AKP Rejimi Tarikat – Cemaat Biçiminde Kamufle Edilen Bir Çeteler Cephesidir

Türkiye’ de İktidar erkinin yeni ortakları olan tarikatlar, çete kültürünün en üst biçimini temsil ediyorlar. Türkiye çetelerden arınma değil, onların en gelişmiş biçimince yönetiliyor.

AKP rejiminin temel direklerini oluşturan Nakşibendiciler – Nurcular – Fetullahçılar –Süleymancılar ve 12 Eylül cuntacıları Türk İslam sentezinin etrafında kenetlenerek kadrolaşmalarını tamamladılar. Tarikatlar koalisyonundan başka bir şey olmayan AKP’ de hangi bakanın hangi tarikata mensup olması gerektiği, önce dergahlarda konuşulur. Kabinenin yüzde 64′ü, Nakşibendi tarikatının sertlik-yayılmacı yanlıları diye adlandırılan Dergâhları’na mensup. Tayyip Erdoğan da aynı dergâha bağlı. Yüzde 11′sı Nurcu.

Fethullahçılardan, Milli Görüş’e, Menzil grubundan Nakşibendilere, Türk Ocakları kökenlilerden Akıncılara, Ülkü Ocakları kökenlilerden Nizam-ı Alemcilere ve daha sayamadığımız bir sürü tarikat, tekke, ocak mensuplarına kadar ortak paydaları, milliyetçi-ırkçı, Türk-İslam sentezidir. Mücahit Akıncıların pan-türkizm temelinde Kafkasya, Filistin, Afganistan, Libya ve şimdi de Suriye topraklarında aktif savaşa katılmaları, Fethullahçıların ve Nakşicilerin Müslüman kardeşler örgütleri ile birleşerek “dünyaya hakim olma” adına Arap rejimlerini kontrol yarışında illerleme göstermeleri, paramiliter İslamist örgütlenmelerin hızla artan faaliyetleri, Erdoğan’ın ve diğer tarikatların “ırkçı, milliyetçi, dinsel gericiliği” birleşince tehlike çanları daha da hızlı çalıyor.
Üst rutbeli subayların çark etmeleri, Türbanlı hatunların önünde süklüm büklüm olmaları, kışlalara Kuran kurslarını sokmaları tasadüfi değildir. 12 Eylül generallerinin ahlaksızca uydurduğu ve bugün tuhaf biçimde kendisini her alanda ifade eden sözde “ılımlı dindar Atatürk milliyetçiliği” aslında buz gibi ırksal ve dinsel bir omurga üzerinde duruyor: Türklük ve Sünni İslam!

1981 yılında askeri hükümetin Başbakanı Bülent Ulusu’nun Taif’deki İslam zirvesine katılarak, koruyucu İslam kuşağı oluşturulması amacıyla Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan ve Sudan ile kurulan sıcak ilişkiler ve hemen sonrasında A. Gül’ in Arap bankalarının başına getirilmesi bu sürecin hızlandırlmasına takabül eder. İslamiyet, devletin 12 Eylül temelinde gelişen ve dış dinamik tarafından kollanan ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir politik içerikle ele alınıyordu. Öncelikle körfezdeki petrol çıkarlarını düşünen Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Dubai ve Pakistan gibi otoriter rejimlerle yönetilen ancak “kanun dairesinde” hükmünü icra eden İslamcı devletleri destekliyordu. Bu çerçevede “Kanun Dairesinde İslam” Türkiye’de devlet politikası haline gelirken, 12 Eylül sonrası askeri iktidar tarafından yaygınlaştırılan, Rabıta, her köye bir cami, her Türk’ e bir imam, zorunlu din dersleri uygulamalarıyla, bütün güç tarikat ve kahraman mehmetçik ortaklığına veriliyordu.

12 Eylül’ de özellikle baskıcı tarikat ve cemaatler darbeyi coşkuyla karşılıyorlardı. Askeri kanat tarafından korunan Fethullah Gülen’in o zaman darbeyi desteklemek için bir sakınca olmadığının fetvasını veriyordu. Şimdiki cumhurbaşkanı A. Gül Hizbullah örgütüne bağlı olarak faaliyet gösteriyor ve 1982 lerde Askeriyenin çekirdek kadroları ile ilişkiye geçiyordu. Daha sonraları ise, cumhurbaşkanlığı ufukta görününce, ilkin Kenan Evren’ i ziyaret ediyordu. Abdullah Gül, Nakşibendi şeyhi Seyyid Abdülhakim dergâhının uzantısı olarak tarikat-cemaat ilişkilerine katılmış ve daha sonra generallerin adamı olarak Arap diktatörlüklerinin Rabıta örgütü adı altında gerçekleştirdikleri transaksiyonları da denetliyordu. Gerek Millî Görüş hareketinde, gerekse Askeriye, MHP ve uluslararası Müslüman örgütlerle iyi ilişkileri olan bu şahsiyete mazbata verilmesi, örgütlü, planlı bir sürecin parçasıdır. Erdoğan’ın yerine Gül’ ün tercih edilmesinde, Gül’ ün Arap bankaları yoluyla, üst derece devlet yöneticilerinin, MİT ve ordu’nun Rabıta örgütü atrafından finanse edilmesinde kilit rol oynamasıydı. A. Gül, burada, yalnızca ABD ve Suudiler değil aynı zamanda çete kültürüne sahip Askeriyenin de güvenini alıyordu. Darbeden sonra Fethullah Gülen cemaatine bağlı Sızıntı Dergisi’nin başyazısında, “Ümidimizin tükendiği yerde Hızır gibi imdadımıza koşan Mehmeçik’e bir daha selam duruyoruz” demekle darbecilere selam durmuşlar. Böylece Türkiye’ nin dini çeteleri olan tarikatları darbeyi desteklemekle, hızla gelişme ve büyüme göstermişlerdir. 12 Eylül’ün en önemli ürünlerinden biri işte bu Türk İslam sentezidir. Darbe sonrası siyasetten kültüre, eğitimden idari yapıya kadar her şey, her alan bu ideolojinin ekseninde biçimlendirilmiştir. AKP- Kemalist ordu ittifakı ile, Osmanlı Devleti’nin İslam ümmetçiliğine dayanan fetih ideolojisi yeniden diriltilmektedir. Bu nedenle AKP, ABD’nin desteğiyle içeride ve dışarıda İslam’ı ve Osmanlı mirasını sahiplenerek Sünni İslam ümmetçiliğin bölgede sözcülüğünü üstlenmiştir… AKP iktidarının 3. döneminde Yeni Osmancılık siyasal ve toplumsal hayatın her alanında egemen olmaya başlamıştır. Artık Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıldönümleri kutlanmakta, Osmanlı’dan kalan etnik, kültürel ve dinsel gelenekler kutsanmaktadır. AKP kongrelerinde “Biz Osmanlıyız” marşları söylenmekte, Osmanlıca Arapça’nın yanında okullarda seçmeli ders olarak okutulmakta, İslam’ı ve Osmanlı’yı yücelten filmler, diziler, oyunlar, müzikler TRT ekranlarında boy göstermekte, otomobillerin camlarına, gümüş takılara, işyerlerinin duvarlarına kadar her yere Osmanlı tuğrası resmedilmektedir.

12 Eylül’den sonra Kemalizm yerine Türk-İslam Sentezi’nin resmi ideoloji haline gelmesi “yeni Osmanlıcılık” akımının yolunu açtı. Türk-İslam Sentezi’nin ana çerçevesi, Türklerin öncülüğünde “İslam birliğini kurmak, geliştirmek ve Osmanlı’dan miras olarak bu işlevi devir ve teslim almak, ahlak ve kültür öğelerini, uzun vadeli bir plan içinde din temeline dayalı” olarak biçimlendirilmişti.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri Türk-İslam sentezi ve bunun içerisinde de İslam’ın sadece bir kolu Hanefi mezhebi… Onun dışındakileri yok saymış ve insanlara ‘ancak benim size önereceğim din dindir’ baskısı yapmıştır.

Günümüzde hem dini hem de ırki düşünsel sentezin oluşturduğu Türk-İslam ideolojisinin Neo-Osmanlıcı zihniyetin örneğini, Türkiye’de 10 yıldan fazladır iktidar olan AKP hükümeti oluşturmaktadır. TC’nin kuruluşundan 2002′ye kadar sadece etnik Türkçülük ağırlıklı ırkçı bir hegemonya gerçekliği söz konusuydu. Bu hegemonik sürecin soykırım uygulamalarına en fazla maruz kalan bütün Anadolu halklarıdır. Asker-polis sopasına dayalı jakoben rejimi, şimdi yerini Türk-İslam sentezinden oluşan Yeşilci Irkçılığa bıraktı. Yani AKP şahsında hegemonik sistem kendisini yenileyerek çağın koşullarına göre uyarladı. AKP, Türk devletinin kuruluş felsefesinin gereklerinden olan Anadolu ve Trakyada ki etnik temizlik sürecini yeniden canlandırıp sonuca götürme projesini yüklediği misyonla hareket ediyor.

Yeşil Türkçülük ideolojisi, Türkiye’de Türk-İslam sentezi biçiminde kendisini bir formasyona kavuşturdu. Bu örgütleme hızla 60′lı yıllardan sonra kendisini Türkiye’ye taşırarak modernizme karşı mücadele dernekleri biçiminde devlet destekli bir örgütlülüğe kavuşturdu. Gülen cemaatinin liderinin bu derneklerden birinin başı olduğu birçok kesim tarafından da biliniyor. Aynı zamanda bugün TC Başbakanı olan Tayyip Erdoğan’ın aynı anlayışı temsil eden Türk Milli Talebe Birliği geleneğinden geldiği de diğer önemli bir ayrıntıdır. 12 Eylül askeri cuntası da en çok bu Yeşil Türkçü ırkçı ideolojiye yaradı. Bu cemaat tipi örgütlemenin güçlenmesi için devletin tüm imkanları cunta lideri Evren tarafından seferber edildi.

AKP, Türk-İslam Sentezini seçerken, bu sentezin Avrupa’ da varolan yöneticilerin zaaflarından en iyi faydalanma olanaklarını sağladığını, kendilerini temiz dindarlar olarak lanse eden onbinlerce tarikatçı kadronun, Avrupa kanunlarının en zayıf noktalarına dayanarak kendilerine güç sağlayacağını, Avrupa’nın şimdiki zayıf yöneticilerini din-iman-hümanizma adına ekarte edeceğini, aynen 1200-1450 yıllarındaki katolik ve ortodoks yöneticilerinin durumuna benzer bir duruma yol açacağını iyi biliyorlar. Yığınlarla akın eden müslüman göçmenlerin taşıdıkları yıkıcı fonksiyon ‘din işleri’, insan hakları adı altında kamüfüle edilirerek, ümmet bilinci bu defa da orta Avrupa’ da yayılmanın temel aracı haline getiriliyor. Ms. 1200 yıllarında Katolikler kendi gemileri ile Rumelin’ ne göçmen Müslümanları taşıyorlardı, çünkü o zaman en büyükü rakipleri olan Ortodoksları zayıflatmak istiyorlardı. Vatikan, Osmanlı’ nın Avrupa’ya ayak basmasını sağlayan ilk güç idi. Şimdilerde ise çoğu Avrupa partileri aynen o zamanın Katolikleri gibi, uygarlığı yıkmak için Müslüman göçmenlerin yıkıcı fonksiyonlarından meddet ummaya başladılar.

‘2071 yılı yeni hedefimizdir’ diye bas bas bağıran Recep Erdoğan’ ın, bununlan neyi kastettiği çoğu kişinin gözünden kaçtı.

1071 Anadolu, 2071 Avrupa!

Erdoğan’ın 2071”nin ruhunu anlamak için, Avrupa’lıların fazla kafa yormalarına gerek kalmıyor. Osmanlı’dan neo-Osmanlı’ya, Türkçüsüyle İslâmcısıyla Türk-İslâm sentezi tam tekmil. Ordusuyla, tarikatlarıyla, cemaatleriyle…, liberalleriyle her şey ortada. Her fatih gibi AKP de fütuhatını komuta ettiği kalabalık orduya borçlu. O halde, “komuta”nın nasıl işlediğinin yanısıra, o “kalabalık ordu”nun yapısına ve maddî-manevî teçhizatına yakından bakalım. Elbette vurucu gücünden, akıncılardan başlayarak. Öyle olunca da gelsin hak gaspları, peşkeş, alicengiz ve rant,kara para zaten hep orada. “Her köye cami” kampanyası, ilahiyat seferberliği de bonusu. “Anavatan”da ne yapılıyorsa “gurbet vatan”da da yapılıyor. Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca Sünni Türkler dışında kalan hiçbir unsur için hiçbir zaman güven içerisinde ve kimliğiyle gurur duyacağı bir yurt olamadı. Ama daha da kötüsü; bu sözde tekleştirilmiş yurt, egemenliği başkalarıyla paylaşmama andını her Allah’ın günü tekrar etmenin yenmeye yetmediği bir korku nedeniyle hiçbir zaman gerçek anlamda Türk’ün de yurdu olamadı.

Türkiye halkına ne yapılıyorsa Avrupa halkına da o yapılıcaktır. Giriş, gelişme, sonuç: Fetih, işgal, ilhak…

Tıpkı 1950’lerde Menderes’li Demokrat Parti’nin icad ettiği, sonrasında Millî Görüş’ün devraldığı, şimdi de AKP’nin sahip çıktığı yüz kızartıcı kılıç-kalkan-cihad teorileri neo-Osmanlıya doğru iman köprüsü kuruyor. Avrupa’ya –ve temsil ettiği mihraklara– da âdet olduğu üzere “kahpe” rolü düşüyor. Bütün bunlar olurken “ecdadımız”dan tevarüs ettiğimiz bilinçdışı “sır”lar da ifşa oluyor.

AKP VE AVRUPA

Sokaktaki hızla artan başörtüsü ve islam okulları, kuran kursları, yüksek minareler, politik islam tarafından yönlendirilen kitleye göre, Avrupa kentlerinin sembolik bir işgalidir.

Avrupa şartlarında entegrasyon, her tarafa cami kurmak, kuran kursu açmak, imam göndermek, kadınlara türban-çarşaf giydirmekle olamaz. Avrupa’da din -kültür eğitimi adına tarikatların denetiminde cahil kitleleri kışkırtıp, onları beraber yaşadıkları toplumlara düşman etmek entegrasyon değildir. Bulunduğu, yaşadığı yere ne kadar ters, yabancı, uyumsuz adet ve görenekler varsa, onları oranın halkına karşı birer provakasyon aracı olarak kullanmakla entegre olunamaz. Milyonlarca başörtü ve islam okulları, kuran kursları ve onbinlerce dini militanın oluşturduğu tarikatlar, minareli camiler, neyi amaçlıyor ? Bu, Avrupa insanı için bu bir provakasyondan başka bir şey değildir.

Aile birleşimi, Avrupa açısından bir felaket dalgası olmuştur. Bu yeni göç sosyal anlamda, kadınların birer kağıt parçası olarak kullanılıp, ilkel anlamda, adına evlilik denilerek, kabile dönemine takabül eden aile zorlamaları ve parayla satın alınan kadınların üzerinden yapılan, milyonlarca insanın Avrupa’ ya sokulmasını hedefleyen, iş migrasyonu ile ilişkisi olmayan bir katastrofdan başka bir şey değildir. Bu yeni fenomenle ikinci kuşak veya parazit damatlar sınıfı denilen dejenere tabakanın da Avrupa’da ortaya çıkması bir realite olmuştur. Bundan sonra göçmenlerin entegrasyon meselesi tam bir felaket halini alacaktır. Bir yandan süren göç ve uyumsuz kuşaklar sorunu, diğer yandan da artan işsizlik, Müslüman ülkelerin de bu insanları kendi çıkarları için birer işgalci olarak örgütleme çabaları, yeni bir felaketin ortaya çıkmasına yol açacaktır.

Bu dönemde, Avrupa görünmez mekânlara çekilmiş olan mescitlerin mekân değiştirmesine ve yeni camilerin yapılmasına sahne oluyor. Damatlar kuşağı, Avrupa! da var olan bütün haklara bedavadan konmuş, hiç bir şekilde, hiç bir hak ve hukuk için bir nebze olsa da çaba göstermemiştir, kandınlar kandırılıp oturumlar alınmış ve sonra da bu kadınlar sokağa atılmıştır. Bugün Berlin şehrinde Türkler arasında ki boşanma sayısının Alman toplumundan daha yüksek oluşu bunun kısa bir özetidir.

Tarikatlarca örgütlenen uyumsuz kitle, hemen kendi kültürünü yaşatmak adına camiler ve Kur’an kurslarının açılmasına başlamış ve kendilerini birer kolonist olarak görmüşlerdir.

Sosyal anlamda geri kalan kitlenin kendilerinin de tam anlamadıkları ‘kimliklerini’ vurgulamaları, minareli cami ve başörtüsü gibi sembollerle görünür hale gelmeleri entegrasyona karşı bir direnişi ve toplumdan yalıtlanmayı ifade etmektedir. Yalıtlanmışlık ve uyumsuzluk göstergesi olan bu semboller, hoşgörü sınırlarını da zorlamaktadır. Bedavadan, akın akın Avrupa ya akan Müslümanlar, Avrupa ülkelerinde kendilerini artık birer kolonist olarak görüyor ve doğal olarak da sosyo-kültürel uyumu red etmektedirler.

ENTEGRASYON MU, YIKIM MI?

Türkiye’de yine her zamanki milliyetçi, ırkçı fanatik yolu seçin ve aynı anda da Avrupa topluluğuna girmek istiyorum deyin!.

Normal toplum ile çelişen standartlar ve değerler, düşmanca bir siyasi ideoloji ile entegrasyon mümkün değildir, başka bir ülkeyle de birleşme olamaz.

Müslüman lider Erdoğan, Avrupa’ya akınlar düzenlemiş, yakmış yıkmış ne kadar kriminal osmanlı lideri varsa onunla gurur duyduğunu söylüyor. İstanbul’un işgali ve uygarlığın çöküşünü de bayramla kutluyor! Bizans’a saldırıp, Anadolu’yu işgal eden ne kadar cani varsa hepsine sahip çıkıp onların yolundan gidiyorum deyip, arkasından da beni mutlaka Avrupa’ ya alın, yoksa görürüsünüz diye tehditler savurmaktanda geri kalmıyor!.

Erdoğan, son AKP kongresinde:”….1071 oldu ve şimdi sırada 2071 var ‘ diyerek Avrupa’ yı açıkça tehdit etti. 1071 öncesi göçmenlik sorunları Bizans İmparatorluğu’ na yönelik idi şimdi aynı şey Avrupa’ya karşı bir silah olarak kullanılacaktır. Türkler, Bizans sınırlarını savaşla geçmeden 150 yıl öncesinden beri göçebelik yoluyla aşıyorlardı, İslam dinine geçmiş göçmenler akınlarla içeri dalıyor ve ülkenin korkunç bir şekilde kanunsuzluk, şiddet ve aşırı tehdit ortamına sokulmasını sağlıyorlardı ve zaman içinde zayıflatıyorlardı. Bu bozuklukta Kilicarslan olarak tanına Selcuklu lider’ e de son darbeyi vurmak kalmıştı. O zamanın uygarlığı, sonunda 1071 yılında ağır bir darbe yedi ve çöküşün içine düştü.

Şimdi de, o dönemi açıkça örnek gösteren AKP liderleri, 2071 diyerek Avrupa’yı hedef göstermeye başladılar. TC, ‘ Avrupa’nın Türk toplulukları’ adı altında, rejime yamanmış, Türkiye’ den yönetilen koloniler kurmaya karar verdi. AKP liderliğinde, Avrupa’ya sokulan kitlenin yaklaşıkk %90 u, yeni osmanlı hayalleri ile kışkırtılıp tarikat ve ocaklarlın denetiminde, siyasi ve dini gruplar şeklinde, ‘dış Türkler’, beşinci kol’ gibi adlandırmalarla ırkçı- milliyetçi-dini hedefler gösterilerek örgütlenmeye başlandı. Şemsiye kuruluşlar: “Türk-İslam sentezi ile; Avrupa’ yı fethedecek Türkler, 2071 de Avrupa’ yı müslüman yapacak savaşçılar “, diye, Osmanlı’yı canlandırmanın yeni kurbanları olarak seçildi.

Soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın kültürlerini, tarih bilinçlerini, kimliklerini geliştirmeleri ve korumaları konusunda Türkiye her türlü desteği vermektedir, vermeye de devam edecektir. Bunun yanı sıra bütün Avrupalılar bilmelidir ki, ırkdaşlarımız herhangi bir sıkıntıyla karşı karşıya kaldığında yardımlarına koşacağız,’ Türkiye cumhuriyeti arkanızdadır….’ diye bas bas bağıranlar, neden bu insanları vatanlarından kopararak Avrupa’ ya sürdüklerini de açıkça söylemelidirler.

‘Biz Avrupa Birliği üyeliğini istiyoruz, fakat Avrupa Birliği bizim değerimizi bilmezse Türkiye Cumhuriyeti Avrupa’ da yaşayan bütün soydaşlarının yardımına gelecektir. (AKP- Ömer çelik.) Bu sebeple dindaşlarımız ve soydaşlarımız için Türkiye Cumhuriyeti anavatandır.’ Bu kadar adi bir politika olamaz! 15 milyona yakın bir kitleyi yaşadıkları topraklardan kopararak başka ülkelere sürecek, arkasından da onlar üzerinde komplolar, projeler kuracak, kendi politik hedeflerine ulaşmaya çalışacaksın.Türkiye’nin saldırgan dış siyasetine, kendi jeostratejik çıkarlarını Avrupa’ya dayatan, yayılmacı ve savaşçı bir güç. Ancak böylece, dayatılan ikilem (tam üyelik ya da içerdekileri kullanmak) dincilerin yayılma hedeflerini teşhir edebilir, veya yaratılmaya çalışılan şoven iklim Avrupa’daki Türkleri dağıtabilir. Neo-Osmanlıcı Türk-İslamcı hükümet Suriye’de amaçladığı hiçbir şeyi gerçekleştiremedi. Suriye’de olaylar onların öngördüğünün tam tersi oldu. Özellikle Kürtlerin Suriye’de yaşadıkları toprakların yönetimi ele geçirmesi, Türk-İslamcı elitte büyük panik yarattı. Bu durumun verdiği tedirginlikle Batılı müttefiklerine başvurarak Suriye’de bir ‘‘tampon bölge’’ oluşturmak istedi. Ama bu istekleri müttefikleri tarafında reddedildi.

Tezkere çıkarılırken dünya ve Türkiye kamuoyuna tezkerenin Suriye için çıkartıldığı söylense de, tezkere metninde Suriye ismi yer almadı. Hedefin Suriye ve Irak Kürtleri olduğu aşikâr. Kendi Kürdlerine karşı baskı politikalarını sürdüren Türk devleti, diğer bölgelerdeki Kürdlerin statü sahibi olmasını kendi Kurdlerini baştan çıkaracağını düşünüyor. Bu yüzden nerede olursa olsun, Kurdlerin hak taleplerine karşı içte ve dışta tahammülsüz bir politika sürdürüyor.

Türkler, Ortadoğu’daki eski Osmanlı sömürgelerine hâkim olayım derken, bugün mevcut toprakları tehdit altında. Komşularla “sıfır sorundan” savaş konumuna gelmiş durumda. Türkler, bugün Irak, İran, Suriye, Ermenistan ve Rusya gibi komşularıyla büyük sorunlar yaşıyor. Aynı şekilde geleneksel müttefikleri olan İsrail ile ilişkiler tarihinin en kötü dönemini yaşıyor. Hayalperest Türk Dışişleri Bakanı Davudoğlu yaratmak istediği “stratejik derinlikte” boğuldu.

AB liderleri ise ultimatomlarla karşı karşıya kalınca, kendilerince doğurdukları bu akıllı, modern, ılımlı İslamcılar karşısında tamamen şaşırdılar.

Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyonu için, AB‘ne üyeliği için, ilk etapta Avrupa ülkelerinde 40-50 yıldan beri yaşayanların entegrasyonu zorunludur. Tersi mümkün değildir. Yani Avrupa içinde bağımsız adacıklar yaratarak, kapalı alanlarla, uzaktan da iyice palazlanan dinci bir rejimi davet etmek, entegrasyon değil, yıkım sürecine girmektir.

Entegrasyon uluslararası ilişkilerde aralarında karşılıklı bağımlılık bulnan birimlerin ayrıyken sahip olamadıkları özellikleri biraraya gelip elde etme girişimidir, entegrasyonun amaçları,barışı korumak, daha büyük kapasitelere ulaşamak, belli spesifik görevler üstlenmek-ve yeni bir kimlik kazanmaktır. Ama şimdi olan bunun tam tersidir. Eğitimsiz cahil kesimlerinin Avrupa’ya sokularak, Avrupa’ da yabani-ilkel bir imajın yaratılması, Türkiye’nin AB’ ye üyeliğinin önünden en büyük engellerden biri haline gelmiştir.

Türkiye ve ortadoğuda ki son gelişmeler göz önüne alındığında Müslümanlardaki İslamcı siyasal iddianın iflas ettiğini, barış ve dengelerin yeniden inşa edileceğini söylemek erken olacaktır. İslam’ın da Batıdaki Hıristiyanlığın geçirdiği aşamayı geçireceğini düşünmek henüz çok erken..
Arap ülkeleri ve Türkiye şimdi tam ters bir yolla girdi. Ilımlı şeriatçılar, tarikatlar, Müslüman kardeşler her yerde iktidara geliyor ama pratikleri, 1000 sene evvelki durumlarından fazla ileri değil, bazı alanlarda ise daha da gerileme var!. Bu anlamda politik İslamı daha derin analiz edersek, aksine onun daha büyük kitleleri siyasi arenaya çektiğini, sertleşen akımlarla daha büyük alanları ele geçirdiklerini izlemekteyiz.

Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti anayasası bütün Türk vatandaşlarını “Türk” olarak kabul etse de, ülkedeki yaygın ve hâkim anlayış, “Türk” olabilmenin tek yolunun “Müslüman” olmaktan geçtiği yolundadır. Her nüfus cüzdanına ‘İslamdır’ mühürünün vurulması bunu en basit örneğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir kurumunda tek bir gayrimüslim vali, büyükelçi, subay ya da polis şefi olmaması, Türkiye’de İslam’ın hâkimiyetinin kanıtlarındandır. AKP Türkiye’deki kişisel özgürlüklerin artması için değil, İslam’ı caminin ve özel alanın sınırlarından kurtarıp onu toplumun her alanında hâkim kılmak, hayattaki bütün ilişkileri İslam kurallarına göre yeniden düzenlemek için savaşıyor. Gül ve Erdoğan dahil, AKP liderleri “İslam’ın camide tutuklu kılınmış olması”na karşı çıkan görüşlerini defalarca ifade etmiş, İslam’ın bir yaşam biçimi olarak her tarafa hâkim olması gerektiğini talep etmişlerdir.

Kadınlar Şeriat kuralları doğrultusunda başlarını kapayıp memleketin her yanında serbestçe dolaşabildikleri halde, türban takmayan kadınlar belli bölgelerde dışlanmış, pekçok kez saldırılara maruz kalmışlardır. Avrupa’ya yayılan tarikatlar, yalnızca Almanya’da 8 000 üzerinde cami kurmuş ve yüzbinlerce küçük çocuğu buralara taşıyarak beyinlerini yıkamış, bebeklere kadar varan bir türban, şarşaf kültü oluşturularak türban ve cübbe geleneksel kültür haline getirilmiştir. AKP iktidarı döneminde, cihadçılar, İslamcı gençler Afganistan, Kafkasya, Irak ve bugün Suriye gibi çatışma bölgelerine geçerek, islamcı paramiliter yapının temellerini atarak, önümüzde ki dönemde kurulması düşünülen yeni Türk ordusunun ön temellerini atmışlardır.

AB üyeliği için çırpınan AKP yönetiminin içerdeki söylemlerine bir bakarsak: ‘…10. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar devam eden uzun İslâmlaşma dönemini Türkiye bugün yeniden tekrarlamalıdır, süre hayli kısalmıştır, Avrupa’nın şimdiki hali geçicidir, Avrupalı yaşam tarzını geri plana itecek güc belirmiştir, Almanya’ da 8 500 camimiz faaliyet gösteriyor, onu 2071 de ortadan kaldıracak muminler ordusu için uzun ve yıpratıcı çabalar kaçınılmazdır. Tüm bu çabalar Anadolu’da sağlanan zaferin bu defada burada kökleşmesi içindir.’

Türkiye’nin AB’ ne katılımının önünden en büyük engel, sadece Türkiye’de ki AKP rejimi ve askeri kanatların takip ettikleri anti-Avrupai politika değil, aynı zamanda onların uzantısı olarak örgütlenen tarikatlar tarafından kontrol edilen göçmenlerin yarattığı ortamdır. Avrupa’nın muhtelif kentlerindeki ortaya çıkan görüntü ve oluşum tam manasıyla bir rezalettir…Aşiret -kabile aşamasına saplanıp kalmış milyonlarca insan zihinsel gettolaşmanın bir sonucu olarak Avrupa’daki hiç bir toplumla kaynaşamıyor. Gece gündüz Türküm- Müslümanım demekten başka bir şey bilmeyen kör cahiller, gelişen ve değişen şartlara uyum gösterememe ve fikri olarak gelişip değişememeye bağlı devam eden bu sorun olarak büyüyorlar. Tarikatlar tarafından kışkırtılan cahil yığınlar sosyal ve siyasal gelişimini bir adım bile ileri götürememiş ve gettolaşmayı bir norm haline getirmişlerdir. Mahalleler, kahvehaneler,dinci-ırki cami-dernek-vakıf ve cemiyetler Müslüman ülkelerden aldıkları desteklerle bu zihinsel gettolaşmayı gerçekleştirmektedirler. İsviçre’nin Basel kentini alırsak, burada tam 26 İslamci ırkçı tarikat faaliyet gösteriyor. Bunlar buraya tesadüfen gelmiş her insanın başına çullanıp onu kafa kola almaya çalışıyor, kısacası onun İsviçre hakkında tarafsız bilgi ve algılama olanaklarını tamamıyla sıfıra indiriyorlar. Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde bu tür ilkel göçmenlerin tavırları ve bunun entegrasyon sürecindeki rolü tamamıyla fataldır.

Dünyanın en geri tarikatlarının destekçisi olan hükümetler ise, Turkiye’nin AB’ne uye olabilmesi icin gerekli bir dizi siyasi, ekonomik ve kulturel reformlar yapma yerine, cahil kitlelerden umut beklermişçesine, bunların hiçbirini gercekleştirememiş, aksine zaman kazanarak Avrupanın iyi olan adet ve örflerini de yok etmeye çalışmaktadırlar.

Turgut Özal 1980 lerde: ‘Biz Avrupadaki nüfusumuza güveniyoruz, diğer şeyler bizim için arka planda gelir….’, diyordu.

Erbakan ise: ‘ Avrupayı içerden Müslüman ve Türkleştireceğiz…’

Erdoğan ise: ‘.. Minareler gelecekte Avrupa’nın her sokağını süsleyecektir…’ Aynı Erdoğan: …’ ..minareler bizim füzelerimizdir demekten de geri kalmadı.

Bu kafalarca Avrupaya sürülen milyonlarca Türkün Avrupa’daki varlığı da bu anlamda yeni bir boyut kazanmaktadır. Osmanlıcı AKP – Milli görüş- Nurcu- Süleymancı- Nakşibendici- Fetullahçı örgütlerin kontrolundaki yığınların Avrupa’ya entegrasyonu değil, tehlike halini almış varlıkları sözkonusudur. AKP’ nin asker sivil diktası, gelinen noktada yeni planlarla meşgul. Dejenere olmuş kriminal, kimliksiz kara cahil kitlenin Avrupa topraklarına nasıl sokulacağının planları AKP için artık tek opsiyon. Kanuni’den beri gerçekleşememiş hayaller şimdi gerçekleşebilir! İslamist AKP çeteleri bar bar bağırıyor: ”….Avrupa nüfüsu giderek hızla azalıyor, bunun karşısında müslüman nüfüsu ile hazır duruma geçmeli ve ‘allah,’allah’ naralarıyla AB’ ye girmeliyiz!. Osmanlı padişahlığının modern bir şekli olması düşünülen başkanlık sistemine özenen Erdoğan ise kadınlara en az 5 çocuk yapın demeye hazırlanıyor.!

Sevgi ve Saygılarla

Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

Esin Duran,

N. Gök,

Sezer Aşkın,

Melahat Baykara,

Uğur Demir

Bedri Engin,

Selma Altuntaş,

Filiz Serin,

Vedat Koçak,

Salih Birdal,

Mustafa Gur,

Hasan Zafer

Bahar Ünsal

Osman Bahar

Ayse bahar

Metin Maslak

H. Maslak

Dilek Solak

Zeynep içkaya

Sevda maslak

Sercan Gezmiş

İpek Doğan

Nazım Doğan

Murat Doğan

Esin erkan

Beyhan erdem

N. erdem

İsmail Deniz

Ayten BARAK

Ugur Birdal

Ahmet Tan

Yıldırım Kongar

Selma Kongar

Birol Aytekin

Hatice Gül

Ibrahim Erkin

Kemal erdem

Rıza Akdemir

Mehmet Coskun

Hüseyin demir

Fethi killi

Yeliz Ender

Mustafa Ender

Ugur Basak

Kemal Dektaş

Ayten Ilkdal

Nuri Aktanır

Metin Koc

Sevgi Ender

Burhan Kulakçı

Oğuz Duran

Burcu Kanter

Aysel kanter

Erol kanter

Layla SOLGUN

Orkun Keskin

T. Vural

Oğuz şen

Nur Şen

Ismail çaykara

Burhan Orkal

D. Kahan

Seher Yıldız

Esra akkaya

Mehmet Uzan

Yeliz IŞIK

Seyhan İlknur

Osman Çekiç

Esma yıldız

Musa Tekin

Aslı Birdal

Nazmi Doğan

Mürsel Bozkır

Zeynep Şengül

Gülcan Iğsız

http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi

Reklamlar