksal olarak adlandırılabilmesi için bir kurala, bir yasaya ya da bir değere uygun bir edime ya da edimler bütününe indirgenmesi şart değildir. Her ahlaksal eylemin içinde oluşturduğu gerçek ve gönderme yaptığı yasayla bir bağlantısı olduğu doğrudur. Ama böyle bir eylem ve aynı zaman da kişinin kendisi o ahlaki pratiğin parçasını teşkil eden bölümünün etrafına bir sınır çizer, takip ettiği kurala göre konumunu tanımlar, kendisinin ahlakî anlamda mükemmelleşmesini sağlayacak belli bir varoluş kipi belirler. Bunları yapmak için nefsi üzerinden eyleme geçer, kendisini tanımaya girişir, denetler, sınar, geliştirir ve dönüştürür. Ahlaksal bir tutumun birliğine gönderme yapmayan kısmi bir ahlaksal eylem, kendiliğin ahlaksal özne olarak oluşumuna çağrıda bulunmayan ahlaksal tutum ve öznelleştirme kipleri ile bunlara destek olan bir çilecilik bilgisi ya da kendilik pratikleri olmaksızın bir özne oluşumu olmaz. Ahlaksal eylem, tıpkı değerler, kurallar ve yasaklar sistemi gibi bir ahlaktan öbürüne değişen, nefis üzerindeki bu etkinlik biçimlerinden ayrılmaz.

Ahlakı, toplumun özgürlük bilinci olarak tanımlayan Önderliğimiz, ahlak açısından şu değerlendirmeyi dile getirmektedir. “Ahlak, başta ekonomik çabalar olmak üzere, tüm toplumsal eylemliliklerin iyi tarzda gerçekleştirilmesini ifade eder. Dolayısıyla toplumsal olan her şey ahlakidir. Ahlaki olan her şey de toplumsaldır. Örneğin ekonomi ahlaksal olduğu gibi, din de ahlaksaldır. Doğrudan demokrasi olarak siyaset ahlakın kendisidir. O halde işin ilk kuralı yani ahlakı, ilk toplumlardan itibaren toplumlar için hayati bir konudur. En iyi iş nasıl yapılıyorsa, o nasıllık en iyi ahlak kuralı olarak zihinlere yerleşir. Bu, süreç içinde daha da yetkinleşerek, sağlam bir gelenek olarak toplumsal hafızaya mal olur. Ahlak artık oluşmuş demektir. Töre, gelenek denilen olay budur. Burada çözümlenmesi gereken en önemli husus, ahlakın zihni bir eylem olduğu kadar toplumsal işle ilgili olmasıdır. Hem zihnin çabasını, hem toplumun eylemliliğini gerektirir. Şahsen bu duruma demokrasinin ilk orijinal hali demeyi tercih ederim. Bu durumda orijinal demokrasi ve ahlak özdeşlik kazanıyor.’’

Bu değerlendirmeden anlaşılacağı gibi, toplum demek, belli ölçüler, ilkeler toplamı demektir. Toplumların kendilerine göre zihniyet ve vicdan yapılanmaları vardır. Bu nedenle toplum hayatında yapma eylemi önemli bir yer tutar. Ahlak ta bu eylemin kendisini oluşturur yani bu eylemin içindedir. Nasıl ki insan ve toplum eylemsiz olmazsa, ahlak da eylemi şart kılar. Ahlak bir eylem durumudur. Eylemi olmayan insanın ahlakı da olamaz. Ahlak aynı zaman da tutum belirlemek, tavır almaktır. Şu şekilde de ifade edebiliriz, zihniyet devrimi nasıl ki bir anlama devrimi ise vicdan devrimi de bir duygu devrimidir. Ahlak da her iki devrimin pratikleşmesi, gerçekleşmesi demektir. İnsanın anladığını pratikleştirmesi ahlaklı olmasına yol açar. İnsan ne kadar güçlü anlam gücünü yaratırsa o kadar da büyük ahlaki eylemleri gerçekleştirir. Önderliğimizin de belirttiği gibi en büyük ahlaki eylem gelişen anlam gücü ile gerçekleşir. Yani ahlak zihni bir eylemdir. Devrimci ahlaki tutum, ideolojik, politik ve örgütsel çizgi temelinde oluşan yeni toplumsallığa, kurallardan da bağımsız büyük bir tutku ile bağlanmayı ifade eder. Yeni oluşan toplumsallığı yaşamın var oluş koşulu olarak algılar. Yaşamını yeni toplumsallık oluşturur.

Ahlaki yaşam da özünde oluşan bu toplumsallığa sürekli zihniyet ve özgür iradeyle katılım gücünü göstermektir. Yeni toplumsallığı geliştirenler büyük ahlaki tutuma sahip olandır. En büyük değerleri yaratanlarda onlardır. İyilik, doğruluk ve güzellik nasıl ki ahlakın özü ise, aynı zaman da özgürlük, eşitlik ve demokrasiyle özsel ilişki içerisindedir. Bu açıdan ahlak toplumu bir takım alt-üst yapılandırma şemalarına sığmaz. Her toplum ve birey ahlak olmadan yaşanmayacağını bilmelidir. Burada önemli olan toplum ve bireyin iyi bir ahlak ile donanmasıdır. Güçlü bir ahlaki yapılanma olmazsa hem toplum hem de birey açısında güçlü bir savunma da yapılamaz. Toplum ve birey olarak onurlu yaşamak da kendini güçlü savunmaktan geçer. Toplum ve bireyin ataerkil sistem karşısında bu kadar savunmasız bırakılmasının en önemli bir nedeni ahlak alanında yaşanan çürüme ile bağlantılıdır. Ahlak olmadan toplum ve birey olarak güçlü bir savunma yapılamayacağı kesindir. Bu açıdan toplumsal tüm sorunları ve krizleri aşmak açısından doğru bir ahlaki yapılanmaya ihtiyaç vardır. Bu hem insanca yaşamın ölçü hem de sistem karşısında başarılı olmanın ölçüsüdür.

Toplumların sürekli biçim değiştirmeleri doğaları gereğidir. Form çeşitliliği, yaşamın zenginliğidir. Karşı durulması gereken toplumsal formların kapalılığı ve katılığıdır. Bu tutuculuk ve kapalılık katılıktaki ısrardır. Bu ısrar toplum ve bireyin özgürleşmesinde yetersiz ve hatalı yaklaşımlara götürür. Özgürlük, formların ucu açıklığı ve esnekliğiyle bağlantılıdır. Bu temelde ahlak da değişebilme ve dönüşebilme kapasitesine sahiptir. Kimi düşünür ve filozoflar ahlakı zamanın çocuğu olarak tanımlarlar. Bu açıdan ahlakın devamlı değişken ve süresiz olduğunu söylerler. Bunlar doğru tanımlamalardır. Çünkü bu gün için en iyi, en doğru olan yarın ortadan kalkabilir. Günümüzde bize yön veren ve yöneten ilke ve kurumlar ilerde yeni düşünce tarzı ile değişikliği ve yeniliğe uğrayabilir. Düşünsel anlamda değişim ve dönüşümler yeni ilkeler ve oluşumlar kazandırır. Yani ahlak statik değil dinamiktir. Sürekli bir devinim halindedir.

Ahlak genel de üç boyut da ele alınır. Bunlar bilgi, duygu ve davranıştır. Ahlaki bilgi ahlak değerleri hakkındaki bilgilerdir. Örneğin, hırsızlık yapmanın, yalan söylemenin kötü bir şey olduğunu bilmek ahlaki bir bilgidir. Hırsızlık yapmamak, yalan söylememek ahlaki bir davranıştır. Hırsızlık yapması ve yalan söylemesi durumunda suçluluk hissetmesi ahlaki bir duygudur. Fakat her zaman bilgi, davranış ve duygu birbiriyle dayanışma içinde olmayabilir. Ahlaki bilgi ve inancımız ne kadar güçlü olursa yaklaşımlarımızda o temelde doğru, güzel ve iyi olabilir. Bir birey eğer yaptığı bir hareketten dolayı suçluluk hissi duyuyorsa bu hareket ahlak dışıdır. Ahlaki bilinç kişinin kendi benliğinin farkına varmasıdır. Doğruluk ve dürüstlük ahlaklı olmanın sonucudur. Bir yerde ahlaklı olmak demek aynı zaman da vicdan sahibi olmak demektir. İnsanın güzel ve güçlü bir vicdana sahip olması doğru ve güçlü bir ahlaki bilgiye ve inanca sahip olmasıyla eş değerdir.

Ahlaklı davranışın bir amacı da insanların bir arada ahenk içinde yaşamasıdır. Bunun içinde kişilerin kişiliğine saygı duyulmalıdır. Burada başkalarına karşı değil kişinin kendi düşüncesine, duygusuna, davranışına saygı duyması gerekir. Kişinin kişiliğine saygıdan başka kişinin yaşamına, bedenine de saygı duyulmalıdır. Ahlaki olan ruh ve bedenin ikisine de saygı duyulmasıdır. Bu saygı başkaları tarafından olması gerektiği gibi kişinin kendi kendisine de saygı duyması gerekir. Bu her türlü kötü davranışlardan ve alışkanlıklardan uzak durmak kadar insan sağlığı açısından zararlı olan davranış ve alışkanlıklardan da uzak durmayı gerektirir. Ahlakilik yalandan, bireycilikten, bencillikten, gasptan, talandan, tahakkümden, cinsiyetçilikten, hırsızlıktan, emeksizlikten, sorumsuzluktan, keyfiyetten, doğaya zarar vermekten, sigara ve içki içmekten vb. davranış ve alışkanlıklardan her koşul ve ortamdan uzak durmayı gerekli kılar.

İnsanın yarattığı, geliştirdiği en önemli değer kendi hayatına kattığı değerdir. İnsanın kendisi ile ilgili yargısı, kendisinin nasıl bir yaşama sahip olup olmadığı üzerinedir. Yaşam da bilinçli ve yetkin olan insan, kendine daha fazla güven duyar, kendini daha çok sever ve saygı duyar. Kendine dönük bir iç yoğunlaşmayı ve yaratımı olmayan insan, yaşamında gerekli ahlaki eylemlilikleri gerçekleştiremez.  Kişinin kendine saygı, güven ve sevgi duyması yine erdemli olması hayatı için sürekli değerler üretmesinden geçer. Bu anlayış ve çaba ile yaklaşım kişinin sağlam bir karakter edinmesine neden olur. Kendi karakter değerlerini yaratmanın hem zorunluluğunun hem de ihtiyacının bilincinde olmak ve bu gerçekle hareket etmek önemlidir. İnsan nasıl ki maddi edimlerini yaratan bir varlık ise aynı zamanda, ruhunu da yaratan bir varlıktır. Bu açıdan düşünsel gelişim kadar ruhsal gelişimi de yaratmak insan olmanın gerekliliklerindendir. Saygı, sevgi ve erdem, bir insanın düşünce ve duygu gücüne güvenmesidir de aynı zaman da. İnsan ahlaki eylemindeki ısrar ve çabası ile mükemmelliğe erişerek, kendi nezdinde kendini en büyük değer haline getirmeyi de hedef edinir. Değer kavramının mümkün kılan yaşam kavramıdır. İnsanın en büyük değeri de zihinsel alanda yarattığı değerlerdir. Yaşamak için belli bir bilgiye ve bu temelde biçimlenen davranışlara ihtiyaç vardır. Bilgisiz de fiziki bir yaşam söz konusudur ancak insanı insan yapan özelliklerden muaf olunur. Hayatta kalmak, keyfi araçlarla, rastgele hareketlerle, sadece dürtülerle, şansla mümkün değildir. Hayatta ‘nasıl yaşayacağım’ seçimi kişinin kendisine aittir. Kişi doğru ve ya yanlış seçim yapabilir. Yanlış tercihler insan ve yaşamı açısından tehlikeli sonuçlar doğurur. İnsan, kendini tahrip etme anlamında bir güce sahip olan tek canlıdır. Ve tarih boyunca çoğu dönem de bu gücünü kullanmıştır. Önemli olan insanın tercihlerini doğru yapabileceği bilince ve iradeye sahip olmasıdır. Bu konuda doğru amaç edinmesi ve doğru değerler üretmesidir. O halde insanın esas alması gereken doğu amaçlar ve değerler nelerdir? Hayatta kalması hangi değerleri gerekli kılar? Nasıl bir insan ve nasıl bir yaşam? İşte tüm bu soruları ahlak bilimi cevaplar. Bu açıdan insanın hayatta kalabilmesi için ahlak bilincine ve bu temelde gelişen yapılanmalara ihtiyacı vardır. Ahlakın değer ölçüsü insan hayatıdır. Bu temelde ahlaki yapılanmanın güçlü olabilmesi için insan edim ve eyleminin doğru, iyi ve güzel olmasına ihtiyaç vardır. İnsanoğlu iyinin, doğrunun ve güzelin peşinden yol aldıkça, kendi yüreğini ve beynini devletçi, iktidarcı ve cinsiyetçi tüm zihniyet ve yapılanmalardan temizleyerek, erdemli bir yaşamın sahibi olabilir. Güçlü bir ahlaki tutumla insan yeni yaratımlarıyla kendi yaşam ustalığını gerçekleştirir. İşte bu anlam da yaşam bilgeliğinin kendisini oluşturan ahlaktır. Toplumda güçlü ahlaki bilince ve tutuma sahip olmayanlar her türlü sapmayı yaşayabilirler. Kişiyi iyi, doğru ve güzele sevk eden kendi yarattığı ahlaki yanıyla bağlantılıdır.

Uygarlık tarihi boyunca toplumlar ahlaksız kılınmaya zorlanmıştır. Devletçi-iktidarcı ve cinsiyetçi yapılanmalarla ahlak kadükleştirilip, işlevsiz kılınmıştır. Ancak gerçek olan bir şey var ki; o da ahlakın asla yok edilemeyeceğidir. Ahlak asla yok edilmedi, yok edilemez. Yok, etmek Önderliğimizin de belirttiği gibi ancak toplum olmaktan çıkmakla mümkündür. İnsanın en temel gücü olan toplumsallık, yaratılan ahlaki değerlerin toplamında oluşmuştur. Bu gün büyük oranda dumura uğratılsa da ortadan kalkmamıştır. İlk olarak doğal toplumda gelişen ahlaki yapılanmalar, sonrasında gelişen ataerkil zihniyetle bir kenara itilse de, insanlık tarihinde ahlakı yeniden inşa etmede büyük çabalar gösterilmiştir. Tüm bu çabalar sınırsız acılar ve emekler sonucu yaratılmış ve bu gün toplum yaşamında silikte olsa varlığını korumuştur.

İnsan bir anlam da arayışlarıyla da vardır. Yaşamı bir yerde arayışlarımızın ve bu temelde gelişen çelişkilerimizin sınırsızlığında tanıdık. İnsanlık tarihi boyunca insanın özgürlük, hakikat arayışları hep var ola gelmiştir. İktidarcı, devletçi yapılanmalar karşısında her zaman toplumun çilekeşleri olmuştur. Bu çilekeşler öncülüğünde gelişen hakikate ulaşma çabaları sınırsız acılarla süreklileşmiştir. Anlamı yaratmak, hakikati bulmak arayışında olan insan en fazla da acı çeken insandır. Ancak arayışı olan insan acıyı hissedebilir. Acının gerçek tanımın bilebilir. Arayışı olmayan insan acıyı çok fazla tanıyıp, hissedemez. İşte soyluluk da bu acılara dayanma gücüdür. Bu güç insana direniş gücü aşılar. Bu güç insanı erdemli kılar. Çünkü soyluluğun olduğu yer de arayış, arayışında olduğu yer de direniş vardır. Soyluluk insanı özgür bilince ve iradeye kavuşturur. Hakikat yolunda yılmaz bir savaşçı kılar. Sürekli sorgulayan ve sorgulatan yaklaşımlarıyla anlamı yaratmaya çalışır. Hayatı bilgeliğin ve aşkın gücü ile sarar. Soyluluk, insanın kendi kökleri üzerinde büyümesi ve ilerlemesidir. İnsanı kökü doğal toplumdur. Bu toplumun değerlerlerine bağlılık insanı soylu kılacaktır, bu değerlerden uzaklık, kopma ve dışta lama da soysuzluğa yol açacaktır. Soyluluk ya da soysuzluk işte bu tercihi doğru belirleyen ahlaki irade ve inançtır. Ahlakın özgür temelde gelişimi de doğal toplum da yaşandı ve insanlık kendi köklerine yani ahlaka ulaştığı zaman tekrardan özgür olabilecektir.

DEVAM EDECEK…

Maxmur Kadın Vakfı Sitesi – Yıldız Gever

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com

www.lekolin.org

www.lekolin.net

www.lekolin.info

Türk Barışı Mı, Eşit Özgür Birliktelik Mi? – Herdem Serhildan

Herdem Serhildan

Kürdistan Halk Önderi Öcalan ile görüşen BDP heyeti döndü ve gerekli açıklamaları yaptı. Önder APO’nun sorunu halkların eşit ve özgür birlikteliği içinde çözme perspektifinde olduğunu açıkladılar. Ve bunun için bir yol haritası hazırladığını belirttiler. Bu Kürdistan Halk Önderinin her zamanki gibi Kürt ulusal sorununu siyasal ve barışçıl yöntemlerle çözme kararlılığını gözler önüne sermiştir.

Ancak sömürgeci Türk devletinin başbakanının dünkü açıklamaları Kürt sorununu çözmedeki samimiyetsizliğini ve çok açıktan yaptığı Kürt düşmanlığını gözler önüne sermiştir. T.  Erdoğan “Türkiye’deki teröristler sınırdan ikinci bir ülkeye gittiği anda bu süreç fiilen başlamış demektir” şeklinde açıklama yaptı. Bu Kürdistan’ı bir ülke, Kürtleri de bir ulus olarak görmeme köklü inkarcı zihniyetine dayanmaktadır. İnkar, yalan ve küfrün en açık bir biçimidir. Kürdistan bir ülke, Kürtler bir ulus olarak tanınmadıkça bu sorun nasıl çözülecektir?

“Türkiye’deki teröristler sınırdan ikinci bir ülkeye gittiği anda bu süreç fiilen başlamış demektir” suretiyle Kürtleri savunmasız bırakarak ezmenin hazırlığını yaptığı çok açık. Zaten aralıksız bir biçimde Kuzey Kürdistan ve Medya savunma alanlarına dönük imha operasyonlarının anlamı budur. Bir Kürdün böyle düşünmemesi saflık olur.

T. Erdoğan, “Kuzey Suriye’de, Kuzey Irak benzeri bir oluşuma asla izin vermeyeceğiz. Bunu müdahale gerekçesi sayarız” dedi. Bunu ne zaman söylüyor? Dikkat edilirse kendisi bizzat “çözümden” bahsettikten sonra söylüyor. Madem Kürtlerle sorun çözeceksin o zaman Rojava’daki Kürtlerin statü kazanmasından neden bu kadar rahatsız olacaksın? Ve müdahale etme hakkının olduğunu belirteceksin. Sen bu hakkı nereden alıyorsun, kim bu hakkı sana verdi? Bir halkın siyasi iradesini ve varlığını böyle açıktan tehdit etme cesaretini nereden buluyorsun.

Şimdi T. Erdoğan’ın, Kürdistan Özgürlük gerillasının ve halkının savunma gücünün sınır dışına çekilmesini neden ısrarla savunduğu ve dayattığı daha iyi anlaşılıyor. Bu durum her şeyi hiçbir kuşkuya ve tereddütte mahal vermeyecek şekilde ortaya koyuyor. Yani Kürtleri savunmasız bırakarak her türlü dayatmaya açık hale getirmek istemektedir.

Zaten Kürdistan topraklarının öz evlatlarına “ülkemizi terk etmelerini gerekir” demesi de ayrıca açıklık getirilmesi, gereken sorunlu bir ifadedir. Öncelikle Kürdistan’ı işgal eden, büyük katliamlar yapan, soykırım uygulayan Türk ordusu, polisi ve idari sistemidir. Kürdistan Halkı her zaman sokaklarda doğal olarak “kahrolsun sömürgecilik”, “Kürdistan’dan defolun” ve “ Bu dağlar bizimdir” diye haykırmaktadır. Durum böyleyken sen hangi hakla Kürdistan’ın ulusal savunma güçlerinin Kürdistan’dan dışarıya çıkmasını dayatırsın? Öncelikle sen ne halka Kürdistan’da bulunuyorsun? Bunu açıklaman gerekir. Yine ve tekrar soruyoruz, “bu hakkı sana kim verdi?”

Demek ki senin “barış” dediğin, “Pax Roma” ve “Pax Amerikana” türü “Türk barışıdır.” Herkes bilir ki Roma İmparatorluğu ve Amerika, halkların özgürlük iradesini kırıp bastırdıktan sonra ve halkları kendini savunamaz duruma getirdikten sonra sağlanan duruma Roma ve Amerika barışı deniyor.
“Türk barışı” da Kürdistan Özgürlük Hareketini tasfiye ettikten, Kürt halkını örgütsüz kılıp kendini savunamaz duruma getirdikten sonra sağlanacak olan duruma “Türk usulü çözüm ve Türk barışı” denmektesiniz Zaten iki sözün birinde “PKK barış ortamını bozdu” demekle barıştan ne kastettiğiniz de yeterince açıktır. Demek ki PKK öncesi dönem gibi Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü sağlamayacağı bilince ve duruma getirilmesi kadar ezilmesi ve sindirilmesine “barış” diyorsunuz. İşte “Türk barışı” budur.

Kürdistan Özgürlük Hareketi başından beri komşu halklarla eşitlik ve özgürlük temelinde birlikte yaşamayı savunmuştur. Bugün de çözüm formülünün özü budur. Bu halk kendi siyasi iradesi, savunma gücü, eğitim sistemi, ekonomik sistemi ve hukuk sistemi ile özgürce dalgalanan bayrağı altında yaşamak istemektedir. Bu Kürt halkının ulus olmaktan kaynaklanan haklarıdır. Bu haklar doğuştan gelen haklardır, evrensel haklardır. Bunun Türklere, Farslara ve Araplara da herhangi bir zararı yoktur, olmazda. Bundan niye rahatsız oluyorsunuz sömürgeci efendiler. Acaba bir efendinin kölesini elinden kaçırmasının verdiği rahatsızlık mı baş gösterdi. Lütfen samimi olun.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com

www.lekolin.org

www.lekolin.net

www.lekolin.info

Bir Ermeni ve Bir Kürt Milletvekili

Bir Ermeni milletvekili.

 Adı Krikor Zohrab.

Aynı zamanda şair, yazar, gazeteci, avukat ve hepsinden de ötesi entellektüel bir aydın.

Tüm bu özelliklere sahip olmasıyla ünü artan Krikor Zohrab.

Zohrab, 1908 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda İttihat Terakki’in yaptığı darbe sonucunda, ikinci meşrutiyetin ilanıyla birlikte yapılan seçimlerde Osmanlı Meclisi Mebusanı’na milletvekili olarak girer.

Osmanlıcılık düşüncesini savunur. Tutku derecesinde bu idealin peşinden gider.

Mecliste, kimileri O’na ”Meclisin bülbülü”, ”kimileri Meclisin en iyi hatibi” der.

Zamanın en özgürlükçü kadın hakları savunucusu.

”Beraber yaşamak için, beraber ölmek lazımdır” diyerek Osmanlıya askerlik yapmayı meşrulaştıran bir kişilik.

Bu Osmanlıcı yaklaşımı 1.Dünya Savaşı’nda da sürdürdü.

Ermenilerin savaş nedeniyle seferberlik çağrısına uymasını, özel vergileri vermesini savundu.

O’nun girişimleri neticesinde, patriğin önderliğinde Ermeniler topladıkları paralarla bir seyyar hastane kurup, Osmanlı Ordusu’na bağışladılar. Ermeni kadınları yaralı askerler için gönüllü hastabakıcılık yapmak amacıyla kurslar gördüler. Bunların hepsine esas önderlik yapan Krikor Zohrab idi.

Zohrab’ın milletvekili olduğu dönemde 1909 yılında Adana’da Ermeni Katliamı yapıldı. Tam tamına 20 bin Ermeni Adana’da katledildi.

Katliamın esas planlayıcısı İttihat ve Terakki Partisi idi. Ne yazık ki, Ermeniler Osmanlı Meclisi’nde İttihat ve Terakki Partisi’yle beraber aynı koalisyonda yer alıyorlardı. Yani iktidar ortaklarıydı. Bu koalisyonun bir üyesi de Krikor Zohrab idi.

Katliamın İttihat ve Terakki Partisi tarafından yapıldığı Zohrab’a sorulur.

Zohrab verdiği cevap da ”Evet şüpheler var ama bizim güvenebileceğimiz İttihatçılardan daha iyi bir kesim yok” diyor.

Bunu diyen entellektüel aydın bir Ermeni milletvekili, 1894-1896 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından 200-300 bin Ermeni’nin katliama uğratılmasından da haberi var.

Ermenilerin Osmanlılarca katledilmesinin amacını bilecek kadar keskin ve kıvrak bir zekâya da sahiptir Zohrab.

Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar ve başka yerlerde halkların özgürlük direnişi sonucunda işgal ettiği bu mazlum halkların topraklarını birer birer terk etmek zorunda kalıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu, işgal ettiği topraklarda Türklüğe devşirdiği Boşnak, Pomak, Terekeme, Tatar, Ahıskalılara, Anadolu ve Kürdistan’da yer açmak amacıyla, Anadolu ve Kürdistan’da yaşayan Ermenileri katletmek için uzun süreli bir planlama sonucunda Ermeni Katliamı’nı çok planlı bir şekilde yürütüyordu. Plana göre,  buraların en kadim halkı olan Ermeniler katiledilecek, topraklarına devlet el koyacak, Balkanlar ve Kafkaslardan getirilen devşirmeler bu topraklara yerleştirecek. Plan olduğu gibi uygulanıyordu. Söz konusu Ermeni katliamının planlayıcısı ve başlatıcısı Ulu Hakan denilen Türk-İslam Sentezinin fikir babası olan 2.Abduhamit idi.  Bu planı 2.Abdulhamit’ten devralan ise İttihat ve Terakki Partisi oluyordu.

Zohrab, işte bu katliam planını devralan İttihatçıları en iyi kesimlerdir diye destekleyecek kadar politik saflığa sahipken, aslında İttihatçıların elinden kendisinin ve mensubu olduğu halkının sonunun hazırladığının farkında değildi. Zamanın en azgın İttihatçılarından biri olan Halil Menteşe’yi de evinde saklayacak kadar da bir İttihatçı koruyucu. 1915 yılında 1,5 milyon Ermeni’nin soykırımdan geçirilmesinde baş planlayıcısı olan Talat Paşa ile İskambil oynayacak kadar samimi.

Ölüm sürgününe gönderildiği akşam Talat Paşa’yla iskambil oynar.  Talat Paşa O’nu, O da Talat Paşa’yı öper. Ölüm öpücüğünü Talat Paşa’dan aldığı akşam tutuklanır ve sürgün edilir. İşin en ilginci İstanbul’daki 24 Nisan 1915 operasyonunda hemen sonra Vezir Talat Paşayı ziyaret etmesi ve” var olan dönemin devlete ve millete hizmet etmesi gereken dönemdir” demesidir.

Zohrab’ın, İttihatçılara yaptığı bu destek ve hizmetlerin karşılığında, İttihatçılar’dan aldığı ödül kendisinin ve 1,5 milyon Ermeni halkının soykırıma uğratılmasıdır. Tarihin yaprakları 2 Haziran 1915’i gösterince Krikor Zohrab, Riha-Amed yolunda katliam sürgününde öldürülür.

Bir de bir Kürt milletvekili var.

Adı Leyla Zana.

Benim ve herkesin 2004 yılında Avrupa Parlamentosu’nda Sakharov ödülünü alırken yaptığı konuşmada ”Türkiye’de sistematik işkence kalmamıştır” diyerek dünya tarihinin benzersiz katliamcı ve işkenceci devletini piru pak çıkarmaya çalışmasına rağmen yine saygı gösterdiğimiz Leyla. Yine de bağışladığımız ve koruduğumuz Leyla Zana.

Son olarak Hürriyet Gazetesi’ne verdiği röportajın her bir cümlesinde Ermeni Milletvekili Krikor Zohrab’ın İttihat ve Terakki Partisi karşısındaki tutumunu kat be kat aşan bir durum var.

Zohrab, kendi halkının ve kendisinin gücüne inanmıyor, ”İttihatçılardan başka güvenebileceğimiz kimse yok” diyerek, İttihatçılarla iktidar ortağı oluyordu.  İttihatçılar 2.Abdulhamit’in Ermeni Soykırımı planını devralmışlardı ve katmerleştirerek devam ettiriyorladı. Erdoğan ve AKP’nin Kürtlere yönelik uyguladığı plan, 2.Abdulhamit ve İttihatçıların Ermenilere karşı icra ettiği planı aşıyor. Erdoğan’ın Kürtlere karşı icra ettiği soykırım planı, 2.Abdulhamit, İttihatçı, Kemalist ve tüm Türk iktidarların uygulaya geldiği planların bileşkesidir, zirvesidir, en sinsisidir.

Erdoğan’ın bizzat talimat verdiği 2006 Amed Katliamı ortada.

Roboski Katliamı daha yeni.

Pozantı’da ki tecavüz vahşeti devam ediyor.

Çele’deki kimyasal katliamı aleni.

Derinleştirerek sürdürdüğü kültürel soykırım herkesin aşinası.

8 bin Kürt siyasetçi zindanda.

Kürdistan, her gün onlarca uçakla bombalanıyor.

Leyla Zana’nın milletvekili arkadaşları zindanda rehin.

Rehin alan Erdoğan.

Kürdistan’ı boydan boya savaş alanına çeviren Erdoğan.

10 yılda 240’ın üzerinde Kürt çocuğun katledilmesinden sorumlu Erdoğan.

Zana’nın arkadaşlarına ”kalleş”, ”nekrofili” ve ”morg bekçisi” diyen Erdoğan.

Zana’nın milletvekili seçilmesi engellenmeye çalışılınca, Zana’ya seçilme hakkının tanınması için O’nun seçim bölgesi olan Bismil’deki protestolarda Erdoğan’ın emrindeki polislerce vurulan İbrahim Oruç ne diyecek Zana.

Kürt çocuklarının Türkleştirilmesiyle yetinmeyen Erdoğan, Türkçe bilmeyen annelerimize Türkçe öğreterek Türkleştirmesini ilerleme diye öven Kürt dilinin savunucusu Leyla Zana.

”Erdoğan’a inanıyorum, bu işi Erdoğan çözer” diyor.

Zohrab da İttihat ve Terakki ile Talat Paşa’ya inanmıştı. Talat Paşa’yla görüştü. Sonuçları yukarıda yazılı.

Leyla Zana ise Erdoğan ve AKP’ye güveniyor. Erdoğan’la görüşmek istiyor. Sonuçları ne olacak?

Erdoğan’ın şimdiye kadar Kürt halkı yaptığı zulümler, katliamlar gelecekte yapacaklarının ifadesi değil mi?

Özgür Bilge

Silah ve Siyaset İlişkisi Üzerine-2

Politika silahların sustuğu ortamda ordu bağlantılı çalışmanın uzantısı olarak karşımıza çıkar. Yani Clausewitz’in formülünün tersi geçerlidir. 

Bugün dünyanın hangi etkili gücüne bakarsanız bakın arkasında devasa bir askeri güç ve teknoloji vardır. Ve bu kadar büyük paralar iş olsun diye de harcanmıyor. Bu kadar büyük paralar siyasi alanda etkilerini güçlü tutmaları içindir. Başka bir deyimle siyaset ile silahın çok yakından bir ilişkisi bulunmaktadır.

Denilecek ki bizler silahsız bir dünya istiyoruz. Zaten Kürdistan’da böyle bir durumun oluşması için yıllardır süren bir özgürlük savaşı veriliyor. Dağların tüm zorluklarına rağmen inadına bir avuç insanın bunun için o kadar zorluğa göğüs gererek direniyor. Zulmün, baskının, zorbalığın Kürdistan’da var oluşunu sonlandırmak için özgürlük mücadelesi tüm ağır bedellerine rağmen sürmektedir.

Özgürlük mücadelesi esasta bir öz savunma başka bir deyimle meşru savunma duruşu ve direnişi olarak ortaya çıkmıştır. Yok edilmek istenen bir halkın tüm doğal haklarını, doğuştan gelen haklarını yeniden geri alınması için verilen bir mücadeledir. Bunun için bu meşru savunma direnişi asla ama asla silahlanmak olarak ele alınamaz. Silahsızlanmış bir halkın yeniden güç kazanması olarak ele alınabilir. Bu meşru savunma direnişi olsa olsa sömürgecilerin silahlarını durdurmasını, kültürel ve fiziki soykırımlarının durdurulması için verildiği söylenebilir.

Kürt halk önderliği bu konuda yani silah ile siyaset arasındaki ilişkiyi ele alırken:

“ABD ve seçkin ortakları için Ortadoğu’da askeri-politik yapılanma yoğunca yürütülmektedir. Yalnız askeri pratiği politikadan ayırmamak gerekir. Kızgın, silahlı bir mücadelenin olduğu bir ortamda politikanın adı askerlik-savaştır. Esas belirleyici olan, bu ortamlarda savaşçılıktır. Politika silahların sustuğu ortamda ordu bağlantılı çalışmanın uzantısı olarak karşımıza çıkar. Yani Clausewitz’in formülünün tersi geçerlidir. Savaşı belirleyen politika değil, politikayı belirleyen savaştır. Irak’ta bu gerçek çok açıktır. Irak’ta politikanın yolunun -yeni politika- açan, ABD’nin son teknoloji savaşıdır. Kaldı ki, tüm Mezopotamya tarihinde politikanın yol başında hep savaş olmuştur. Son savaş tarihsel gerçeği sadıkane yansıtmaktadır. Savaş düşük yoğunluklu olduğunda ya da tümüyle durduğunda, onun devamı olarak politik faaliyet hız kazanır.

Demek ki politika, savaşın silahlı olmayan bölümüdür. Eğitim, örgütlenme ve eylemliliğin silaha başvurmadan, ama arkasındaki zihniyete dayalı olarak yürütülen kısmı oluyor. Bu anlamda ABD ve ortakları yoğun askeri destek altında, başta Irak ve Afganistan olmak üzere tüm Ortadoğu genelinde ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ zihniyetini temel alarak politik yeniden yapılanmayı yürütmekte, değiştirmekte ve sürdürmektedir” demektedir.
Yani savaşları, savaşçı kliklerinin tümü esasta politik sahada etkinlik sağlamak için kullanılıyor. Öyle kimilerin “silahların zamanı geçmiştir, silahlarla sonuç almak mümkün değildir” gibi hele birde bunların içerisinde dünyanın neresinde bir Kürt varsa ona saldırmak için öldürücü teknikler peşinde koşanlar söylüyorsa durup bakmak gerekiyor. Durup düşünmek gerekiyor.

Madem silahların zamanı geçmiştir, o zaman dediğimiz gibi neden bu kadar ölüm teknolojisi peşinden koşuluyor. Birkaç militanın üstüne onlarca ölüm makinesiyle gidiliyor. Ve de dünyanın öbür ucundaki devletleriyle askeri teknoloji alımları üzerinden Kürtlere karşı pazarlıklar yapılıyor.

Demek ki silahla siyasetin yakından bir bağı vardır. Savaşlarını etkili yürütemeyenler yani savaşta istedikleri sonucu almayanlar işi istedikleri yere getirmek için politika araç gereçleri devreye koyuyorlar. Yani politikayı savaşla yapamadıklarını yapabilmek için bir araç olarak kullanıyorlar.
Örneğin Kürdistan’da TC devleti özgürlük gerillaları ne zaman bir hamle başlatıp TC devletini sıkıştırmış iseler peşinden gelen alttan alta yamuk yumuk haberlerle, ilişki arayışlarıyla böylesi süreçler yumuşatılmak istenir. Yaklaşık on yıldır TC devleti bu durumu böyle götürebilmektedir. Öyle ki toplumlarda “bu kez barış imkân dâhiline girebilir, bu savaş durabilir, bir uzlaşma sağlanabilir” gibi karşılığı olmayan boş umutlar yaratarak hem halklarımız aldatılmış doğrusunu söylersek hem de özgürlük hareketi aldatılmak istenmiştir.

Özgürlük hareketi 1988 yıllarından başlayarak Türkiye ile bir çözüm arayışına girmiştir. Bunun zirvesel ifadesi 1993 yılında ilan edilen ilk ateşkestir. Peşinde gelen diğer ateşkesler derken son yıllarda ise peş peşe ilan ettiği ateşkeslerdir.

Ne var ki TC devleti neredeyse tüm bu süreçleri sadece ve sadece kendi açısından atlatmak için ara süreçler olarak değerlendirerek hem savunma sanayisini geliştirmiş, hem askeri teknolojisini yenilemiş hem de askeri güçlerini yeni bir taktik düzen içine alarak daha fazla savaş hazırlıkları içerisine girmiştir. Özcesi TC devleti silahla bir yerlere varılacağına inandığı için sıkışmışlık anlarını böyle boşa alarak, boş umutlar yaratarak, özelde de özgürlük hareketinin özgürlükçü ve insani yaklaşımlarını suiistimal ederek kendince oyalamasını bilmiştir. Kendince teknolojisini ve de askeri teknik taktiğini yenilediğine inandığı andan itibaren korkunç düzeyde saldırılar gerçekleştirmekten çekinmemiştir.

Örneğin en son 2011 sonbahar ile 2012 kışından olup bitenleri bakıldığında inanılmaz ölçüde elinde ne kadar ölüm tekniği varsa kullanmaktan geri durmamıştır. Tam tersine kim ki silaha karşı çıkma manasında küçük bir karşı koymuş ya da koymak istemiş ise tasfiye edilmişlerdir.
TC devletinin daha doğrusu Akepe’nin yaklaşımlarının altında yatan temel neden ise silahla özgürlük hareketini bitireceklerine olan inançtır, ya da inançlarıydı.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Özgürlük hareketini silahlarla bitiremediler. Tam tersine özgürlük hareketi yeniden bir silahlı direniş süreci başlatıyor ya da başlatmak üzeredir. Bu ise TC ve Akepe’yi müthiş sıkıştırmaktadır. Hele yanı başında bir Suriye varken bu sıkışıklık aynen Domino etkisi gibi Akepe’yi tüm sahalarda vuracağa benziyor.

İşte tam da böylesine sıkışık olan bir durumda Akepe sanıldığı gibi silahları durdurmak için özgürlük hareketiyle uzlaşma arayışlarına girmiyor. Tam tersine bir dönemi kotararak ileride daha geniş bir saldırı hareketi başlatabilmek için özgürlük hareketini boşa almak istiyor. Bunun içinde özgürlük hareketine karşı ya saf, ya iyi niyetli, ya a politik, ya olup biteni iyi çözemeyen ya da işbirlikçi olan kesimleri devreye koyarak etkisizleştirmeye, silahları susturmaya, direnişin düzeyini düşürmeyi hedeflemektedir.

Ancak burada “silahların miadı doldu” anlamı çıkmaz. Biz genel bir doğru olarak 21. Yüz yılda silahların gömülmesi değil tüm silah arsenallarının yok edilmesinden yanayız. Silah üretiminin durdurulması gerektiğini buralara yapılan yatırımların tüm insanlığı besleyecek bir yekûna sahip olduğuna da inanıyoruz.

Ancak sömürgeci ve emperyal güçler tüm ölüm teknolojilerine sahip oldukları, her gün her gün yeni ölüm tekniklerinin peşinde koştukları bir süreçte özgürlük hareketi için “silahlar miadını doldurmuş” demek tek kelimeyle teslimiyete davetiye çıkarmaktır. Bunu yapanlara ise tarih söyleyeceğini binlerce kez söylemiştir.

Kasım Engin

Silah ve Siyaset İlişkisi Üzerine-1

Toplumlara hükmetmek isteyen hegemon, devletçi iktidar odakları özellikle insan zihnini fethetmeye kalkışırlar. 

Tarihte egemenlerin, iktidar odaklarının, hiyerarşik yapıların, hegemonların en büyük başarısı nedir diye soracak olurlarsa verilecek en doğru cevap herhalde insanları, toplumları kandırma yetenekleri diye cevap vermek olacaktır.

Toplumlara hükmetmek isteyen hegemon, devletçi iktidar odakları özellikle insan zihnini fethetmeye kalkışırlar. Bir kere zihinler fethedildikten sonra gerisinin getirilmesi rahattır. Gerisi biraz hile, biraz göz boyaması, biraz şeker şerbet ve bunların yanına birazda kamçı koymalarıdır. Yani kandırmaların tam sonuç almadığı yerde zoru koyarak gönüllü bu yola girmeyenleri istedikleri yere getirmektir.

Ancak dediğimiz gibi iktidar güçleri askeri zora başvurmadan önce zihinsel fethetmeyi esas alırlar. Bu zihinsel fethetmelerin başında da hiç şüphe yoktur ki kavramlara yüklenen anlamları istedikleri tarzda toplumlara empoze etme güçlerinde yatar. Kavramları kendi istedikleri biçimde bir kere toplumlara empoze etmişlerse gerisi artık istedikleri gibi adım adım pratikleştirilir. Onların çıkarları ve onların çıkarlarına zarar veren kavramlar bu çıkarlara göre yeniden biçim alarak şekil alır ve böylece toplumların zihinleri bulandırılır. Bir kere zihinler bulandırılmayı görsün gerisini doldurmak, yönlendirmek ve istenildiği kıvama getirmek kadar rahat bir şey olamaz.

Örneğin savaş ve siyaset kavramını ele alalım. Eskilerde “savaş siyasetin yoğunlaşmış halidir” derlerdi. Hatta kimi usta, “savaş kanlı politika” demişti. Başka bir deyimle söyleyecek olursak: “Politika yapmak istiyorsanız savaşı iyi verebilmeniz gerekir. Savaşı iyi verebilmeniz için ise müthiş bir askeri stratejiniz olacaktır. Güçlü bir askeri strateji ise güçlü bir arsenalla mümkündü” denirdi. Yani çok büyük bir askeri teknoloji ve askeri rezerve sahip olacaktınız.

Dikkat edilirse sadece bugün ki dünyada değil geçmiş egemen dünyada da bunun için egemenler politikayı etkili yürütebilmeleri için müthiş kendilerini askeri olarak donattılar. Hem teknik, hem teknolojik hem de ordularını nicelik olarak, sayısal olarak çoğalttılar. Hatta kimisi devasa toplumları askerleştirmeden bahsetmişti. Doğrusu bu egemenler birçok toplumu ne kadar askerileştiğini de herkes gördü ve görmüştü.

Bugün ki dünyamızda “silahla siyaset yapılmaz”, “silahla siyaset yapma zamanı geçti” diyerek kendilerinin yapmadıklarını başkalarına dayatmaya kalkışıyorlar. Sadece dayatmakla kalmıyorlar, egemenlerin dışında kalan toplumların da zihinlerini bulandırıyorlar.

Daha somut olarak söyleyecek olursak son zamanlarda özgürlük hareketine karşı “silahla siyaset yapma, sonuç alma zamanı geçti”, “silahların miadı doldu”, “silahlarla sonuç alınmaz” diyerek kendilerince ne kadar da barışçı düşündüklerinin fikrini empoze etmeye çalışıyorlar. Ve dediğimiz gibi bu fikirleri empoze etmeye çalışanlar sadece birkaç temiz niyetli aydın, yazar, sanatçı, sivil toplumcu, barışseverler değildir. Bu fikirleri özelde empoze etmeye çalışanların başında kocaman bir orduya sahip olan, günlük olarak bir toplumu askerleştirmeye çalışan, bir halkı baskılayan, her gün hem polis sayısını, hem askeri teknik teçhizatı çoğaltan, modernleştiren, nereye gitmişlerse dünyanın en büyük katledici teknolojilerini almaya çalışan, güçleri yetiğince kendileri üreten bir zihniyetin sahipleri olmalarıdır. Özcesi Yeşil Türkçü Faşistlerdir. Ve bunların akıl verenleridir.

“Silahların miadı dolmuştur, silahlarla sonuç alma zamanı geçmiştir” diyorlar ancak dünyanın en pahalı savaş tekniklerinin peşine takılmaktan da vazgeçmiyorlar. Dünyanın en kalabalık ordularından olan TSK’yi günlük olarak modernize etmekten vazgeçmiyorlar. Sıradan polisini bile dünyanın en pahalı teknolojileriyle donatmaktan vazgeçmiyorlar.

Doğrusu yeniden müthiş bir kafa karıştırmayla karşı karşıyayız.

Madem silahların gölgesinde siyaset yapılması istenmiyorsa bu devletin bu kadar askeri yatırımları niye yapılır?

Madem silahların siyaset yapma anlamında manası kalmamıştır o zaman neden bu kadar askeri modernleşme?

Madem silahlarla siyaset yapılmayacaktır o zaman neden bu kadar öldürücü teknik üretimi?

Madem silahlarla siyaset yapma devri geçmiştir neden o zaman bu kadar operasyon, bu kadar savaş çığırtkanlığı, savaş edebiyatı, askeri elbise giymeler?

Kasım Engin