Kürt Halk Önderi Abdullah ÖCALAN : Bu Son Değil Yeni Bir Başlangıçtır

cropped-onderlik-copy.jpg

MAZLUMLARIN ÖZGÜRLÜK NEWROZU KUTLU OLSUN

Selam olsun bu uyanış, canlanış ve diriliş günü olan Newrozu en geniş katılım ve ittifakla kutlayan Ortadoğu ve Orta Asya halklarına…

Selam olsun yeni bir dönemin miladı ve gün ışığı olan Newrozu büyük bir coşkuyla ve demokratik bir hoşgörüyle kutlayan kardeş halklara…

Selam olsun demokratik hakları özgürlük ve eşitliği rehber edinen bu büyük yolun yolcularına…

Zağros ve Toros dağ eteklerinden, Fırat ve Dicle nehir vadilerine; kutsal Mezopotamya ve Anadolu topraklarından tarım, köy ve şehir uygarlıklarına ANALIK eden halkların en eskilerinden olan Kürtler sizlere selam olsun…

Binlerce yıllık bu büyük medeniyeti farklı ırklarla, dinlerle, mezheplerle kardeşçe ve dostça birlikte yaşayan, birlikte inşa eden Kürtler için Dicle ile Fırat, Sakarya ve Meriç’in kardeşidir. Ağrı ve Cudi Dağı, Kaçkar ve Erciyes’in dostudur. Halay ve Delilo, Horon ve Zeybek’le hısım-akrabadır.

Bu büyük medeniyet bu kardeş topluluklar, siyasi baskılarla harici müdahalelerle grupsal çıkarlarla birbirlerine düşürülmeye çalışılmış hakkı, hukuku, eşitliği ve özgürlüğü esas almayan düzenler inşa edilmeye çalışılmıştır.

Son iki yüz yıllık fetih savaşları batılı emperyalist müdahaleler baskıcı ve inkarcı anlayışlar, Arabi, Türki, Farisi, Kürdi toplulukları ulus devletçiklere, sanal sınırlara suni problemlere gark etmeye çalışmıştır.

Sömürü rejimleri, baskıcı ve inkarcı anlayışlar artık miadını doldurmuştur. Ortadoğu ve Orta Asya halkları artık uyanıyor. Kendine ve aslına dönüyor. Birbirlerine karşı kışkırtıcı ve köreltici savaşlara ve çatışmalara dur diyor.

Newroz ateşiyle yüreği tutuşan, meydanları hınca hınç dolduran yüz binler, milyonlar artık barış diyor, kardeşlik diyor, çözüm istiyor.

İçinde doğduğumuz çaresizliğe, bilgisizliğe, köleliğe karşı bireysel isyanımla başlayan bu mücadele her türlü dayatmaya karşı bir bilinci, bir anlayışı, bir ruhu oluşturmayı amaçlıyordu.

Bugün görüyorum ki, bu haykırış bir noktaya ulaşmıştır.

Bizim kavgamız hiçbir ırka, dine, mezhebe veya gruba karşı olmamıştır, olamaz. Bizim kavgamız ezilmişliğe, bilgisizliğe, haksızlığa, geri bırakılmışlığa her türlü baskı ve ezilmeye karşı olmuştur.

Bugün artık yeni bir Türkiye’ye, yeni bir Ortadoğu’ya ve yeni bir geleceğe uyanıyoruz.

Çağrımı bağrına basan gençler, mesajımı yüreğine katan yüce kadınlar, söylemlerimi baş-göz üstüne diyerek kabul eden dostlar, sesime kulak kesilen insanlar;

Bugün yeni bir dönem başlıyor.

Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor.

Siyasi, sosyal ve ekonomik yanı ağır basan bir süreç başlıyor; demokratik hakları, özgürlükleri, eşitliği esas alan bir anlayış gelişiyor.

Biz, onlarca yılımızı bu halk için feda ettik, büyük bedeller ödedik. Bu fedakarlıkların, bu mücadelelerin hiçbiri boşa gitmedi. Kürtler özbenliğini, aslını ve kimliğini yeniden kazandı.

“Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun” noktasına geldik. Yok sayan, inkar eden, dışlayan modernist paradigma yerle bir oldu. Akan kan Türküne, Kürdüne, Lazına, Çerkezine bakmadan insandan, bu coğrafyanın bağrından akıyor.

Ben, bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki; artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir.

Yüreğini bana açan, bu davaya inanan herkesin sürecin hassasiyetlerini sonuna kadar gözeteceğine inanıyorum.

Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu mücadeleyi bırakma değil, daha farklı bir mücadeleyi başlatmadır.

Etnik ve tek uluslu coğrafyalar oluşturmak, bizim aslımızı ve özümüzü inkar eden modernitenin hedeflediği insanlık dışı bir imalattır.

Kürdistan ve Anadolu tarihine yaraşır şekilde tüm halkların ve Kültürlerin eşit, özgür ve demokratik ülkesinin oluşması için herkese büyük sorumluluk düşüyor. Bu Newroz münasebetiyle en az Kürtler kadar Ermenileri, Türkmenleri,

Asurları, Arapları ve diğer halk topluluklarını da yakılan ateşten kaynaklı özgürlük ve eşitlik ışıklarını, kendi öz eşitlik ve özgürlük ışıkları olarak görmeye ve yaşamaya çağırıyorum.

Saygı değer Türkiye halkı;

Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır.

Gerçek anlamında, bu kardeşlik hukukunda fetih, inkar, red, zorla asimilasyon ve imha yoktur, olmamalıdır.

Kapitalist Moderniteye dayalı son yüzyılın baskı, imha ve asimilasyon politikaları; halkı bağlamayan dar bir seçkinci iktidar elitinin, tüm tarihi ve de kardeşlik hukukunu inkar eden çabalarını ifade etmektedir. Günümüzde artık tarihe ve kardeşlik hukukuna ters düştüğü iyice açığa çıkan bu zulüm cenderesinden ortaklaşa çıkış yapmak için hepimizin Ortadoğu’nun temel iki stratejik gücü olarak kendi öz kültür ve uygarlıklarına uygun şekilde demokratik modernitemizi inşa etmeye çağırıyorum.

Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin zamanıdır.

Çanakkale’de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yapmışlar, 1920 meclisini birlikte açmışlardır.

Ortak geçmişimizin önümüze koyduğu gerçek; ortak geleceğimizi de birlikte kurmamız gerektiğidir. TBMM’nin kuruluşundaki ruh, bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır.

Tüm ezilen halkları, sınıf ve kültür temsilcilerini; en eski sömürge ve ezilen sınıf olan kadınları, ezilen mezhepleri, tarikatları ve diğer kültürel varlık sahiplerini, işçi sınıfının temsilcilerini ve sistemden dıştalanan herkesi çıkışın yeni seçeneği olan Demokratik Modernite Sistemi’nde yer tutmaya, zihniyet ve formunu kazanmaya çağırıyorum.

Ortadoğu ve Orta Asya kendi öz tarihine uygun, bir çağdaş modernite ve demokratik düzen aramaktadır. Herkesin özgürce ve kardeşçe bir arada yaşayacağı yeni bir model arayışı, ekmek ve su kadar nesnel bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Bu modele yine Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının, ondaki kültür ve zamanın öncülük etmesi, onu inşa etmesi kaçınılmazdır.

Tıpkı yakın tarihte Misak-i Milli çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı’nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz.

Son doksan yılın tüm hata, eksiklik ve yanlışlıklarına rağmen bir kez daha yanımıza, mağdur edilmiş, büyük felaketlere uğramış halkları, sınıfları ve kültürleri de alarak bir model inşa etmeye çalışıyoruz. Tüm bu kesimleri; eşitlikçi, özgür ve demokratik ifade tarzının örgütlenmesini gerçekleştirmeye çağırıyorum.

Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti’nde ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir “Milli Dayanışma ve Barış Konferansı” temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum.

Bu toprakların tarihselliğinde önemli bir yer tutan “BİZ” kavramının genişliği ve kapsayıcılığı dar, seçkinci iktidar elitleri eliyle “TEK”e indirgenmiştir. “BİZ” kavramına eski ruhunu ve pratiğini vermenin zamanıdır.

Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz. Ayrıştırmak isteyenlere karşı birleşeceğiz.

Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler.

Bölge halkları yeni şafakların doğuşuna şahitlik etmektedir. Savaşlardan, çatışmalardan, bölünmelerden yorgun düşen Ortadoğu halkları artık kökleri üzerinden yeniden doğmak, omuz omuza ağaya kalkmak istiyor.

Bu Newroz hepimize yeni bir müjdedir.

Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in mesajlarındaki hakikatler, bugün yeni müjdelerle hayata geçiyor, insanoğlu kaybettiklerini geri kazanmaya çalışıyor.

Batının çağdaş uygarlık değerlerini toptan inkar etmiyoruz.

Ondaki aydınlanmacı, eşit, özgür ve demokratik değerleri alıyor kendi varlık değerlerimizle, evrensel yaşam forumlarımızla sentezleyerek yaşamlaştırıyoruz.

Yeni mücadelenin zemini fikir, ideoloji ve demokratik siyasettir, büyük bir demokratik hamle başlatmaktır.

Selam olsun bu sürece güç verenlere, demokratik-barış çözümünü destekleyenlere!

Selam olsun halkların kardeşliği, eşitliği ve demokratik özgürlüğü için sorumluluk üstlenenlere!

,Yaşasın Newroz, yaşasın halkların kardeşliği!

İmralı Cezaevi 21 Mart 2013

Abdullah ÖCALAN.

Reklamlar

Kürtlerin, Türk devlet haydutluğuna ihtiyacı yok

Hasan Bildirici

Artık farklı bir çağdayaşıyoruz. Çağımız, her isteyenin istediği gibi haydutluk yaptığı bir çağ değil. Bırakalım devletleri; aileler, beş yaşındaki çocuğuna güç yetiremiyor. Ayrıca güç yetirmesi gerekmiyor. Ailenin işi çocuğuna güç yetirmek olmamalı, çocuğun yetişmesine destek vermek olmalıdır.

Fakat Türk devleti hala Kürdün nasıl yaşayacağına karar vermek peşindedir. Kimin yaşayıp kimin öleceğine de kendisi karar veriyor. Kimin milletvekili olup kimin olamayacağına, hangi renkleri sevip sevemeyeceğine, dilini nereden ve ne zaman kullanacağına Türk devleti karar veriyor. Ve bu çeteci haydutluğu da Kürtlere devletlik olarak yutturuyor.

Bu çağda böyle bir devlet haydutluğunu Kürtler yutacak mı?

Hayır, Kürtlerin bu çeteci haydutluğu yutması gerekmiyor.

Çağ değişti, eskiden çeşitli toplulukları ve kavimleri diğerine karşı koruyacak imparatorluklara ve krallıklara ihtiyaç vardı. Sümer, Roma, Bizans, Osmanlı ve bazı Avrupa krallıkları böyle idi. Topluluklar saraya asker ve vergi veriyor, imparator ve kral da topluluğu başka saldırganlara karşı koruyordu.

Türkler Kürtlerin neyini koruyor? Kime karşı koruyor? Aksine Türk devleti Kürtleri yağmalıyor ve öldürüyor. Birileri lazım ki Kürtleri Türk devlet saldırganlığına karşı korusun.

Kürtlerin artık Arap, Fars ve Türk devletlerine ihtiyacı yok. Kendi halinde, kendi dilleri, kültürleri ve renkleriyle, kendi can güvenliklerini koruyarak, kendi topraklarında gayet huzur içinde yaşayabilirler. Buğday ve pamuk ekebilir, enseleri Türk ırk namlularının kurşunundan uzak kendi yetiştirdikleri üzüm de afiyetle yiyebilirler.

Türk devleti olmadığı zaman; Domuz Bağlı ve Faili Meçhul’lü cinayetler de olmaz. “Kürdistan” dedikleri için kimse onları hapse atmaz. Yurtdışı gezilerinden döndüklerinde, kapıdaki polis, Kürtçeyi bu kadar bildiğim için:

“Rojbaş Hevalno” diye karşılar.

Türk polisi nasıl karşılıyor?

“Geldin mi lan! Hani Kürdistan kuracaktınız! Hey Amirim, bir vatan haini daha geldi!”

Gerçekten Kürtlerin bir Türk devletine ihtiyaçları yok. Bu çağda annesi veya babası ölmüş veya ayrılmış bir çocuğun nasıl üvey anne ve üvey babaya ihtiyacı yoksa Kürtlerin de tecavüzcü bir Türk devletine ihtiyaçları yok. Var diyen Kürt, ahmak veya saf değilse, art niyetlidir.

Bu çağı bir Kürt olarak sevmek gerekiyor. Bu çağ, on yılda Kürtlere Batı ve Güney Kürdistan’ın özgürlüğünü getirdi. Sırada Doğu Kürdistan var. Doğu Kürdistan’ın şiddetli doğum sancılarını hissediyorsunuzdur herhalde. PKK ve PJAK’ın, tıpkı Batı Kürdistan’da olduğu gibi, bir Doğu Kürdistan beklediklerini kim tahmin etmez!

Geriye iki tarafın şimdilik birbirlerini oyaladığı Kuzey Kürdistan kalıyor. Kuzey Kürdistan özgürlük depreminin diğer parçaları saracak dokuz şiddetinde geleceğini çok iyi biliyorum. Kürtlerin her sabah tekme tokatla İstiklal Marşlarını okuyacağı, “kaza kurşunu” yiyerek askerlik yapacakları, bir delinin kızları için yazıp Atatürk’e sunduğu sabah andını seslendirekleri, enseleri ölüm üşüyerek kurşun bekleyecekleri, okudukları okullarda ağır satır darbeleri alacakları bir Türk devletine ihtiyaçları yok.

Lütfen dünyaya şöyle bir bakıverin!

Kafanızdaki Türk devlet zincirlerini kırıp atın. Sınırlara hiç takılmayın. Bir avuç paragöz, inkârcı Kürde ve Türk İslam elemanlarına servis yapan Türk devletinin çözüm numaralarıyla vaktinizi harcamayın. Batı ve Güney Kürdistan örneklerine bakın.

Kürtlere, devlet niyetine herhangi bir haydutluk gerekmiyor artık…

Bir Türk devleti hiç gerekmiyor…

bildiricihasan@hotmail.com

***

Not: Aşağıda listesini verdiğim kitaplardan isteyen arkadaşlar, email adresime isim ve adreslerini bildiren bir not bırakabilirler… Kitaplarımı buranın dışında tanıtma şansım olmadığı için, bu notu yazılarımın altına düşüyorum…

1-Dönüşü Olmayan Yol(1)
2-Dönüşü Olmayan Yol(2)-SARYA
3-Dönüşü Olmayan Yol(3)-UÇURUM ATLILARI
4-Geçmişin Gölgeleri
5-Son Mektup
6-Pusu
7-Şervan
8-Ülkeye Dönüş
9-Van Gölü’nde Yılanlı Bir Günün Esrarı
10-Bekaa-Yaratılan Toprak
11-Yasak Ülkenin Günlüğü

Komutana Ayrıcalık Yok – Hüseyin AYKOL

Hüseyin AYKOL

2003 yılı Temmuz ayının ikinci yarısı Kandil’deydim. O günlerde ABD’nin önerdiği bir plana göre, PKK’nin silah bırakacağı söyleniyordu. Nitekim PKK’nin en üst yönetiminden 80-100 kişi İskandinav ülkelerinden birine gönderilecek ve kalan PKK’liler ise ülkelerine dönüp, ‘ovada siyaset yapacak’ denilmeye başlanmıştı.

İşte böylesi bir ortamdan Kandil’e giderek, bulabileceğim her hangi bir PKK yöneticisiyle bunları konuşmayı gazetemizde planlamıştık. Şansıma gittiğim günlerde, neredeyse tüm PKK yöneticileri -geçici olarak- oralardaydı. Hemen hemen hepsiyle görüştüm. Kimileriyle uzun röportajlar yaptım.

Kandil’den döner dönmez, yaptığım görüşmeler ve izlenimlerim üç gün süreyle gazetemizde yayınlandı. Büyük bir ilgi uyandıran röportaja iki kez dava açıldı. Hemen açılan ilk dava uzun bir süre sürdü ve para cezasıyla sonuçlandı. Röportaj o denli çok ‘beğenilmiş’ olmalı ki, yıllar sonra aynı röportaja yeniden dava açıldı. Ancak bu röportaja daha önce davanın açılmış olduğunu ve sonucu bildirdiğimizde ikinci dava düştü.

Yaklaşık çeyrek asırdır Kürt sorununu izleyen, Özgür Basın Geleneği’nin değişik kademelerinde bunca yıldır emek veren biri olarak Sakine Cansız’ı neredeyse 20 yıldır tanırım. Sık sık gittiğim Avrupa’da, kimi derneklerde ve bazı toplantılarda karşılaşmış ve sorun üzerine konuşmuştuk. Ama kendisini en son Kandil’de görmüştüm.

Kandil’de sadece ana karargah denilebilecek yerlere değil, birkaç günlük zorlu yürüyüşlerle gidilen kimi başka karargahlara da uğramıştım. Bu kamplardan biri de Sakine Cansız’ın komutanlık yaptığı Kadın Kampı’ydı. 10 yıl önce yayınladığımız söz konusu röportajı, onu çok fazla tanımayanlar için yeniden yayınlıyoruz:

Kadınlar kampı

Partiya Azadiya Jinan (Özgür Kadınlar Partisi) karargahındayız. PJA yöneticilerinden Sakine Cansız’la görüşeceğiz. Buraya gece yarısına doğru ulaşmış ve erkeklerin kaldığı bir mangada uyumuştum. Sabah uyanınca manga ile birlikte kahvaltıya oturduk. Kahvaltıda sadece çay ve yoğurt vardı. Bir de pide şeklindeki ekmek…

Ben çayımı yudumlarken, haber geldi: Sakine Cansız beni kahvaltıya davet etmiş. “Eh” dedim, kendi kendime, “Sakine Hanım, taa İstanbul’dan gelmiş gazeteci konuğuna mükemmel bir kahvaltı hazırlamıştır şimdi…”

Gittim. Selamlaştık ve kahvaltıya oturduk. Baktım, yine aynı kahvaltı: Yoğurt-ekmek, hem de baya bayat!..

Sıradan gerilla ne yiyorsa, komutan da onu yiyordu. Kimseye ayrıcalık yoktu; misafire bile…

Kahvaltı sonrasında oturduğumuz bir kameriye altında söyleşimiz başladı:

“Önce tarihin ilk ve tek kadın partisi; sonra da erkek üye kaydı. Ne oluyor? Üye sıkıntınız mı var?”

  • Hayır. Derdimiz daha fazla üye sayısına ulaşmak değil, başlattığımız projeyi daha da geliştirmek. Biz kadın kurtuluşunu ancak ayrı bir parti örgütlenmesiyle başarabileceğimizi düşündüğümüz için PJA’yı kurduk. Kadın kolları, kadın hareketi gibi yarı özerk yapılar, Kürt kadınının yüzyıllara dayanan ezilmişliğine cevap olamazdı.

Gerçi Fikri Baygeldi gibi kimi şehit erkek yoldaşlarımızı onur üyesi olarak partimize kaydettik; ama erkeklerin partimize üye olması kolay değil. Önce eğitimden geçmeleri gerekir; sonra da deneme süremiz var.

“Aman tanrım! Eğitim, deneme süresi… Erkeklerin ne zoru var ki, sizin partinize üye olmak istesin?”

  • Evet, sizin gibi tepki gösterenler epeyce çoktu. Ama şimdi erkeklerin eğitim devrelerimize katılma başvurularından bunalmış durumdayız. Talepleri nasıl karşılayacağımızı bilemiyoruz.

“Şu eğitim işi nasıl oluyor?”

  • İkinci devre eğitimlerini yeni bitirdik. Şu anda burada bulunan erkek arkadaşlar eğitim devresini anlatan broşürü kaleme alacak. İlk eğitim devresi 2002 yılının ilk günlerinde başladı ve yaklaşık 11 ay sürdü. Özgür Kadın Akademisi bünyesinde yapılan bu eğitime 15 erkek arkadaş katılmıştı. Erkekler, kadınlarla birlikte eğitim gördü. Bu eğitimin özelliği; tarihte ilk kez tamamen kadınların oluşturduğu bir ortamda, kadın bakış açısı ile yapılmasıydı. Dersler açısından diğer eğitimlerden çok farklı değildi; ama ortam oldukça farklıydı. Günün 24 saati eğitim niteliğindeydi. Her adım, her diyalog ve her davranış bir eğitim konusuydu.

Erkekler, en başta azınlık psikoloji yaşadılar ve daha önceleri bulundukları mangalarda azınlık durumundaki kadın yoldaşlarının halini daha iyi anladılar. Bir de erkekler, eğitim devresi boyunca kendilerinin de kadın çoğunluğu tarafından ezileceğini düşündü; ama bu durum asla olmadı.

Eğitim, erkeklerin yan yana yaşadıkları kadını aslında tanımadıklarını ortaya çıkardı. İlişkilerde çok sosyal olduğunu iddia eden erkekler bile kadına ne denli yabancı olduklarını itiraf etti. Erkekler, kadının özellikle paylaşım konusunda kendilerinden daha ileride olduğunu bizzat kendi gözleriyle gördü. Kadının örgütsel, yönetimsel ve kendi kurtuluş ideolojisine hakimiyet açısından ne denli gelişkin hale geldiği, erkekler tarafından farkına varıldı.

“Sonra…”

  • Sonra ikinci devre eğitimlerini bu yıl yaptık ve yeni bitirdik. Erkek arkadaşların bu eğitimlere katılma isteği önceleri meraktan idi. Şimdi eğitime katılan erkek arkadaşların döndükleri birimlerde anlattıkları ve girdikleri yeni davranış biçimleri yüzünden eğitime olan ilgi olağanüstü yükseldi ve daha bilinçli bir tercih haline geldi. Ama başka sorunlar çıkacağa benziyor…

“Sorunlar mı, nasıl bir şey bu?”

  • Buradaki eğitim devresinden geçen erkekler, geri gittikleri birimlerde kendi hemcinslerinden çok, kadın arkadaşlarla anlaşabilir; daha iyi diyalog kurabilir olmuş. Bu da diğer erkek arkadaşların tepkisine neden oluyormuş. Neyse onları da eğitime alırız; olur biter…

Özgürlük Ahlakında Kadın – DOSYA (3)

Özgürlük Ahlakında Kadın – DOSYA (3)

Toplumların kurum ve kuruluşları ve komünleri örgütlü ise kendi sistemini rahatlıkla kendilerini geçindirebilirler, bunun yanı sıra hiç kimse arişe ve sorunlardan bahsedemez.

Kadın ve Örgütlülük

Her toplumda olduğu gibi kurumlaşmalar  Demokratikleşmede komünler en temel yapı taşlarıdır. Demoktatik toplum, sosyalist ve zayendperest bir bakışaçısından uzak, iktidarcı sisteme sisteme karşı ahlaki ve politik toplumu yaratmayı hedeflemek, ancak güçlü bir hareket ile ve kurumlaşmalarla toplumun her her yerinde geniş bir yer edinebilir ve örgütlü  çalışmalar yapabilir.

Toplumların kurum ve kuruluşları ve komünleri örgütlü ise kendi sistemini rahatlıkla kendilerini geçindirebilirler, bunun yanı sıra hiç kimse arişe ve sorunlardan bahsedemez. Onun için dir ki her mahallede, köy, kasaba, semtlerde, il ve ilçelerde komünler de istenildiği gibi hareket ederse ve çalışmalar yürütülse diyebiliriz ki bizler sonuca ulaşmışız demektir. Kurduğumuz hareket ise düzenli ve disiplinlidir.

Toplumlarda kurum, kuruluşları, komünleri eğer örgütlü ,düzen ve disiplinli ise, toplumun değer yargılarına göre ahlaki ve politik hareket ederse istenilen en iyi sonucu elde eder ve toplum içerisindeki karışıklıkları çözüm olur. Biliniyor ki kurum kuruluşları olmayan toplum ölmüş demektir.

Toplumu canlı kılan ve örgütlü olmasını sağlayan, demokratik bir hareket oldukları içindir. Onun için her bir komün ve her bir kurum  toplumun birlikteliğini ve toplum içerisindeki sorunlarına çözüm olduklarını ifade ediyor. “Özgür insan diyor ki” “İnsan örgütsüz bir toplumu düşünemiyor” eğer bir yerde on(10)kişi bile varsa kendilerini örgütlemeye ihtiyaç vardır.

‘Önemli olan çözüm olmaktır’

İnsan daha çok örneklendirip daha da açımlayabilir ve aydınlatabilir. Eğer bir semt te veya bir mahallede yüz kadın varsa ve  her bir kadın yaşamış olduğu sorunlarına cevap olamıyorsa ayrıca yaşadıkları sorunlara cevap olamıyorsa, bunu bilmelidir ki sorunlara yaklaşım tarzında bir yanlışlık vardır. Sorun ister toplumsal ister siyasi ve ister günlük olsun, önemli olan odur ki sorunlara çözüm olmaktır.

Evet  önemlisi var olan sorunlarımıza nasıl ve hangi yöntemlerle cevap olacağız? Ya da var olan kurum ve kuruluşlara  ve komünlerimize yakalaşımlarımızı nasıl değerlendiriyoruz.

Aslında burada önemli olan odur ki bütün kadınlar için ve bütün toplum üyelerine kendi kurum ve kuruluşlarına sahip çıkmalarını ve anlam biçmeleridir.

Bu temelde verilen değer ve biçilen anlam değerlidir. İkincisi ise eğitimdir, aslında herkesin eğitime ihtiyacı vardır özellikle de her kadını bireysel eğitimlerine önem vermeli ve aksatmamalıdır. Eğitimli ve örgütlü kadın  öncü rolü alabilecek ve toplum içerisinde de önemli bir konuma sahip olabilecektir.

Bizler “kadın toplumun öncü rolüdür derken” kadının toplumun herhangi bir yerinde olan rolünden bahsediyoruz; bunu bu şekil ele alıyoruz ve değerlendiriyoruz. Öncü olmak ancak güçlü bir hareket, düzenli ve disiplinli olarak gerçekleşebilir. Eğitimli bir kadın örgütlü, düzenli ve disiplinli olduğu için kendi duruşu ve kişiliği hem evin içerisinde hem de kendi kişisel sorunlarına çözüm olma noktasında öncü rol oynayabilir.

“Kutsak Ananın kutsal yaşamına dönüş”

Mahalle komünleri ve kurumlar tartışmaların yapılacağı ve çözüm bulabilecekleri ve arşelerin yerleridir. Eğer gerekirse insan günlerce ara vermeden olay ve olgulara kalıcı çözümler bulmak için komünlerde tartışmalar geliştirebilir. Örneğin bir mahallede sorun var; bütün kadınlar toplansın ve saatlerce yada günlerce tartışmalar yaparak çözümler aramalılar.

Var olan sorunlarımıza çözüm arayanlar bizim ardımızda bizi aramasınlar; bizler komünlerimizde ve kurumlarımızda çözümler için toplanalım. Kurum ve kuruluşlarımız şunu gerektiriyor, bizim toplumumuzun sorularının çözümlendiği yer ve mekânı olsun ki her çeşit sorunlarımızı tartışabilelim. Sadece bu kadınlar için geçerli değildir, toplumun bütün her yerinde bulunanlar içindir.

Her bir kurum oluştururken bir sorunun daha çözüm bulduğunun sonucudur. En önemlisi odur ki kurumlara olan yaklaşımlarımızı tekrardan göz önünde bulundurarak istenilene ulaşmak ve ona göre hareket etmektir.

Biz kadınlar olarak günlük olarak ne kadar zaman ayarlayabiliyoruz kurumlarımız için? Bizler ne kadar komünün parçaları olabiliyoruz? En önemli sorunlarımızdan biride budur; bizler kurum sahipleriyiz, fakat kurumun daimi üyesi olarak görmüyoruz. Önemli olan şudur ki her bir kadın kendini kurumların daimi üyesi olarak görmeli ve kurumlarımıza karşıda kendisini sorumlu görmelidir ki demokratik komünler kuralım ve hareket edelim; komünleri olan bir toplum demokratik kadına sahip çıkabilir ve bütün sorunlarına çözüm olabilir.

Ahlaki ve politik toplumun öncüleri kadın ve gençlerdir. Kadın ve gençler olarak ahlaki ve politik topluma yakın olan kadın ve gençlerdir ve kendini en çok yakın olan da onlardır. Kutsal yaşama dönüş ve kutsal Ananın yaşamına dönüş ve sahip çıkma her kadını yapması gereken bir görev ve borçtur. Bu da şunu gösteriyor ki bizler bu kutsal yaşamın izcileriyiz ve beş bin yıllık yaşamın kutsallık üzerinde kurulmuş ve demokratikti. Ancak birbirlerini tutma ve onların miraslarına sahip çıkarak kendi omuzlarına düşen yükü omuzlamak ver görev ve sorularını yerine getirmek.

BİTTİ

Maxmur Kadın Vakfı Sitesi – Yıldız Gever

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com

www.lekolin.org

www.lekolin.net

www.lekolin.info

Özgürlük Ahlakında Kadın – DOSYA (2)

Özgürlük Ahlakında Kadın – DOSYA (2)

İnsanın insan olarak hayatta kalması, sadece fiziki olarak yaşaması değildir. Önemli olan insanın kendi hayatına verdiği anlamdır.

 

Ahlak ve Ahlakilik

İnsanın insan olarak hayatta kalması, sadece fiziki olarak yaşaması değildir. Önemli olan insanın kendi hayatına verdiği anlamdır. İnsan, insanlık tarihi boyunca var olma mücadelesini değişik biçimlerde de olsa vermiş, bu günlere dek süreklileştirmiştir. İnsanın bu var olma mücadelesi yarattığı değerlerin toplamından ibarettir. İşte bu değerlerin halkasını oluşturan Ahlak tarih boyunca her insan topluluğunda bir dizge olarak var olmuştur. İnsanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla başvurulan kurallar dizgesi olarak, insan davranışlarını olumlu ya da olumsuz biçimde belirleyen ölçütler bütünüdür. Bu ölçü çağdan çağa, toplumdan topluma değişiklik göstermiştir.

Ahlak kavram olarak Yunan’da etik anlamından kullanılan Ethos, Latincede Moresden, Arapçada hulk olan yaratmaktan gelmektedir. Ancak ahlakın doğuş koşulları doğal topluma dayanmaktadır. Ahlak kelimenin dar anlamıyla, neyin doğru veya yanlış sayıldığı- sayılması gerektiği-ile ilgilenir. Terim genellikle kültürel, dini, seküler ve felsefi topluluklar tarafından, insanların-sübjektif-olarak çeşitli davranışlarının yanlış ve doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı veya inancı için kullanılır. Yanlış ve doğrular hakkındaki bu tip kavram ve inançlar çoğunlukla bir kültür veya grup tarafından genelleştirilir ve kanunlaştırılır. Buna göre kültür ya da grup üyelerinin davranışları düzenlenmeye çalışılır. Bu tür bir kuralların uygunluğu da Ahlak olarak tanımlanır ve grup varlığının devamının bu ilke ve kuralların uygunluğu, uygulanması üzerine yapılandırır. Bu durumlarda, uygulamayı kabullenen bireyler ahlaklı olarak tanımlanırken, uygulamayı reddeden veya davranışlarında barındıramayan bireyler toplumsal anlamda dejenere yani bir anlam da ahlaksız olarak tanımlanabilir. Bu açıdan ahlak, iyi bir yaşamın temelini teşkil eden inançlar bütünü olarak da görülebilir. İnsanlık tarihinin büyük bir kısmında, dinler ideal bir yaşama görüş ve düzenlemeler getirmiştir, bu nedenle ahlak, çoğunlukla dini emir ve prensipler ile karıştırılmıştır. Seküler ortam ve durumlarda, ahlak hayat tarzı seçimi gibi şeylerle ilgili olarak sunulabilir. Zira bu daha çok, bireysel anlamda iyi bir hayat fikrini temsil eder ki bireyler genellikle bulundukları toplumda benzer zihin yapısı ve görüşlere sahip olan insanların inanç ve değer sistemlerine uygun bir yol seçmektedirler.

Ahlak gelenekler ve görenekler yoluyla taşınan, yazılı ya da yazılı olmayan davranış kuralları, yaşam ölçüsü olarak bilinçli ya da bilinçsiz olarak seçilen yaşam değerleri, tasarımları, görevleri ile bir toplum içinde bir arada yaşayan insanların kendileriyle, birbirleriyle, kurumlarla ilişkilerini düzenleyen ilkeler, değerler, kurallar bütünüdür. Felsefenin bir dalı olan ahlak, aynı zaman da bir bilimdir. Bir bilim olarak ahlak insan hayatının amacı ne olmalıdır, bu amaca ulaşmak hangi araçları kullanmalı, ne gibi faaliyetlerde bulunmalıdır,  yine insanın kendi tercihleri, kendisine öncülük edecek değerler sistemini nasıl oluşturmalıdır? Sorularına verecekleri cevaplar ahlak yaklaşımları belirler. Bir değerler sistemi olarak ahlakın en temel sorusu, hangi ve nasıl değerler sistemi sorusu olmuştur.

Ahlak bu temelde insanlık açısından erdem yaratma ölçüsünü oluşturur. İnsanın, toplumun, sistemin bir ilkesinin, ölçüsünün, doğrusunun olmasını ahlak sağlar. Bu açıdan ahlakın kendi içinde kimi normları, ilkeleri  vardır. Ahlakın oluşumu da kültüreldir, toplumun yaşam biçimi, ahlak değerlerini oluşturuyor. Toplumun zihniyet biçimi ne ise kendi ahlak değerleri de bu temelde öz ve biçim kazanıyor. Bu açıdan hem zihniyet hem üretim tarzının yarattığı değerler toplumsal normlar haline gelir ve değerler oluşur. Değerlerimiz doğal olarak çeşitlidir. Kendimize, dünyaya, evrene ve hayata bakış açımızın yarattığı farklılıklar değerlerimizin de değişkenliğine neden olmaktadır. Bir toplumda, o toplumun kendi bakış açısı ile yarattığı ahlak ilkeleri vardır. Bireyler, toplum içinde kabul edilen kural ve ilkeler temelinde birbirine yaklaşım gösterirler. Bu kurallar, özel veya genel davranışlarımızın, alış verişlerimizin tamamını içerir. Hem standartlarımız hem de davranışlarımızı belirler.

Ahlak aynı zaman da toplum içinde insanların kendilerine sunulan kural ve değerlerle ilişkisi çerçevesinde kişilerin gerçek davranışı anlamına da gelir. Bir davranış ilkesine tamamen ya da kısmen uyma biçimleri, bir yasağa ya da buyruğa itaat etme ya da direnme biçimleri, bir değerler bütünü sayma ya da ihmal etme biçimleri de bu şekilde anlatılır. Ahlakın bu yönünün incelenmesi, kişilerin ya da grupların, kültürlerinde kendilerine açık ya da gizli olarak verilmiş olup az ya da çok bilincinde oldukları buyurucu bir sistem uyarınca nasıl ve hangi uygulama ya da karşı gelme payları çerçevesinde davrandıklarını saptamalıdır. Olayların bu düzlemini ‘davranışların ahlaksallığı’ diye adlandırılır.

Toplumun önemli değerlerinden olan ahlak her tür insan edimini içerir. Edim, yalnızca kendiliğinden ve kendi tekilliği dâhilinde değil, aynı zaman da bir tutuma dâhil oluşunda ve orada sahip olduğu yer nedeniyle de ahlaksaldır. Eylem bir tutumun bir öğesi ve veçhesi olmanın yanı sıra, söz konusu tutumun bir sürecinde ki  bir evreyi ve onunu sürekliliğindeki olası bir ilerlemeyi belirtir. Ahlaksal bir eylem kendi mükemmelleşmesine yönelik olmakla birlikte, bundan yararlanarak, kişiyi yalnızca değerlere ve kurallara uygun eylemlere değil, aynı zamanda ahlaksal öznenin ayırıcı özelliği olan belli bir varlık kipine ulaştıran ahlaksal bir tutumun oluşturulmasını da amaçlar. Bu nokta da ortaya çıkabilecek birçok farklılık vardır.

Sonuçta bir eylemin, ahlaksal olarak adlandırılabilmesi için bir kurala, bir yasaya ya da bir değere uygun bir edime ya da edimler bütününe indirgenmesi şart değildir. Her ahlaksal eylemin içinde oluşturduğu gerçek ve gönderme yaptığı yasayla bir bağlantısı olduğu doğrudur. Ama böyle bir eylem ve aynı zaman da kişinin kendisi o ahlaki pratiğin parçasını teşkil eden bölümünün etrafına bir sınır çizer, takip ettiği kurala göre konumunu tanımlar, kendisinin ahlakî anlamda mükemmelleşmesini sağlayacak belli bir varoluş kipi belirler. Bunları yapmak için nefsi üzerinden eyleme geçer, kendisini tanımaya girişir, denetler, sınar, geliştirir ve dönüştürür. Ahlaksal bir tutumun birliğine gönderme yapmayan kısmi bir ahlaksal eylem, kendiliğin ahlaksal özne olarak oluşumuna çağrıda bulunmayan ahlaksal tutum ve öznelleştirme kipleri ile bunlara destek olan bir çilecilik bilgisi ya da kendilik pratikleri olmaksızın bir özne oluşumu olmaz. Ahlaksal eylem, tıpkı değerler, kurallar ve yasaklar sistemi gibi bir ahlaktan öbürüne değişen, nefis üzerindeki bu etkinlik biçimlerinden ayrılmaz.

Ahlakı, toplumun özgürlük bilinci olarak tanımlayan Önderliğimiz, ahlak açısından şu değerlendirmeyi dile getirmektedir. “Ahlak, başta ekonomik çabalar olmak üzere, tüm toplumsal eylemliliklerin iyi tarzda gerçekleştirilmesini ifade eder. Dolayısıyla toplumsal olan her şey ahlakidir. Ahlaki olan her şey de toplumsaldır. Örneğin ekonomi ahlaksal olduğu gibi, din de ahlaksaldır. Doğrudan demokrasi olarak siyaset ahlakın kendisidir. O halde işin ilk kuralı yani ahlakı, ilk toplumlardan itibaren toplumlar için hayati bir konudur. En iyi iş nasıl yapılıyorsa, o nasıllık en iyi ahlak kuralı olarak zihinlere yerleşir. Bu, süreç içinde daha da yetkinleşerek, sağlam bir gelenek olarak toplumsal hafızaya mal olur. Ahlak artık oluşmuş demektir. Töre, gelenek denilen olay budur. Burada çözümlenmesi gereken en önemli husus, ahlakın zihni bir eylem olduğu kadar toplumsal işle ilgili olmasıdır. Hem zihnin çabasını, hem toplumun eylemliliğini gerektirir. Şahsen bu duruma demokrasinin ilk orijinal hali demeyi tercih ederim. Bu durumda orijinal demokrasi ve ahlak özdeşlik kazanıyor.’’

Bu değerlendirmeden anlaşılacağı gibi, toplum demek, belli ölçüler, ilkeler toplamı demektir. Toplumların kendilerine göre zihniyet ve vicdan yapılanmaları vardır. Bu nedenle toplum hayatında yapma eylemi önemli bir yer tutar. Ahlak ta bu eylemin kendisini oluşturur yani bu eylemin içindedir. Nasıl ki insan ve toplum eylemsiz olmazsa, ahlak da eylemi şart kılar. Ahlak bir eylem durumudur. Eylemi olmayan insanın ahlakı da olamaz. Ahlak aynı zaman da tutum belirlemek, tavır almaktır. Şu şekilde de ifade edebiliriz, zihniyet devrimi nasıl ki bir anlama devrimi ise vicdan devrimi de bir duygu devrimidir. Ahlak da her iki devrimin pratikleşmesi, gerçekleşmesi demektir. İnsanın anladığını pratikleştirmesi ahlaklı olmasına yol açar. İnsan ne kadar güçlü anlam gücünü yaratırsa o kadar da büyük ahlaki eylemleri gerçekleştirir. Önderliğimizin de belirttiği gibi en büyük ahlaki eylem gelişen anlam gücü ile gerçekleşir. Yani ahlak zihni bir eylemdir. Devrimci ahlaki tutum, ideolojik, politik ve örgütsel çizgi temelinde oluşan yeni toplumsallığa, kurallardan da bağımsız büyük bir tutku ile bağlanmayı ifade eder. Yeni oluşan toplumsallığı yaşamın var oluş koşulu olarak algılar. Yaşamını yeni toplumsallık oluşturur.

Ahlaki yaşam da özünde oluşan bu toplumsallığa sürekli zihniyet ve özgür iradeyle katılım gücünü göstermektir. Yeni toplumsallığı geliştirenler büyük ahlaki tutuma sahip olandır. En büyük değerleri yaratanlarda onlardır. İyilik, doğruluk ve güzellik nasıl ki ahlakın özü ise, aynı zaman da özgürlük, eşitlik ve demokrasiyle özsel ilişki içerisindedir. Bu açıdan ahlak toplumu bir takım alt-üst yapılandırma şemalarına sığmaz. Her toplum ve birey ahlak olmadan yaşanmayacağını bilmelidir. Burada önemli olan toplum ve bireyin iyi bir ahlak ile donanmasıdır. Güçlü bir ahlaki yapılanma olmazsa hem toplum hem de birey açısında güçlü bir savunma da yapılamaz. Toplum ve birey olarak onurlu yaşamak da kendini güçlü savunmaktan geçer. Toplum ve bireyin ataerkil sistem karşısında bu kadar savunmasız bırakılmasının en önemli bir nedeni ahlak alanında yaşanan çürüme ile bağlantılıdır. Ahlak olmadan toplum ve birey olarak güçlü bir savunma yapılamayacağı kesindir. Bu açıdan toplumsal tüm sorunları ve krizleri aşmak açısından doğru bir ahlaki yapılanmaya ihtiyaç vardır. Bu hem insanca yaşamın ölçü hem de sistem karşısında başarılı olmanın ölçüsüdür.

Toplumların sürekli biçim değiştirmeleri doğaları gereğidir. Form çeşitliliği, yaşamın zenginliğidir. Karşı durulması gereken toplumsal formların kapalılığı ve katılığıdır. Bu tutuculuk ve kapalılık katılıktaki ısrardır. Bu ısrar toplum ve bireyin özgürleşmesinde yetersiz ve hatalı yaklaşımlara götürür. Özgürlük, formların ucu açıklığı ve esnekliğiyle bağlantılıdır. Bu temelde ahlak da değişebilme ve dönüşebilme kapasitesine sahiptir. Kimi düşünür ve filozoflar ahlakı zamanın çocuğu olarak tanımlarlar. Bu açıdan ahlakın devamlı değişken ve süresiz olduğunu söylerler. Bunlar doğru tanımlamalardır. Çünkü bu gün için en iyi, en doğru olan yarın ortadan kalkabilir. Günümüzde bize yön veren ve yöneten ilke ve kurumlar ilerde yeni düşünce tarzı ile değişikliği ve yeniliğe uğrayabilir. Düşünsel anlamda değişim ve dönüşümler yeni ilkeler ve oluşumlar kazandırır. Yani ahlak statik değil dinamiktir. Sürekli bir devinim halindedir.

Ahlak genel de üç boyut da ele alınır. Bunlar bilgi, duygu ve davranıştır. Ahlaki bilgi ahlak değerleri hakkındaki bilgilerdir. Örneğin, hırsızlık yapmanın, yalan söylemenin kötü bir şey olduğunu bilmek ahlaki bir bilgidir. Hırsızlık yapmamak, yalan söylememek ahlaki bir davranıştır. Hırsızlık yapması ve yalan söylemesi durumunda suçluluk hissetmesi ahlaki bir duygudur. Fakat her zaman bilgi, davranış ve duygu birbiriyle dayanışma içinde olmayabilir. Ahlaki bilgi ve inancımız ne kadar güçlü olursa yaklaşımlarımızda o temelde doğru, güzel ve iyi olabilir. Bir birey eğer yaptığı bir hareketten dolayı suçluluk hissi duyuyorsa bu hareket ahlak dışıdır. Ahlaki bilinç kişinin kendi benliğinin farkına varmasıdır. Doğruluk ve dürüstlük ahlaklı olmanın sonucudur. Bir yerde ahlaklı olmak demek aynı zaman da vicdan sahibi olmak demektir. İnsanın güzel ve güçlü bir vicdana sahip olması doğru ve güçlü bir ahlaki bilgiye ve inanca sahip olmasıyla eş değerdir.

Ahlaklı davranışın bir amacı da insanların bir arada ahenk içinde yaşamasıdır. Bunun içinde kişilerin kişiliğine saygı duyulmalıdır. Burada başkalarına karşı değil kişinin kendi düşüncesine, duygusuna, davranışına saygı duyması gerekir. Kişinin kişiliğine saygıdan başka kişinin yaşamına, bedenine de saygı duyulmalıdır. Ahlaki olan ruh ve bedenin ikisine de saygı duyulmasıdır. Bu saygı başkaları tarafından olması gerektiği gibi kişinin kendi kendisine de saygı duyması gerekir. Bu her türlü kötü davranışlardan ve alışkanlıklardan uzak durmak kadar insan sağlığı açısından zararlı olan davranış ve alışkanlıklardan da uzak durmayı gerektirir. Ahlakilik yalandan, bireycilikten, bencillikten, gasptan, talandan, tahakkümden, cinsiyetçilikten, hırsızlıktan, emeksizlikten, sorumsuzluktan, keyfiyetten, doğaya zarar vermekten, sigara ve içki içmekten vb. davranış ve alışkanlıklardan her koşul ve ortamdan uzak durmayı gerekli kılar.

İnsanın yarattığı, geliştirdiği en önemli değer kendi hayatına kattığı değerdir. İnsanın kendisi ile ilgili yargısı, kendisinin nasıl bir yaşama sahip olup olmadığı üzerinedir. Yaşam da bilinçli ve yetkin olan insan, kendine daha fazla güven duyar, kendini daha çok sever ve saygı duyar. Kendine dönük bir iç yoğunlaşmayı ve yaratımı olmayan insan, yaşamında gerekli ahlaki eylemlilikleri gerçekleştiremez.  Kişinin kendine saygı, güven ve sevgi duyması yine erdemli olması hayatı için sürekli değerler üretmesinden geçer. Bu anlayış ve çaba ile yaklaşım kişinin sağlam bir karakter edinmesine neden olur. Kendi karakter değerlerini yaratmanın hem zorunluluğunun hem de ihtiyacının bilincinde olmak ve bu gerçekle hareket etmek önemlidir. İnsan nasıl ki maddi edimlerini yaratan bir varlık ise aynı zamanda, ruhunu da yaratan bir varlıktır. Bu açıdan düşünsel gelişim kadar ruhsal gelişimi de yaratmak insan olmanın gerekliliklerindendir. Saygı, sevgi ve erdem, bir insanın düşünce ve duygu gücüne güvenmesidir de aynı zaman da. İnsan ahlaki eylemindeki ısrar ve çabası ile mükemmelliğe erişerek, kendi nezdinde kendini en büyük değer haline getirmeyi de hedef edinir. Değer kavramının mümkün kılan yaşam kavramıdır. İnsanın en büyük değeri de zihinsel alanda yarattığı değerlerdir. Yaşamak için belli bir bilgiye ve bu temelde biçimlenen davranışlara ihtiyaç vardır. Bilgisiz de fiziki bir yaşam söz konusudur ancak insanı insan yapan özelliklerden muaf olunur. Hayatta kalmak, keyfi araçlarla, rastgele hareketlerle, sadece dürtülerle, şansla mümkün değildir. Hayatta ‘nasıl yaşayacağım’ seçimi kişinin kendisine aittir. Kişi doğru ve ya yanlış seçim yapabilir. Yanlış tercihler insan ve yaşamı açısından tehlikeli sonuçlar doğurur. İnsan, kendini tahrip etme anlamında bir güce sahip olan tek canlıdır. Ve tarih boyunca çoğu dönem de bu gücünü kullanmıştır. Önemli olan insanın tercihlerini doğru yapabileceği bilince ve iradeye sahip olmasıdır. Bu konuda doğru amaç edinmesi ve doğru değerler üretmesidir. O halde insanın esas alması gereken doğu amaçlar ve değerler nelerdir? Hayatta kalması hangi değerleri gerekli kılar? Nasıl bir insan ve nasıl bir yaşam? İşte tüm bu soruları ahlak bilimi cevaplar. Bu açıdan insanın hayatta kalabilmesi için ahlak bilincine ve bu temelde gelişen yapılanmalara ihtiyacı vardır. Ahlakın değer ölçüsü insan hayatıdır. Bu temelde ahlaki yapılanmanın güçlü olabilmesi için insan edim ve eyleminin doğru, iyi ve güzel olmasına ihtiyaç vardır. İnsanoğlu iyinin, doğrunun ve güzelin peşinden yol aldıkça, kendi yüreğini ve beynini devletçi, iktidarcı ve cinsiyetçi tüm zihniyet ve yapılanmalardan temizleyerek, erdemli bir yaşamın sahibi olabilir. Güçlü bir ahlaki tutumla insan yeni yaratımlarıyla kendi yaşam ustalığını gerçekleştirir. İşte bu anlam da yaşam bilgeliğinin kendisini oluşturan ahlaktır. Toplumda güçlü ahlaki bilince ve tutuma sahip olmayanlar her türlü sapmayı yaşayabilirler. Kişiyi iyi, doğru ve güzele sevk eden kendi yarattığı ahlaki yanıyla bağlantılıdır.

Uygarlık tarihi boyunca toplumlar ahlaksız kılınmaya zorlanmıştır. Devletçi-iktidarcı ve cinsiyetçi yapılanmalarla ahlak kadükleştirilip, işlevsiz kılınmıştır. Ancak gerçek olan bir şey var ki; o da ahlakın asla yok edilemeyeceğidir. Ahlak asla yok edilmedi, yok edilemez. Yok, etmek Önderliğimizin de belirttiği gibi ancak toplum olmaktan çıkmakla mümkündür. İnsanın en temel gücü olan toplumsallık, yaratılan ahlaki değerlerin toplamında oluşmuştur. Bu gün büyük oranda dumura uğratılsa da ortadan kalkmamıştır. İlk olarak doğal toplumda gelişen ahlaki yapılanmalar, sonrasında gelişen ataerkil zihniyetle bir kenara itilse de, insanlık tarihinde ahlakı yeniden inşa etmede büyük çabalar gösterilmiştir. Tüm bu çabalar sınırsız acılar ve emekler sonucu yaratılmış ve bu gün toplum yaşamında silikte olsa varlığını korumuştur.

İnsan bir anlam da arayışlarıyla da vardır. Yaşamı bir yerde arayışlarımızın ve bu temelde gelişen çelişkilerimizin sınırsızlığında tanıdık. İnsanlık tarihi boyunca insanın özgürlük, hakikat arayışları hep var ola gelmiştir. İktidarcı, devletçi yapılanmalar karşısında her zaman toplumun çilekeşleri olmuştur. Bu çilekeşler öncülüğünde gelişen hakikate ulaşma çabaları sınırsız acılarla süreklileşmiştir. Anlamı yaratmak, hakikati bulmak arayışında olan insan en fazla da acı çeken insandır. Ancak arayışı olan insan acıyı hissedebilir. Acının gerçek tanımın bilebilir. Arayışı olmayan insan acıyı çok fazla tanıyıp, hissedemez. İşte soyluluk da bu acılara dayanma gücüdür. Bu güç insana direniş gücü aşılar. Bu güç insanı erdemli kılar. Çünkü soyluluğun olduğu yer de arayış, arayışında olduğu yer de direniş vardır. Soyluluk insanı özgür bilince ve iradeye kavuşturur. Hakikat yolunda yılmaz bir savaşçı kılar. Sürekli sorgulayan ve sorgulatan yaklaşımlarıyla anlamı yaratmaya çalışır. Hayatı bilgeliğin ve aşkın gücü ile sarar. Soyluluk, insanın kendi kökleri üzerinde büyümesi ve ilerlemesidir. İnsanı kökü doğal toplumdur. Bu toplumun değerlerlerine bağlılık insanı soylu kılacaktır, bu değerlerden uzaklık, kopma ve dışta lama da soysuzluğa yol açacaktır. Soyluluk ya da soysuzluk işte bu tercihi doğru belirleyen ahlaki irade ve inançtır. Ahlakın özgür temelde gelişimi de doğal toplum da yaşandı ve insanlık kendi köklerine yani ahlaka ulaştığı zaman tekrardan özgür olabilecektir.

DEVAM EDECEK…

Maxmur Kadın Vakfı Sitesi – Yıldız Gever

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com

www.lekolin.org

www.lekolin.net

www.lekolin.info

Özgürlük Ahlakında Kadın – DOSYA (1)

Özgürlük Ahlakında Kadın – DOSYA (1)

“Memleketler parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çöker.”

 

Ataerkil zihniyet parçalı görüntüsüne rağmen daha da merkezileşiyor ve bunu yaparken her parçayı kendi iktidarına özel yöntemlerle bağlıyor. Sınırları yeniden belirliyor, politik-ekonomik birliklerle kendini yeni alanlara göre ayarlıyor, bu temelde yeni bölgesel birlikler oluşturuyor. Kendi iktidar aygıtlarını yeniden düzenliyor. Özelleştirmeyi en üst boyuttu gerçekleştirerek, kentleri yeniden inşa ediyor.

Bu inşayı gerçekleştirirken insanlığın tarihi-kültürel değerlerini yerle bir ediyor. Doğada denge adına bir şey bırakmıyor. İletişim sektörleri ile tüm dünyayı bir ahtapot gibi sarıyor. İnsanlar sanal âleme ruhsuz, silahsız bir şekilde katılıyor. Toplumun tüm ahlaki değerler çiğnenirken ataerkil sistem kendisini hiç olmadığı kadar güçlendiriyor.

İnsanlık tarihinde en zorlu ve sarsıntılı bir süreçten geçmekteyiz. Bu sarkıntılı süreçte uygarlık güçleri, imparatorları insanlığı çizdikleri taslağa göre yeniden yapılandırıyorlar. Üretim, tüketim, siyaset, sosyal değişimler bununla birlikte gelişiyor. Teknik gelişim ile finansa telekomünikasyon, sanayi eğlence vb. sektörlerle yeni bir ilişkilenme biçimi yaratılmaya çalışılıyor. Etnik ve dini oluşumların görünümdeki gündem işgaline karşın bunlar da parçalanarak yeni sömürü zeminleri yaratılıyor. İnsanın kendisi bu gün en büyük sömürü aracı haline getiriliyor. İktidar ilişkisinin, erkek egemenliğin bundan ileri bir aşaması yok.

İnsanın ahlaki düşüşle köleleştirilmesi ancak bu kadar olur. Bu aynı zaman da çürümüşlüğün son noktası olmaktadır. Bu çürümüşlüğün, yozlaşmanın nedeni de ahlaki değer yargıların yok edilmeye çalışmasıdır.  Ahlaki değerlerden uzaklaştırılan insan, yalnızlaştırılarak teslim alınıyor. Bu nedenle hızla insanın geçmişinin yok edilmesi, hafızaların silinmesi esas alınıyor. Kendini bilmeyen, tanımayan birey ve toplum kendini var eden değerlere de bağlı kalamaz.

Uygarlık sistemi tüm bu gerçeklikleri yok etmeye çalışarak, geriye kalan tortuları da sisteme eklemeye çalışmaktadır. Toplum da var olan cinsiyetçilik bu temelde şahlandırılıyor. Ve kadınlar eril sistemin en temel kurbanları haline getiriliyor. Zalim erkek kadından dolayısıyla ahlaktan böyle intikam alıyor.

Ataerkil sistem de her şey insan üzerinden gelişiyor. Her türlü teknik insan üzerinde uygulanıyor. İnsan kendisinin karşısına dikiliyor.’ Tanrı Öldü’ tanımıyla anlatılmak istenen gerçeklik bu oluyor. Tanrı ölüyor ama yeni tanrılar yaratılıyor. Yani dinler hepsi ölüyor ve yeni bir din doğuyor. İnsanlığı, kadını, doğayı karşısına alan, onu ahlaki değerlerden uzaklaştırarak güçsüz ve savunmasız bırakan sömürgecilik temelinde gelişen erkek egemenin yeni dini para olmaktadır. Yaşadığımız çağın temel lider değeri olan para bir sermaye birikim aracı olarak aynı zaman da bir değer gaspı olarak köleleştirmenin ne büyük aracı olmaya devam etmektedir. Sürekli sömürüye, savaşlara davetiye çıkaran paranın toplumda ahlaki çöküntüyü yarattığı da kesindir. Bu da toplumun en büyük ahlak sorunu olarak bu güne değin taşınmıştır. Bunu aşılması içinde toplumun kolektif vicdanı olan ahlaka ve onun ortak aklı olan politikaya ihtiyaç vardır. Yoksa insanlığın kabuk bağlayan yaraları sarılmadığı gibi, hiçbir sorunda çözüme kavuşmayacaktır. Ancak ahlaki ve politik toplum yapılanması ile insan varlığını garanti altına alacak bir özgürlük ideoloji geliştirilebilinir.

Uygarlık tarihi boyunca ister kültürel, ister sınıfsal isterse de ulusal anlamda olsun yaşanan tüm çelişkilerin kaynağını cins çelişkisi oluşturmaktadır. Bu anlamda bu çelişki tarihsel-toplumsal gelişimi diyalektiği içinde ele alınıp, çözülmeden hiçbir çelişki de çözümlenemez. Yirmi birinci yüzyıla temel çelişkiyi oluşturan cins çelişkisi ve onun üzerinde şekillenen kültürel, toplumsal çelişkiler, bunun yol açtığı büyük ahlaki çöküntüler ile giriyoruz. Tüm bu toplumsal çelişkiler kadın varlığı üzerinden temellenmiştir. Kadının kaybedişi bu anlam da çok köklü ve varlıksaldır. Kadının düşüşü ile birlikte başlayan toplumsal yarılma aynı zaman da ahlaki yarılmayı da ifade eder. Ataerkil sistemin temel beslenme kaynağı olan toplumsal cinsiyetçilik kadınlara rağmen kadınları belirleyemeye devam ediyor. Egemen düzenin sürdürülmesi kadının ilk ezilen ve sömürülen cins, sınıf ve ulus olarak mevcut konumunun sürekliliğine bağlıdır. Kadının üretim ve üretkenliğini mülkleştirilmesine dayalı gelişen ataerkil tarih bu düzeni sürdürmenin temeline özel mülkiyet olgusunu koydu. Kadını özel mülkiyeti olarak gören egemen zihniyet kadının sömürgeleştirilmesi üzerinde kendi düzeni geliştirmeyi esas aldı. Düzenin devamı ve gelişimi için kadınları ataerkil sistemin denetiminde tutulmaları ve kontrol edilmeleri şart göründü. Ve böylelikle kadınlar üzerinde ölümcül kontrol mekanizmaları yaratılmış oldu. Böylelikle kadının bedeni ve cinselliği aile, eğitim, hukuk, tıp, dil ve din başlıca olmak üzere tüm toplumsal kurumlar yoluyla sürekli gözlem ve denetim altında tutulması sağlandı. Bu zihniyetle kadınlar büyük katliamları yaşadılar. Ve halende bu zihniyet kadınları katletmeye devam ediyor.

Egemen erkek için ÖZEL olan kadın o kadar özel ki her gün, her an bin bir çeşit ölümü yaşayacak kadar özeldir. Kendi ölüm fermanını kendinde taşıyacak kadar ‘özel’dir. O kadar özeldir ki bütün bedeni, cinselliği ve ruhuna gemler takılmış, tabularla ‘özelleştirilmiştir’. Bu temelde binlerce yıllık ataerkil zihniyet ve onun temsilci olan kapitalist modernite kadını sosyal ve kültürel kuşatmaya almıştır. Bedeninden ruhuna, ruhundan duygusuna, duygusundan düşüncesine kadar egemen ağlarla kuşatılan kadın ölüm cenderesine kıstırılmıştır. Egemen ahlak- ahlaksızlığı- yapısı kadını böylelikle krizli bir kimlik haline getirmiştir. Bu gün insanlığın yaşadığı sosyal krizlerin ve bunalımların temel nedeni ataerkil sistemin yarattığı kadının krizli kimlik gerçeğidir. Kadının bu krizli kimlik gerçeği sonucu ahlakta büyük bir kriz ile karşı karşıya gelmiştir. Bu krizli kimlik gerçeği toplumda cinnet düzeyine varan büyük ahlaki bunalımlara, çöküntülere neden olmaktadır.  Kadını kuşatan bu egemen ağlar günlük olarak ta kadını erkeğin çıkarları temelinde bir sömürüye tabi tutarken, yaşam ve ilişkilerde açığa çıkan taciz ve tecavüz karakteri ile kadın daha sindirilmek istenmektedir. Uygarlık tarihi tecavüzcü karakteri ile kadını maddi olduğu kadara manevi anlam da büyük bir sömürü gücü haline getirerek kendi varoluşunu sağlamakla birlikte,  kendini güvenceye de alıyor. Uygarlık tarihi bu anlam da gasp, yalan ve karanlıklar tarihidir. Temelinde ahlakın yitimi yer almaktadır. Kadının yitimi ile ahlakın yitimi paralel gelişmiştir. Kapitalist modernite ile birlikte en zirvede yaşanan bu ahlaki yitim ile kadın en dibe vurmuştur. Hiçbir sistem kapitalist modernite kadar kadının ahlaki değerlerini bu kadar dibe vurmamıştır. Kadınlık adına ne varsa her şey ayaklar altına alınmıştır. Bu gün kadın, dünyanın dört bir tarafında ataerkil sistem içinde şiddete maruz kalmaktadır.

Kadınlara yönelik şiddetin açık bir göstergesi olarak, tecavüz ve cinsel tacizi de içeren cinsel şiddet evrenseldir;  devlet sınırlarını ve kültürleri aşmakta, bütün ülkelerde ve bütün kültürlerde kadınlara karşı aşağılama ve terör silahı olarak kullanılmaktadır. Kadınlara yönelik şiddetin bütün biçimleri, cinselliklerini şiddet, korku ve sindirme yoluyla kontrol altına alarak kadınlara boyun eğdirmenin ahlaksızca yöntemleri olarak iş görmektedirler. Şu anda dünya çapında binlerce kadın devletlerin gerek savaş yoluyla gerekse de devletin alt ve üst yapı kurumlarıyla uyguladığı sistematik şiddetin yanı sıra eşlerinden, babalarında ve erkek kardeşlerinden dayak yiyorlar, şiddet görüyorlar. Birileri namus adına öldürülüyor, birilerinin yüzüne kezzap dökülüyor, birilerinin boğazı kesiliyor, birileri recm ediliyor, birilerinin boynuna ip dolanıyor ve birileri bombalar altında öldürülüyor. Binlerce kadın tecavüze uğruyor, işkence görüyor, gözaltında kayıp ediliyor ya da kaçırılıyor. Fuhuş bataklığına binlerce kadın saplanıyor. Ve fuhuş bu gün uygarlık sisteminde bir sektör haline gelerek kadını tüketiyor. Yaratılmak istenen yeni sömürge alanları nedeniyle’ terör’ adı altında kirli savaşlar süre geliyor ve bu savaşın en fazla mağduru yine kadınlar oluyor. Ölümün soğuk nefesi kadınların ensesinden, bedenlerinden ve ruhlarından hiç eksik olmuyor. Ölüm yalancı ve zalim erkekliğin yarattığı bu karanlık dünya da kol geziyor. Ve her gün binlerce kadın sesli ya da sessiz aramızdan ayrılıyor. Dünya bu insanlık trajedisine DUR! Diyemiyor. Çürüyen insanlık vicdanının sesini yükseltemiyor. Ve kadın insanlığın kaybolan vicdanını arıyor. Bugün dünya genelindeki istatistikler baktığımızda şiddetin boyutlarını en azında belirli yönlerini daha iyi görebiliriz.

-Bu gün dünya da her üç kadından biri fiziksel şiddet görüyor.

-Her yıl yaşları 5 ile15 arasında değişen iki milyona yakın kız çocuğu fuhşa zorlanıyor,

-Dünya da her 6 dakikada bir kadına tecavüz ediliyor,

-ABD’ de her yıl dört milyon kadın şiddete maruz kalıyor,

-Hindistan’da her gün beş kadın çeyiz kavgaları yüzünden ölüyor,

-Güney Afrika’ da her 90 saniyede bir kadına tecavüz ediliyor,

-Çin de 1 milyon kız çocuğu sadece kız oldukları için anne karnında öldürülüyor,

-Irak’ ta savaşın ilk aylarında yirmi bin kadına tecavüz edildi,

-Her yıl 2 milyon kadın uluslararası kadın ticaretinde kullanılıyor.

-15- 40 yaş arası birçok kadın toplumsal cinsiyet kökenli şiddet nedeniyle ölüyor ya da yaralanıyor.

-Her üç kadından biri dövülüyor, cinsel ilişkiye zorlanıyor ya da taciz ediliyor.

-Kadın cinayet kurbanlarının yüzde 70’ i erkek arkadaşları tarafından öldürülüyor.

Tüm bu gerçeklikler acı da olsa bize çağımızın gerçek vicdanını göstermektedir. Bu nedenle sorunları ele alırken ideolojik, kültürel, sosyal, ekonomik olduğu kadar ahlaki boyutta da ele almak gerekir. Çünkü ataerkil sistemin şiddet kültürü o kadar geniş bir yelpazeyi kapsar ki kadın yaşamının her anı bir şiddet biçimiyle denetlenir, köleliğin sınırları yeniden çizilir. Kimi zaman görünür bir şiddet aracılığıyla kimi zaman da içselleşmiş köleliğin yarattığı oto kontrolle varlığını sürdürür.

Yaşadığımız coğrafya da ataerkil zihniyet ‘Namus’ adı altında geliştirdiği geleneksel ahlak yaklaşım ile kadınları her gün ölüme mahkûm bırakmaktadır. Namus adına kadınların bütün hareketleri geleneksel kurallara bağlanıyor. Kadın cinselliği bir taraftan tabu haline getirilirken diğer taraftan da her şeyiyle günlük olarak pazarlanıyor. Ataerkil toplum yapısında kadının iffeti, erkeğin namus ve şerefi sayılır. Kadınlar bu yapı içerisindeki düşük bir statüye sahiptirler. Böylece kadın cinselliğine aşırı derece de bir değer atfedilmiştir. Coğrafyamız da, ülkemiz de bu ataerkil düzene sahiptir. Bu nedenle her beş saniyede bir ‘Töre’ adıyla bir kadın öldürülüyor. Kadın cinayetleri hızından hiçbir kaybetmeden devam ediyor. Cinsiyetçi medya kadınların cansız bedenlerini yayınlamaya aynı zamanda temel nedenleri örtmeye devam ediyor.  Ataerkil sistemin acımasız çarkları kadınlarımızı tek tek yutuyor. Yarım kalan hayatları, özlemleri ve sevdaları ile ayrılıp gidiyorlar. Bir sessiz çığlıkları kalıyor geriye bir de yarım kalan gülüşleri… Enselerinde her an “Namus” adına katledilecek bir giyotinle birlikte dolaşıyorlar kadınlarımız. Ve bu sistem içinde yaşamı pamuk ipliğine bağlı kadınlarımız…

Ataerkil sistem kadınlara yaşamın her alanında topyekûn bir saldırı zihniyeti ve sistemidir. Bu nedenle kadına yönelik bu kadar şiddetin, saldırının sorumlusu egemen erkek sistemi ve onu uygulayan toplumdur. Kadına karşı şiddet toplumun ahlaki anlam da yozlaşmasının bir sonucu olarak gelişmektedir. Bu anlam da ataerkil zihniyet ve ona dayalı tüm yapılanmalarla topyekûn bir mücadele kadın kurtuluşu, özgürlüğü için temel neden olmaktadır. Bu sistem ve yapılanmalar değişmedikçe kadın köleliği, istismarı, metalaştırılması ve kadın katliamları da bitmeyecek. Aile ve kadın-erkek arasındaki ilişki düzeyindeki erkek egemenliğini sürekli üreten gerçeklik çözümlenip, aşılmazsa eşitlik, özgürlük, demokrasi, ahlak, politika alanında da güçlü bir gelişim yaşanmayacaktır. Böylelikle özgürlük idealleri, hayalleri kırılmaya mahkûm kalacaktır.

Özgürlüğün, eşitliğin, demokrasinin ve ahlakın gerçek anlamı kadın ve erkek ilişkilerinde yaratılacak olan özgürlük düzeyi ile eş değerdedir. Sosyal alanda aşk, evlilik ve ilişki kavramları özgürlük bilinci temelinde sorgulamak ve dönüştürmeyi gerçekleştirmek kadınların, köleliği yaratan tüm zihinsel yapılanmalardan, bunun ruh ve duygu dünyasından kopmasına yol açacaktır. Kadını zihinsel, ruhsal ve fiziksel olarak değişip-dönüştüren, yeni den yapılandıran bir sosyal yaşamı yaratmak gereklidir. Ancak bu şekilde erkek aklının zihinsel, ruhsal ve duygusal acımasızlığına karşı güçlü bir direniş ve alternatif yaratılabilinir. Kadınla, toplumla doğru bir yaşam içinde zihinsel, ruhsal olduğu kadar ahlaki anlam da bir güce ve örgütlülüğü ihtiyaç vardır. Erkek aklının ahlaktan kopukluğu dünyayı büyük felaketlere sürüklemektedir. Kadın etrafında geliştirilen korkunç, acımasız sömürü aygıtlarıyla kadınlar şahsında toplum yaşanamaz duruma getirilmiştir. Dünyamızı bu korkunçluktan, acımasızlıktan ve ahlaksızlıktan kurtarabilmek için de erkek aklının aşılması gerekmektedir. Kadınların nasıl ki yeniden değişim ve dönüşüm sağlamaları özgür bir duruş ve yaşam için gerekli ise, erkeklerinde değişim- dönüşümü sağlamaları özgür birliktelikler ve yaşanılır bir dünya için bir o kadar gereklidir. Bu açıdan erkeklik olgusunu besleyen, güçlendiren tüm düşünce, duygu yapılanmalarına karşı meydan okumak özgür erkek yaratımı için en büyük erdemdir.

Ataerkil sistemin muazzam ahlaksızlaştırıcı gerçeği karşısında kadın yaşamın her alanında yeterli etik ve ahlaki davranışları, kişilikler ve kurumlar düzeyinde temsil edebilmelidir. Bu temelde verilecek olan zihniyet savaşımı etik, ahlak değerleri ile birlikte verilmelidir. Etikten ve ahlaktan yoksun bir zihinsel oluşum ve bu temelde gelişen mücadele sonuçta kadınları çokça karşılarında oldukları, derin acı ve zorlukları yaşadıkları ataerkil sistemin bir yedeği ya da eki haline getirebilir. Bu açıdan özgürlük mücadelesinde moral, etik ve ahlaki değerlerin rolü hayatidir. Bu değerlerin birlikteliği ile yürütülen mücadele kalıcı ve başarılı sonuçlara ulaştıracaktır.

Demokratik modernitenin inşa güçleri olarak ahlaki alana ilişkin görevlerimizi bilince çıkarmak, benimsemek ve yaşamsallaştırmak kadın ve toplumun içinde bulunduğu sorunları çözmek, yeni ve özgür bir yaşam yaratmak açısında önceliği oluşturmaktadır. Bunu başarabildiğimiz oranda inleyen insanlığın, acı çeken kadınların sorunlarına çözüm gücü olabiliriz. Bu nedenle uygarlık ve modernite canavarları ahlaka ne kadar saldırıp, yok etmeye çalışsalar da ahlaki toplumu savunmak ve geliştirmekten başka çözüm şansına sahip değiliz. Ahlaki ve politik toplumu yaratmadaki başarı, kadınlarımızın daha özgür, güvenli, güzel ve erdemli yaşamalarının garantisi olacaktır. Yaşamın yaratıcısı olan kadın, ahlaki ve politik toplum yapılanmasında kendi gücüne, kimliğine ve tüm ahlaki değerlerine yeniden kavuşacaktır. Bu güç ve irade kadına her koşu altında moral, cesaret ve güç aşılayarak yalancı ve zalim erkek gerçekliği ile yüzleşmekten, hesaplaşmaktan kaçınmayacaktır. Bu yüzleşme ve hesaplaşma için ahlaki değerleri güçlü sahiplenme ve yaşamsallaştırma zamanı. Ve kadınlar bu zamanı büyük ahlak eylemcileri olarak ilerlemekten başka çareye sahip değiller.

Bu anlam da, çareyi bulmak, çözüm gücü haline gelmek için AHLAK, özgürleşmek ve özgür bir yaşam yaratmak için AHLAK, İnsanca bir yaşam ve yaşanılır bir dünya için AHLAK diyoruz.

Bu bilinç ve inançla demokratik çağın ahlaki insanı, bu bilinci ve inancı kişiliğine kazıyan, özgürce yaşayan ve yaşatan olacaktır.

DEVAM EDECEK…

Maxmur Kadın Vakfı Sitesi – Yıldız Gever

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com

www.lekolin.org

www.lekolin.net

www.lekolin.info