BENIM YAPACAKLARIM BITTI

Benim yapacaklarım bitti
27.07.2011 Abdullah Öcalan
PKK lideri Abdullah Öcalan, Devlet ve Kandil’e seslenerek, “Benim yapacaklarım bitti. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor. Artık bunlar olmadan hiçbir şey yapmıyorum” dedi. Öcalan “Öcalan İran operasyonunun da “bölgesel boyutta bir saldırı” olduğunu söyleyerek, “İran Kürt özgürlük damarını kökten bitirmek istiyor, çok tehlikelidir” diye belirtti. 
PKK lideri Abdullah Öcalan, 27 Temmuz Çarşamba günü yaptığı görüşmesinde çok önemli açıklamalarda bulundu. 
Öcalan, sağlığına ilişkin şunları belirtti: “Sağlığımı soranlara şunu söyleyebilirim, sorunlarla boğuşuyorum, nasıl boğuştuğumu sorabilirler. Önemli olan bizim bu boğuşmadan nasıl bir sonuçla çıkacağımızdır.” 
İRAN OPERASYONU ALÇAKÇA BİR SALDIRIDIR
İran ordusunun 16 Temmuz’dan beri sınır hattı boyunca yürüttüğü operasyonları değerlendiren Öcalan şöyle dedi: “Tahmin ediyorum Türkiye de İran’ın Kandil’e yönelik 16 Temmuz’dan beri süren operasyon işinin içindedir. İran’ın saldırısı alçakça bir saldırıdır. Bu iğrenç bir saldırıdır. Bu iğrenç saldırıyı da İran şimdilik üstlenmiş durumdadır. Bu saldırı sadece Kandil’e dönük bir saldırı değil, dört parçadaki Kürtlerin özgürlük damarını kesmek istiyor, bitirmek istiyor bu saldırıyla. Gerilla kendisini korumasını bilir, savaşır. 
İRAN’IN ŞU ANKİ DURUMU SADDAM’IN DURUMUNA BENZİYOR
İran’ın şu anki durumu Saddam’ın durumuna benziyor. İran Kürt özgürlük damarını kökten bitirmek istiyor, çok tehlikelidir. Bu bölgesel boyuta sahip bir saldırıdır. Türkiye İran’ı sahaya sürüyor ama İran tehlikenin farkında da değil. İran tehlikeli oynuyor, Türkiye’de bunu anlayacak kimse yok. Hükümet, zaten onun derdi başka, gündemi başka, gününü kurtarma peşinde. İran burada durmayacaktır, Kürtlerden sonra Türkiye’yi de baskısı altına almaya çalışacaktır. Çünkü İran bölgede İsrail’e kadar hegemonyasını kurma peşindedir. Türkiye bunu anlamıyor, tehlikeli oynuyor. ABD’nin politikaları da doğru değil, ABD objektif olarak İran’a yardım ediyor, İran ile aynı tarafa düşüyor! 
SİVİLLER GEREKİRSE ORADAN ÇIKARILMALI
Kandil’deki siviller de korunmalı, ailelerin güvenliği sağlanmalı. Orada sivillerin zarar görmemesi sağlanmalıdır. Siviller gerekirse oradan çıkarılır. Uluslararası kuruluşlar da dikkatlerini İran’a yöneltmeli, bu konuda çalışmalar yapılması gerekir. Güneyli güçler de bu duruma sessiz kalmamalıdır. 
TÜRKİYE İRAN ÜZERİNDEN KÜRTLERİ HALLETMEYE ÇALIŞIYOR
Türkiye İran üzerinden Kürtleri halletmeye çalışıyor. Bölgesel bir plan bu. Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırmak istiyorlar. İran bu saldırıyla ABD ve İsrail’e de yakınlaşma, işbirliği mesajı veriyor. Yine Ahmedinejat, mollalar, Amerika ve İsrail’e karşı Türkiye’ye de mesaj veriyor, yanına çekmeye çalışıyor.”
HER İKİ TARAF DA BENİ İDARE EDİYOR
Öcalan, içinde bulunduğu koşullarda pratik önderlik yapamayacağını belirtirken şöyle devam etti: “Ben burada pratik önderlik yapamayacağımı, bu şartlarda bunu sürdüremeyeceğimi söylemiştim. Her iki taraf da bana bir şeyler söylüyorlar. Devletin-AKP’nin zaten ne yaptığı ortada. Her iki taraf da beni idare ediyor. Aslında bu bir şantajdır. Kandil beni taşeron olarak kullanıyor. Devlet de heyeti taşeron olarak kullanıyor. Her iki taraf da beni taşeron olarak kullanıyorlar. 
BENİM YAPACAKLARIM BİTTİ
Her iki tarafın beni taşeron olarak kullanmasına son veriyorum. Bugün itibariyle buna son veriyorum. Benim yapacaklarım bitti. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor. Artık bunlar olmadan hiçbir şey yapmıyorum. Bu şekildeki pozisyonum devlete de, Kürtlere de zarar veriyor. Bazıları da “Öcalan bu şartlarda orada yönetemez, yapamaz, içeriden pratik önderlik yapılamaz.” diyordu. Doğru söylüyorlar. Bu koşullarda barış görüşmesi yapılamaz. 
BENİM DURUMUM MANDELA’YA BENZİYOR
Benim durumum Güney Afrika’daki Mandela’ya benziyor. Durumum onunki gibidir. Desmond Tutu, Mandela’ya, “özgür olmadan bu işe girişmeyin, tehlikelidir” diyordu. Doğru söylüyordu. Ama sonra Mandela’nın önünü açtılar. Ben de özgür olmadan, özgür hareket etmeden bu barış işine girişmem, kalkışmam. Bundan sonra doğru değil. Biliniyor, Güney Afrika’da Mandela’ya gerekli koşulları sağladılar, o da rolünü oynadı.
DE CLERK ROLÜNÜ OYNAYACAK KİMSE YOK
Türkiye’de De Clerk rolünü oynayacak kimse de yok. Bırakın De Clerk’i, Erdoğan şu anda Çiller rolüne soyunmuş. Operasyon üzerine operasyon yapıyor. Heyet de üzerine düşeni yapmadı. KCK de üzerine düşeni yapmadı. Bu şekilde yol da alamıyoruz. Ayrıca zarar da veriyor. “Devletin ali menfaatleri” deniliyor ya, devlete de zarar veriyor. Kürtlere de zarar veriyor. Bu şekilde bu koşullarda daha fazla sürdürmem Kürtlerin yararına değil.
HER İKİ TARAFIN DA İŞLERİNİ KOLAYLAŞTIRDIM
Ben her iki tarafın da işlerini kolaylaştırdım, onlara öneriler sundum, onlara çözüm yolunu gösterdim, protokoller sundum, işlerini kolaylaştırıcı adımlar attım. Daha ne yapayım? Daha fazlasını ayda yılda bir burada bir saat konuşarak mı yapacağım! Daha ne yapayım? Ama her iki tarafın da tavırları başka. Beni de burada taşeron gibi kullanıyorlar. Her iki taraf da beni idare ediyor. Ben idare edilecek birisi değilim. Bunu böyle bilsinler. Ben Kürtlerin onuruyla oynanmasına izin vermem, buna hiçbir şekilde müsaade etmeyeceğim. 
KÜRT SİYASETÇİLERE VE TÜRK YETKİLİLERE…
Kürt siyasetçileri şunu bilmeli. İkide bir “biz halkı tutamıyoruz, biz kitleyi zor durduruyoruz, kitle patlama noktasındadır. Sorun çözülmezse devrimci halk savaşını başlatırız, savaşa da barışa da hazırız” diyorlar. Seni tutan mı var, yapar mısın yapmaz mısın sen bilirsin. Ama bu şekilde daha fazla benim üzerime yıkma. Türkiye de, ikide bir “bitireceğiz, şöyle bitireceğiz” diyor. Sen de bitireceksen bitir. 
HÜKÜMETE: BİTİRECEKSEN BİTİR, NE DURUYORSUN?
Hükümet, bitirmek için ne yapıyorsa yapsın; özel timleri, polisi devreye sokuyormuş, bilmem dört kuvveti bir kuvvete bağlıyormuş, üçüncü kuvvet yaratıyormuş, ne yapıyorsanız yapın. İşte dün başbakanlıkta yine zirve yapmışlar. Ne karar aldıklarını bilmiyorum. Ama bu şekilde ben yokum. İşte “Sri Lanka gibi olacak” diyorlar. Üç yüz uçağı kaldırıp Kandil’i bombalayıp bitireceklerini söylüyorlar, yapacaksan ne duruyorsun! Örgüt de hazırsa Sri Lanka olmadığını ispatlar o halde. 
AKP SAVAŞ İSTİYOR, ÇÖZÜM İSTEMİYOR
Ben taşeronluk yapmayacağım. Heyete de söyledim, Erdoğan’a da çağrı yaptım. Gerillayı güvenli bir alana çekeceğim demiştim. Ama buna dahi imkan tanımadılar. Öcalan “ben silahlı güçleri güvenli bir yere çekeceğim” diyorum. Buna dahi cevap vermiyorlar. Ben daha ne yapayım. AKP savaş istiyor, çözüm istemiyor. Bu şekilde, Başbakanın o çokça değer verdiği anaların gözyaşları böyle dinmez. Anaların gözyaşını dindirmek için silahlı güçleri güvenli bir yere çekeyim diyorum, buna bile cevap vermiyorlar. Tersine her gün operasyonlar var, çatışmalar yaşanıyor, asker, gerilla ölüyor. Kanın aktığı yerde barış nasıl gelişir? Hükümete açık mektubumdur. Eğer gözyaşının dinmesini istiyorsanız, gerillayı güvenli bir yere çekmemin yolunu açın. Böyle yaparsanız bir hafta içinde çözeriz. 
SAVAŞ GÜMBÜR GÜMBÜR GELİYOR
Savaşın gümbür gümbür geldiğini bunu durduracak tek kişinin ben olduğumu söyleyenlere diyorum: Ben burada ayda yılda bir yaptığım bir iki saatlik görüşmeyle mi bunu başaracağım. Yapabiliyorsa bu koşullarda gelip kendileri yapsın. Bu koşullarda kim bir şey yapabilir. Öcalan’ın rolünü oynaması için Hükümetin adım atması lazım, irade göstermesi lazım. Onlar da üzerine düşeni yapmalılar. Hem bu koşullarda hem de tek taraflı nasıl olacak? Liberal aydınlara sesleniyorum, böyle şey olur mu? Herşeyi bana yüklüyorlar. Herşeyi benden bekliyorlar. Bu koşullarda ne yapabilirim? Elimde çözmek için sihirli bir değnek yok ki? Bir hayvanı dürtmek için bile elinizde bir değnek olmalıdır. Benim şu anki durumum, susuz bir havuzda yüzmeye benziyor. Havuzun içinde su yok ama bana yüz diyorlar, sürekli yüz diyorlar. Nasıl yüzeyim bu şekilde, böyle şey olur mu? Ben bu şartlarda daha fazla ne yapabilirim ki! Bu neden görülmüyor? Ama başka sorumluluk alan da yok. Benden susuz havuzda yüzmemi istiyorlar. Hatta benden havada yüzmemi bekliyorlar. 
30 YILDIR HERKES TÜM YÜKÜ OMZUMA ATMIŞ
30 yıldır herkes tüm yükü omzuma atmış. 30 yıl dışarıda 13 yıldır da burada sırtımda taşıyorum. Benim bu önderlik tarzıma alışmışlar. Benden, benim bu önderlik tarzımdan sürekli yardım almaya alışmışlar. Beni sürekli çalıştırıyorlar. Ama artık kendilerine daha fazla yardımcı olamam. Böyle anlayışı kabul etmiyorum. Bu şekildeki gerillacılığı kabul etmiyorum. Savaşırlar mı savaşmazlar mı, güçleri var mı yok mu ne yaparlar bilemem. Ama ben bunu bu şekilde daha fazla da devam ettiremem. Gerilla da süreci iyi anlamalıdır, gerekirse kimseyi dinlememeli, değerlerimize bağlı olmalı, ona göre süreci sahiplenmelidir. Siyasetçiler de doğru dürüst karar vermeli ve kararlarını da uygulamalıdır. 
BUNDAN SONRA BU KOŞULLARDA BEN YOKUM
Ben heyete de bu şartlarda daha fazla sürdüremeyeceğimi anlatmıştım. Heyetle herhalde bir kez daha görüşürüm. Bu kararımı onlara da anlatacağım. Bundan sonra her iki taraf anlaşabilirlerse anlaşsınlar. Bundan sonra bu koşullarda ben yokum. Kendi aralarında anlaşıyorlarsa anlaşırlar, savaşıyorlarsa savaşırlar, ben karışmıyorum. 
ROL ALMAMI İSTERLSERSE ÜÇ ŞARTIM VAR
Benim rol almamı isterlerse üç şartım var; sağlık, güvenlik ve özgür hareket etme. Bu üç şartı sağlayabiliyorlarsa ben devam ederim. İki taraf da rolüm konusunda anlaşırlarsa, sağlık, güvenlik, özgür hareket alanı yaratırlarsa, rolümü oynarım. Bu şartları sağlayamıyorlarsa ben daha fazla devam etmeyeceğim. 
BİR TEK ANANIN DAHİ GÖZYAŞI DÖKMESİNİ İSTEMİYORUM
Ben bir tek ananın dahi gözyaşının dökülmesini istemiyorum. Bir ananın gözyaşının dökülmesi bana acı veriyor. Türkiye kamuoyunun şunu bilmesini istiyorum. Ben Başbakan’a “çözüm için gerillaları bir yerde toplayalım”, “sorunu hemen bir haftada çözelim” demiştim. Ama Başbakan’dan ses yok. Başbakan’ı itham ediyorum. Barış istemiyor, her türlü kolaylığı sağlamamıza rağmen barışa yanaşmıyor. Daha ne yapabilirim? 
KÜRT AYDINLARA ELEŞTİRİ
Tarih, Kürt tarihi inceleniyor ama bugün derinlemesine ele alınmıyor. Celadet Ali Bedirhan, meseleyi iyi biliyordu, iyi anlamıştı, iyi araştırmıştı. Mustafa Kemal’e mektup da yazmıştı. Ama elinden bir şey gelmiyordu. O dönem cılız kaldı. Fazla bir şey yapamadı. Ama ben bu şartlarda herşeye rağmen dünya kadar şey yaptım. Bu görülmüyor mu? Bir şeyler yazan, bir şeyler anlatan yazar arkadaşlar var ama onlar da derinliğine anlayamıyor, yetersiz kalıyor. Birbirlerine benziyorlar. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. 
Bazı Kürt aydını geçinenler de hala sırtımdan geçiniyorlar, hala beni kullanarak varlar. Bazıları burada iken herşeylerini biz karşılıyorduk. Her türlü imkanı sağlıyorduk. Bunlar Avrupa’da da bizim sırtımızdan geçindiler. Şimdi de 13 yıldır benim sırtımdan yaşatıyorlar kendilerini. Hiç irşey yapmıyorlar ama yine de bana saldırıyorlar. Şu anda bile sırtımdan geçiniyorlar. Bu sayede Türkiye’ye dönüyorlar ve hala bana saldırıyorlar!”
BU SÜRECİ EN İYİ EVRİM DEMİR ANLADI
Öcalan değerlendirmelerini 14 Temmuz’da bedenini ateşe veren 18 yaşındaki Kürt kızı Evrim Demir’e adadığını söyledi: “Değerlendirmelerimi Evrim Demir anısına yapıyorum, ona adıyorum. Bu süreci en iyi anlayan Evrim Demir’dir. İşte genç bir kız, 18 yaşında ama herşeyi, bu süreci, olup-bitenleri en iyi o kavramış. Ve kavradığı gibi kararını vermiş, eylemini yapmış. Daha fazla söze de gerek yok. Evrim süreci anlamıştı ama KCK, PKK, BDP, DTK bunlar anlamış değil. Bu sürecin gerçek anlayanı ve öncüsü Evrim Demir’dir. Mustafa Malçok da aynı şekilde. Her ikisi de çok genç, saygı duyulacak öncülerimizdir. Bize bu süreçte öncülük edecek en iyi kişilerdir. Ama bu şekilde kendilerini feda etmeleri yerine kendilerini özgürce ifade edebilecekleri yaşam olanaklarını oluşturmalarını tercih ediyor, öneriyorum. Her ikisini de saygıyla anıyorum.” 
SAVUNMALARIMDA DİYALEKTİĞE YENİ BİR YORUM KATTIM
Savunmalarına ilişkin bazı sorular aldığını ifade eden Öcalan şunları söyledi: “Savunmalarıma ilişkin bazı sorular alıyorum. Bu sorulara şartlarımdan dolayı çok kısa yanıtlıyorum. Savunmalarımda epistemolojik açıdan yenilikler var. Karşılıklı besleyici diyalektiğe dayalı paradigma ile sınıf çatışması teorisinin pek anlaşılmadığı belirtiliyor ve sınıfların birbirini beslemesinin mümkün olup-olmadığı soruluyor. Savunmalarımda diyalektiğe yeni bir yorum kattım. Aslında sınıfsal açıdan Marks olaya kendi koşulları üzerinden yaklaştı. Bu nedenle kaba ve katı bir diyalektik yorum geliştirdi. Antagonizma tartışmaları önemlidir. Ama Marks’ın anladığı anlamıyla antagonizma doğru değildir. Bizim bakış açımıza göre doğada hiçbir şey tamamen yok olmaz. Birbirini besleme daha önemlidir. Yıkıcılık doğru değildir. Birbirini tamamen yok etmek doğru değildir. Zaten biliyorsunuz doğada mutlak yokluk yoktur, mutlak kesinlik de yoktur. İki ucun yok etme temelinde birbiriyle mücadelesi doğru değildir.
MUTLAK KARŞITLIK DOĞRU DEĞİL
Bununla birlikte bu mücadele yaratıcıdır ve özgürleştiricidir. Ama doğada esas olan, % 99 karşılıklı beslemedir. Çatışma ise yüzde birdir. Bu açıdan Marks’ı eleştirmek lazım. Onda herşey siyah beyazdır. Ama örneğin doğadaki renkleri düşünelim. Ak ile siyah renklerini örnek verelim. Siyah bir renk değildir, beyaz da bir renk değildir, bunlar birbirlerini soluma ile var olurlar. Bunların dışında bir sürü renk vardır. Dolayısıyla mutlak karşıtlık doğru değildir. Siyaseten sınıfsal açıdan da mutlak karşıtlık doğru değildir. Savunmalarımda genişçe yer verdim. Bu proletarya diktatörlüğüne götürür. Oysa biz demokratik moderniteyi savunuyoruz.
Diğer bir soru çalışmalarımda iktisadi alan vurgusunun biraz geri planda kaldığı, kullandığım sosyal piyasa kavramının Keynes ve ardıllarınca ortaya atıldığı ve yıpranmış bir kavram olduğu yönündeydi. Bunun yerine yeni bir kavram düşünülüp düşünülemeyeceği soruluyor. Savunmalarımda iktisadi alan da işlenmiştir. İktisadi anlamda Braudel’den aldığım kavramları işledim. Braudel de kapitalizmi eleştiriyor. Tekel karşıtlığını o da ele alıyor. İktisadi alan Braudel incelemesiyle daha da zenginleştirilebilir. Kullandığım “Sosyal Piyasa” kavramı da Braudel’e aittir. Kendimce geliştirdim ve zenginleştirdim. Kapitalizmin piyasa ekonomisine ve sömürüsüne karşı emekçiden yana bir kavramdır bu. Dünya Bankası çevresi bu kavramı kullanmış olabilirler ama benim dediğimin bunlarla ilgisi yok. Sahte liberaller bu kavrama ayrı bir anlam yüklüyorlar, bu liberal sahtekarlıktır. Bu kavramı maske olarak kullanıyorlar. Bu sosyal piyasa kavramı benim savunmamın özgün yanlarından biridir. Piyasa sosyalizmde de var, olmalıdır. Herkes ürettiği en kaliteli malları piyasaya sürer fakat bu kar amaçlı bir piyasa değildir. Bu, toplumun yararına olan bir piyasadır. Kaliteli kültürel değerlerin topluma sunulmasıdır. Oysa kapitalizm piyasanın inkarıdır. Bu anlamda kapitalizmi de yeniden tanımladım.
POLİTİKA TAMAMEN ANTİ-DEVLETTİR
Üçüncü bir soru; savunmalarda toplumu yeniden inşa etme bağlamında politika kurumuna özel vurgu yaptığım, buna göre politika özgürleştirir dediğim belirtilerek, politikanın nasıl özgürleştireceği soruluyor.
Evet, politikanın özgürleştirdiğini savunuyorum. Bu, savunmamın en özgün tezlerinden biridir. Bunun kaynağı da Hannah Arendt’e aittir. Arendt’i tamamen incelemiş değilim ancak bunu çok iyi işliyor, özgün yanları var. Politikanın özgürleştirici olduğuna inanıyorum. 
Marks diyor ki bilinç-sınıf özgürleştirir. Hegel de akıl-devlet özgürleştirir diyor. Ben ise politika özgürleştirir diyorum. Bundan ne kastettiğim soruluyor. Evet, politika tamamen anti-devlettir. Bu konuyu uzunca değerlendirebilirim ancak şartlardan dolayı en kısa ve öz ifade ediyorum. Esasında devlet politikanın inkarıdır. Bu yüzden politika özgürleştirir. Marks’ın dediği gibi sınıfın özgürleştirmediği, bu yönlü sosyalizm denemelerinden anlaşıldı. Hegel, devlet özgürleştiririr diyordu ama Hitler faşizminden de anlaşıldığı gibi o da özgürleştirmiyor, aksine yıkıcıdır. Bu tür durumlarda devlet herşeydir vatandaş hiçtir, bir noktadır. Noktalaşmaya karşı durmak gerekir. Çünkü nokta hiçtir. Devlet ne kadar güçlü var olursa vatandaşlık o kadar az olur. Devlet ne kadar küçülürse vatandaşlık da o kadar büyük olur. Devlet zaten özünde anti-özgürlüktür hem de anti politikadır. Devletli sistemlerde vatandaş nokta kadardır, yani sıfırdır, hiçbir şeydir. Bu nedenle özgürleşmek için devlete karşı politikayı savunmak önemlidir. Politika yapmak özgürlüktür. 
Bu tez, savunmalarımın en özgün tezlerinden biridir. Ben Marks ve Hegel’den farklı olarak toplumun inşasının temeline özgürlüğü koyuyorum. Hatta bu nedenle politika eşittir özgürlüktür. Bunların hepsi savunmalarımda mevcuttur ama yeterince okunduğunu, dikkate alındığını, uygulandığını sanmıyorum. 
Bu çabalarımı Lenin’in çabalarıyla karşılaştıranlar da oluyor. O da eleştiriyordu, yeni bir sistem öneriyordu ve pratize etmeye çalışıyordu. Lenin de teori geliştirmiştir, pratiğe de dökmüştür, o imkanları olmuştur. Ama işte benim burada böyle bir imkanım yok. Ancak bunu kimse anlamıyor. 
BİZİM DEMOKRATİK MODERNİTE TEORİMİZ VAR
Bir diğer soru “iktidar birikimi” kavramına ilişkindir. Sermaye birikimine çok atıf yapılmıştır ama “iktidar birikiminin” ilk kez kullanıldığı söyleniyor. Sermaye birikimi savunmam açısından önemli bir kavram. Fakat en az onun kadar önemli olan diğer kavram da iktidar birikimidir. Bunlar birbirlerinden bağımsız olan şeyler değil. Sermaye birikimi oldukça iktidar birikimi de kaçınılmaz oluyor. Braudel de Marks da sermaye birikimine değinmiştir fakat ikisi de bir sonraki hamleyi, iktidar birikimini görememiştir. Sermaye birikimiyle bağlantılı iktidar birikimini görememiştir. İşte Hitler’i gördük. Hitler, iktidar birikiminin zirvesiydi. Bunları siyasete iyi uyarlamak gerekir. 
Bunlar moderniteyle bağlantısı olan şeyler. Bizim demokratik modernite teorimiz var. Kapitalist moderniteye karşı demokratik moderniteyi savunuyoruz. Kapitalizmin yıkıcılığına ve emekçilerin sorunlarına karşı bu model önemlidir. Kapitalist modernitenin endüstriyalizmine karşı biz ekolojik üretim toplumunu savunuyoruz. Ulus-devlete ya da devletin ulusuna karşı demokratik ulus blokunu, demokratik toplumu savunuyoruz. Demokratik ulus, küçük birimler olarak varlığını koruyacak. Mesela Türkiye için Türkiye Demokratik Ulus birimleri kavramını kullanabiliriz. Herkes kendi dil, renk ve özgünlüğüyle buna katılacak. Mesela bir halka düşünülebilir, fakat bu halkanın ucu kapalı değil, uçları birbirine değmiyor. Ucu açık bir halkadır. Ucu kapalılık, nokta haline gelmedir. Nokta haline gelinmemelidir. Yani her halkanın uçları kapanmayacak, diğer halkalara açık olacak. Kesişme noktaları olacak. Birbirlerine etkilenmeler, birbirlerine verip almalar olacak, buna açık olacak. Bir halka Kürt, bir halka Türk, bir halka Arap, bir halka Acem vs hepsi iç içe geçiyor, kesişme noktaları oluyor, ortak değerleri, ortak kültürleri oluyor. Bunlar demokratik ulus birimleridir. Bu şekilde özyönetim güçleriyle kendilerini ortaya koyarlar. Bunlar Dipnot vb. çeşitli dergilerde tartışılabilinir.
Bunlar savunmamın temelini oluşturuyor. Ertuğrul Kürkçü onlar da bunun üzerinde durabilirler. Türkiye’de kapitalizm nasıl bu kadar emekleri sömürdü, doğayı sömürdü, her şeyi yok etmeye başladı, nasıl bu hale gelindi? Buna karşı hala neden mücadele verilemiyor, neden örgütlenme yapılamıyor? Blok çalışmaları bu temelde hızlandırılabilir. İşte görülüyor 70 yıldır sol bir araya gelemedi. Onu da bana yüklediler. Savunmalarımdan yararlanılırsa yüzde yirmilerde oy alınır, patlama olur.” 
DERSİM’İ YÖNLENDİREN BİR GLADİO VAR
Öcalan son olarak şunları söyledi: “Dersim ve Bingöl üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Buralar seçimlerde beklenenin elde edilemediği yerler. Bu durumun değerlendirilmemesi, üzerine gidilmemesini esefle karşılıyorum. Dersim’i idare eden, Dersim’i yönlendiren bir Gladio var. Aynı şekilde Bingöl’e yerleşen Bingöl’ü de idare eden bir Gladio var. Ama her iki yerdeki Gladio da aynı merkezden yürütülüyor. O Kamer Genç gibiler “biz Alevi Türküz, Kürt değiliz” diyorlar. Bunlar Gladio elemanları, çocuklarını da Amerika’da okutuyorlar. Kamer Genç 1980 darbesinin adamıdır. Hatta Kamer Genç örtülü ödenekten beslenmektedir. Her türlü şeyi yapmasına rağmen buna ses çıkarılmıyor, neden? Çünkü Dersim’in bir kısmını bu şekilde tutuyor, Gladioya bağlı kılıyor. Bingöldekiler de “biz Kürt değiliz, Şafi Zazayız” diyorlar. Dersim’de Alevi-Zazacılığı bize karşı geliştiriyorlar. Yine Bingöl’de Şafi-Zazacılığı geliştiriyorlar. Bu ikisinin de kaynağı Gladiodur. Bunlar iyi çözümlenmelidir, üzerinde önemle durulmalıdır. Aslında ikisi de aynıdır. İkisi de Kürtlüğü bitirmeye dönük özel savaş uygulamalarıdır. Bunların tedbirleri alınmalıdır. Her ikisini de yöneten, idare eden aynı merkez, aynı Gladio, aynı zihniyettir. Bu durum iyi çözülmelidir. Bu durum iyi çözülmediği sürece orada yol katedilemez, bu görülmelidir. 
Bazı dergilerde yayınlanan makaleler üzerine “Apo’dan özgürlük filozofu yaratıyorlar” şeklinde eleştiriler yapanlar olmuş. Ne filozofu! Bu tür şeylere ihtiyaç duymuyorum. 
Bazı cezaevlerinin boşaltılarak tutsakların başka yerlere nakledildiğine dair haberler basında çıktı. Yeni bir KCK operasyonunun yapılabileceği belirtiliyor. Eskisinden çok daha kapsamlı, çok daha büyük operasyonlar yapabilirler. Daha kapsamlı askeri operasyonlar da yapabilirler. Bu durum da herşeyi daha içinden çıkılmaz hale getirecektir. 
Dipnot dergisini de takip ediyorum, başarılı buluyorum, çalışmalarında başarılar diliyorum. Tüm halkımıza en derin sevgi ve selamlarımı iletiyorum.”
Reklamlar

Benim dışımda kimse silah bıraktıramaz

Benim dışımda kimse silah bıraktıramaz

Abdullah Öcalan – 18.07.2011
PKK lideri Abdullah Öcalan, “Askeri yakan ateş de gerillayı yakan ateş de aynı ateştir” diyerek, “Sorun sürüncemede bırakılırsa, demokratik çözüme gelinmez, silahların susturulması için bize gerekli olanaklar tanınmazsa ne yazık ki bu çatışmalar devam eder” diye uyardı. Öcalan, Silvan olayına dikkat çekerek “Yarın bunun on katı gelişebilir. Bir günde çok fazla kayıplar da yaşanabilir. Eskisi gibi sadece kırsalda da olmayabilir, şehirlerde de olabilir. Halk bir günde toplanıp Paris’te nasıl Bastil zindanına yürüdülerse Diyarbakır’da da işte o tutukluların olduğu yere yürürse ne yapacaksınız? Bütün bunlar olabilir. Öfke birikmesi var” diye belirti. Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarına tepki gösteren Öcalan, yıllardır silah bırakmaktan bahsettiklerini vurgulayarak, “Silahları bıraktırma irademiz var. Açık ve net söylüyorum. Benim dışımda kimse silahları bıraktıramaz” dedi. 
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 18 Temmuz pazartesi günü yaptığı görüşme sırasında Demokratik Özerklik ilanı, Silvan çatışması, Çatı Partisi ve İmralı’da heyetle yaptığı görüşmelere ilişkin önemli açıklamalarda bulunduğu öğrenildi. 
ASLINDA DEMOKRATİK ÖZERKLİK 2005’TE İLAN EDİLMİŞTİ
DTK’nın 14 Temmuz’da ilan ettiği Demokratik Özerkliği değerlendiren Öcalan, “Aslında demokratik özerklik 2005’te ilan edilmişti. Önemli olan bunun içini doldurmaktır, pratik uygulamasını yapmaktır. İlandan ziyade pratikleşmesi önemlidir. Pratikleşmedikten sonra ilan çok da anlamlı değil. Artık pratikleştirme yönünde çalışmalarını yoğunlaştırabilirler” dedi. 
BDP’NİN ŞİDDETLE HİÇBİR İLİŞKİSİ YOKTUR
BDP’nin “neden kendisini ifade edemediği” eleştirisinde bulunan Öcalan şöyle konuştu: “BDP’ye ‘şiddetle arana mesafe koy’ deniliyor. Bu konuda, BDP’liler kendilerini tam ifade edebilmelidirler. BDP’nin şiddetle ne ilişkisi var, denilebilir. Zaten şiddetle ilişkileri olsa silahlı olurlardı. BDP’nin şiddetle hiçbir ilişkisi yoktur. Zaten BDP’nin PKK’yi, KCK’yi temsil gücü de, durumu da yoktur. Temsilcisi de değildir. Aralarında öyle bir siyasi temsiliyet ilişkisi yoktur. Bunu açıkça söylemeliler. BDP’liler ‘biz siyasi temsilcileri değiliz ama PKK’ye de düşmanlık yapamayız’ diyebilirler. ‘İşte gelmişiz, Meclisteyiz, biz demokratik sivil bir partiyiz, sorunun demokratik çözümünü sağlıyoruz, yasal, anayasal çalışmalarda rolümüzü oynamaya hazırız’ diyebilirler. ‘Demokratik anayasal çözüm için arabuluculuk dahil rolümüzü oynarız’ diyebilirler.” 
DTK’DA AZERİLER, TERKEMELER VE ARAPLAR DA YER ALABİLİR
DTK örgütlenmesine de işaret eden Öcalan, “Azeriler, Terekemeler, Araplar DTK’da yer alabilirler. Daha önce de söylemiştim. DTK daha çok özgür Kürt ulus örgütlülüğüdür. Çalışmalarını yürütürler” ifadelerini kullandı.
ASIL ÖNEMLİ OLAN DEMOKRATİK BLOK ÇALIŞMALARI
Öcalan şöyle devam etti: “Ama asıl önemli olan Demokratik Blok Çalışmalarıdır. Çoktan başlamalılardı çalışmalara. Bunu geliştirme sorumluluğunu anlamıyorlar. Benim yazdıklarımı okumuyorlar mı? Burada anlata anlata dilimde tüy bitti, kulaklarım patladı. İşte ne halde olduğum ortadadır, nefessiz kalıyorum, nefesim tükendi. Durumum merak ediliyor, soruluyor. Saygıdan soruluyor, biliyorum. Ama Saygı bir bilinç işidir, bir zihniyet işidir. Doksan yıllık ulus-devletçi faşizmle başka türlü mücadele edilemez. Bu kadar şovenizm, faşizmle -işte görülüyor nasıl yükseliyor- başka türlü baş edilemez. Devletli ulus faşizmi görülmüyor mu? Devletli ulus anlayışı kimseye yaşam hakkı tanımıyor. Biz buna karşı demokratik ulus anlayışını geliştirdik. İşte “tek, tek, tek….” diyorlar, tekçi zihniyete karşı bunları söylüyoruz. 
CHP’DEN BİR ŞEY ÇIKMAYACAĞI ANLAŞILMIŞTIR
Doğru bir sosyalizm, doğru bir yönetim, doğru bir örgüt bunlara karşı birleşerek olur. Sosyalistler, demokratlar, çevreciler, feministler, etnik, kültürel sorunu olan herkes, dini, etnik azınlıkların tümü bu çalışmaya dahil olmalıdır. Bu aslında on yıl önce geliştirilmesi gereken bir işti. On yıl önce de söyledim. Adına Blok dedik, Emek Hareketi dedik, Çatı dedik -ismi çok önemli değil-, o zamanlarda yapılsaydı şimdi yüzde yirmilerde oyu olurdu. CHP’den bir şey çıkmayacağı anlaşılmıştır. Baykal’ın CHP’si ise onbeş yıl bunu engelledi. Anlaşılıyor ki CHP ulus-devletçi milliyetçiliği aşamayacak. AKP dar ve muhafazakardır. Muhafazakar zihniyet de bu köklü sorunları çözemez. MHP zaten demokratik çözüme kökten karşıdır. 
HERKESİN AYRI AYRI EVİ OLSUN AMA BUNLARI ÖRTECEK BİR ÇATI OLMALI
Bu anlamda Demokratik Blok Çalışmalarının hayati önemi ortaya çıkmaktadır. Hemen tüm demokrat kesimlerle, bütün sosyalist partilerle görüşmeler başlayabilir. İşte ÖDP vb. tüm partiler, gruplar gene kendi varlıklarını koruyabilir, BDP de kendi varlığını korur. Ama bunların tümünü kapsayacak bir çadır gerekir değil mi? Yağmur yağdığında altına sığınabilecekleri bir çadırları, çatıları olurdu. Herkesin ayrı ayrı evi olsun, vardır. Ama bunların tümünü örtecek bir çatı olmalı; çatı olmazsa ne olur, ilk yağmurda gidersin. Bu küçük evler ilk yağmurda gider. Tek tek küçük kaldıklarında yağmur onları götürür, kendilerini koruyamazlar, bunun en basit anlatımı budur. Onun için on yıldır çatı diyorum. Bunun mutlaka yapılması gerekir. Son savunmamda demokratik ulus konusunu detaylı işledim. Hepsi orada var. Savunma, herhalde kısa sürede kitaplaştırılır ve ilgili herkese ulaştırılabilir.
BLOK PARTİSİ TÜRKİYE’Yİ 20-25 BÖLGEYE AYIRMALI
Blok partisinin yerellerde örgütlenmesi konusunda özerk bölgeler meselesini daha önce de söyledim. Türkiye’yi 20-25 bölgeye ayırmalıdırlar. Sayı çok önemli değil. Birbirine kültürel, sosyal, ekonomik ve diğer özellikleriyle benzer olan dört-beş il bir araya gelir, bu özellikleri etrafında bir bölge olur. Bu öyle tesadüfen söylenmiş bir şey değildir. Her bölgenin yerel-özgün bir kültürü vardır. Örneğin İstanbul bir bölge olur, Trakya bir bölge olur. Ege, kuzey, güney ve iç Ege diye üçe ayrılabilir. Akdeniz birkaç bölgeye – Örneğin Antalya özgün bir kültürdür, tek bir bölge olabilir-, İç Anadolu birkaç bölgeye ayrılabilir. Konya bir bölge olur. Kayseri merkezli birkaç il bir bölge olabilir. Böyle coğrafik, ekonomik ve sosyal özellikleri olan bir bölgelendirme daha uygundur. İşte Karadeniz üç bölgeye ayrılır. Doğu, güneydoğu birkaç bölge olur. 6-7 bölge olabilir. Örneğin Botan bir bölge olur. Türkiye’yi yedi coğrafi bölgeye bölmek gerçekliğe uymuyor, yeterli de değildir. Çok zengin bir kültürdür, öyle 80 il demek denk düşmüyor. Benim dediğim özerk bölgeler belli özelliklere göre bir araya getirilen illerden oluşur. 
ÇATI MECLİSİ
Böyle yerelden, bölgelerden örgütlenilebilir. Bir de Çatı Meclisi kurulur. Bu 25 civarındaki bölgelerden de yerel konferanslar yapılarak Kongre’ye 400 delege gelir. 100 delege de sivil toplum kuruluşlarına, akademi, akil adamlara, aydınlara ayrılabilir. Toplamda 500 delege olur. Daha önce de Kongre’ye ilişkin 500, 100 ve 25 formülünü söylemiştim. Başkanları eş başkanlık şeklinde olur. 25 kişilik gölge kabinesi olur. Bu gölge kabineyi çok önemsiyorum. En geç Ekim ayına kadar tamamlanması gereken bir süreçtir. Meclis’te -TBMM- de oluşturulur. Ekim’e kadar bitirilmesi önemlidir. Çünkü Ekim’de Meclis açılacak, anayasa çalışmaları olacak. Bu şekilde anayasa çalışmalarına da katılırlar. 
AKP-CHP-MHP FAŞİST BİR İTTİFAK KURDU
İşte Meclis’te AKP-CHP-MHP faşist bir ittifak kurup, bildiri yayınladılar. Bu ittifaka karşı hemen bir bildiri hazırlayıp parlamentoda ilan edebilirler. Bu ittifaka karşı herkesi demokratik çatı altında alternatif ittifaka davet ederler. Aynen şöyle formüle edebilirler: “Bu tekçi, dıştalayıcı, ayırıcı zihniyete karşı Ortak vatan ve ortak ulus anlayışı temelinde ülkemizdeki tüm demokrat kesimleri, zenginliğimiz olan farklılıkları Demokratik Ulus Kongresi çatısı altında bir araya gelmeye çağırıyoruz”. 
ASURİ-SÜRYANİLERİ ÇOK ÖNEMSİYORUZ
Asuri-Süryaniler de demokratik özerklik sistemine dahil olmuştur. Onları çok önemsiyoruz. Son olarak bir vekilleri de oldu. Demokratik çözüm sürecinde onlar da yerlerini almalıdırlar. Onların değerlerini biliyor, yaşadıkları felaketlerdeki acı ve ölümleri saygıyla anıyorum. Tarihsel ve zengin bir kültürdürler. Özgürlük bugün herkes kadar Süryaniler için de gereklidir. Ekmek ve su kadar ihtiyaçtır. Sadece onlar değil; Ermenilerin, hatta demokratik Hellen kültürünün yerini bulması demokratik özerklik sistemiyle mümkündür. Ermeniler de Demokratik Ulus Kongresinde yerlerini alabilirler. Bu temelde kendilerini saygıyla selamlıyor, çalışmalarında başarılar diliyorum.” 
EVRİM ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLİYORUM
Öcalan, Muş’ta 14 Temmuz’da bedenini ateşe veren Kürt kızı Evrim Demir’e ilişkin şunları söyledi: “Muş-Bulanık’ta 18 yaşındaki Evrim Demir 14 Temmuz’un yıldönümünde barış için bedenini ateşe vermiş, hayatını kaybetmiş. Üzüldüm, keşke olmasaydı. Daha önce de söylemiştim. Bu tür yakma eylemlerini tasvip etmiyorum. Bu tür eylemler beni derinden etkiliyor. Beni çok zorlayan eylemlerdir. Bu eylemler karşısında kendimi çaresiz hissediyorum. Tekrar söylüyorum. Bu tarz kendini yakma eylemleri asla tasvip etmediğim eylemlerdir. Bununla beraber Evrim arkadaşın eyleminin derinliğine saygı duyuyorum. Büyük anlam veriyorum. Önünde saygıyla eğiliyorum. Halkımıza düşen, bu büyük değerleri asla unutmamaktır, hep yaşatmaktır. Ancak rica ediyorum, bu tür kendini yakma eylemlerine girişmesinler. Bu tür eylemlerin sayısı 100’ü buldu. 15 Şubat yıldönümünde de dört gerilla arkadaş bu şekilde eylem yaparak kendilerini feda etmişlerdi. Evrim arkadaş sanırım mektubunda benim de adımı anmış. Ben gerçekten bu eylemin büyüklüğü karşısında eziliyorum. Bu tür eylemler yerine kendilerini özgürce ifade etme olanaklarını yaratmalılar ve yaşayarak mücadelelerini yükseltmeliler. 
Bıraktığı notta, Mustafa Malçok’un yanına defnedilmek istediğini belirtmiş. Evet, öyle istemişse öyle yapılmalıdır. Mustafa da 17 yaşındaydı. O da eylemiyle bizi derinden yaralamıştı. Söylediği gibi Mustafa’nın yanına defnedilmelidir. İkisi için onlara yakışacak bir anıt mezar inşa edilmelidir. Biz, kadınların hele Kürt kadınlarının bu acılı yaşamlardan kurtulup adeta tanrıçalar gibi yaşamasının mücadelesini veriyoruz. Ailesini selamlıyor, başsağlığı dileklerimi iletiyorum.” 
DEMOKRATİK ÖZERKLİK SADECE BÖLGEYE ÖZGÜ DEĞİL
Demokratik özerklik modelinin sadece bölgeye özgü olmadığını belirten Öcalan, geniş bir kuramın alt dalı olduğunu ifade etti: “Demokratik özerklik modeli bir bölgeye özgü bir çözüm modeli değildir. Demokratik özerklik önerimiz demokratik modernite adını verdiğimiz geniş bir kuramın alt dalıdır. Aslında son savunmamın adı Demokratik Modernite idi. Öyle düşünmüştüm. Irak’tan Afganistan’a kadar kapitalist modernitenin çözümsüzlüğü ortadadır. Kapitalist modernite şu anda Anadolu’yu yeme-bitirmeyi kendine hedef olarak seçmiştir. Biliniyor, kapitalist modernitenin üç sacayağı vardır. Kapitalist modernitenin üç sacayağı; işte ulus-devlettir, kapitalizm ve endüstriyalizmdir. Buna karşı demokratik modernitenin de üç sacayağı var demiştim; ulus-devletçiliğe karşı demokratik ulus; endüstriyalizme karşı ekolojik toplum, kapitalizme karşı ise sosyal piyasa ya da komünal ekonomi diyebiliriz; üç sacayağı bunlardır. Son savunmamda bunları geniş geniş anlattım. Demokratik özerklik, bu temel ayaklardan biri olan demokratik ulusun yedi ya da sekiz boyutundan sadece biridir. Bu boyutlar çoğaltılabilir, azaltılabilir. Ancak demokratik özerklik, demokratik ulusun bu boyutlarından sadece siyasi boyutudur. Böyle algılanmalıdır. Kaldı ki bölgesel bir çözüm biçimi değildir. Bütün Türkiye’de uygulanabilecek, Türkiye gerçeğine, kültürüne daha uygun bir modeldir. Yerellerin, yerel kültürlerin güçlendirilmesidir.” 
BAŞBAKAN YA NE SÖYLEDİĞİNİ BİLMİYOR YA DA FARKINDA DEĞİL
“Son günlerde yaşanan bu çatışma için şunları ifade etmek istiyorum” diyen Öcalan şunları söyledi: “Şu anda mevcut durumda ortamı sakinleştirmek, yumuşatmak gerekir. Sayın Başbakan ‘silah bıraksınlar, yoksa bir şey olmaz’ diyor. Ya ne söylediğini bilmiyor ya da farkında değil. Çok açık ve net söylüyorum. Biz yıllardır silah bırakmaktan söz ediyoruz. Ben daha önce de Sayın Erbakan döneminde de Özal zamanında da silahların bırakılabileceğini, bıraktırabileceğimi belirtmiştim. 1993’te dışarıdaydım. O zamanlar öyle İmralı’da da değildim. Yani içeride veya dışarıda olmam fark etmiyor. 
HEYETLE BİR GÖRÜŞME DAHA OLDU
Şunu söylemekte sakınca bulmuyorum. Heyetle en son bir görüşme daha gerçekleştirdik. Kamuoyunun bilmesinde fayda var. Böyle kritik ve sıcak bir dönemde bile görüşmenin sürmesi ciddidir, önemlidir. Silahları bıraktırma irademiz var. Açık ve net söylüyorum. Benim dışımda kimse silahları bıraktıramaz. En azından şimdi durum budur. Bunu ben söylediğim için böyle değildir, bu rolü ben kendi kendime biçmiyorum. Bunu herkes görüyor, herkes söylüyor, devlet de söylüyor, ‘bir tek sen silahları bıraktırabilirsin’ diyor. Burada görüştüğümüz devlet yetkilileri, bilinçli, deneyimlidirler, onlar da bunu söylüyor. ‘Ancak sen bunu yapabilirsin’ diyorlar. Herkes ‘ancak sen yapabilirsin diyor’. Ben de bu rolden kaçamam. Gereği neyse yapmak istiyorum. Bunun için çok açık Sayın Başbakana buradan sesleniyorum. Bana rolümü oynamam için gerekli pratik araçların sunulması gerekir. 
BAŞBAKAN ÇAĞRI YAPARSA…
Önüm açılırsa rolümü oynarım. Ben bu pratik araçların sunulmasını İmralı’da olduğum için söylemiyorum, dışarıdayken de aynı şeyi söylüyordum. Şimdi dışarıda olsam yine aynı şeyi söylerim. Bunun kendimi kurtarmakla ilgisi yoktur. İçeride de olsam dışarıda da olsam pratik araçlarımın olması gerekir. Daha önce parlamentonun bu konuda karar alması gerektiğini belirtmiştim. Ben Meclis’in tatile girmemesini bunun için istemiştim. Gerekirse Meclis acil toplanıp bu konuda görüşüp çağrı yapabilir. Veya Başbakan bir çağrı yapabilir; “biz bu işin silahlarla çözülmeyeceğine inanıyoruz. Bu meseleyi demokratik anayasal yöntemlerle çözeceğiz” derse, bir haftada hallederiz. 
ELİMDE ALAATTİN’İN SİHİRLİ LAMBASI YOK
Pratik araçlar elime verilmezse ben nasıl rolümü oynarım? Elimde Alaattin’in sihirli lambası ya da sihirli değnek yok ki! Tekrar söylüyorum rolümü oynamam için koşulların sağlanması gerekir. Ben sağımı solumu yoklayacağım, ne var ne yok bileceğim, bu konuda örgütleme yapmam gerekir. Demokratik çözüm araçlarının elime verilmesi lazım. 
SİLAHLARIN SUSMASI İÇİN GEREKLİ OLANAKLAR TANINMAZSA ÇATIŞMALAR SÜRER
Böyle olmazsa ne olur? Sorun sürüncemede bırakılırsa, demokratik çözüme gelinmez, silahların susturulması için bize gerekli olanaklar tanınmazsa ne yazık ki bu çatışmalar devam eder. Ben gerilla kayıplarına da asker polis kayıplarına da üzülüyorum. Askeri yakan ateş de gerillayı yakan ateş de aynı ateştir. İşte görülüyor Silvan’daki olaylar. 
BASTİL ZİNDANI ÖRNEĞİ
Yarın bunun on katı gelişebilir. Bir günde çok fazla kayıplar da yaşanabilir. Eskisi gibi sadece kırsalda da olmayabilir, şehirlerde de olabilir. Halk bir günde toplanıp Paris’te nasıl Bastil zindanına yürüdülerse Diyarbakır’da da işte o tutukluların olduğu yere yürürse ne yapacaksınız? Bütün bunlar olabilir. Öfke birikmesi var. İşte Muşlu kız bedenini ateşe vermiş. Bunlar küçük küçük kıvılcımlardır. Her an büyük patlamalara yol açabilir. Bunu söyleyen de ben değilim. PKK söylüyor; Devrimci halk savaşını geliştirme güçlerinin, hazırlıklarının olduğunu söylüyor. Onun için parlamento gerekirse olağanüstü toplanmalı diyorum. 
BİZ BÖLÜCÜ DEĞİLİZ, TEKÇİ ZİHNİYETE KARŞIYIZ
Bunu çok net ve açık söylüyoruz. Türkiye kamuoyu bunu bilmeli. Biz bölücü değiliz. Biz tekçi zihniyete karşıyız. Kesinlikle bölücü değiliz, bütünlükten yanayız. Vatanın bütünlüğüne itirazımız yok, ortak vatandan yanayız. Ulusun da bütünlüğüne itirazımız yok ama demokratik ulus temelinde bütünlük diyoruz. 
DİRENMA HAKKI MEŞRUDUR
Kürt halkı da demokratik anayasal çözümü küçümsememelidir. Bu önemlidir. Demokratik anayasal çözüm için hızla gerekli hazırlıklar yapılmalıdır. Demokratik anayasal çözüm gelişmezse halkın direnme hakkı vardır. Direnme hakkı meşru ve anayasal bir haktır. Ben halkın direnme hakkını kullanmasının önüne geçemem. Kimse halkın meşru direnme hakkını elinde alamaz. 
HÜKÜMET İLE BDP ARASINDAKİ GÖRÜŞMELER SÜRMELİ
Hükümet ile BDP arasındaki görüşmeler devam etmeli. Hükümet kuruldu, artık hazırlıklarını yapmışlardır. Benim yazdığım ikişer sayfalık protokoller önemlidir. Bu protokoller, genelde devletle üzerinde mutabık kaldığımız metinlerdir. Bu protokoller çerçevesinde Hükümet ile görüşülebilir. Seçim yapılsın dendi bekledik, hükümet yok dendi bekledik, artık hükümet kuruldu. Bir yaklaşım ortaya çıkmak zorunda. Hükümet bu protokollere ilişkin yaklaşımını ortaya koyabilir. Nasıl yaklaşıyorlar, ne yapacaklar? Hükümet korkmamalıdır. Ben bu protokolleri burada devlete sundum. İşte devletin de reddetmediği önerilerdir bunlar. Hükümet hangilerini kabul ediyor, hangileri konusunda çekinceleri var, eksik varsa tamamlanır, fazla varsa çıkarılır, böylece bir uzlaşmaya varılabilir. 
MECLİS’E DÖNMEK İÇİN MÜTABAKAT
Diğer konuda da, yani Meclis’e dönme meselesinde ortak bir mutabakata varılabilir. Şöyle bir bir cümle, mutabakat olabilir; “Tutuklu vekillerin durumu bir demokrasi sorunudur, çözümü de politiktir. Biz bu sorunu anayasa ve yasaları birlikte değiştirerek çözeceğiz”. İşte böyle formüle edilebilir. Hatip Dicle’nin durumu da ileride Diyarbakır’da bir ara seçimle çözüme kavuşturulabilir. 
Başta Barış Anneleri olmak üzere herkese selamlarımı iletiyorum. Ahlat, Tatvan, Norşin ve Diyarbakır halkımıza selamlarımı iletiyorum.”

Barış Konseyi için mutabakat sağlandı

Barış Konseyi için mutabakat sağlandı
Abdullah Öcalan
PKK lideri Abdullah Öcalan, heyetle görüşme yaptığını ve 15 Temmuz tarihinin kendisi için bir hükmü kalmadığını söyleyerek, son görüşmesin Barış Konseyi’nin kurulması için mutabakata vardıklarını belirtti. Öcalan, “Barış Konseyi ne resmi bir devlet organı olacak ne de sadece sivil bir organ olacaktır. Barış Konseyi, barış çalışmaları, barışın gerçekleşmesi ve çözüm için çalışacaktır. Bir ay veya bir aydan daha kısa bir sürede Barış Konseyi kurulmalıdır” dedi. 
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 6 Temmuz günü gerçekleşen haftalık görüşmesinde İmralı’da devam eden görüşmeler, daha önce sunduğu protokoller, 15 Temmuz tarihi, Çatı Partisi, yemin krizi ve çatışmasızlık sürecine ilişkin önemli açıklamalarda bulunduğu öğrenildi. 
PROTOKOLLERDE İMZA SÖZKONUSU DEĞİL
Öcalan, kendisiyle görüşen heyete ve Kandil’e sunduğu protokollere ilişkin şunları söyledi: “Benimle görüşen heyet ve onlara daha önce sunduğum protokollere ilişkin şunları belirtmek istiyorum. Protokoller konusunda kamuoyunda bir yanlış anlaşılma ve algılama olmuştu. Karayılan da söz etmiş. Protokoller kamuoyunda yanlış anlaşıldığı gibi bizim ve devlet tarafından karşılıklı imzalanmış bir şey değildir. Protokollerde imza söz konusu değildir. Bu konularda bir yanlış anlaşılma olmuştur. Protokoller karşılıklı imza şeklinde değil de çözüme ilişkin üzerinde mutabakata varılan bir metin şeklindedir. Protokoller ön açıcı, çözüm geliştirici ve çözüme ilişkin devletle üzerinde uzlaşmaya vardığımız ve bağlı kalacağımız çözüm metinleridir, çözüm protokolleridir. Protokoller önümüzdeki süreçte atılması gereken somut ve pratik adımlara ilişkindir. Protokollere imza atma söz konusu değildir. Daha o aşamaya gelmiş değiliz. Halen heyetle protokoller üzerinde görüşmeler ve çalışmalar devam ediyor, üzerinde çalışılıyor.” 
15 TEMMUZ’UN ARTIK HÜKMÜ KALMADI
Öcalan, daha önceki açıklamalarında dile getirdiği 15 Temmuz tarihinin “artık bir hükmet ve anlamı kalmadığını” söyledi: “Daha önce bahsettiğimiz 15 Temmuz tarihi yanlış algılanmasın. 15 Temmuz dememizin sebebi heyetle yapacağımız son görüşme tarihinin 15 Temmuz’a yakın tarih olmasındandır. Zaten heyetle yapacağımız görüşmeyi daha erken gerçekleştirdik. Benim için esas olan bu görüşmeydi 15 Temmuz tarihi değil. Bu görüşmeyi de bugün gerçekleştirdiğimizden artık benim için 15 Temmuz’un bir hükmü ve bir anlamı kalmamıştır.”
BARIŞ KONSEYİ’NİN KURULMASI İÇİN MÜTABAKATA VARDIK
Heyetle son görüşmesinde Barış Konseyi’nin kurulması için mutabakata vardıklarını söyleyen Öcalan şöyle konuştu: “En son heyetle yaptığımız bugünkü görüşmede üzerinde uzlaştığımız en önemli ve atılması gereken pratik adım, Barış Konseyi’nin oluşturulmasına-kurulmasına ilişkindi. Heyetle Barış Konseyi’nin kurulmasına ilişkin bir mutabakata varmış durumdayız. Zaten bu durum protokollerde de yer almaktadır. Barış Konseyi’nin kurulması, atılması gereken ve atılacak en önemli somut adımdır. Barış Konseyi, mutlaka kurulmalıdır. Barış Konseyi ne resmi bir devlet organı olacak ne de sadece sivil bir organ olacaktır. Barış Konseyi, barış çalışmaları, barışın gerçekleşmesi ve çözüm için çalışacaktır. Bir ay veya bir aydan daha kısa bir sürede Barış Konseyi kurulmalıdır.” 
ANAYASA KONSEYİ KURULMALI
Öcalan şöyle devam etti: “İkinci ve en önemli diğer bir husus da Anayasa Konseyi’nin kurulmasına ilişkindir. Anayasa Konseyi, anayasa yapım çalışmalarını yürütecektir. Anayasa Konseyi ‘Anayasa Meclisi’ şeklinde ayrı bir meclis olmayacaktır, klasik meclis şeklinde algılanmamalıdır. Anayasa Konseyi, yeni anayasa yapımı çalışmalarını yürütecek bir konseydir. Bu konseyin içinde BDP de yer alıp anayasa çalışmalarını yürütebilir. BDP de Anayasa yapım çalışmalarında yer alacak ve bu çalışmaları yürütecektir. Anayasayla ilgili diğer çalışmalar da var ama beni ilgilendiren Blok’tur. Aynı şekilde anayasa konseyi çalışmalarına ben de katkı sunarım.” 
YEMİN KRİZİ NASIL AŞILIR?
Öcalan, “Yemin krizi nasıl aşılır?” diyerek şöyle konuştu: “Bu kriz çözülür mü çözülmez mi bilemiyorum. Ancak BDP daha önceki gibi oyunlara gelmemelidir. Daha önce söylediğimiz gibi hükümetle bir mutabakata varılarak yemin edebilirler. Bu mutabakat mutlaka olmalı ve önemlidir. Yapacakları mutabakat metni, devlete sunduğum protokollerle paralel olabilir veya kendi koşulları ve durumlarına göre yapabilirler. Örneğin bu protokollere Hatip Dicle’nin durumu, diğer beş tutuklu vekilin serbest bırakılması, KCK’lilerin serbest bırakılması, hatta tüm tutsakların serbest bırakılması, yüzde on barajının düşürülmesi ve TMK’nın değiştirilmesi gibi hususlar eklenebilir. Öyle hemen Hatip Dicle meselesi ve diğer meseleler çözülmeyebilir, öyle hemen serbest bırakılma olmayabilir. Ancak bu koşulların yerine getirilmesi için zaman içinde devletin-hükümetin yapacağı şeyler bir yazılı metne bağlanır ve zamanla yerine getirilir. Bu metinle, bu sorunların gelecekte çözümü için bir mutabakat sağlanmış olur. Bu mutabakat, sorunların çözümü için ön açıcı ve çözüm geliştirici olur. CHP’nin de yemin krizine ilişkin hükümetle bir protokolleri olur mu olmaz mı bu değil de beni asıl ilgilendiren Demokratik Blok’tur. 
CEMİL ÇİÇEK ÜZERİNE DÜŞENİ YAPABİLİR
Devletin, BDP’nin bu yazılı mutabakatı konusunda çok da sıkıntı çıkarmaması gerekir. Zaten basına yansıdığı gibi Cemil Çiçek de çözülmesi gereken en önemli birinci sorunun Kürt sorunu olduğunu söylüyor. Bu konuda Cemil Çiçek, üzerine düşeni yapabilir. Bu şekilde yazılı bir mutabakat sağlanırsa BDP de yemin edebilir ve Meclis’e dahil olur, çalışır. Çalışmalarında başarılar diliyorum.”
ÇATI PARTİSİ TÜRKİYE’Yİ 20-25 BÖLGEYE AYRILABİLİR
Öcalan Çatı Partisi konusunda şunları söyledi: “Çatı Partisi konusunda, daha önce söylediğim gibi Türkiye 20-25 bölgeye ayrılabilir. Örneğin Karadeniz bölgesini Doğu, Orta, Batı diye üç bölgeye ayrılabilir. İstanbul bir bölge olabilir. Ege üç bölge olabilir ve diğer yerlerde böyle sosyal, ekonomik ve kültürel durumlarına göre böyle bölgelere ayırabilirler. Örneğin Kürdistan’ı yedi bölgeye ayırabilirler. Bu şekilde Türkiye’yi 20-25 bölgeye ayırabilirler. Bundan kastım YERELLİK’tir. Yerellik esas alınmalıdır. Mesela iki-üç vilayet birleşerek kendi yerel konferanslarını yapabilir. Yapılan bu yerel konferanslarda o yerlerden olan, orada oturan her bir bölge için 20-25 delege seçilebilir. Yerelden yaklaşık seçilenlerin sayısı 400 kişi olabilir. Ancak söylediğim gibi yapılacak yerel konferanslarda seçilecekler mutlaka orada olanlar ve orada oturanlar olmalıdır. Bunun mutlaka böyle olması gerekir. Örneğin İstanbul’da yerel konferans olacaksa o zaman İstanbullu, orada oturan kişileri seçerler. Karadeniz’de mi yerel konferans yapılacak veya Botan’da mı, aynı şekilde oralı olup da orada oturanlar seçilmelidir. Bu şekilde yaklaşık 400 kişi yerelden seçimle, seçilerek belirlenebilir. Diğer 100 kişi de uzman kişilerden, akademisyenlerden, sivil toplum örgütlerinden, sendikalardan ve diğer kesimlerden belirlenebilir. Bu şekilde 500 kişilik bir Kongre oluşturulabilir. Bu oluşturulacak Çatı Partisi sadece Kongre olmaz veya sadece parti şeklinde de olmaz. Hem Kongre hem de Parti şeklinde yarı-Kongre biçiminde olabilir. 
DEMOKRATİK ULUS KONGRE-PARTİSİ
Daha önce bu Çatı Partisi için Demokratik Topluluklar Partisi ismini önermiştim. Ancak bugün ilk defa daha uygun bulduğum bir isim öneriyorum: DEMOKRATİK ULUS KONGRE-PARTİSİ. Araya tire koymamın sebebi ne tam Kongre ne de tam parti olmasındandır. Yarı Kongre şeklinde olabilir. Aynı zamanda yasal mevzuata göre hukuken varolabilmesi için ve hukuki varlığının kabullenilmesi için de Demokratik Ulus Kongre-Partisi şeklinde parti olarak kurulabilir. Bu şekilde hukuken varlığı da olur. Gerçi anayasa ve diğer yasalar da değişecektir. Ancak şimdilik bu şekilde hukuken de var olur. 
100 KİŞİLİK KONGRE-PARTİ MECLİSİ DE OLABİLİR
Bu Kongre-Partinin aynı zamanda 100 kişilik bir de Kongre-Parti Meclisi olur. Bu yüz kişi, 500 kişilik Kongre üyeleri arasından seçilir. Demokratik Ulus Kongresi-Parti Meclisi oluştuktan sonra üç ayda bir toplanır. Ve çalışmalarını bu şekilde devam ettirir. Ayrıca bu Kongre-Partinin 25 kişilik bir de Yürütmesi olur. Bu 25 kişilik yürütme Konsey şeklinde işleyebilir. Bu Kongre-Partinin başkanlığı da zaten Genel Başkan-Eşbaşkanlık şeklinde olur. Muhtemelen eş başkanlıklar da şu anki parlamenterlerden seçilir. Ancak BDP’nin eş başkanları, Kongre-Parti’nin eş başkanları olmazlar, onlardan farklı kişiler eş başkan olurlar. BDP varlığını devam ettirir. Ancak Çatı Partisine seçilecek eş başkanları BDP’nin eşbaşkanları olmaz, seçilen iki parlamenter olur. Bu şekilde Demokratik Ulus Bloğu oluşturulur. Bu blokta tüm sol-sosyalist çevrelerin olması gerekir. Zaten üç sol-sosyalist adayı da seçildi. Seçilen üç kişi şimdilik yeterli sayılabilir. Benim için Türk Solu, Kürt Solu gibi bir ayrım yoktur, Kürt-Türk ayrımı da yoktur. Benim için esas olan Demokratik Ulus Bloğudur. Ben bunu esas alırım. Beni ilgilendiren budur. 
DEMOKRATİK ULUS BLOGU İNŞA EDİLİRSE SOL MÜTHİŞ BAŞARI SAĞLAR
Şayet söylediğim şekilde Demokratik Ulus Bloğu inşa edilirse Sol, müthiş bir başarı sağlar. Bir sonraki seçimlerde en az yüzde yirmi oy alabilirler. Bu blok o zaman Türkiye’nin en güçlü üç bloğundan biri olur. Bu bağlamda Sırrı Süreyya, Ertuğrul Kürkçü’ye EMEP’in başkanı Levent Tüzel’e selamlarımı iletiyorum. Tüm sosyalist çevreler olmalı, hiçbir sol-sosyalist çevre Çatı Partisinin dışında bırakılmamalıdır. Hatta liberal özgürlükçüler de olabilir. Buna inansınlar, bu yönde çalışmalarını yürütsünler. Tüm bu çalışmalara hızlı bir şekilde başlanabilir. Sanırım Ekim’e kadar Demokratik Ulus Kongre-Partisi çalışmalarını tamamlarlar.” 
YOL HARİTASI İYİ OKUNMUYOR
Öcalan geliştirdiği yol haritasına da dikkat çekerek şöyle dedi: “Geliştirdiğim yol haritası iyi okunmuyor. Neden yol haritasını okumuyorlar? BDP, benim yol haritamı ya okumamış ya da anlamıyorlar. Devlet bile yol haritasını iki yıl aldı okudu, üzerinde yoğunlaştı ve üzerinde çalışmalar yaptı, faydalandı. Ama BDP, yol haritasını okumadı bile, okumuyorlar, ya da anlamıyorlar, üzerinde çalışmıyorlar. BDP, hukukçular yol haritasını neden okuyup takip etmiyorlar? Yol haritası çalışmam okunmalı ve anlaşılmalıdır. Türkiye’deki yazarlar da takip ettiğim kadarıyla bu çalışmayı olumluyorlar. TESEV raporunda da Yol Haritasından faydalanılmış, üzerinde durulmuş ve raporda yol haritasına yer verilmiş. Son savunmam da aynı şekilde yol haritasının daha kapsamlısıdır.” 
SON SAVUNMAM ORTADOĞU’NUN KURTULUŞ MANİFESTOSUDUR
Yazdığı son savunmalarına ilişkin de bilgi veren Öcalan şunları kaydetti: “Son savunmam adeta Ortadoğu’nun kurtuluş manifestosudur. Çok değerlidir. İçinde her şey var, faydalanmasını bilmelidirler. Zaten BDP’nin son seçimlerdeki Dersim ile Urfa’daki en son hali ortada. Bunun için daha önce de demiştim. Demokratik siyaset akademileri bu nedenle çok önemlidir. Çok güçlendirilmeleri gerekiyor. Bu akademilerde onlarca profesyonel insan yetiştirebilir. Ve her tarafta çalışabilirler. Bu yöndeki çalışmalara hemen başlanabilir, seferberlik ruhuyla bu çalışmalar gerçekleştirilebilir.” 
ÇATIŞMASIZLIĞA İLİŞKİN KARARI KCK VERİR
“Çatışmasızlık sürecine ilişkin de şunları söylemek istiyorum” diyerek sözlerini sürdüren Öcalan şöyle konuştu: “Şu an gerilla birçok alana dağılmış durumda. Aynı şekilde asker de alanlara dağılmış operasyon yapmaktadır. Asker de sınırlarda ve diğer bölgelerde yoğunlaşmaktadır. Yaşanan bu çatışmalar daha çok birbirlerine karşı yaptıkları misillemelerdir. Ben çatışmaların artmasını istemiyorum. Ölüm haberlerine üzülüyorum, keşke olmasın diyorum. Şu an ne bir ateşkes durumu var ne de ateşkesi bitiren bir savaş başlangıcı var. Zaten şu an devrimci halk savaşını durdurmuş bulunmaktayız. Şu an yaşanan çatışmalar karşılıklı misillemelerdir veya karşılaşmadır. Bu karşılıklı misillemeler veya çatışmalar artabilir de azalabilir de. Ancak her koşulda gerilla öz savunmasını yapacaktır. Gerilla ölmemek için askerle karşılaştığında kendini savunacaktır. Bunun için aktif veya pasif savunma yoktur. Gerilla yirmi dört saat öz savunmasını yapacaktır. Kendisine yapılan saldırılara da misliyle karşılık verecektir. Gerilla bu konuda beni yanlış anlamasın. Ben çatışmasızlığa ilişkin bir şey söyleyemem. Söylemem de doğru olmaz zaten. Ben burada KCK adına karar alamam. Gerillanın şu anki dağılımını, konumlandırılmasını net bilemediğimden genel durum üzerinden bir değerlendirmede bulunuyorum. Tüm hususları dikkate alarak kendi kararlarını kendileri verir. Ben buradan saldırı emri veremem, doğru da olmaz. Artık tüm bunları değerlendirerek çatışmasızlık konusunda KCK, kararını kendisi verir. Daha önce söylediğim gibi bana buradan bir görev verilirse ben buna hazırım, üstüme düşeni yaparım, rolümü oynarım. Bunun için daha önce söylediğim gibi Hükümet, parlamentoyu toplar -ki Hükümet de kuruldu, Meclis başkanı da seçilmiş- bana çağrı yaparsa, ben o zaman gerilla güçlerini bir yerde toplama konusunda üstüme düşeni yaparım. Ancak şu an çatışmasızlığa ilişkin kararı KCK kendisi verir. Ayrıca Demokratik ulus inşası temelinde KCK, İran, Suriye ve Irak’ta yapacakları konusunda kararını kendisi verir.” 
ULUSAL KONFERANS
Öcalan Kürtler arası ulusal konferansa da değinerek şu ifadeleri kullandı: “Kürtlerin kendi aralarında yapacağı Ulusal Konferans için benim doğrudan isim söylemem, isim önermem doğru değildir. Önerilecek isimler yetenekli, yaratıcı ve becerikli olmalıdır. Bu konuda sorumluluk üstlenecek isimler önerilebilir. Ancak benim isim belirtmem doğru değildir. Zaten hazırlık komitesinin görevi esas değil, konferansa ilişkin teknik çalışmaları yürütmektir. Örneğin konferansın ne şekil yapılacağı, kimlerin katılacağı, nasıl katılım sağlanacağı ve konferansın gündemine ilişkin teknik çalışmaları yürütmektir. İsim çok önemli değildir, nitelik önemlidir. Sözcülük sayısı az kişiden oluşabilir, çok da fazla kişiye gerek yoktur. Zaten değindiğim gibi hazırlık komitesinin görevi çalışmaları konferansın yapılmasına ilişkin teknik çalışmalardır. Buna ilişkin değerlendirmelerim daha sonra da olacaktır. 
KONFERANS BÜNYESİNDE PARLAMENTO OLUŞTURULMALI
Ulusal konferans içinde ve bünyesinde bir parlamento oluşturulmalıdır. Ahmet Türk ve Şerafettin Elçi bu çalışmaları yapabilirler. İkisine de selamlarımı iletiyorum. Daha önce söylediğim savaş ve barış ilkesiyle diğer temel ilke ve pratik öneriler üzerinden konferans çalışmaları yapılabilir. Ulusal Konferansın yapacağı en önemli hususlardan biri parlamento kurmaktır. Zaten KNK var, ancak bu kurulacak parlamento KNK’nin yeniden yapılandırılması şeklinde olabilir. Hatta Filistin’deki FKÖ modeli örnek alınarak bir parlamento oluşturulabilir. Daimi meclis şeklinde olur. Ulusal konferansın yapacağı en önemli ikinci şey de bu parlamentonun bir yürütme organını oluşturmaktır. Hatta buna gölge kabine de diyebiliriz. Bu şekilde parlamentonun da bir yürütmesi olmuş olur. Ulusal konferansın yapacağı üçüncü ve en önemli şeylerden biri de silahlı güçlerin koordinesidir. Barzani’nin silahlı güçleri veya Irak Kürt federasyonu silahlı birlikleri ve diğer silahlı güçlerin koordinesi sağlanmalıdır. KCK’nin temsilcisi de ulusal konferansta yer almalı ve KCK kendi temsilcileriyle kendisini temsil etmelidir.” 
SURİYE’DE KÜRTLER BİRLİKTE HAREKET ETMELİ
Suriye’deki gelişmeleri değerlendiren Öcalan, “Suriye’deki 11 Kürt partisi Suriye Kürt Partileri Koalisyonunu kurmuşlar. Burada Demokratik Özerklik önemlidir. Birlikte hareket etmelidirler. Onlara ve Suriye’deki halkımıza da selamlarımı iletiyorum. Bu yönde çalışmalarını devam ettirmeleri gereklidir. Onlar da Demokratik Özerkliği esas alırlar. Türkiye için öngördüğümüz Demokratik Özerklik modelini Suriye şartlarına ve koşullarına uyarlayacak şekilde demokratik çözüm geliştirme çalışmaları önemlidir. Suriye’deki durumun ne olacağı, geleceği belli değil. Kürtler hem rejim iktidarıyla hem de muhaliflerle Demokratik Özerklik çözümü temelinde görüşebilirler. Yine varlıklarına yönelik gelişebilecek tehlikelere karşı şimdiden özsavunma güçlerini oluşturmaları önemlidir.” 
YAMAN, HPG VE MAOİST GERİLLALAR İLE TİKKOLU GERİLLA İÇİN BAŞSAĞLIĞI
Öcalan son olarak şu mesajları verdi: 
*Yaşamını yitiren Nuri Yaman için üzüntülerimi ifade ediyorum. Ailesine başsağılığı dileklerimi iletiyorum. 
*Şırnak’ta seçim kutlamalarına yapılan müdahalede gaz bombası sonucu yaşamını yitiren barış annesi Hatice İdin, Maoist gerillalar, TİKKO gerillası ve HPG gerillası Mazlum Erenci’yi saygıyla anıyorum. Ailelerine ve halkımıza başsağlığı dileklerimi iletiyorum. 
*Hatip Dicle’ye de selamlarımı iletiyorum. 
*Son olarak cezaevlerine ilişkin birkaç şey söylemek istiyorum. Hasta tutsak arkadaşlar için mücadele ediyoruz. Onların durumuyla ilgileniyoruz.
*Bakırköy cezaevinden bir çok mektup alıyorum. Son zamanlarda oraya bayağı arkadaşlar getirildi. Orada bir yığılma sözkonusu. Hediye Aksoy arkadaşın durumunu biliyorum, kendisine ve diğer hasta arkadaşlara özel selamlarımı iletiyorum. Mektuplarına tek tek cevap yazamıyorum ama düzeyleri iyi, yoğunlaşmaları iyi, çalışmaları iyi. Hepsine, tüm cezaevlerindeki arkadaşlara selamlarımı iletiyorum. 
*Van, Muş ve Bitlis cezaevlerindeki arkadaşlara da selamlarımı iletiyorum. Ayrıca Van, Hakkari, Diyarbakır ve Batman halkımıza özel selamlarımı iletiyorum.
06 Temmuz 2011 Tarihli Gorusme Notudur

Pratik adım yoksa Meclis’e gitmeye gerek yok

Pratik adım yoksa Meclis’e gitmeye gerek yok
Abdullah Öcalan
PKK lideri Abdullah Öcalan, Hatip Dicle’ye ilişkin YSK kararını “AKP’nin de içinde olduğu büyük karanlık bir komplo” olarak değerlendirerek, BDP ve Blok’un Meclisi boykot kararına destek verdi. Öcalan, “Hükümet söz versin yeter deniliyor. Aslında yetmez. Artık Siyasi İktidar tarafından pratik adımların atılması gerekmektedir” dedi. İmralı’daki heyetle yaptığı görüşmelerin hayata geçmesi gerektiğini vurgulayan Öcalan, “Bunun en önemli önceliklerinden biri de KCK davalarının da derhal tasfiye edilmesi, lağvedilmesidir” diye belirtti. 
Öcalan’ın 24 Haziran günü avukatları ile gerçekleştirdiği görüşmede Yüksek Seçim Kurulu’nun Hatip Dicle’ye ilişkin verdiği karar ile İmralı’da devletle yapılan görüşmeler konusunda önemli açıklamalarda bulunduğu öğrenildi. 
GÖRÜŞMELERİMİZDE TARTIŞMA AŞAMASI BİTTİ
“Son yaşananları sadece Hatip Dicle ile ilgili değil de bir bütün olarak ele alıyorum meseleyi. Yani basit tek bir konu değil de konuya bir bütün olarak yaklaşıyorum. Bu konu ile ilgili çok yoğunlaştım, düşündüm” diyen Öcalan, şöyle devam etti: “15 Haziran’daki açıklamamın bazı dayanakları vardı. Fakat eksik bıraktığım konular vardı. Benimle 15 Haziran’dan bir gün önce yapılan görüşmede birçok konuyu konuştuk. Burada yapılan görüşmeleri CHP de merak ediyor, Öcalan’la ne konuşuluyor, ne görüşülüyor, bilmek istiyoruz diyorlar. Kamuoyu da, MHP de merak ediyor. Buradaki görüşmelerin kamuoyu tarafından bilinmesi önemlidir. 
Burada yaptığımız görüşmeler önemlidir, ciddidir. Belli bir aşamaya da gelmiştir. Artık konuşma, tartışma aşamasını bitirmiş bulunuyoruz. Tartışacağımız bir konu kalmadı. Benimle görüşenler devlet adına görüştüler. 
HÜKÜMETİN BU GÖRÜŞMELER KONUSUNDA KARAR VERMESİ GEREK
Bundan sonra hükümetin yaptığımız bu görüşmeler konusunda karar vermesi gerekiyor. Geçen hafta meclise çağrı yapmamın nedeni de buydu. Meclis ve hükümet demokratik çözümü esas alırsa artık tamamen pratik bir aşamaya geçeceğiz. 15 Haziran’da çağrı yaptım. Hükümet kurulunca derhal demokratik çözümü ele almalıdır. Hükümetin kurulmasını beklemeye gerek yok. Eski hükümet de bunu yapabilir. Çünkü burada esas olan devlettir. Kalıcı ve süreklilik arz eden devlettir. 
MECLİS TATİLE GİRMEMELİ
Önceki hükümet ile yeni kurulacak hükümet arasında bu açıdan bir fark yok. Her ikisi de bunu ele alıp onaylayabilir. Bu nedenle Meclis tatile girmemelidir. Tarihi süreçlerden geçiyoruz. 1920’de kurucu meclis ara tatil vermeden çalışmıştı. Şimdiki süreç o günlerden daha tarihi süreçtir. 
HÜKÜMET PRATİK ADIM ATMAZSA KRİZ DOĞAR
Şimdi pratik adımlar aşamasına geçilmezse ne olur? Hükümet Kürt Sorununun demokratik anayasal çözümü konusunda pratik adımlar atmazsa kriz doğar. Bugüne kadar yapılan görüşmelerin oyalama amaçlı olduğu ortaya çıkar. 15 Temmuz’a kadar benimle tekrar görüşmeye gelecekler. Bu görüşmede pratik adımları hayata geçiremeyeceklerini beyan ederlerse ondan sonrası devrimci halk savaşı devreye girer.
15 TEMMUZ’A KADAR SÜRE
Fakat 15 Temmuz’a kadar benimle görüşüp “biz bu pratik aşamaya geçeceğiz, pratik adımları atacağız, demokratik çözüm gelişecek” derlerse o zaman ben de elimden geleni yapar, rolümü oynarım. O zaman da demokratik anayasal çözüm gelişecektir. 
ŞİMDİ İKİ YOL VAR
Bu nedenle şimdi önümüzde iki yol var: Demokratik anayasal çözüm ile devrimci halk savaşı. Birinci seçenekte yani demokratik anayasal çözümde şu var: Kürt Sorununun demokratik anayasal çözümü pratikleşecek. Hükümet, esaslar-ilkeler üzerine yapabileceklerini belirler ve bunları hayata geçirir. İkinci seçenekte ise çözüm gelişmezse devrimci halk savaşı başlar. O zaman devlet de 3 bin kişi değil 300 bin kişi tutuklar. 50 bin kişi değil de 500 bin kişi ölür. KCK de her türlü olasılığa hazır olduklarını, devrimci halk savaşı yürütebileceklerini ve demokratik özerkliği ilan edebileceklerini söylüyorlar. Demokratik çözümün sekiz boyutu var. Demokratik özerklik bunlardan sadece biridir. Eğer demokratik anayasal çözüm gelişmezse diğer yedi boyut da demokratik özerklikle birlikte hayata geçirilir. 
DİCLE’YE YAPILAN BÜYÜK BİR KOMPLODUR
Hatip Dicle’ye yapılan büyük bir siyasi komplodur. Karanlık ve alçakça bir komplodur. 80 bin kişinin oyuyla Diyarbakır’da seçilmesine rağmen Hatip’e yapılan aslında sadece Hatip’e değil Hatip’in şahsında Diyarbakır’a yapılmıştır. Diyarbakır da semboliktir. Bütün Kürtlere yapılmıştır. Burada yapılmak istenen bir siyasi irade kırmadır. Hatip’e yapılan daha doğrusu Diyarbakır’a yapılan siyasi fahişe dayatmasıdır. Fahişelik iradenin kırılması, iradenin tamamen teslim alınmasıdır. İstediğini, yaptırmak istenen her şeyi ona yaptırılmasıdır. Kadın için kullanılan fahişelik kavramında erkek kadının iradesini kırıp onu onursuzlaştırdıktan sonra her istediğini yaptırır ona. Siyasi fahişelikte de siyasi iktidar halkın iradesini kırıp onursuzlaştırdıktan sonra ona her istediğini yaptırmak istiyor. 
DİYARBAKIR’IN YARISI TOPRAĞIN ALTINA GİRSE BUNU ASLA KABUL ETMEZ
Burada da Hatip şahsında yaptırılmak istenen siyasi fahişeliktir. Diyarbakır’a yaptırılmak istenen siyasi fahişeliktir. Tüm Kürt toplumuna yaptırılmak istenen siyasi fahişeliktir. Siyasi fahişelikle onların iradesi kırılmak isteniyor. İradesi kırılan bir kimseye, bir topluma da her şeyi yaptırabilirsiniz. Fakat ben biliyorum, Diyarbakır onuruna düşkündür, onurunu korur. Hatip de bu durumu kabul etmez. Hatip değerli saygıdeğer birisidir. Ne Hatip bunu kabul eder, ne de Diyarbakır halkımız bunu kabul eder. Diyarbakır’ın yarısı toprağın altına da girse kendisine dayatılan bu siyasi fahişeliği asla kabul etmez. Kürt halkı da bu durumu kabul etmez. Bu, AKP’nin de içinde olduğu büyük bir karanlık komplodur. Biliyorum, AKP de içindedir. Amaç onların iradelerini kırmak, onları iradesizleştirmektir. AKP içinde Kürtler var, başbakan onlara her istediğini yaptırabilir. Bu onun hakkıdır. Fakat biz özgür Kürtler, özgürlük hareketine bağlı Kürtler bu siyasi fahişeliği bu irade kırmayı asla kabul etmeyeceğiz. 5 milyon kişi de ölse biz bu teslimiyeti asla kabul etmeyiz. 
BLOK’UN KARARINA SAYGI DUYUYORUM
BDP-demokratik blok, meclise gitmeyeceği kararını almış. Onların kararına saygı duyuyorum. Meclise gitmelerine gerek yoktur. Kendi halkının içinde mücadelelerini yürütebilirler. Bu kararları oldukça haklı ve onurludur, demokratiktir, hukukidir. Eğer onların mecliste bulunmaları isteniyorsa bu ancak demokratik anayasal çözüm yolunda atılacak pratik adımlarla gerçekleşebilir. Hükümete meclise hangi esaslar çerçevesinde gireceklerini sunabilirler. Hükümet söz versin yeter deniliyor. Aslında yetmez. Artık Siyasi İktidar tarafından pratik adımların atılması gerekmektedir. 
KCK DAVALARI DERHAL LAĞVEDİLMELİ
Artık Başbakan ya da yetkili birisinin çözüme dönük açıklama yapması yetmez. Burada heyetle yaptığımız görüşmelerin hayata geçirilmesi gerekir. Bunun en önemli önceliklerinden biri de KCK davalarının da derhal tasfiye edilmesi, lağvedilmesidir. Öyle gözüküyor ki hükümet çözüme pek yanaşmıyor. Sonrasında ne olur, bilemiyorum. Devlet kendi başına hareket edebilir mi? Devletin tek başına yapacağı şeyler, atacağı adımlar da var. Yüzleşme komisyonu kurulacaktı. Barış için demokratik çözüm, hakikat komisyonları kurulacaktı. Artık 15 Temmuz’dan önce heyetle yapacağım görüşmede somut adımlar bekleyeceğim. Buna göre hareket edeceğim.
PRATİK ADIM ATILMAZSA BLOK MECLİS’E GİTMEYEBİLİR
Demokratik çözüm gelişmezse, hükümet çözüme yanaşmaz, pratik adımlar atılmazsa BDP-Blok da meclise gitmeyebilir. Herkes seçim bölgesinde halkıyla bir araya gelebilir. Halkın içinde demokratik siyasetlerini yürütürler, geliştirirler. Bu durumda gerekli tedbirlerini, öz savunmalarını da alabilirler. Şimdiden almaya başlarlar. BDP-Blok kendi öz savunmasını şimdiden alabilir, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları kendi öz savunmalarını alırlar. Her mahalle örgütlenmelerini şimdiden oluşturabilir. Köyler de aynı şekilde.
ERDOĞAN’A ÇAĞRI: SİZE TUZAK KURULDU
Eğer çözüm gelişmezse devrimci halk savaşı gelişebilir. Devrimci halk savaşının esasları bellidir. KCK bunu yapabileceğini söylüyor. Eğer böyle bir savaş gelişirse büyük bir savaş ve kaos ortamı doğar. AKP çözüme yanaşmıyor. Hükümet Kürtlere karşı çok acımasızca hukuku, kanunları devreye koyarak onları tasfiye etmeye çalışıyor. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Sayın Başbakan’a açık çağrımdır: Sayın Erdoğan bugünkü haliniz Saddam’ın Kuveyt’e saldırdığı anki durumuna benziyor. Amerika daha doğrusu İngiltere nasıl ki Saddam’ı İran’a sonra da Kuveyt’e saldırttıysa şimdi de sizi Libya’ya gönderiyor, Suriye’ye gönderiyor. Kürtlerin üzerine gönderiyor. Saddam da kendi Kürtlerinin üzerine gitti, kendi Kürtleriyle savaştı. Şimdi de siz arkanızda Amerika gücüyle Kürtlere karşı savaşıyorsunuz. Aslında bu büyük bir tuzaktır. Bu tuzak size karşı da kurulmuş bir tuzaktır. Bunu anlamak gerekiyor. Tıpkı Saddam gibi, Saddam’ı tuzağa düşürdüler. Burada size açık çağrı yapıyorum. Benim size aynı zamanda açık mektubumdur. Bu oyuna gelmeyin. Derhal buna bir son verin. Demokratik anayasal çözüme yönelin. Yapmanız gereken doğru şey budur.” 
KADIN KONUSU ÖNEMLİ VE TARİHİ BİR KONUDUR
Sema Yüce’nin hayatını kaybedişinin yıldönümü dolayısıyla da değerlendirmelerde bulunan Öcalan, kadınlara ilişkin şu mesajları verdi: “Sema Yüce’nin şahadetinin yıldönümünde, Tutak’ta mezarı başında anma yapılmış, bu tür anmaları önemli buluyorum, anlamlıdır. Sema Yüce şahsında tüm şehitlerimizi saygıyla anıyorum.
Kadın konusu önemli ve tarihi bir konudur. Benim de en çok üzerinde durduğum konulardan birisi kadın konusu olmuştur. Kadın Özgürlüğü konusunda bugüne kadar çok ciddi çalışmalarımız oldu, bundan sonra da bu çalışmalarımız devam edecektir. Kadın konusunda bizim yapmaya çalıştığımız iki şey var ve bunlar çok önemlidir. 
Birincisi; kadının ideolojik fikir olarak özgürleşmesi ve güç kazanmasıdır. Kadının ideolojik olarak çok yetkin hale gelmesidir. 
İkincisi; kadının kendi örgütlülüğünü oluşturması, kendi örgütlülüğüne kavuşması, kendi örgütlenmesini yapacak düzeye gelmesidir. Kadın ancak bu iki konuda yol alabilirse özgürleşmesi alanında da önemli adımlar atmış olacaktır. 
KADIN ÖZGÜRLEŞMESİ OLMADAN TOPLUM DEVRİM YAPAMAZ
Kadın özgürleşmesi olmadan toplumun devrim yapması, özgürleşmesi mümkün değil bana göre. Kadının özgürleşmesi, verili kültüre karşı özgürleşebilmesi yoğun bir gelenek eleştirisiyle, mevcut gelenek eleştirisiyle mümkün olabilir. Bu da çok zordur. Bunun çok zor olduğunu biliyorum. Mevcut ilişkiler büyük oranda tecavüzler, kadının bedeni üzerinde tecavüzler üzerine kuruludur. Mevcut kültürde erkek, kadını üzerinde tecavüz edebildiği bir beden olarak görme eğilimindedir. Bir erkeğin mevcut şartlarda kendini bundan arındırması, bu anlayıştan kurtarması çok zordur. Kadın özgürleşmedikçe erkek de bu durumundan kurtulamayacaktır.
KADIN ERKEK İLİŞKİSİ BİYOLOJİK DEĞİL, İKTİDAR EKSENLİ VE SİYASALDIR
Kadın erkek ilişkisi biyolojik değildir, tamamen iktidar eksenli ve siyasaldır. Beş bin yıllık tarihi de eklediğinizde kadının iktidarsızlaştırılmasıdır. Bu bilimsel açıdan da böyledir. Kadın konusunu çok önemsiyorum. Kadın köleliği, özgürleşmesi toplumdaki en önemli sorundur. Kadının mevcut durumdaki köleliği bana göre toplumdaki köleliğin en alasıdır. Verili kültürde kadının kendini özgürleştirmesi çok zordur, zor bir olaydır. Ben bunu kendimden de biliyorum. Benim, küçüklüğümden beri boyunduruk altına girmeme, özgür olma, her şeyden azat olma gibi bir yanım, tarafım var. Halen de öyleyim. Buna rağmen her gün kendimi özgürleştirme yönünde korumaya çalışıyorum. Kaldı ki bir kadının kendini özgürleştirmesi, özgürlüğünü koruması çok daha zordur. Neredeyse imkansızdır. Çünkü kapitalist moderniteyle birlikte beş bin yıllık uygarlıkta kadının düşüşü o kadar büyük ki, ayağa kalkması özgürleşmesi çok zordur. 
HEM KADIN HEM DE ERKEK GELENEKSEL YÖNLERİNİ AŞAMIYORLAR
Tabi ben kadın özgürleşemez, direnemez demiyorum. Fakat kadının özgürlüğü, özgürleşmesi bu mevcut köle gibi yaşamı, düşüşü kırmasıyla bağlantılıdır. Kadının her zaman direnen bir tarafı var. Kadının erkekte bulunmayan bir çöz özelliği bulunmaktadır. Bazı konularda erkeklerden daha gelişkindir. Kadının özgürleşebilmesi için ilk önce kendisini tanıması lazım. Düşüş ne kadar derinse özgürleşmek için direniş de o kadar derin ve büyük olmalıdır. 
Hem kadın hem erkek geleneksel yönlerini aşamıyorlar. Bu çok zor ve çok derindir. Yani kadın geleneksel kadınlığı aşmalıdır. Kendi özgürlük çizgisinde devam etmelidir. Geleneksel kadınsılığa ve yaşamına ilgi duymamalı, tamah etmemelidir. Ve çok da önemsememelidir. Gündem gazetesinde Nesrin Akgül diye birisi yazmış. Orada Roma Devleti tarafından asılarak öldürülen bir kadın filozofun, Hypatia’nın bir sözünü aktarıyor. Hypatia “Siz erkekler benim bedenimden-cinselliğimden başka hiçbirşey göremiyorsunuz, anlamıyorsunuz” diyor. Hypatia dördüncü yüzyılda yaşamış, Yunan felsefesinin son kültürünü temsil ediyor, Romalılar tarafından İskenderiye’de idam edilmiştir.
ÖZÜNDE KADIN ERKEKTEN DAHA GELİŞKİN VE İLERİDİR
Oysaki kadının bedeninden başka paylaşılacak çok yanı ve özelliği var. Çünkü kadın erkekten özünde daha gelişkin ve ileridir. Verili kültürün etkisiyle kadın kendini tecavüz kültüründen kurtaramıyor. Çünkü bunu içselleştirmiştir. Kapitalist uygarlıkta kadın-erkek ilişkisi en basit biyolojik istem olan cinselliğe dayanır. Bu kadar basit bir yaklaşımdır. Oysa bu kısa süreli biyolojik, basit bir süreçtir. En benim diyen kadın dahi kendini bu tecavüzden kurtaramamaktadır. Sema Yüce bunu kabul etmeyenlerden. Ve kabul etmediği için böylesi bir eylemi gerçekleştirdi. Ve bu şekilde de Sema Yüce’yi anıyorum, bu değerlendirmelerimi Sema Yüce’ye atfediyorum. Bu temelde kadınların çalışmalarını önemsiyorum. O zor koşullarda, dağda yaşıyorlar, ama mücadeleleri çok değerlidir ve önemlidir. Başarılar diliyorum.” 
ALTAN, CONGAR, ÇANDAR VE HASAN CEMAL’E SELAM
Öcalan, Ahmet Altan, Yasemin Congar, Cengiz Çandar ve Yasemin Congar’a da selamlarını iletti: “Ahmet Altan ve Yasemin Çongar’a selamlarımı iletiyorum. Ahmet Altan’ın yazılarını okuyorum. Özgürlükçü yanının güçlü olduğunu biliyorum. Onların Taraf gazetesiyle önemli bir özgürsel yol açtığını biliyorum. Bunu çok değerli ve önemli buluyorum. En değme solcudan daha yararlı ve cesur buluyorum. Taraf gazetesinin Türkiye’deki hegemonik yapıya eleştiriler yaparak özgürlüksel bir duruş sergilediler. Benim Taraf gazetesine eleştirilerim de var. Onları zaman zaman eleştirdim de. Ama benim bu eleştirilerim onların bu değerli, özgürsel yanını ortadan kaldırmaz. Eleştirilerim var ve bunu da anlasınlar. Zaten Kürt sorununa, toplumsal konularda da eleştirisel yaklaşmak gerekir. Yasemin Çongar’ın da yazılarını aynı çerçevede buluyorum. Değerlidir, özgürlük yanı gelişkindir. Onun edebi yanı da, yönü de var, gelişmiştir. Daha önce edebiyat üzerine yazdığı yazıları okuyordum. Son zamanlarda yazmıyor ya da ben alamıyorum. Cengiz Çandar ve Hasan Cemal’e selamlarımı iletiyorum.”
HAK-PAR ADAYI DA BLOK’TA OLMALIYDI
Öcalan son olarak şunların ifade etti: “Hak-Par adayının da Emek, Demokrasi ve Özgürlük bloğunda yer almasını istiyordum. Sayı çok önemli değil. Bir kişiyle de olsa temsiliyet önemliydi. Genel başkanları olabilirdi. Ya da onların kendi içlerinden biri olabilirdi. Ama olmadı. Bundan dolayı kusura bakmasınlar. İttifak çalışmalarında yer alabilirler. Özellikle Kürdistan ulusal konferansında bulunabilirler, yer alabilirler. Bu ittifak son derece önemlidir, tüm Kürtlerin yararınadır. Tüm Kürtlerin bu mücadelede yer almaları önemlidir. Kim bu mücadeleyi iyi yaparsa onu destekleyelim. Geçmiş önemli değil. Bundan sonra ulusal konferans ve Kürtlerin diğer çalışmalarında yer almak önemlidir. Bu konuda kendilerine daha önce dile getirdiğim dört ilke üç pratik öneri sunuyorum. Kendilerine selamlarımı iletiyorum.” 
SÜRYANİLER BİRLİĞİ’NE BAŞARILAR DİLİYORUM
“Dünya Süryaniler Birliği’nin açıklamalarını takip ettim ve bu açıklamalarını çok değerli buluyorum, çok önemlidir. Kendilerine başarılar diliyorum.”
“Cezaevinden bana bir mektup gelmiş. Muş, Zengok köyünden. Sakıkların köyünden olduğunu ve yoğunlaştığını söylüyor. Ona önerim bol bol Hegel’i okusun. Hegel’i tam anlasın. Malatya, Bakırköy cezaevlerinden mektuplar aldım. Malatya cezaevindeki tüm kadın arkadaşlara selamlarımı iletiyorum. Hamili Yıldırım Maraş Cezaevi’nden mektup göndermiş, hastaymış, kendisine selamlarımı iletiyorum. Başta Bolu Cezaevi olmak üzere tüm cezaevlerine selamlarımı iletiyorum.”
“Siirt ve İzmir’deki halkımız başta olmak üzere bütün halkımıza ve dostlarımıza selamlarımı iletiyorum.”

Öcalan Meclisi Goreve Çağirdi

Öcalan Meclis’i göreve çağırdı

ANFYENİLENDİ-I / 15:38 / 17 Haziran 2011
“Eylemsizlik süreci bu koşullarda ancak birkaç ay sürebilir” diyen PKK lideri Abdullah Öcalan‚ “Meclis derhal toplanmalıdır. Çözüm konusunda rolümü oynayabilmem için Meclis’in bana bir çağrı yapması gerekiyor. Eğer Meclis bu çağrıyı yaparsa ben de silahlı güçlerin çatışmasız bölgelere çekilmesi konusunda ve diğer hususlarda elimden geleni yaparım. Meclisin önümü açması gerekiyor” dedi.

PKK lideri Abdullah Öcalan, seçimlerden sonra beklenen kritik görüşmeyi gerçekleştirdi. Heyetle görüştüğünü belirten Öcalan önemli açıklamalarda bulundu.

BLOK TAM İSTENEN DÜZEYDE DEĞİL

Öcalan seçim sonuçları ile Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blok’una ilişkin şunları söyledi: “Seçim sonuçlarıyla bloğa ilişkin önerilerimizin haklı olduğu ortaya çıkmış oldu. Zaten 13 yıldır bu doğrultuda tespitlerim, önerilerim oluyordu. Türkiye’nin böyle bir güçbirliğine, bloğa ihtiyacı olduğunu sürekli vurguladım ama gereği yerine getirilmedi. Blok aslında şu anki haliyle tam istenen düzeyde de değildir. Son değerlendirmelerimde de hep söylüyorum. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne eksik olan blok, demokrasi ve özgürlük bloğu olmuştur. Mustafa Suphilerin, Çerkez Ethemlerin tasfiyesiyle bu bloğun oluşumu ta başından engellenmiştir. Sosyalistlerin tasfiyesi 1920’lerde Mustafa Suphilerin katledilmesiyle başlamıştır. Bu nedenle Türkiye bugüne kadar hep alternatifsiz kalmıştır, halklar hep milliyetçi-ulusalcı blokla, milliyetçi-islamcı bloğa mahkum edilmiştir, bir alternatif yaratılmamıştır. Bugün artık devlet de bu konuda sorun çıkarmayacaktır. Ve blok bileşenlerinin bunu iyi anlaması gerekir, ciddiye alması gerekir, bu yüzden zaman zaman onları eleştiriyorum. Onlara çok önemli bir rol düşüyor. Önümüzdeki süreç demokratik anayasa süreci olacaktır. Ben bu süreci demokratik anayasal çözüme işlerlik kazandırma olarak tanımlıyorum. Bu seçim sonuçlarıyla da bir blok gereksiniminin olduğu ispatlanmış oldu. Artık bu husus üzerinden tartışma olmaz. Ertuğrul Kürkçü doğru söylüyor ama ben de diyorum ki neden bu kadar geç kaldınız. Halkla temas kurmalıydınız, örgütlemeliydiniz. Bırakalım halkı doğru dürüst bir gençlik birliği bile oluşturulamadı. Bu kadar yoksulluk, bu kadar kültürel dejenarasyon ortamında ciddi bir güç olunamaması eksikliktir. Şimdi hem BDP hem blok bileşenlerine önemli roller düşüyor.”

ARTIK ÇATI PARTİSİ ELZEM OLDU

Öcalan sözlerini şöyle sürdürdü: “Ne Kürt siyasetçiler ne blok bileşenleri ne de AKP beni anlıyor. Bu belki de kimsenin suçu değildir, kapitalizmin kuşattığı, tükettiği kişilikler haline gelinmiş, ideolojik yoksunluk, örgütsüzlük ve kişisel yozlaşma var, bireycilik almış başını gidiyor. Herkes adeta teslim olmuş. Bakıyorum bazen siyasetin rengi bile bilinmiyor. Adeta bir boşluktan yararlanmak üzere siyaset yapılıyor, bu tarzla da kimse ciddiye almaz. İşte görülüyor, AKP’liler seçimde nasıl çalıştılar, bunlar kurtturlar, çok çalışıyorlar. Siyasette bu şekilde gidilirse, kendini yenileme gerçekleşmezse kimse kaale almaz.

Blok çalışmaları ciddi bir şekilde sürdürülmelidir. Bu seçim sonuçları da bunun bir ihtiyaç olduğunu ve bu konuda geç kalındığını gösteriyor. Artık bu durumda bir çatı partisinin elzem olduğu anlaşılıyor. İlgi duyan, anlamak isteyen üzerinde yoğunlaşabilir, daha önce üzerinde çok durdum, savunmalarımda da işledim. Bunlardan yararlanabilirler. Bu çatı partisinin bütün bileşenlerin üyelerinden oluşan 100 kişilik bir meclisi olabilir. Bu meclisin içinden de 24 kişilik bir yürütme kurulu olur, gölge kabine gibi çalışır ve ülkenin tüm sorunları için çözümler geliştirir. Çatı partisinde de eşbaşkanlık sistemi uygulanabilinir. Daha sonra bu konuyla ilgili açıklamalarıma devam edeceğim.”

OLAN ALEVİLERE OLDU

Seçim sonrasında CHP ve lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu da değerlendiren Öcalan, şunları ifade etti: “Kılıçdaroğlu iyiniyetli olabilir, bir şey demiyorum, dürüst de olabilir, kişiliğine bir şey demiyorum ama bilinçli bir planın, senaryonun sonucu CHP’nin başına getirildi, aslında kısmen de başarılı oldular ama olan Alevilere oldu. Kılıçdaroğlu bir asker-Ergenekon operasyonuyla CHP’nin başına getirilmiştir, iyi analiz edilirse bunu görmek zor değildir. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirilişini iyi anlamak lazım. Bu operasyonun asıl amacı Alevi Kürtleri bizden uzaklaştırmak, CHP’ye oyları kanalize etmekti. Dersim’de neden böyle oldu? Alevilik konusunda büyük bir mücadele verdiğimiz biliniyor. Aslında bir süredir geliştirilen bir siyasettir.”

DERSİM’İN DE BİNGÖL’ÜN DE ŞANLI BİR DİRENİŞ TARİHİ VAR

Öcalan şöyle devam etti: “Dersim’de Alevicilik, yine Bingöl’de Zazacılık zihniyeti geliştirilerek, bunu dayatmaya çalışıyorlar. Bingöl-Dersim hattında kontralar bilinçli olarak Sünni-Alevi Kürt ayrımı, Bingöl’de Kürt-Zaza ayrımı yapıyorlar. Bunu iyi anlamak lazım, bu öyle kendiliğinden değil bilinçli olarak yapılıyor. Bazı sahte tiplemeler de bu politikalara hizmet ediyorlar. Aslında dayatılmak istenen gericiliktir, bu yapılmak isteniyor, Kamer Genç gibilerle yapılmak istenen budur. Kamer Genç bir açıklamasında “sadece Şafiler Kürttür, Dersimliler Türkoğlu Türktür” gibi laflar ediyor. Ankara’da iki-üç binada sadece misafirlerine yemek verdiği, yedirip içirdiği söyleniyor. Bu parayı nereden buluyorlar? Bu para Kamer Genç’in parası değildir, ona bunun için para bulunuyor. Bununla fakirleştirilen, aç bırakılan ve kişiliksizleştirilmeye çalışılan halk üzerinden yapılmak istenen bir kampanyadır. 12 Eylül döneminde cuntanın danışma meclisinde yer almış biridir. Bilemiyorum Dersimliler onurlarını bu şekilde nasıl koruyacaklar, kendilerini nasıl muhafaza edecekler, bu da tartışma konusudur. Aslında bu tür sahte kişiliklerle halkı kandırma yoluna gittiler, bu da senaryonun bir ürünü. Sahte kişiliklerle halkı aldatmaya çalışıyorlar. Derinliğine kavrayamama, yüzeysel yaklaşımların aşılması gerekiyor. Öteden beri Dersim kişiliği olarak da biliniyor bu. Aslında Dersim’in şanlı bir direniş tarihi var, biliniyor. Biraz da bu nedenle Dersim’e yöneliyorlar. Hakeza Bingöl de öyle, direnişçi bir tarihi var, birçok değerli direnişçi kadromuz, arkadaşımız da var. Bu yüzeysellikten kurtulmak; ideolojik yoksunluktan, kişisel yozlaşmadan, aşırı bireycilikten, örgütsüzlükten uzaklaşmakla olur. Demokratik-devrimci mücadele yürütmek o kadar kolay değildir. Bugüne kadar bu mücadeleyi layıkıyla yerine getirmeye çalıştık. Bu sahtekar politikalara karşı devrimci-demokratik mücadeleyi yükseltmek gerekir. Bu sahte kişiliklere, sahte Alevicilik anlayışına karşı yeterli mücadele yapılmadı mı, gerekli tedbirleri alamadılar mı? Yeterince anlatamadılar herhalde. Yine AKP Dersim gibi bir yerde nasıl bu kadar oy alıyor? Oysa Dersim’in mücadeleci tarihi ortada. Hakkari, Şırnak ve genel olarak Botan bölgesi bütün kontra ve özel savaş yöntemlerine rağmen kendilerini korumayı bildiler, direnişlerini sürdürdüler, dejenere olmadılar, yozlaşmadılar. Dersim üzerinde iyi durulmalı, analizi yapılmalıdır.

URFA’DA BÜYÜK OYUNLAR OYNANIYOR

Urfa’da geçen seçimlerde de benzer bir oyun oynadılar, o zaman başarılı olmuşlardı, ikinci adayı kaybettirmişlerdi, yoksa diğer aday da o zaman kazanmıştı. Urfa konusunda daha önce de söylemiştim, büyük oyunlar oynanıyor burada. Devletin öteden beri toprak, su üzerindeki mülkiyetçi egemenliği halkı zorda bırakıyor. Onun üzerinden kirli politikalar yürütüyorlar, bunu daha öncede söylemiştim, bunu iyi bilmek gerekiyor. Urfa’nın dağ kadar sorunları var, nasıl bu kadar dar bir örgütlenme oluyor, siyasal örgütlenme nasıl böyle yetersiz kalıyor, bunu anlamak mümkün değil.

KCK TUTUKLULAR REHİNE STATÜSÜNDE

KCK davasında tutuklu bulunanlara ilişkin Öcalan şunları söyledi: “KCK tutukluları konusunda daha önce söylemiştim, onların durumunun rehine statüsü olduğunu belirtmiştim. Onlara yapılan operasyon, hukuki, ahlaki, vicdani ve insani değildir. Buraya gelen heyet de bu KCK operasyonlarının doğru olmadığını, karşı olduklarını söylüyorlar. Biz burada demokratik anayasal çözüm üzerinde dururken bu operasyonların herhangi bir anlamı yoktur, bu operasyonlar olmamalıdır.”

RIDVAN TURAN’A SELAMLARIMI İLETİYORUM

Öcalan SDP’lilere de seslenerek, kendilerine büyük değer verdiklerini söyledi: “SDP’li arkadaşlara ve genel başkanları Rıdvan Turan’a selamlarımı iletiyorum. Seçim sürecindeki sorunların büyütülmemesi gerektiğini düşünüyorum. Onlara büyük değer veriyoruz. Kendilerini gösterebilirler. İşte bir oluşum, çatı partisi olacak, onlar da bu çatı partisi konusunda rollerini oynamalıdır.”

Öcalan devamla, “Demokratik çözüme katkı sunmak isteyen aydınlar, istiyorlarsa sunabilirler. Şimdiki durumumuz geçmişteki gibi değil. Devletle temas kurma konusunda bir sıkıntımız yok. Aydınlar kamuoyunu hazırlama yönünde çalışmalar yürütebilirler” diye belirtti.

DEMOKRATİK ÖZERKLİK SEKİZ BOYUTTAN SADECE BİRİ

“Seçim sonuçlarıyla ilgili olarak mesele sadece demokratik özerklik değildir. Daha önce söylemiştim, savunmalarımda da var” diyen Öcalan sözlerini şöyle sürdürdü: “Demokratik özerklik demokratik ulus çözümünün sadece siyasi boyutudur, yani sekiz boyuttan sadece biridir. Demokratik özerkliğin hukuki boyutu var, diplomasi boyutu var, sosyal boyutu var, kültürel boyutu var, özsavunma boyutu var, ekonomik boyutu var, ekolojik boyutu var. Bunları gözden kaçırmamak lazım. İşte bir nehir üzerinde birden fazla HES’in yapılması, insanların bulunduğu coğrafyadaki yaşamını etkileyen, elindeki yaşam olanaklarını yok eden, bulunduğu doğayı ve tarihini tahrip eden bir yaklaşımdır. Bu bile tek başına bir isyan sebebi olacak önemdedir. Bu nedenle HES’lere karşı çıkılması doğru ve gereklidir.”

HEYETLE GÖRÜŞMEMİZ OLDU

Öcalan, heyetle beklenen görüşmenin de gerçekleştiğini belitti: “Heyetle bir görüşmemiz oldu. Görüşmemizin temel konusu, demokratik anayasa çözümüdür. Böyle bir anayasal çözüm için koşullar uygun hale gelmiş sayılabilir. Bu noktada BDP’nin ve blok bileşenlerinin az önce söylediğim gibi işin ciddiyetini ve alacakları rolün önemini iyi kavramaları, geç kalmamaları gerekiyor.

BLOK BÜNYESİNDE HEMEN BİR KURUL OLUŞTURULMALI

Blok bünyesinde hemen bir kurul veya komisyon oluşturulmalı ve demokratik anayasa çalışmalarına başlamalıdırlar. Ben buna Demokratik Anayasa Konseyi veya Kurulu diyorum. Kendi taslaklarını hemen oluşturmalıdırlar. Blok bileşenleri bu konuda hazırlık yapmalılar. Elçi onların da bu konularda tecrübeleri var. Demokratik anayasanın oluşturulması için, içinde tüm siyasi partilerin ve çeşitli sivil toplum temsilcilerinin yer aldığı bir Anayasa Meclisi oluşturulması gerekiyor. Bloğun Demokratik Anayasa Komisyonu ya da Konseyi de bu mecliste yer almalıdır. CHP’li bir yetkilinin de buna benzer bir açıklaması, tespiti vardı, ben de buna katılıyorum. AKP’nin de bu öneriyi kabul etmesi gerekiyor.

İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ SÜREÇ İKİ BOYUTLU

Şu an içinde bulunduğumuz süreci demokratik anayasal çözüme işlerlik kazandırmak süreci olarak adlandırıyorum. Bu dönem anayasal süreci belirginleştirme dönemidir. Benim buradaki pozisyonum demokratik anayasal süreci olgunlaştırma ve katkı yapma pozisyonudur.

İçinde bulunduğumuz süreç iki boyutu olan bir süreçtir. Birinci boyut benim heyetle yaptığım görüşmede ulaşmaya çalıştığımız demokratik anayasal çözümdür. Burada bu görüşmelerim, bu çabalarım devam ederken sürecin ikinci boyutu ise meşru savunma pozisyonunun sürdürülmesidir. Yani anayasal çözüm çalışmaları ile meşru savunma pozisyonu atbaşı yürümelidir. Bu nedenlerle şimdilik devrimci halk savaşını, orta yoğunluktaki savaşı esas almıyoruz. Biz Kürt sorununun çözümü için demokratik anayasal çözümü esas alıyoruz.

SÜRECİN ZORLUKLARI

Sürecin zorluklarından bahsediliyor. İşte seçimin yeni yapılmış olması, Meclis’in açık olmaması, yeniden toplanmasının ve hükümetin kurulmasının zaman alacağı söyleniyor. Buna karşı ben de diyorum ki, süreci zorlayan diğer bir zorluk da vardır. O da sürecin uzamasıdır. Belirsizliğin uzaması tehlikelidir, içinde bir sürü riski barındırır. Bu anlamda devam eden bu askeri operasyonlar ve meydana gelen çatışma ve kayıplar süreci zorlayan diğer bir husus olmaktadır. Bu süreç, belirsizlik uzadıkça çözümün gelmesi de zorlaşabilir, böyle bir handikap var. Çünkü süreç uzadıkça yaşanan çatışmalar, meydana gelen kayıplar, yapılan tutuklamalar barış şansını da azaltıyor; handikap derken bunu kastediyorum. İşte şehirlerde her gün yapılan onlarca tutuklamalar, süreci zorlayan, çözümsüzlük riskini artıran sebeplerden biridir. Kadın, çoluk, çocuk ayrımı yapmadan adeta sürü gibi tutuklamalar oluyor. Her gün bir yerlerde on beş, yirmi, otuz kişi gözaltına alınıyor, tutuklanıyorlar. Bu tür gözaltı ve tutuklamalar gençleri siyasetten koparıp dağa yönlendiriyor, gerillaya katılımı da artırıyor. İşte sürecin uzamasının tehlikeleri derken kastettiğim bunlardır. Süreç uzadıkça çözüm şansı da bu anlamda azalıyor. Bu tutuklamaların hiçbirisi hukuki değildir, bu tam bir saçmalıktır. Böyle binlerce kişi gizli örgüt üyesi diye tutuklanır mı, böyle binlerce sivil üyesi olan gizli örgüt mü olur? Üstelik bu tutuklananların hiçbirinin üzerinde silah milah da yok. Daha önce JİTEM üzerinden bunu öldürerek yapıyorlardı, şimdi polis üzerinden topluca tutukluyorlar. Açıktır ki AKP derin devlet de denilen Ergenekon’un üst düzeyiyle anlaşmıştır.”

GENÇLERE ÇAĞRI

Öcalan “Ben bu noktada gençlere de çağrı yapmak istiyorum” diyerek şunları belirtti: “Kendilerini böyle kolay tutuklatmamalıdırlar, tedbirlerini almalı, basitçe tutuklanmamalıdırlar. Gençliğin bu konuda örgütlenmesi gerekir. Ya çalışma yürütmemeli ya da yürütüyorlarsa tedbirlerini almalıdırlar. Ayrıca o gösterilerde öyle gelişigüzel sağa sola molotof atmalarına gerek yok, bu da süreci zorlayan bir husustur. Devrimci direnişleri olacak ama bu sağa-sola gelişigüzel molotof atmak değildir. Eğer gençlerin tutuklanmasına engel olunmuyorsa bu KCK’nin de sorumluluğudur.”

GERİLLA KENDİNİ SAVUNMALI

Öcalan şöyle devam etti: “Benzer şeyleri gerilla için de söylüyorum. Üzerlerine gidilirse, saldırılırsa ellerindeki imkanlarla misliyle cevap vereceklerdir. Bu her zaman böyledir. Kesinlikle kendilerini imha ettirmemek için kendilerini her türlü şekilde savunacaklardır. Bu meşru savunmadır. Bunu anlamaları bu kadar zor mu? Daha önce defalarca söyledim. Özellikle eylemsizlik süreçlerinde gerilla kayıplarının önüne geçmeleri gerekiyor. Gerilla çatışmaya girmekten özenle kaçınmalı, kayıp vermemek için özellikle eylemsizlik sürecinde dikkat etmeli, elinden geleni yapmalıdır. Pek çok kez yetersizliklerini, özeleştirilerini yapıyorlar ama 30-35 yıldır bu yetersizliklerinden, eksikliklerinden de bir türlü kurtulamadılar. Bunu anlamış değilim.”

TBMM’YE ÇAĞRI: MECLİS TATİLE GİRMEMELİ

TBMM’ye de çağrıda bulunan Öcalan şunları kaydetti: “Tüm anlattığım nedenlerle yani sürecin uzamasının ve belirsizliğin yaratacağı sakıncaların önüne geçmek amacıyla TBMM’ye çağrı yapıyorum. Bu nokta çok önemlidir. Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Nasıl ki 1920’lerdeki birinci meclis olağanüstü toplandı, gece-gündüz çalışıp tatil yapmadıysa, bu meclis de öyle yapmalıdır, tatile girmemelidir. Çalışma yapmak için Ekim ayını beklememelidir. Çünkü yine 1920’lerdeki gibi tarihi bir süreçten geçiyoruz. Bu nedenle yeni Meclis derhal toplanmalıdır, benim önerim budur. Ve çözüm için, benim çözüm konusunda rolümü oynayabilmem için Meclis’in bana bir çağrı yapması, hakikatleri araştırma komisyonu kurulması ve demokratik anayasa meclisinin oluşturulması için harekete geçilmesi gerekiyor. Bu önemlidir, daha önce de bu konuda öneri yapmıştım fakat yeterince önemsenmemişti. BDP’liler de AKP ile görüşmeler yapmalı, meclisin kapanmaması ve bana rolümü oynamam konusunda çağrı yapması hususunun önemini anlatmalılar. Eğer Meclis bu çağrıyı yaparsa ben de silahlı güçlerin çatışmasız bölgelere çekilmesi konusunda ve diğer hususlarda elimden geleni yaparım. Öyle kendim için şarta falan da bağlamıyorum, kendimi düşündüğüm falan da yok. Fakat benim rolümü oynamam için Meclisin önümü açması gerekiyor. Karayılan da söylüyor, gerillayı başka türlü indirmenin yolu yok. Benim onları ikna etmem için gerillaya ulaşmam gerekiyor. Ben olmadan gerillanın bulunduğu mevzilerden kıpırdaması, belli bir yerde toplanması mümkün değildir. Gerillanın bana farklı bir bağlılığı, sahiplenmesi vardır. Bu kendiliğinden oluşmuş bir şeydir, ben ne yapayım. Bunu söylerken gerillayı bir tehdit aracı olarak kullanmıyorum. Dediğim gibi anayasal çözümü sağlamak için gerillaya ulaşmalıyım.

SAVAŞ OLASILIĞINA KARŞI TEDBİRLER TAM ALINMALI

Seçimlerde AKP’nin yüzde elli oy alması, yine BDP’nin oylarını ve vekil sayısını önemli ölçüde artırması, ayrıca seçim sürecinde CHP’nin hakikatleri araştırma komisyonu, akil adamlar, özerklik ve demokratik anayasa sürecine katılacakları yönündeki beyanlarına şans vermek adına bu sürecin bir süre daha böyle gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Bütün bunlar demokratik anayasal bir çözüm için umut verici verilerdir. Bunları gözönünde bulundurmak adına devrimci halk savaşını şimdilik gündemimize almıyoruz. Fakat saldırılar devam ederse KCK de buna meşru savunma temelinde gerekli cevabı verecektir. Savaş olasılığını düşünerek tedbirlerini tam almalıdırlar. Bu gözaltı, tutuklamalar devam ederse KCK’nin de karşılığında o kadar gözaltı, tutuklama ve yargılama yapma hakkı doğar. Yanlış anlaşılmasın ben savaş taraftarı değilim, savaş ilanı yapmıyorum. Fakat KCK de açıklamalarında bu yönde hazırlıklar yaptıklarını, bu tür değerlendirmeler yaptıklarını belirtiyorlar. Zaten bu süreç bu koşullarda ancak birkaç ay sürebilir.

BU TARİHİ FIRSAT HEBA EDİLMEMELİ

Ben buradan, bu koşullarda savaş kararı almam, bunun da iyi anlaşılması gerekiyor artık. Daha önce olduğu gibi şu seçim olacak, bu seçim olacak, şu bu nedenle bu tarihi fırsat heba edilmemelidir. AKP’nin seçimlerde yüzde elli oy almasının iyi olduğu, ona Kürt sorunun çözümünde sorumluluk yüklediği yönünde yorumlar yapılıyor. Ben de bu yorumlara katılıyorum. AKP bu sorumluluğunun gereğini yerine getirmeli ve Kürt sorununu çözmelidir.

SABRIMI, SAĞDUYUMU KORUMAYA DEVAM EDECEĞİM

Biz burada anayasal çözüm süreci üzerinde dururken ve çalışırken Başbakan daha önce ben olsaydım asardım-keserdim diyordu. Bu dil, sürece uygun olmadığı gibi ahlaki de değildir. Başbakanın tahrik, savaş çığırtkanlıklarına gelmeyeceğim. Bütün bunlara rağmen sabrımı ve sağduyumu korudum, korumaya devam edeceğim. Başbakanın bu savaş çığırtkanlığı bana savaş kararı aldırtmayacaktır. AKP de bunu bilmeli, beni anlamalı. Gerçekten tutuklamalara, gözaltılara, gerilla ve asker gençlerin ölümlerine son vermeliyiz. Bunun yolu da Kürt sorununun demokratik anayasal çözümünü geliştirmektir. Gerilla ölümleri de asker ve gençlerin ölümleri de beni üzüyor, bu ölümler karşısında çok zorlanıyorum. 13 yıldır söylüyorum, şimdi de söylüyorum. Benim hassasiyetim, düşüncelerim neden anlaşılmıyor. Aydınların, gazetecilerin de beni anlaması gerekir, çabama destek sunmaları, katkı sunmaları gerekir.”

Öcalan son olarak şunlara dikkat çekti: “Son savunmamı halen vermemişler. Hem acilen savunmayı bize gönderin diyorlar, hem de vermiyorlar. Üzerinden 7-8 ay geçti. Bu ikiyüzlülüktür, benim açımdan ağır bir hak ihlalidir, savunma hakkı ihlalidir.

Son olarak Hatip Dicle konusuna değinmek istiyorum. Bırakılması ve meclise gönderilmesi gerekiyor. Bırakılmaması büyük siyasi riskler taşır, bizim savunduğumuz barışçıl çözüme de darbe anlamına gelir.

İtalya’daki avukatım, Milano belediye başkanlığını kazanmış, kendisine başarılar diliyorum. Berlusconi gerilemiş orada. Bunu bekliyordum. Seçildiği yerde ahlaki ve politik toplum modelini uygulamasını öneriyorum.

Şırnak ve Diyarbakır halkımıza selamlarımı iletiyorum. Hakkari halkımızı kutluyorum onlara özel selamlarımı iletiyorum. Tüm bölgelerdeki halkımızı seçimlerdeki sonuçlarından dolayı kutluyor, selamlıyorum. “

ANF NEWS AGENCY

AKP cuntası daha tehlikeli!

AKP cuntası daha tehlikeli!
Abdullah Öcalan
ANF
11:38 / 10 Haziran 2011
HABER MERKEZİ – Öcalan, “AKP cuntası vardır! Yeni İslamcı milliyetçi cunta, ulusalcı milliyetçi cuntadan daha derin, daha tehlikeli ve daha örgütlüdür. Yapılanmaları daha güçlüdür. Bu cuntanın ABD ile anlaşması daha derindir. İşte AKP bu derin İslamcı milliyetçi cuntaya dayanıyor” dedi.
PKK lideri Abdullah Öcalan, seçimler öncesi son görüşmesinde önemli açıklamalarda bulundu. Öcalan şunları söyledi:
URFA TEK BAŞINA BİR ÜLKE GİBİDİR
“Urfa’da aslında büyük bir potansiyel var, dört aday bile seçilebilirdi. Urfa’yı iyi anlamak gerekir. Urfa tek başına bir ülke gibidir. Urfa üzerinde oyunlar oynanıyor. Yapısı değiştirilmeye çalışılıyor. Urfa üzerinde oynanan oyunları iyi görmek gerekir. Orada buna göre bir siyaset tarzının belirlenmesi gerekir. Urfa’da toprak ve su üzerine politikalar üretiliyor, oyunlar oynanıyor. Urfa’nın verimli toprakları ve suyu boldur. Bu topraklara ve suya sahip çıkılmalıdır. Bu verimli topraklar ve suyundan dolayı bir çok kesimin gözü Urfa’nın üzerindedir. Araplar ve İsrailliler gelip Urfa’da toprak satın alıyor, yatırımlar yapıyor. Aynı şekilde Urfa’nın dinsel yapısından dolayı din üzerinden de oyunlar oynanmaya çalışılıyor. Bütün bunları görmek zorundayız. Aksi takdirde orada demokratik siyaset geliştirilemez. Urfa’nın bu anlamda kendisine ait bir demokratik örgütlenme çalışması olmalıdır.”
KİMSE BENİM SÖYLEDİKLERİMİ TEKRARLAMAK ZORUNDA DEĞİL
“Kimse benim söylediklerimi tekrarlamak zorunda değil, beni taklit etmek zorunda değil. Benimle uyumlu görünmek zorunda da değiller. Böyle bir görüntü verilmeye çalışılıyor, ancak bu doğru bir yaklaşım değil. 30 yıldır bu durum hep böyle gidiyor. Bütün yük benim omuzlarıma yükleniyor. Ben buradan herşeyi yüklenemem. Kandil’in koşulları ayrı, demokratik siyaset koşulları ayrı, benim koşullarım ayrıdır. Her birimiz farklı farklı koşullarda yaşıyoruz. Kandil ayrı bir kurumdur, demokratik siyaset ayrı bir kurumdur, ben ayrı bir kurumum. Her kurum da kendi çözüm politikalarını kendi belirler ve bunları hayata geçirmeye çalışır. Ayrıca her üç kurum kendi kanallarını kendisi yaratabilir. Her kanal üzerinden görüşmeler yapılabilir. Kandil, illegaldir, silahlı bir direniş örgütüdür, gerilla hareketidir. Politikasını da buna göre üretir. Kendi konumunu bu gerçekliğine göre belirler. Demokratik siyaset kurumları ise ayrıdır, legal demokratik alanda mücadele ediyorlar. Politikalarını buna göre belirlemeli, diplomasilerini bu gerçekliğe göre yürütmeliler. Ben ise ayrı bir kurumum, koşullarım bellidir. Buradakiler de, heyettekiler de benim ayrı bir kurum olduğumu kabul ediyorlar. Bana buna göre yaklaşıyorlar.”
HERKES KENDİ KOŞULLARINA GÖRE HAREKET ETMELİ
“Koşullarmız farklıdır, dışarıdakiler özgürdür, ben mahkumum. Onların yapacakları ve benim yapabileceklerim farklıdır. Kimse benimle uyumlu olmak zorunda değil derken bunu kastediyorum. Herkes mevcut koşullarına göre hareket etmek zorundadır. Yürütülecek çalışmalar buna göre belirlenmelidir. Ben bu koşullarda bütün güçleri yüklenemem, pratik koşullara hakim değilim ve pratik önderlik de yapamam. Ayrıca burada ateşkesi de geliştirmiyorum. Yapmaya çalıştığım, kendi tecrübelerim, birikimim doğrultusunda demokratik anayasal çözüme katkıda bulunmaktır. Bütün bu iyi niyetli ve barışçıl çabalarıma rağmen bir Avrupa yetkilisi beni diktatörlükle suçluyor. Herşeyi otoriter bir şekilde elimde tuttuğumdan bahsediyor. Kürtler üzerinde otorite kurmaya çalıştığımdan söz ediyor. Bu koşullarda demokratik çözüm konusunda bu kadar çaba içerisinde olmamıza rağmen diktatörlükle itham edilmem kabul edilebilir değildir.
Bütün enerjimi demokratik anayasal çözüm temelinde harcıyorum, burada bunun için çalışıyorum. Benim tutulduğum koşullarda bütün gelişmeleri kontrol etmem sözkonusu olamaz. Herkes kendi koşullarına göre hareket etmelidir. Olası gelişmelere karşı ne kadar hazırlıklılar? Kendi örgütsel durumlarını, gerçekliğini görerek, süreci nasıl göğüsleyeceklerine kendileri karar vermelidir. Kendilerini herhangi bir gelişme karşısında nasıl savunacaklar? Halkı, onları bekleyen tehlikeleri göğüsleyebilecekler mi? Bunların hesabını-kitabını kendileri yapacak, kararlarını kendileri alacak, kendileri uygulayacaktır.”
BURADA HUKUK YOK
“Siyasette boşluk bırakılmamalıdır. Ben de burada kendi koşullarıma göre çalışmalarımı yürütüyorum, hareket ediyorum. Buradaki heyet de bunları kabul ederek, yani benim kurum olduğumu kabul ederek benimle görüşüyor. Ben burada mahkumum. Aslında durumum mahkumiyet de sayılamaz. Gladio’nun, Nato Gladiosunun operasyonuyla buraya getirildim. Dolayısıyla benim buradaki statüm hukuk dışıdır, rehine statüsüdür. Biliniyor rehineler bir şeyler karşılığında rehin tutulurlar. Rehin tutulanın gücü-konumu karşılığında istediklerini elde etmek için karşı taraftan bir şeylerin yerine getirilmesi istenir. Herkes benim bu statümün farkında olmalı. Burada hukuk yok, mahkemelerin nasıl yapıldığı biliniyor, burada bir tiyatro oynandı. Guantanamo’da tutulanlar da bir nevi rehine gibi tutuluyor. Orada tutulanlardan hukuk dışı yollarla bilgi alınmaya, onlardan yararlanılmaya çalışılıyor. Aslında burası da Amerika’nın Guantanamosundan önce düşünülmüş, hayata geçirilmiş bir yerdir. Ben de burada rehine olarak tutuluyorum. Rehinelerin başına ne gelir? Ya politik gücü-konumu karşılığında istenilenler yerine getirilir ve serbest bırakılır, ya rehin tutanların şartları yerine getirilmez ve rehine öldürülür ya da hiç bir şey yapılmaz, rehine çürütülür. Rehineliğin böyle iki-üç sonucu vardır. Ben burada çürütülmeme izin vermem.”
AKP TASFİYEYİ GERÇEKLEŞTİREMEDİĞİ İÇİN BDP’YE SALDIRIYOR
“Aslında Kürt sorununu da beni burada kullanarak kendilerine göre çözmek istediler. Ben bunun erken farkına vardım, izin vermedim. Legal siyaset üzerinden oynanan oyunlar da aynıdır, onlar üzerinde de oyunlar oynamaya çalıştılar. AKP, BDP’yi kendine bağlayıp, kuyrukçu konumuna düşürerek tasfiyeyi örmeye çalıştı. Ama bunu başaramadılar. AKP’nin BDP’ye öfkesi de bundan dolayıdır. Bu tasfiye politikalarına derinlikli yaklaşılırsa bunlar boşa çıkarılabilir. Yüzeysel yaklaşımlarla bu politikalar boşa çıkarılamaz, üstesinden gelinemez. Zaten mevcut siyaset tarzı da fukaracadır. O kadar darbe yenmesine rağmen hala anlaşılmıyor ama yavaş yavaş anlaşılacaktır. AKP bu tasfiye politikalarını gerçekleştiremediğinden şimdi bana, BDP’ye saldırmaya başlıyor. Öfkesinin nedeni, karşısında direnen tek gücün Kürtler olmasındandır.”
MHP VE CHP DİZAYN EDİLECEKLER
“Zaten MHP ve CHP’nin içinde bulundukları durum da AKP’ye karşı direnmeye müsait değil; geçiş sürecindeler, dizayn sürecindeler. Ancak demokratik siyaset güçlerinin durumu da oldukça zayıf, AKP de bunun farkında olarak bir boksör edasıyla yumruklarını sağa-sola savuruyor, gördüğü boşluklara yumruklarını savuruyor. Boşluk bırakılırsa darbelerin nereden geldiği bile anlaşılamaz. İşte yaygın tutuklamalar, gözaltılar bunun sonucudur.”
TAHRİR GİBİ ÖZGÜRLÜK MEYDANLARI YARATILABİLİR
“Her gün yüzlerce kişi gözaltına alınıyor, halk korunmazsa daha da fazla alırlar, buna göre sahip çıkılmalıdır. Siyasilerin sorumluluğudur. Buna yanıt verilemedi. Halkı arkalarına alıp, her türlü operasyonlara karşı tutum alabilirlerdi. Önlem alınmazsa bunlar devam edecektir. Çeşitli komplolar kurarak, her siyasiye farklı yönelimler olabilir. Bunlar karşısında ise demokratik siyaset tarzı güçlendirilerek, Tahrir gibi özgürlük meydanları yaratılabilir.”
ERDOĞAN’IN EN BÜYÜK ÇILGINLIĞI KÜRTLERE YAKLAŞIMIDIR
“Direnme seçeneği bizim için yeni bir seçenek değil. Zaten yıllardır direniyoruz. Ben burada direniyorum, siyasetçiler dışarıda direniyor, gerilla dağda direniyor, yıllardır yaptığımız şey direnmek. AKP yıllardır benim üzerimden Kürt sorununu kendisine göre çözmeye çalıştı. Ben buna alet olmadım. Yine BDP’yi kendi yanına çekerek Kürtleri tasfiye etmeye de çalıştı. AKP Kürt siyasal hareketini tasfiye ederek Kürt sorununu kendisine göre çözmek istiyor. Zaten yaptıkları açıklamalarda da bunu, yani tasfiyeyi belirtmekten çekinmiyorlar. Erdoğan çılgın projelerden bahsediyor. Aslında en büyük çılgınlığı siyaseten Kürtlere yaklaşımıdır. Kürtlerin tasfiyesi konusunda çılgınlık yapacağa benziyor. Bu çılgın projelerini bu kadar rahatlıkla ifade etmesinin nedeni de tekelci kapitalist sistemi arkasına almasından kaynaklıdır. Arkasındaki derin gücün farkında olduğu için bu kadar rahattır. Çılgın projelerle insanlarla adeta dalga geçiyor.”
AKP SORUNLARI ÇÖZECEKMİŞ GİBİ ALGI YARATIYOR
“AKP sorunları çözmek istiyormuş gibi bir algı yaratıyor. TRT-Şeş ve Kürtçe kurslarla çözeceğini, Kürtlerin de bunu bir çözüm olarak kabul edeceğini zannetti. Fakat AKP çözüm partisi değildir. Kurulduğu günden beri Kürt hareketini tasfiye etmek istiyor. Kuruluş amaçlarından biri de budur.” 
AKP KENDİ CUNTASINI OLUŞTURDU
“AKP 2002’den bu yana kendi cuntasını oluşturarak, bu cuntadan aldığı destekle Kürtleri tasfiye etmeye çalışıyor. ABD ile anlaşarak kendi cuntasını oluşturdu. ABD-AKP anlaşması sonucunda geleneksel ulusalcı milliyetçi cunta yerine İslamcı milliyetçi cunta oluşturuldu. AKP böylece hegemonik iktidarını kuruyor. ABD de bu yeni cuntaya destek verdi. Zaten geçmişin ulusalcı-milliyetçi cuntası teşhir olmuştu, açığa çıkmış ve yıpranmıştı. Bu cuntayla işlerin yürümeyeceğini anlayan ABD, AKP ile birlikte İslamcı milliyetçi cuntayı oluşturdu. Tabi bunların hepsi ABD’nin bölgesel politikaları dahilindedir.”
ABD FETHULLAHÇILARLA ANLAŞMA İÇERİSİNDE
“Ortadoğu’daki politikaları üzerine kuruludur. Geleneksel ulusalcı milliyetçi cunta döneminde ABD milliyetçilerle, Türkeşgillerle anlaşma dahilinde cuntayı oluşturup politikalarını yürütürken, şimdi de Fettullahçılarla anlaşarak İslamcı milliyetçi cuntayı oluşturdular. ABD geçmişte milliyetçilerle anlaşmıştı, şimdiyse Fettullahçılarla anlaşma içerisindedir. Biliyorsunuz Türkeşler 1952’de ABD’ye giderek orada eğitim gördü. Ve Türkiye’ye gelip ulusalcı milliyetçi cuntayı oluşturarak başına geçtiler. Geleneksel ulusalcı milliyetçi cunta tarihsel olarak İttihat Terakki milliyetçiliğine dayanır. O dönem İttihat Terakki karşısında Hürriyet ve İtilaf fırkası vardı. AKP de buna benziyor. 2000’lerin başına kadar ABD bu geleneksel cuntayla işlerini yürüttü. 2000’li yılların başında bu geleneksel cunta Ergenekon olarak ifadelendiriliyordu. Artık bunlarla işlerini yürütemeyeceklerini anladıklarında ise AKP ile birlikte yeni cuntayı oluşturdular.”
ZAMAN YENİ CUNTANIN SÖZCÜLÜĞÜNÜ YAPIYOR
“Geçmişte Türkeşlerle yapılan anlaşmanın daha etkili ve sonuç alıcı olanı 2004’te AKP ile ABD arasında yapıldı. Sonrasında 2007 Dolmabahçe toplantısıyla da AKP, Genelkurmay ile anlaşmaya gitti. Yeni İslamcı milliyetçi cunta süreci böyle geliştirildi. Bu yeni cunta sürecinde ABD Fettullahçılarla anlaşma halindedir, zaten o da Amerika’da yaşıyor. Zaman gazetesi de bu İslamcı milliyetçi cunta döneminin sözcülüğünü yapıyor. Bu gazete dikkatli takip edildiğinde bu görülmektedir. Dolayısıyla AKP’nin kuruluşunun amacı, Türkiye’nin köklü-temel sorunlarının çözümü değil, ABD ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki bölgesel politikalarının hayata geçirilmesidir.” 
AKP ABD’NİN POLİTİKALARINI SÜRDÜRMEK İÇİN KURULAN BİR PARTİ
“AKP, çözüm için değil, ABD’nin politikalarını yeni boyutlarla sürdürmek için kurulan bir partidir. ABD geleneksel ulusalcı milliyetçi cuntayla tarihsel bir boşanma yaşadı. Artık bu cuntanın teşhir olduğunu ve bunlarla işlerini yürütemeyeceğini anladığında, bu sonuç ortaya çıktı. 2000’li yılların başındaki ulusalcı milliyetçi cuntanın dört darbe girişimine destek vermemesinin nedeni de budur.” 
AKP ULUSALCI MİLLİYETÇİ CUNTADAN DAHA TEHLİKELİ BİR ÖRGÜT
“AKP cuntası vardır! Yeni İslamcı milliyetçi cunta, ulusalcı milliyetçi cuntadan daha derin, daha tehlikeli ve daha örgütlüdür. Yapılanmaları daha güçlüdür. Bu cuntanın ABD ile anlaşması daha derindir. İşte AKP bu derin İslamcı milliyetçi cuntaya dayanıyor.”
İRAN’IN HAREKET SAHASINI DARALTIP KUŞATACAKLAR
“AKP, ABD-İngiltere’nin bölgesel politikalarına hizmet etmesi, onlara uyum sağlaması karşılığında iktidardadır. İşte Başbakan Libya’ya gidiyor, Kaddafi’den madalya alıyor, dostluk ilişkileri geliştiriyor, geliyor, sonra ortada bırakıyor. Suriye’de Esad’la kardeş oluyor, yoğun görüşmeler yapıyor, sonra Esad’ı yalnız bırakıyor. Afganistan’da ABD’ye yardım ediyor, Pakistan’la yıllara varan işbirliği geliştiriyor. Aslında Bin Ladin’in Pakistan’da öldürülmesi de bu bölgesel işbirliğinin, anlaşmanın sonucunda olmuştur. Bin Ladin’in yeri biliniyordu, kendisini kullandılar, işleri bittikten sonra da tasfiye ettiler. Ahmedinecad’ın da yakınlarda buna benzer bir açıklaması oldu: Bin Ladin’in uzun süreden beri ABD’nin kontrolünde olduğunu belirtiyordu. ABD bölgedeki politikalarıyla bölge ülkelerini kendine bağlıyor, politikalarına alet ediyor. Bu politikaları sonucunda İran’ın da hareket sahasını daraltıp kuşatacaklardır.” 
AKP ABD’NİN ELLİ İSLAM ÜLKESİNDEKİ VEKİL ÖRGÜTÜDÜR
“AKP Libya, Suriye, Afganistan, Pakistan’daki ABD politikalarına karşı gösterdiği uyum ve yaptığı katkılarla iktidarını sürdürüyor. AKP bölgede elliye yakın İslam ülkesinde ABD politikalarına hizmet ediyor. AKP, ABD’nin elli İslam ülkesindeki vekil örgütüdür. Tüm bu hizmetlerinin karşılığında ABD’den Kürtlerin tasfiyesinin icazetini almış durumdadır. ABD ve AKP Kürtler konusunda anlaşma içerisindedirler. AKP, Avrupa ile de ilişkilerini düzeltti, daha önce sorunları, çelişkileri vardı. Onlarla da ilişkilerini düzeltti, şu anda bazı eleştiriler alsa da aralarında sorun yok. Bu konuda da rahatlamış durumdalar.”
12 EYLÜL İLE HESAPLAŞMA YOK, BUNLARIN HEPSİ TEZGAH
“12 Eylül ve Evren konusuna da değinmek istiyorum: AKP, 12 Eylül ile, Kenan Evren ile hesaplaştığını söylüyor, kamuoyunda böyle bir algı yaratıyor. AKP’nin 12 Eylül’le hesaplaştığı filan yok. Bunların hepsi tezgahtır, oyundur. Aslında Evren’in ifade vermesi daha önce hazırlanan bir senaryonun sonucudur. AKP, Kenan Evren’in zorla ifadesini almıyor, Evren, kendi isteğiyle ifadesini veriyor.”
ÇATIŞMA BÜTÜN TÜRKİYE’YE YAYILABİLİR
“Bütün bu gelişmeler iyi görülmeden tasfiye politikalarının önüne geçilemez. Kandil de BDP de bunları iyi görmeli, değerlendirmelidir. Stratejik derinliğe dayalı bir bakış açısına sahip olunmalıdır. Tekrar söylüyorum, benim çabalarım demokratik anayasal çözüme yöneliktir. Burada yaptığım görüşmeleri bu eksende yürütüyorum. Kandil de herkes de kendi koşullarına göre tavrını belirler. Benim söylediğim şeyleri yapmak zorunda değiller. Pratik konularda pratik önderliklerini kendileri yaratabilirler. Ben burada demokratik anayasal çözümü sağlamaya çalışıyorum. AKP’nin buna vereceği cevap önemlidir. AKP demokratik anayasal çözüme gelmezse, çözüm gelişmezse işin doğası gereği çatışma ortamı doğabilir. Bu durumda Kürtler demokratik özerklik temelinde kendi toplumsal inşalarını gerçekleştirebilirler. Buna da güçleri vardır. İkili hukuktan bahsediliyor, bunlar geliştirilebilir. Çözümün gelişmemesi durumunda ortaya çıkacak çatışma bir Türk-Kürt savaşı olmayacaktır; demokratik özerk güçlerin kuvvetleriyle AKP’nin hegemonik iktidar güçlerinin kuvvetleri arasında bir çatışma süreci başlayacaktır. Bu çatışma bütün Türkiye’de yaşanabilir. Ben bunları söylerken tehdit etmiyorum, deneyimime dayanarak sosyolojik bir tespit yapıyorum.”
KAPİTALİSTE SİSTEM SALDIRILARINA KARŞI ÖZERK GÜÇLERİN ORTAK DİRENİŞİ
“Ortaya çıkacak bu savaş AKP’nin, ABD ve Avrupa ile birlikte uyumlu bir şekilde yürüttüğü tekelci kapitalist sistem saldırılarına karşı demokratik özerk güçlerin ortak direnişi olacaktır. Bu azgın tekelci hegemonyaya karşı Kürtlerin, sosyalistlerin, çevrecilerin, feministlerin, değişik çevre ve grupların bir araya gelip geniş katılımlı, ortak bir mücadele alanı yaratmaları gerekiyor. Bu saldırgan tekelciliğin yürüttüğü politikalarla Türkiye yaşanmaz kılınıyor, kültürler, doğa, toprak, su katlediliyor. HES projeleriyle Anadolu sarıp sarmalandı, mahvedildi. Bu saldırgan tekelciliğe karşı Kürtlerin, sosyalistlerin, değişik kültür ve inançların bir araya gelip demokratik ulus esprisiyle örgütlenmeleri gerekiyor. Seçimlerden sonrası için bunun yolu çatı partisi girişimidir. Herkese bu konuda rol düşüyor. Herkes rolünü iyi oynamalıdır. Bizim çatı partisi girişimimiz demokratik ulus anlayışına dayanır. Önemli olan bu bloklaşmanın olmasıdır. Çok tarihi önemde bir çalışmadır. On yıl önce de söylemiştim ama çok anlaşılmadı. O zaman doğru bir şekilde hayata geçirilebilseydi, şimdi % 30’larda oy oranına sahipti. Bu blok oluşumu Türkiye’de, her yerde örgütlenebilir. Türkiye’nin temel sorunlarına duyarlı bir şekilde çalışmalarını yürütür. Demokratik-siyasal yöntemlerle demokratik anayasal çözümü zorlar.”
KÜRTLER ARASI BİRLİK ÇALIŞMALARI ÖNEMLİ
“Çatı partisi bunları yaparken, DTK da kendi varlığını sürdürecektir. DTK Kürtler içerisindeki çalışmalarını devam ettirebilir. Türkiye’deki, diğer parçalardaki Kürtlerin demokratikleşme, ulusal birliği sağlama çalışmalarını yürütebilir. Zaten ulusal konferans çalışmaları yürütülüyor. Kürtlerin kendi içindeki sosyal, siyasal, ekonomik, bütün meseleleriyle ilgilenir, projeler üretebilir. Ayrıca DTK Kürtlerin demokratik özerklik anayasası çalışmasını da yürütebilir. Demokratik özerklik anayasası oluşturulabilir. Bu demokratik özerklik anayasasının genel anayasaya uyarlanması, uygun olması sağlanabilir. Kürtler arası birlik çalışmaları da önemlidir, bu çalışmalara yer verilebilir. Yine olası çatışmalı durumlarda DTK devlet ile Kürtler arasında arabuluculuk rolünü yerine getirir, etkin çalışmalar yürütebilir. Bayram Bozyellerin, Ş. Elçilerin DTK’da aktif görev almaları, temsiliyetleri önemlidir, onlara da selamlarımı iletiyorum.” 
HENÜZ HEYETLE GÖRÜŞMEDİK
“Önemle belirtiyorum; ben burada tecrübelerim, olanaklarım ölçüsünde uygun gördüğüm, Kürt sorununun demokratik anayasal çözümü için çalışıyorum. Heyetle görüşmelerimi bu amaçla yapıyorum. 15 Haziran öncesi son bir defa heyetle görüşmemiz olacaktı. Şu an itibariyle görüşmedik. Belki görüşme olur, belki de bir daha hiç gelmezler. Bunları bekleyip göreceğiz. Gelirlerse benim daha önceki önerilerime olumlu-olumsuz bir cevap verecekler. Ben daha önce kendilerine 156 sayfalık yol haritası çalışmamın çok net, açık bir özetini sunmuştum. Orada pratik önerilerimi sunmuştum. Yine daha önceleri de sorunun demokratik anayasal çözümünün nasıl gelişeceği yönünde yazılı, sözlü açıklamalarım oldu. Son savunmamda da bu konuları ayrıntılı işlemiştim.” 
AKP’NİN İSLAMCI MASKESİNİ DÜŞÜRDÜĞÜMÜZ İÇİN ÇOK ÖFKELİ
“Az-çok sürecin karakteri belli oldu. Benim açımdan AKP’nin kendi hegemonik inşasını sağlamaya çalıştığı nettir. AKP Kürtleri tasfiye etmek istiyor. Kürt tasfiyesi konusunda Türkiye’de değişen bir şey yoktur. AKP öncesi CHP ve MHP öncülüğündeki ulusalcı milliyetçi hegemonya Kürtleri bitirmeye çalıştı. Şimdi de AKP öncülüğündeki İslamcı milliyetçi hegemonya Kürt tasfiyesini geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda değişen hiçbir şey yoktur Türkiye’de. AKP bu tasfiye politikasını uygularken sahte dincilik yapıyor, dincilik maskesini kullanıyor. Aslında AKP’nin dinle de alakası yoktur. CHP’nin ulusalcı maskesi, MHP’nin milliyetçi maskesi, AKP’nin de İslamcı maskesi vardır. Bu üç parti de bu maskelerin arkasına saklanarak kirli politikalarını hayata geçiriyorlar. Biz AKP’nin bu İslamcı maskesini düşürdüğümüz için biraz da öfkeli. Son dönemlerde bana, BDP’ye, Kürt hareketine saldırıyor, bizleri karalıyor. Bu saldırının temelinde de duyduğu bu rahatsızlık vardır.”
KİMSENİN İNANCIYLA SORUNUMUZ YOK, OLDUKÇA SAYGILIYIZ
“Bizim kimsenin inancıyla bir sorunumuz yoktur. İnançlara oldukça saygılıyız, değer veriyoruz. Değer verdiğimiz için AKP’nin sahte İslamcı anlayışını kabul etmiyoruz ve buna karşı mücadele yürütüyoruz. Biz Medine İslamiyetini önemsiyoruz. Medine İslamiyetinin doğru bir İslam anlayışı olduğunu savunuyoruz. Müslümanlar Medine’ye ilk geldiğinde önceleri camiler yoktu. O dönem Medine’deki Müslümanlar önce hurma ağaçlarının gölgesinde, sonra yaptıkları damların altında, sonrasında da mescitlerde dönemin toplumsal sorunlarını tartışıp, bu sorunlara çözüm üretmeye çalışmışlardır. Sürekli kendi içlerinde tartışma, sorunlara çözüm bulma, aşiret sorunlarıyla ilgilenme, barış arayışında olmuşlardır. Medine İslamı budur. Medine İslamı toplumsal İslamdır, sosyal İslamdır. Dayanışmacıdır. Biz Medine İslamını kabul ediyoruz ve bunun gerçek İslam olduğunu düşünüyoruz.”
İKTİDARIN İSLAM ANLAYIŞI EMEVİ İSLAMI’DIR
“AKP’nin İslam anlayışı ise iktidar İslamıdır; Muaviye, Emevi İslamıdır. Biz bu iktidarcı İslam anlayışına karşıyız. İslam Devrimi, dönemi itibariyle sosyal bir devrimdir. Toplumda ilerleme sağlamıştır. Biz toplumsal İslamı iktidar İslamına tercih ediyoruz. Yapmaya çalıştığımız bu anlamda İslamın güncelleştirilmesidir. Halkımız böyle görmelidir. Ayrıca Kürtçe ezan gibi şeyler doğru değildir. Önemli olan İslamın özüdür. Biz bu özle ilgiliyiz.”
HİZBULLAH VE MAZLUM-DER’E ÇAĞRI
“Bu temelde Hizbullah, Mustazaf-Der, Mazlum-Der gibi tüm İslami çevrelere sesleniyorum: Bizim kendilerinin inancıyla bir problemimiz olamaz, tam tersi onların inancına saygılıyız, değer veriyoruz. Bu sahte İslamcılığa öfkemiz de, gerçek İslama değer verdiğimizdendir. Bu çevreler kendilerini sahte İslamcılara kullandırtmamalıdırlar. İçlerinde kendi dinine, inancına bağlı, aynı zamanda dürüst insanlar olduğunu biliyorum. Ama bu samimiyetlerinden, dürüstlüklerinden dolayı kullanılanlar oluyor. Geçmişte Hizbullah böyle kullanıldı. Jitem’in onları nasıl kullandığı biliniyor. Zamanla bu konuda bir çok itiraf da yapıldı. Hizbullah’ın içinde de samimi, dürüst insanlar vardı ve bu samimi kesimin tamamı kulanıldı geçmişte ve on bin insan hayatını kaybetti. O yüzden uyanık olmalıdırlar. Gelişebilecek yeni bir çatışma sürecinde geçmişte olduğu gibi bugün de AKP kendilerini kullanmaya çalışabilir. Bu kirli oyunlara alet olmamalıdırlar. Geçmişte olundu ve bu binlerce insanın hayatına mal oldu. Bu çok tehikeli bir durumdur, bizi anlamalıdırlar. Karşılıklı ölümler durdurulmalıdır. Ben bir tehlikenin varlığına işaret ediyorum. Kendilerine ilişkin bu kaygılarımı samimi bir şekilde paylaşmak istiyorum. Ayrıca bahsettiğim bu çevreler DTK’ya da gidebilirler, kendilerini DTK’da ifade edebilirler, DTK çalışmalarına katkıda bulunabilirler. Buradan hepsine çağrı yapıyorum ve tek tek hepsine selamlarımı iletiyorum.”
KÜRT SORUNUNU ÇÖZMEK İSTEMİYORLAR
“AKP Kürt siyasi hareketini tasfiye ederek Kürt sorununu çözmek istiyor. Bu amaçla da her türlü operasyonu yapıyor, gözaltına alıyor, tutukluyor, öldürüyor. Geçmişte bu işler Genelkurmay, ordu eliyle yapılıyordu, AKP döneminde ise daha çok polis eliyle yaptırılıyor. Son bir ayda KCK, Kandil elli kayıp verdi. Hakkari’de PKK’nin infaz ettiği iddia edilen bir imama karşı dokuz köylü ve dokuz gerillayı katlederek cevap veriyor. Yani bir kişiye karşı yirmi kişiyi öldürerek karşılık veriyor. AKP bu konuda oldukça acımasızdır, gözünü karartmıştır. Demokratik anayasal çözümün gelişmemesi durumunda saldırıları daha da artacaktır. Herkes bu konuda uyanık olmalıdır. Böylesi topyekün bir yönelimde meşru savunma esastır. Kulakların kesildiğinden, gözlerin oyulduğundan, kimyasal silah kullanıldığından bahsediliyor. AKP bunları tek başına yapmıyor. Tekelci kapitalist sisteme hizmeti karşılığında teknik yardım dahil bir çok yardım alıyor.”
KİMSE BENİ TABULAŞTIRMASIN
“Kimse kendini kurbanlık koyun konumuna düşürmemelidir. Ben geçmişten bu yana, otuz yıldır bu tartışmaları yürüttüm. Çok uğraştık ama bana olan dogmatik yaklaşımları kıramadık. Ben de bir insanım. Beni kimse tabulaştırmasın, ilişkilerimiz gayet normal olmalıdır. Eski arkadaşların hepsi fedakardırlar, benden de fedakar, yiğit ve cesurdurlar. Hatırlarım, hiç durmuyorlardı, çok çalışıyorlardı. Böyle bakıyordum onlara, hiç yerlerinde durmuyorlardı, emek veriyorlardı. Ben onlar kadar yiğit değilim. Ancak tek başına bu özelliklerle ne gerillacılık yapılabilir ne de demokratik siyaset yapılabilir. Stratejik derinlik olmalıdır, ideolojik, örgütlü bir duruş olmalıdır. Bunlar olmadan tek başına fedakarlıkla, dürüstlükle bu sorunların altından kalkılamaz.”
GERİLLACILIK
Ben mevcut gerillacılık tarzını da yıllardır eleştiriyorum. Gerillacılık yapmaya karar veren, kendi bilincini, zihnini ona göre hazırlamalıdır. Bu konularda kendini sağlamlaştırmadan, kararlaşmadan, yeterince hazırlamadan silah omza atılmamalıdır. Yoksa iki gün dahi gerilla koşullarına katlanamaz, kaçar gider ve zarar verir. Örgüt yaratmak, o örgütü canlı tutmak derinlikli bir yaklaşım gerektirir. Kendi pratik koşullarına göre hareket etmeli, yaşamlarını ona göre kurmalıdırlar. Ben de burada yaşamımı cezaevi koşullarına göre düzenliyorum. Burada dışarıdaymışım gibi yaşamıyorum. Gerillacılık yapan 24 saat gerilla olduğunu unutmaz. Sadece fedakarlıkla yürünemez. Yine tek başına bireysel yiğitlikle de mücadele yürütülemez, büyüyemez. Bunun için sağlam bir ideoloji, sağlam örgütlülükler yaratılmalıdır. İdeolojin, örgütlülüğün olmasa, tek başına yiğitlik, fedakarlık bir şey ifade etmez. Devrimci mücadele ve gerilla mücadelesi ancak böyle yürütülebilir.
DEMOKRATİK SİYASET
“Demokratik siyaset zemininde de öyle tek başına iyilik, dürüstlükle yol alınamaz. Bu alana göre yoğunlaşılmalı, derinleşilmeli, örgütlenme gücü geliştirilmelidir. Herkes kendi görevini, devrimci mücadelesini layıkıyla yürütmelidir. Aksi takdirde tehlike büyüktür. Bütün kazanımlar ellerinden alınabilir. Kapsamlı bir yönelim içerisine girebilirler. Bu tehlike sadece bizim için, Türkiye’deki Kürtler için geçerli değildir, Barzani-Talabani için de geçerlidir. Güney’de kurulan henüz devlet bile değildir, devletçiktir hatta devletçik bile değildir, beylik düzeyindedir. Zaten küçük bir yere sıkıştırılmışlardır. Onları da 24 saatte bitirmek isteyebilirler. Buna engel olmak da zordur. Bu nedenle ulusal birlik çerçevesindeki çalışmalar hızlandırılmalı, ilişkiler geliştirilmelidir.”
ABD’NİN PKK İMAJI
“ABD’nin PKK imajı bellidir. Bunu 2004’lerde gösterdiler. PKK içinde ayrılan bazılarını kullanarak PKK’yi kendilerine bağlamaya, kendilerine bağlı bir örgüt haline getirmeye çalıştılar. Bu tipler de bu oyunlara geldi ve bazı insanlar PKK’den bunun sonucunda ayrıldı. Ancak PKK’yi tamamen bitirmeyi, etkisizleştirmeyi başaramadılar. Tekrar bu tür oyunları oynayacaklardır, bu tür girişimleri ileride de olacaktır. PKK’yi kendine çekme, kendi örgütü haline getirme, BDP’yi kuyrukçu yapma, beni de burada rehine koşullarında tutarak kullanma yoluyla kendilerine ait bir çözüme alet etmeye çalıştılar, çalışacaklar. Bu oyunlar karşısında sağlam bir örgütlülük kurulmalıdır. Ancak böyle başedilir bu oyunlarla.
PKK’SİZ, BENSİZ ÇÖZÜM ARAYIŞINDALAR
“Sonuç olarak, PKK’siz, bensiz bir çözüm arayışındadırlar. Biz ise bunlara rağmen demokratik barışçıl çözümü geliştirmeye çalışıyoruz. Geçmişte demokratik barışçıl çözüme şans vermek için gerillayı sınır dışına da çektik. Ancak bu sınır dışına çekilme tam istediğimiz gibi olmadı. O dönem Ecevit dönemiydi. 2002’de burada benimle görüşen askeri yetkililerden biri bana “Kendinizi kabul ettirmek istiyorsanız daha fazla savaşmalısınız” diyordu. Zaten onların geri çekilmeden haberi yoktu, bunu duyduklarında da şaşırmışlardı. Biz onlardan habersiz attık bu adımı. Demokratik barışçıl çözüme şans vermek için güçlerimizi sınır dışına çektik. Acı kayıplar da verdik. Ecevit döneminin olmasının da etkisi vardı bu kararı vermemizde. Ecevit bazı gelişmeler kaydetti, barışçıl çözüme hazır görünüyordu. Böyle bir riski alacak gibiydi ancak daha sonraki süreçte MHP-Bahçeli engeline takıldı. Aşamadı bu engeli, sonrasında da biliniyor, AKP iktidara geldi ve biz 2004’lere kadar AKP’ye şans verdik. İki-üç yıl da öyle geçmiş oldu. Aslında biz o dönem AKP’yi iyi okuyamadık. AKP’ye yanılgılı yaklaşımlarımız oldu, yanlış tespitler yaptık. Yine de bunlara rağmen 2005’te bu sürecin önüne geçmeye çalıştım. Daha fazla alet olmadım. Ama bu dönemde yine haberler geldi, bunları dinledim, değerlendirdim. O dönemde bu çağrılara karşılık vermeye çalıştık. Böylece açılan bu yeni süreç bugünlere kadar geldi, devam etti, halen o süreci yaşıyoruz. Şimdi önümüzde demokratik anayasal çözüm seçeneği ya da demokratik özerklik temelinde kendi yürüyüşünü gerçekleştirme, kendi kaderini belirleme seçeneği var. Bizim demokratik özerklik talebimiz hukuki bir taleptir. Bunun hukukta yeri vardır. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartında da bu hususlar düzenlenmiş, Erdoğan zaten bunun böyle olduğunu bilir. Özerklik taleplerinin burada da karşılığı var. Avrupa özerklik şartı bizim taleplerimizle birlikte Türkiye’de yaşam bulur.”
KÜRTLERLE DEVLER ARASINDAKİ İLİŞKİ BOŞANMA HALİ GİBİDİR
“Kürtlerle devlet arasındaki ilişki boşanma hali gibidir. Yaratacağımız yeni birliktelik ise özgür bir evlilik olmalıdır. Bu yönüyle bir nevi kadın sorunu gibidir. Kürtler ve devlet arasındaki ilişki ve mücadele, kadın-erkek arasındaki özgür birliktelik, eşit ilişki mücadelesi gibidir.”
ÖNÜMÜZDEKİ GÜNLER TARİHİ GÜNLERDİR
“Önümüzdeki günler tarihi günlerdir. Türkiye’de ve bölgede Kürtlerin demokrasi ve özgürlük mücadelesi zaferle sonuçlanırsa, bu zafer ilk çağdaki toplumsal devrimin devasa, muazzam sonuçlarının bir benzerini yaratacaktır.” 
SURİYE
“Suriye’de de demokratik birlik temelinde Kürtler mücadelelerini yürütebilirler. Emperyalist saldırılara karşı öz savunma gücü oluşturulabilir. Bu güç kendilerine, Esad’a karşı değil, emperyalist saldırılara karşı bir güç olacaktır. Kürtler bu güçlerini yaratırken karşıtlık temelinde değil, uzlaşma-diyalog temelinde görüşmeler yürütebilirler. İran ve Irak’taki halkımızı da selamlıyorum. Kendi demokratik ulus birliklerini sağlamaları gerektiğini düşünüyorum. Yine Avrupa’ya selamlarımı iletiyorum. Avrupa’daki basına, TV çalışanlarına başarılar diliyorum.” 
SEÇMLER TARİHİ NİTELİKTE
“Birkaç gün sonra yapılacak seçimler tarihi niteliktedir. Tüm halkımızın ve demokrat, sosyalist ve devrimci kesimlerin bu seçimlerdeki tarihi rollerini layıkıyla yerine getireceklerine inancım tamdır. Halkımız oylarına sahip çıkacaktır. Seçim çalışması yürüten tüm alanları, halkımızı, blok adaylarını selamlıyorum, mücadelelerinde başarılar diliyorum. Dersim’i selamlıyorum. Urfa, Ağrı, Dersim olmak üzere tüm halkımızı selamlıyorum. Vedat Türkali’nin söylediklerinden haberim var, kendisine özel sevgi ve selamlarımı gönderiyorum.”
ANF NEWS AGENCY