KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil BAYIK İle Yapılan Röportaj – I. Bölüm

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil BAYIK İle Yapılan Röportaj

Kuzey Kürdistan’da Kürdistan’ın hiçbir parçasında olmadığı kadar, hatta dünyanın hiçbir yerindeki ulusal hareketlerde olmadığı kadar yediden yetmişe toplum Özgürlük Hareketi etrafında toplanmıştır.

I. Bölüm

15 Şubat, 8 Mart, 21 Mart ve 4 Nisan’daki toplumsal eylemlerin ardından gerilla cephesinden de askeri hedeflere yönelik eylem haberleri artmaya başladı. Gerillayı bu direnişe sevk eden nedenleri ortaya koyar mısınız?

Siyasi ve askeri operasyonlar Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikasının sonucu süreklileşmiş bulunmaktadır. Türk devletinin Kürt sorununda demokratik bir çözüm politikası olmadığı için siyasal alanda Kürtlerin yüzyıllık birikimini tasfiye etmeyi hedefliyor. Bilinçli, özgürlüğüne ve demokrasisine sahiplenecek, bu konuda sokağında, köyünde, mahallesinde öncülük edebilecek tek bir Kürt bile bırakmak istenmiyor. Binlerce demokratik siyasetçinin tutuklanması tamamen Kürt sorunundaki çözümsüzlüğü ifade ediyor. Kültürel soykırımın siyasi alandaki izdüşümü oluyor. Kürt sorununda hala inkâr ve imha siyaseti uygulanıyor. Her ne kadar zaman zaman “Kürt vardır”, “Kürt kardeşlerim” denilse ve Kürt sorunundan söz edilse de gelinen aşamada bunlar Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmenin kılıfı olmaktadır. Dolayısıyla özel ve psikolojik savaş söylemleri olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Bu yönüyle zihniyet değişmemiştir; sadece Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi, bölgedeki ve dünyadaki gelişmeler karşısında sıkışan Türk devleti dil ve kültür alanında kimi yumuşamalar yaparak inkâr ve imha siyasetini sürdürmek istiyor. Siyasi soykırım operasyonlarının ve gerillaya yönelik imha harekâtlarının anlamı budur.

Bu saldırılar karşısında Kürt Özgürlük Hareketi’nin teslim olmayacağı açıktır. Bu kadar siyasi soykırım operasyonları, gerillaya yönelik imha saldırıları bir irade kırma ve teslim alma harekâtıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’ni teslim alarak da yeni koşullarda kültürel soykırımı gerçekleştirmek istemektedirler. Hala Kürtlerin varlığı gerçek anlamda kabul edilmiş değildir. Kürtlerin varlığını kabul etmek, her şeyden önce de Kürt halkının yaşadığı vatanı kabul etmektir. Hala Kürdistan kavramından kaçılıyorsa, Kürdistan kavramı kullanılmıyorsa, bunun kullanılmaması için televizyonlara ve radyolara talimatlar veriliyorsa, televizyonlarda bu kelimeyi kullananlar derhal uyarılıyorsa bu, Kürtlerin toplumsal varlık olmasının, yani ulus olduklarının kabul edilmemesinin en somut ifadesidir.

Kürt sorununun varlığını kabul etmek, onun doğal hakları olan haklarını kabul etmektir. Kimliğini, varlığını anayasal güvenceye kavuşturmaktır; anadilde eğitimini ve demokratik özyönetimini, yani demokratik özerkliğini kabul etmektir. Bunlar kabul edilmeden kimse Kürtlerin varlığını tanıdığını iddia edemez. Türk devleti hala bütün politikalarını kültürel soykırım ve Kürdistan’ı Türk ulusunun yayılma alanı haline getirme üzerine kurmuşsa bunun inkar, imha ve kültürel soykırımdan başka bir anlama gelmediği açıktır.

Oslo ve İmralı görüşmelerin tıkanmasının nedeni de budur. Doğrudur, görüşmeler olmuştur, ama görüşmelere Türk devletinin bir çözüm yaklaşımı olmamıştır. Bir çözüm yaklaşımı olmadığı için Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve Önder Apo’nun en makul yaklaşımlarına rağmen bir ilerleme sağlanamamıştır. Kürt Özgürlük Hareketi bu çözümsüz politikaları kabul etmeyeceğini, bir demokratik çözüm projesinin ortaya konulması ve bunun deklere edilmesi gerektiğini söyleyince görüşmeler kesilmiştir. Görüşmelerin son bulmasıyla da Türk devleti siyasi ve askeri operasyonlarını arttırmıştır.

AKP Hükümeti görüşmeleri kendine göre belirli bir oyalama aracı ve iktidarını pekiştirme fırsatı olarak değerlendiriyordu. Kürt Özgürlük Hareketi ise bu görüşmeleri Türk devletini ve toplumu demokratik çözüme hazırlama biçiminde ele alıyordu. Ama AKP hükümeti Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu yaklaşımını doğru değerlendirme yerine, kendi iktidarını pekiştirme ve bir tasfiye zemini olarak değerlendirmek isteyince görüşmeler tıkanmıştır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin AKP’nin politikalarını kabul etmediği görüldüğünde siyasi ve askeri operasyonlar tamamen bir tasfiye konsepti içinde yürütülmeye çalışılmıştır.

Türkiye tarihinin hiçbir döneminde bu kadar siyasi tutuklu zindanlara atılmamıştır. Türkiye tarihinin darbeler döneminde bile bu kadar uyduruk gerekçelerle insanlar zindanlara doldurulmamıştır. 12 Eylül’de bile zindana atmanın kendine göre gerekçeleri vardı. Şimdi böyle gerekçeler de aranmıyor. Sen tutumunla, davranışınla, sözlerinle teröre hizmet ediyorsun denilerek içeri atılıyor. Bunları yapabilirsin diye insanlar zindanlara dolduruluyor. Tamamen subjektif bir değerlendirme. Hatta bunun da ötesinde insanları rastgele tutuklayalım da herkesin gözü korksun, bu mücadelenin uzağında bile olsalar sempati duymasınlar yaklaşımı içindeler. Bu anlayıştan dolayı tutuklamaların haksız olduğu herkes tarafından görülmeye başlanınca birçok hükümet yanlısı bile bu tutuklamaları kabul edemiyor, aşırı oluyor, abartılıyor biçiminde değerlendirmelerde bulunuyor. Çünkü bir toplumun tümünün gözünü korkutmak için yapılan bu tutuklamaların savunulacak hiç bir yanı kalmamıştır. Zaten iddianamelerdeki iddiaları savunmak mümkün değildir. Bu nedenle “KCK terör örgütüdür, tutuklananların önemli bir kısmı teröre bulaşmıştır, ama çok aşırı gidilmiştir” değerlendirmeleri yapılmaktadır. Daha doğrusu gelen kamuoyu tepkisi karşısında böyle bir manevra yapmaktadırlar. Özcesi artık hiç kimsenin kabul etmediği bir biçimde siyasal soykırım operasyonları sürmektedir.

Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı’nın tutuklanmaları bu KCK operasyonlarının ne anlama geldiğinin açık ifadesidir. Ragıp Zarakolu bırakılmıştır ama Ragıp Zarakolu’yla aynı durumda olan insanlar içeride tutulmuştur. Hatta birçoğunun Ragıp Zarakolu kadar bile Kürt demokratik hareketiyle ilişkisi yoktur. Ama topluma gözdağı vermek için bu siyasi soykırım operasyonları yapılmaktadır. Bir taraftan sindirip irade kırmak, bir taraftan topluma gözdağı vermek isteniyor. BDP’de siyaset yapmak pahalıya ödetilmek isteniyor. İnsanlar, BDP’de siyaset yaparsanız tutuklanırsınız, işinizden gücünüzden olursunuz tehdidiyle BDP’den uzak tutulmaya çalışılıyor. Tabii bir yönüyle de BDP’de siyaset yapma pahalı hale getirilerek başka siyasetlerin önü açılıyor. Hükümetin politikalarına boyun eğecek, karşı çıkmayacak, Kürt siyasi hareketine karşı tutum alacak, kendine göre yeni alternatifler yaratılmak isteniyor. Kendilerine Kürt halkının mücadelesini savunacak bir alternatif değil de Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı tutum alacak bir siyasi güç yaratmak istiyorlar. Böyle bir siyasi saldırı var.

Diğer yandan gerilla imha edilmek isteniyor. Her türlü yasak silah kullanılıyor. Birkaç gerillanın görüldüğü yerde on binlerce askerle harekete geçiliyor. Gerilla direnişinin kırılamayacağının görüldüğü yerlerde derhal yasak silahlara başvuruluyor. Tam bir ezme harekâtı izliyorlar. Gerilla Türk devletinin tek taraflı dayattığı savaşa, inkar ve imha siyasetine karşı 30 yıldır bir direniş içindedir. Türk devleti Kürtlere karşı sürekli bir savaş halindedir. Bugün bir milyona yakın ordu ve üç yüz bin polis besleniyor. Bunların hepsi esas olarak da Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini bastırmak için silahaltına alınmıştır. Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi bastırılmak için bu kadar ordu, asker Kürdistan’da konumlandırılacak, tek taraflı bir savaş ilan edilecek, buna karşı da Kürtler sessiz kalacak! Dayatılmak istenen budur. 1984 yılında bu tek taraflı yürütülen savaşa, zorbalığa karşı gerilla direnişe geçmiştir, bu direnişini bugün de sürdürmektedir. Çünkü Türk devleti ordusuna, polisine dayanarak Kürt halkını ezmek, sindirmek, susturmak ve kendi soykırım sistemini, inkar ve imha sistemini kabul ettirmek istiyor. Bu siyasi soykırım saldırıların da askeri saldırıların da amacı budur.

Tabii ki eşit olmayan koşullarda savaş yürütülüyor. Türk devleti her türlü savaş yöntemini kullanıyor; uluslararası destek alıyor; en son tekniği kullanıyor. Buna dayanarak da gerillayı tasfiye edeceğini düşünüyor. Gerilla, halkına ve inancına dayanarak fedai ruhla Türk devletinin bu inkar ve imha operasyonlarına karşı direniyor. Türk devletinin tekniği ve dışarıdan aldığı destek ne kadar güçlü olursa olsun Kürt halkı, Kürt gençleri bu saldırılara karşı direnecektir. Çünkü direnmek dışında başka bir alternatifi yoktur. Direnmemesi demek teslim olması; Kürtler üzerindeki yok etme siyasetini kabul etmesi ve Kürt ve Kürdistan gerçeğini ortadan kaldırmak isteyen politikalara boyun eğmesi anlamına gelecektir. Gerillanın da buna boyun eğmeyeceği açıktır. Zaten 30 yıldır her türlü baskı karşısında gerilla boyun eğmediğini kanıtlamıştır. Gerilla fedai bir güçtür. Kürt halkının ulusal varlığını güvenceye alıp özgürlüğünü sağlayana kadar bu direnişi sürdürecektir. Hiç kimse gerillanın direnişini, silahını bırakmasını beklememelidir.

Bu söyleminizden yaz boyu direniş dışında başka bir siyasal durumun yaşanmayacağı anlaşılıyor. Bu direniş ne gibi sonuçlar ortaya çıkarabilir?

Biz defalarca ateşkes ilan ettik, demokratik siyasal çözümü en fazla biz dillendirdik. Türk devletinin böyle bir yaklaşımı yokken, tamamen inkar ve imha siyasetini esas almışken, demokratik siyasal çözümü, ateşkesi ilk dillendiren Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Defalarca tek taraflı ateşkes ilan eden Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Bu gerçeği herkes bilmektedir. Haksız olan Türk devletidir. Büyük ordusuyla, yüz binlerce polisiyle Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmek isteyen Türk devletidir. Kürtlerin en temel haklarını yok sayan, kabul etmeyen Türk devletidir. Ama buna rağmen demokratik siyasal çözüm isteyen, tek taraflı ateşkes yapan hep Kürt Özgürlük Hareketi olmuştur. Bu gerçek ortadadır, ama buna rağmen Türk devleti “ben güçlüyüm, ordum var, polisim var, uluslararası desteğim var, ateşkesini de kabul etmiyorum, demokratik siyasal çözümü de kabul etmiyorum, teslim olacaksın” diyor. İşte içeride ve dışarıda biraz sıkışınca kimi yumuşatmalarla bu sorundan kendini kurtarmayı düşünüyor. Türk devletinin bu politikası karşısında gerillanın direnmekten başka bir şansı yoktur. Çünkü ortada demokratik siyasal çözüm yok; demokratik siyaset anlayışı yok, demokratik siyaset anlayışına şans tanıma yoktur.

2009 seçimlerinden sonra demokratik siyasetin önünü açıp demokratik siyasal çözüme şans tanıma yerine, Kürt Özgürlük Hareketi’nin tek taraflı ateşkes ilan ederek seçim sonuçlarını demokratik çözüme zemin olarak kullanmak istemesine rağmen bir gün sonra demokratik siyasete saldırı yapılmıştır. Şu anda hala onlarca belediye başkanı, yüzlere varan il genel meclisi, belediye meclisi üyeleri, BDP il ve ilçe başkanları tutukludur. Milletvekilleri içerdedir; içerde olmayan milletvekilleri üzerinde de her gün büyük bir psikolojik savaş yürütülmektedir. Demokratik siyasal çözüme şans verme yerine ezmeyi hedeflemektedir. Amiyane deyimle taşları bağlayıp köpekleri serbest bırakma gibi bir siyaset izlemektedir. Bu ortamda demokratik siyasal çözümün gelişmesi mümkün müdür? Demokratik siyasete yaşam imkanı verilmeyen yerde hangi iyi niyetten bahsedilebilir? Açıktır, Kürdistan kelimesine bile tahammül edilmeyen bir yerde hangi çözüm gelişecek? Kolektif değil, bireysel haklarla bu işleri çözeriz denilen yerde hangi demokratik siyasal çözüm gelişebilir?

Çözümleri, İlker Başbuğ’un dediği bireysel haklara dayanan “liberal demokratik çözüm”dür. Bunu da İlker Başbuğ teorize etmiştir. Yani Kürtleri bir toplum olarak tanımadan, anadilde eğitimini tanımadan, kendi kendini yönetmesini tanımadan, kültürel soykırımın önünde engel olmayacak, Kürtlerin Türkleştirilmesi önüne geçmeyecek kimi yumuşamalarla bu işten kurtulacaklar. Yani alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete biçiminde bir yaklaşım benimsemişlerdir. Gerilla işte bu nedenle direnmektedir; bundan sonra da direnecektir. Çünkü Türk devletinin ne zihniyeti değişmiştir ne de demokratik çözüm yaklaşımı vardır. Bu yol karşısında tek yol olarak direnmek kalıyor, gerilla da direnecektir. Dağda direnecektir, şehirde direnecektir, her yerde direnişini ortaya koyacaktır. Türk devletine bu sorunu askeri yöntemlerle çözemeyeceği, halkın direnişini kıramayacağı gösterilecektir.

Kürt Özgürlük Hareketi kırk yıllık mücadele geleneği olan bir harekettir. Kırk yıl içinde ortaya çıkmış direnen bir halk gerçeği vardır. Kuzey Kürdistan’da 20-25 milyon biçiminde ifade edilebilen bir Kürt toplum gerçeği vardır; bunların bu yöntemlerle ezilip tasfiye edilemeyeceğini halk da gerilla da direnişleriyle göstereceklerdir. Zaten gerilla üzerinde bir imha harekâtı vardır. Gerillanın direnmekten başka bir seçeneği de yoktur. Gerilla zaten bir Meşru Savunma Gücüdür. Nasıl ki dün Kürt halkının varlığına yönelik bir tehdit vardı, varlığı yok edilmek isteniyordu; orduya ve polise dayanarak Kürt halkının iradesi kırılıp Kürtler kültürel soykırıma uğratılmak isteniyordu, şimdi de askeri ve siyasi gücüyle bu amacı gerçekleştirmek istiyor. Bu açıdan önümüzdeki yaz boyu Türk devletinin politikalarına karşı büyük fedailik direnişi ortaya konulacaktır. Öyle gerilla iradesinin kırılamayacağı, gerillanın her koşulda mücadele gücünün olduğu bir daha gösterilecektir. Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi’ni ve gerillayı çözemez. Sonuçta çözülecek olan, bütün önceki hükümetler gibi AKP Hükümeti olacaktır. AKP Hükümeti bu politikayı bırakmadığı müddetçe gerilla direnişi karşısında çözülmekten başka bir kaderi yaşamayacaktır.

Türkiye’de gelinen aşamada halen muhataplık tartışmaları yürütülebiliyor. Kürtlerin bir muhataplık sorunu var mıdır?

Kuzey Kürdistan’da bir muhataplık sorunu yoktur. Türkiye’nin ister oyalama, ister başka amaçlarla olsun Kürt Özgürlük Hareketiyle görüşmesi, 30-40 yıldır Kürt sorununda en temel aktör olarak Önder Apo ve PKK’nin varlığı bir muhataplık sorunu olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Kuzey Kürdistan’da Kürdistan’ın hiçbir parçasında olmadığı kadar, hatta dünyanın hiçbir yerindeki ulusal hareketlerde olmadığı kadar yediden yetmişe toplum Özgürlük Hareketi etrafında toplanmıştır. Hiçbir hareket bu düzeyde geniş bir toplumsal tabana sahip olmamıştır. Çocuğundan yaşlısına, kadınına kadar bütün toplumu bu kadar mücadele içine çeken başka bir hareket yoktur. Bu gerçek ortadadır.

Kürdistan’da da Kürt’ün varlığını, özgürlüğünü, kimliğini, anadilde eğitimini önemli gören, Kürtlerin yüzde 90-95’i Kürt Özgürlük Hareketi taraftarıdır. Bu açık bir gerçektir. Belki 90 yıllık kültürel soykırım politikası nedeniyle Kürdistan’ın Türkiye ile sınır şehirlerinde, Fırat’ın Batısında, yine Kuzey Kürdistan’ın kuzey şehirlerinde kültürel soykırım ve asimilasyonun belirli etkisiyle Kürt kimliğine ve özgürlüğüne karşı belli bir duyarsızlık ortaya çıkmıştır. Kültürel soykırımın böyle alanlarda yarattığı sonuçlar vardır. Ama Kürt kimliğinin canlı olduğu, Kürt sorununu, Kürtlerin ulusal varlığını, özgürlüğünü, kimliğini, kendi kendisini yönetmesini önemli gören, yani Kürt sorununu asıl olarak gündemde tutan kitlenin yüzde 90-95 gibi ezici çoğunluğunun Kürt Özgürlük Hareketi etrafında saf tuttuğu açıktır. Bunu hiç kimse reddedemez. Hakkari’de yüzde 90, Şırnak’ta yüzde 80, Mardin’de yüzde 70, Amed’te yüzde 65,Van’da ve, Batman’da yüzde 60 gibi halk ezici bir çoğunlukla Kürt Özgürlük Hareketi etrafındadır. Bitlis, Muş, Ağrı’da da Kürtlerin çoğunluğu hareketimizin etrafındadır. Bu saydığımız illerde bazı yetersizliklerden dolayı Arapların, Türkmenlerin,  Mıhalmilerin oyları blok olarak AKP’ye gidiyor. Yüzde 15 kadar da bunların oyu vardır. Yüzde 10 civarında da dışarıdan gelen asker ve memurların oyu bulunmaktadır. Belki bu nedenle BDP’nin oyları bu illerde yüzde 60’lardan yüzde 80’lere çıkmıyor.

Bunlar dikkate alındığında kimin Kürtleri temsil ettiği, kimin muhatap olduğu açıktır. Şimdi kalkıp 90 yıllık asimilasyonun belirli şehirlerde yarattığı etkiyle AKP’nin aldığı bir kısım oya bakılarak Kürt demokratik hareketi, Kürt Özgürlük Hareketi muhatap değildir demek kafayı kuma gömmektir. Ya da AKP Kürtlerin çoğunluğunun oyunu alıyor demek Kürtleri kandırmaktır. Kürtlerin çoğunluğunun oyunu AKP alıyor diye bir gerçeklik yoktur. Propagandayla böyle bir gerçeklik varmış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Kürdistan’da oyların çoğunluğunu Kürt demokratik hareketi almaktadır. Bu nettir. Bu gerçekler ortadayken hala muhataplık tartışmaları yapmak Kürtleri hala bir toplum olarak tanımamaktır. Kürtler bir toplum olarak tanınmadığı için bir muhataplık sorunu var deniyor. Bu nedenle şu anda Türk devleti açısından hiçbir Kürt, hiçbir Kürt grubu, hiç kimse muhatap değildir deniliyor. Yani Kürtleri muhatap alma diye bir zihniyeti yoktur. Yoksa ortada bir muhatapsızlık sorunu ya da muhatabın var olmadığı gibi bir sorun da yoktur. Sorun Türk devletinin sorunudur, Türk devletinin Kürtleri bir toplum olarak görmeme yaklaşımıdır. Bu bakımdan Kürtleri kim temsil ediyor, kim muhataptır gibi bir sorun da yoktur. Tartışmayı böyle yapmak yanlıştır. Tartışmayı, Türk devleti Kürtleri bir toplum olarak görüyor mu, görmüyor mu; Kürtleri muhatap alıyor mu, almıyor mu; çerçevesinde yürütmek gerekir. Sorun burada vardır.

Kimi bazı Kürtleri öne çıkarmaları, televizyonlarda konuşturmaları, gazetelerde yer vermeleri, toplantılarına almaları Kürtleri muhatap aldıklarını göstermiyor. Onlar Kürt Özgürlük Hareketi’ne, Kürt demokratik hareketine karşı olduğu için kullanılıyor. Yoksa ortada onların muhatap alınması diye bir yaklaşım yoktur. Çünkü Türk devletinin böyle bir anlayışı yoktur. Bu Kürtler güçsüz, zayıf olduğu için konuşturuluyor, onları kullanıyor, ama güç olsalardı, Kürtler içinde etkileri olsalardı böyle Kürt’ü de tanımazdı. Gerçek budur.

Muhatap Önder Apo’dur, muhatap PKK’dir, muhatap BDP’dir, bu açıktır. Önder Apo da, hareketimiz de BDP’nin de çözümde muhatap olduğunu defalarca söyledi. Bunları birbirinden koparmak, birbirlerinin karşısına çıkarmak mümkün değildir. Tabii ki BDP ayrıdır, demokratik bir partidir, ama muhataplığın bir parçasıdır. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi’yle Kürt demokratik hareketinin tabanı birbiriyle örtüşmektedir. Bu gerçek ortadayken muhataplığın da kim olduğu bellidir. Bu muhatapların hepsi de belli rol oynayabilecek durumdadır. Önder Apo da muhataplıkta rolünü oynayacaktır, PKK de, BDP de muhataplıkta rol oynayacaklardır. Bunların hepsi muhataptır. Çözümde bir bütünün parçasıdırlar. Böyle görülmediği müddetçe yapılacak bütün tartışmalar hiçbir pratik değeri olmayan, yaşamda değeri olmayan tartışmalardır. Dolayısıyla Kürt sorununda bir muhataplık sorunu yoktur, muhataplar bellidir. Bunu Türkiye toplumu da biliyor, Türkiye siyasetçiler de biliyor, Kürtler de biliyor, dünya da biliyor. İstedikleri kadar siz Kürtleri temsil edemezsiniz, muhatap olamazsınız desinler, gerçek apaçık ortadır.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri de Türkiye’de ciddi bir “çatışma kaynağı” olarak görülüyor. Gülen Cemaati ile Erdoğan cephesi arasında nasıl bir uzlaşı veya çatışmadan söz edilebilir?

AKP’nin Erdoğan öncülüğündeki esas gövdesiyle Gülen cemaati arasında tarihsel düzeyde bir çelişki zemini vardır. Bilindiği gibi Erbakan’la Fetullah Gülen cemaati arasında her zaman sorun yaşanmıştır. Erbakan daha bağımsız politika izleyen, batıya karşı daha mesafeli olmak isteyen bir siyasal İslamcı önderdi. Fetullah Gülen ise başından beri ABD ile ilişkisi olan bir kişidir. CIA’nın içinde etkili olduğu Komünizmle Mücadele Derneklerinde görev almıştır. Bu açıdan Fetullah Gülen kendi tarikatını, cemaatini ABD’nin politikalarına uyumlu hale getiren bir kişiliktir. Bu yönüyle Erbakan geleneğiyle çeşitli konularda farklı düşmüşler ve farklı konumlarda bulunmuşlardır. Ancak 28 Şubat’ta siyasal İslamcılara verilen ayar, yürütülen baskı ve psikolojik savaşla Refah Partisi içinde bu politikayla yürünemeyeceği, dış güçlerle uyumlu hale gelmek, sistemle uyumlu hale gelmek gerektiği gibi bir düşünce ortaya çıkmıştır. İç ve dış baskılar sonucu Refah içinde böyle bir doğum yaratılmıştır. Yenilikçi kanatın ortaya çıkması böyle sağlanmıştır.

Erbakan çizgisinden uzaklaşan, ABD ve Batı’yla yakınlaşan Erdoğan-Gül kanadı bu yönüyle de Fetullah Gülen ve cemaatine yakınlaşmıştır. Erbakan dönemindeki çatışma belirli düzeyde giderilmiştir, ama yine de olaylara yaklaşım ve söylemde belirli konulara bakışta farklılık devam etmiştir. Ama iki taraf da devleti ele geçirmek için tamamen ortak davranmışlar, bir nevi bir ittifak yapmışlardır. AKP Hükümeti bu ittifakın sonucudur. Zaten AKP Hükümetine ABD onay vermiştir. ABD’nin AKP Hükümetine onay vermesi demek, Gülen’in de bu hükümetle ittifak içine girmesi demektir. Yakın zamana kadar da bu ittifak çok fazla sorun olmadan devam etmiştir. Ancak klasik iktidar blokları önemli oranda aşılınca, Türkiye iç ve dış politikası gereği siyasal İslamcıları sistem içine alınca ve AKP Hükümeti döneminde siyasal İslamcılar devlet içinde etkin olunca Gülen cemaatiyle Erdoğan cephesi arasında sorunlar yaşanmaya başlanmıştır. Çünkü artık bir hükümet olma, hükümeti ele geçirme, hükümet içinde etkin olma konumundan çıkılmış, bizzat devleti şekillendirme sürecine girilmiştir.

Siyasal İslam’ın devleti şekillendirme sürecine girdiği süreçte Gülen cemaati açıkça devletin temel kurumlarında kendisini organize etmeye, hizbini etkili kılmaya çalışmıştır. Zaten başından beri bu yönlü çalışmaları vardır. Polis içinde, yargı içinde bu yönlü çalışmalarını yürütmüşlerdir. AKP Hükümetini, bu örgütlenmelerini polis ve yargı içinde geliştirme zemini olarak kullanmışlar, bu konuda da önemli mesafe almışlardır. Bunun sonucu bir çekişme ve çatışma ortaya çıkmıştır. Mevcut iktidar bloklarını saf dışı etmede AKP ile ittifak içinde olan Gülen cemaati sıra devleti şekillendirmeye gelince “devleti benim hizbim şekillendirecek, ben şekillendirmeliyim”  biçiminde bir yaklaşım içine girmiştir. Bu tabii Erdoğan cephesiyle Gülen cemaati arasında belirli sorunlar ortaya çıkarmıştır. Bu durumu devletin oluşacak yeni kodlarının, yeni genlerinin nasıl şekilleneceği konusundaki bir çatışma, bir sürtüşme olarak değerlendirmek gerekir.

Buna bir yönüyle de Fetullah Gülen üzerinden ABD’nin devlette daha etkin olma müdahalesi de denilebilir. Gülen cemaati de, AKP de ABD işbirlikçisidir, ancak ABD Gülen cemaati içine daha fazla sızmış, Gülen cemaatini kendi politikalarına uyumlu hale getirmiş olarak düşündüğünden bunun Gülen cemaati üzerinden Türkiye’yi kontrol etme biçiminde bir çalışma olduğu söylenebilir.

Öte yandan Erdoğan’ın bazı söylemleri, ABD ve Batı’da rahatsızlık yaratmaktadır. İsrail’le çekişme sorunu var, Filistin’e giden Mavi Marmara gemisinin yaratığı gerilim var. Dikkat edilirse bu tür krizlerde Gülen daha fazla yumuşak yaklaşmış, bir nevi ABD ile İsrail’le karşı karşıya gelmeme, ABD ve İsrail’in hassasiyetlerini gözeten bir yaklaşım içinde olmuştur. Erdoğan ise bu tür durumlarda biraz daha dikkatsiz, hatta patavatsızdır. Popülist yaklaşımlarıyla, Arap sokağını etkileme amacıyla zaman zaman ABD’yi ve İsrail’i rahatsız eden tutumlar göstermiştir. Belli düzeyde bu dış etkenler de çekişmenin bir boyutu olarak değerlendirilebilir.

Gülen cemaatinin devleti kontrol etme konusunda aktif ve pervasız olması da gerilimler yaratmaktadır. MİT olayında olduğu gibi Erdoğan’la karşı karşıya gelmişlerdir. Yargıyı ve polisi ele geçirmiş, ama MİT’i de ele geçirmeden devlette kazandığı mevzilerin çok fazla güvencede olmayacağını düşünmüş, böylece MİT’i de ele geçirerek devlet içindeki etkinliğini arttırmak istemiştir. Bu bakımdan Oslo görüşmeleri üzerinden MİT’e yüklenmiştir. Oslo görüşmeleri devam etseydi Gülen cemaati böyle bir şeye girişmezdi. Ama Oslo görüşmeleri tıkanmış, artık görüşmelerin eski düzeyde yürümeyeceği, AKP Hükümetinin Kürt sorununda demokratik çözüm projesi olursa Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu görüşmeler içinde yer alacağı anlaşılınca Gülen cemaati Oslo görüşmeleri üzerinden MİT’i yıpratma ve teslim alarak oraya da kendi adamlarını yerleştirmek istemiştir.

Gülen cemaatinin zaten ayrı bir istihbarat örgütü vardır. Diğer alanlarda olduğu gibi istihbarat alanında da alternatif bir devlet gibi çalışmaktadır. Bunun belgeleri Kürt Özgürlük Hareketi’nin elindedir. Devletin valisinden, görevlilerinden ayrı, her yerde, özellikle Kürdistan’da bir özel savaş, psikolojik savaş merkezi kurulmuştur. Bütün bilgiler burada toplanıyor, bu çerçeveden de Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı, muhalif güçlere karşı bir saldırı yürütülüyor. Buradaki kararlar daha sonra valiye, savcılığa ve polislere bir talimat haline getiriliyor. Her ne kadar talimatın hükümet tarafından verildiği söylense de hükümetin bu yönlü politikaları esas olarak Fetullah’ın bu gizli ve paralel devlet örgütlenmelerinde şekillenip resmi kurumların önüne konulmaktadır. Gülen MİT’i de ele geçirerek bu organizasyonunu resmileştirmek istiyor.

Fetullah Gülen böyle bir hamle yaptı, ama Erdoğan kendisinin yakın adamı olan, daha sonra sır küpüm dediği Hakan Fidan’la MİT’i yeniden şekillendirmek ve kendi kontrolünde tutmak istediği için cemaatin bu hamlesine karşı bir tepki göstermiştir. Bu tutumuyla “İttifakız, belirli yerlerde güç olabilirsiniz, ama buraya sizi sokmam, burada sadece benim kontrolüm olur” demiştir. İktidarın dizginlerini kendi ellerine geçirmek olarak gördüğü için MİT üzerindeki Gülen hamlesine karşı açık tutum almıştır.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri konusuna da bu çerçevede bakmak lazım. Fetullah Gülen bu konuda sorun yaratarak Erdoğan’a kendi dediklerini yaptırmak istiyor. Öyle Erdoğan’a tümden karşı çıkacak bir durum yok. Bu konuda sorunlar yaratarak, bir çekişme ve çatışma kaynağı olarak gösterilerek, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması karşısında daha fazla taviz koparıp mevzi elde etme peşindeler. Fetullah Gülen’in böyle bir politika izlediği görülüyor. ABD’nin, Avrupa’nın Türk devletine daha fazla kendi politikalarını kabul ettirme açısından Gülen cemaatini böyle kullandığı da söylenebilir. ABD ve Avrupa, özellikle de ABD, Türkiye’yi daha fazla kendine bağlamak, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş Erdoğan’ı ABD’nin bölge politikalarına tam uyumlu hale getirecek bir çizgiye çekmek için bu cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi çekişmeleri değerlendirdiğini düşünmek de gerekmektedir.

Bir yandan 12 Eylül ve 28 Şubat’ın yargılandığı söylenirken, diğer yandan Türkiye’de hak ihlallerinin zirve yaptığı, toplumu sindirmek için rastgele tutuklamaların gerçekleştiği, benzeri görülmemiş bir baskı kampanyası yürütüldüğü koşullarda darbecilerle hesaplaşmak mümkün mü? Yaşananlar ne anlama geliyor?

Bu konuları değerlendirirken her şeyden önce Türkiye’nin en hassas olduğu konu olan Kürt sorunu ekseninden ayrı ele almamak gerekiyor. 12 Eylül ve 28 Şubat dava konusu yapılabiliyorsa, AKP hükümeti bu davalar üzerinden kendisini demokrat gösterip iktidarda tutmak istiyorsa bunu sağlatan, Kürt Özgürlük Hareketi’nin 12 Eylül’ü de, 28 Şubat darbesini yapanları da başarısız kılmasıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı ordu 1980’den 2000’li yıllara kadar büyük bir savaş vermiş, ama başarısız kalmıştır. Önder Apo’nun yakalanmasından sonra Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye olsaydı, gerilla Türk devleti karşısında direnemez duruma düşseydi bugün ne 12 Eylül, ne 28 Şubat’ı yapanlar yargılanabilirdi ne de 1990’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaş içinde olan asker, polis ve o günün görevlileri mahkemeye çıkarılabilirdi. Onlar ülkelerini terörizmden kurtarmış, terörü tasfiye etmiş kahraman güçler olarak etkinliklerini sürdürürlerdi. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi’nin yenilmediği, ezilmediği, aksine giderek daha da toplumsallaştığı, mücadele gücünün arttığı görülünce ordunun başarısızlığı da netleşmiştir.

AKP Hükümeti bu durum karşısında “siz başarısız oldunuz, sizin yöntemleriniz başarısız kaldı, hatta sizin yöntemleriniz terörü azdırdı, teröre karşı en iyi ben mücadele edebilirim, Kürtleri siyasal egemenlik altında en iyi ben tutarım, bu nedenle iktidar benim hakkımdır” diyerek bugüne kadar kendisini iktidarda tutmuştur. AKP “Kürtleri en iyi ben ezerim, en iyi ben kontrol ederim” iddiasıyla iktidarda durmaktadır. Eğer bu kapasitesi görülmeseydi bugüne kadar iktidarını sürdürme imkanı bulamazdı. Özcesi AKP “Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme konusunda ABD’den desteği ben alırım, Güneyli Kürtleri PKK’nin üzerine en iyi ben sürerim, içeride ve dışarıda Kürt Özgürlük Hareketi’ni en iyi ben kuşatırım, etkisizleştiririm” iddiasıyla bugüne kadar iktidarını sürdürmüştür. Türkiye’de en temel sorun Kürt sorunudur. Şimdiye kadar Kürtleri egemenlik altına alma, etkisizleştirme konusunda kimin kapasitesi varsa onun iktidar olmasına onay verilirdi. Türkiye’de iktidar olmanın kanunu hala budur.

PKK’nin orduyu etkisizleştirmesi, ordunun klasik bütün politikalarını boşa çıkarması sonucu ordunun yıpranması gerçekleşmiş, onun yöntemleriyle Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı sonuç alınmayacağı açığa çıkmış, bu ortamda AKP benim politikam ve yöntemlerim Kürtleri egemenlik altında tutar diyerek iktidarını sürdürmüştür. 12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın yargılanmasını da bu siyasi atmosfer altında düşünmek gerekir.

Tabii ki bunları sorgulatmak, bunları etkisiz kılmak önemlidir. 12 Eylül’ün ele ayağa düşmesini, 28 Şubatçıların yargılanması konusunu Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin bir başarısı olarak görmek gerekir. AKP mücadele etti ve bunları etkisizleştirdi demek doğru değildir. AKP, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıkardığı sonuçları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Ancak bu sonuçları Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun demokratik çözümü için değerlendirmiyor. Onlar başarısız oldu, gitmeliler, Kürtler üzerinde egemenlik kurma konusunda bundan sonra ben başarılı olurum gibi bir yaklaşımla ortaya çıkan demokratikleşme imkanlarını kendi çıkarı doğrultusunda tüketiyor.

AKP, yargılamaları da kendi iktidarını güçlendirmek ve onların yerine kendisini geçirmek için değerlendiriyor. Yoksa o yargılamalar çerçevesinde eski politikaların mahkum edilmesi ve bir tarafa itilmesi temelinde Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünü esas almıyor. Bu yönüyle gerçekten de halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesini tehlikeli bir biçimde kendi çıkarları doğrultusunda kullanıp Türkiye’nin yeni güç sahibi, yeni iktidar sahibi olmak istiyor. Darbecilerin yargılandığı biçimindeki değerlendirmeleri bu eksende ele almak gerekir.

12 Eylül, 28 Şubat yargılanarak devletin otoriter zihniyeti aşılıp yeni bir zihniyet temelinde Türkiye demokratikleştirilmek mi isteniyor; yoksa onların mahkum edilmesi temelinde eski otoriter iktidar bloklarının yerine yeni otoriter iktidar bloklarının geçirilmesi politikası mı izleniyor? Şu anda AKP’nin izlediği politika ikincisidir. Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt politikası ve diğer konulardaki klasik devlet politikalarını esasta devralıyor, onları yeni koşullarda sürdürüyor.

Tabii ki 12 Eylül de, 28 Şubatçılar da yargılanmalıdır. Ancak bu yapılırken bunların temel politikalarının mahkum edilmesi gerekir. 12 Eylül esas olarak demokrasi güçlerini ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmek için iktidara gelmişti. 12 Eylül toplumsallığı dağıtarak halkın örgütlü güç olmasını engelleyip kapitalist modernitenin sömürü ve baskı sistemini etkin bir biçimde kurmasını sağlamıştı. Siyasal İslamcı güçlerin önü de böyle açılmıştı. 28 Şubat sürecinde devlet yine de en fazla Kürt Özgürlük Hareketi’ni hedeflemişti. Kuşkusuz siyasal İslamcıları da sınırlama ve tamamen sistemiçileştirme hedeflenmişti. Yargılama bu gerçekler temelinde yapılıp demokratikleşmenin zemini haline getirilirse anlamlıdır. Ne var ki AKP, 12 Eylül’ü yargılıyorum, 28 Şubat’ı yargılıyorum demokratım, demokrasi istiyorum diyerek, böyle bir imaj yaratarak halkların demokrasi ve özgürlük özlemini boşa çıkarıyor. Demokrasi güçleri üzerindeki baskı politikalarını, Kürtlerin iradesini ve hak taleplerini kırmak için yürüttüğü baskı politikalarını bu tür yargılamalarla örtmeye çalışıyor. Geçmişi yargılamak; klasik politikalardan vazgeçmek, o zihniyeti bırakmak, yeni ve demokratik bir Türkiye yaratma zihniyet ve tutumunu ortaya koymakla olur. AKP ise kendisi sistemin içine alındığı için Türkiye ileri demokrasiye ulaşmıştır diyor.

Türkiye cumhuriyeti demokrasi güçleri ve sosyalistler üzerinde baskı kurarak, Kürtler üzerinde soykırım politikası izleyerek, siyasal İslamcıları dışlayarak antidemokratik bir düzen kurmuştu. Devletle arasındaki sorunlar giderilip siyasal İslam sistem içine alınınca AKP için demokrasi sorunu da, özgürlük sorunu da bitmiştir. AKP’ye göre Türkiye’nin demokrasi sorunu kalmamış, ileri demokrasiye ulaşılmıştır. Sadece bazı rötuşlar yapılmasını sağlayacak yeni bir anayasayla bu ileri demokrasinin yeni bir hukuka kavuşturulması gerekmektedir. Zaten Erdoğan’a göre Kürt sorunu kalmamıştır, Kürt vatandaşların sorunu bulunmaktadır. Bu, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi taleplerinin karşılanmayacağı, yapılması gerekenlerin yapıldığı, artık bundan sonra herkesin AKP’nin oluşturduğu düzene boyun eğmesi gerektiği anlamına gelmektedir. AKP’nin şu anda izlediği politika budur.

12 Eylül’den en fazla faydalananlar siyasal İslamcılar olmuştur. Her ne kadar Kenan Evren “biz adil davrandık, bir sağdan bir soldan astık” mantığıyla tarafsız olduğunu ortaya koymak istemişse de, en az zararı siyasal İslamcıların gördüğünü herkes bilmektedir. 12 Eylül kendisini tarafsız gösterip iktidarına meşruiyet kazandırmak için MHP’ye ve kısmen de siyasal İslamcılara da yönelmiş olsa da esas olarak Kürt Özgürlük Hareketi’ne, sosyalistlere ve Türkiye demokrasi güçlerine saldırmıştır. İşte bu ortamda siyasal İslamcıların önü açılmıştır. 1990’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen kirli savaş ortamında Kürtler Kürt demokratik hareketine kaymasın yaklaşımıyla siyasal İslam’ın gelişmesine göz yumulmuştur. 28 Şubat’a kadar siyasal İslamcılar palazlana palazlana güç kazandılar; sistemi rahatsız eden radikalleşmeler görüldü. 28 Şubat’ta bu kesimleri törpüleyip sistem içine çekmek için bir ayar müdahalesi yapıldı. Zaten bunun sonucu da AKP iktidarı ortaya çıkmıştır. AKP 12 Eylül ve 28 Şubat’ın ürünüdür denilirken kimseye iftira yapılmıyor. Tarihi, siyasal gerçekler bunu gösteriyor.

Demokrasi mücadelesi vererek değil de sistem tarafından önü açılarak iktidara gelen AKP bugün 12 Eylül’de görülmeyen siyasal soykırım operasyonları yapıyor. Halka gözdağı vermek için hiçbir gerekçeye dayanmadan rastgele tutuklamalar yapıyor. Avukatları tutukluyor, gazetecileri tutukluyor. 12 Eylül’de ne bu kadar avukat, ne bu kadar gazeteci, ne de bu kadar siyasetçi tutuklanmıştı. 12 Eylül esas olarak illegal dedikleri örgütlere yönelmişti. Tabii ki bu saldırılardan demokratlar da, aydınlar da zarar görmüştür. Ancak bu kadar yoğun ve toplu saldırı hiç gerçekleşmemiştir. Kuşkusuz AKP hükümeti Türkiye cephesinde daha dikkatli oluyor, ama Türk devletinin karakterinin ne olduğunu anlamak için Kürdistan’daki uygulamalara bakmak gerekiyor. Kürdistan’daki uygulamalar tam faşizmdir. Binlerce siyasi tutuklu var; demokratik siyaset yapmak suç haline getirilmiştir, demokratik gösterilere izin verilmiyor, her türlü gösteriye şiddetle saldırılıyor, polis terör estiriyor, gerilla üzerinde imha harekatları yürütülüyor. Bu uygulamalar ancak darbe dönemlerinde görülen uygulamalardır.

28 Şubat’ta andıçtan, psikolojik savaştan, İslamcılar üzerinde kara propaganda yapıldığından söz ediliyor. Peki, bugün Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen kara propaganda ondan aşağı mıdır? Aksine 28 Şubatçıların bile aklına gelmeyecek düzeyde bir kara propaganda Kürt Özgürlük Hareketi üzerinde yürütülüyor. Kürt demokratik hareketi üzerinde yürütülen saldırılar 28 Şubat’tan az değil, fazladır. Yalana dayalı gazete manşetleri şimdi atılmıyor mu? Buna dayalı olarak siyasetçiler, gazeteciler tutuklanmıyor mu? Bütün gazeteler Kürt Özgürlük Hareketi düşmanlığında, Kürt demokratik hareketi düşmanlığında yarışmıyorlar mı? Bu konuda Başbakan hepsiyle toplanıp nasıl yayın yapacaklarını söylemiyor mu? Erol Özkasnak medyayı dizayn ediyormuş; şimdi de bizzat Başbakan yapıyor, bizzat basınla ilgili bakan yayınlara ayar veriyor. Bu yetmiyor bütün gazetecileri tutukluyor. Bu ortamda darbecilerle hesaplaştığını söylemek tamamen bir demagojidir, yalandır. Zaten Kürtlerle, demokratlarla ilgili konularda bu darbecilerin zihniyeti ve amacı ortaya konulmuyor. Çünkü Kürtlerle ilgili politikada özde değişiklik yoktur.

1990’lı yıllardaki kirli savaş sonucu binlerce faili meçhul cinayet oldu. Ergenekonculardan hiçbiri bu konuda yargılandı mı? İşte bir Albay Temel bulmuşlar, bakın yargılıyoruz diyorlar. 1990’lı yılları yargılamak böyle mi olur? 1990’lı yılları yargılamak o dönemdeki bütün politikaları açığa vurmakla sağlanır. Bütün uygulamalar Kürt Özgürlük Hareketi’ni ve Kürtlerin demokratik hak taleplerini ezmek içindi. Bunun için hukuk dışı her yol denendi. Bütün bunlar devlet kararıyla oldu. Cumhurbaşkanı da, Başbakanı da destekledi, bakanları da, MİT’i de işin içindeydi. Bunlar anlayış ve uygulamalarıyla birlikte yargı konusu yapılıyor mu? En önemlisi de 12 Eylül’ün ve 1990’lı yılların demokrasi güçleri ve Kürtler üzerindeki politikası bırakılmış mıdır yoksa devam mı ediyor? Şu anda Kürtleri ezmek için 12 Eylül’den daha büyük zulüm yapılıyor. Tek farkı, Hüseyin Çelik’in dediği gibi: “biz öldürmüyoruz, içeri atıyoruz”. Kaldı ki öldürmeler de oluyor. Mitingde, gösterilerde insanlar öldürülmüyor mu? Kürtler biraz tepkisini ortaya koyunca, Amed’te halk şehitlerine sahiplenmek için ayağa kalkınca “kadın da olsa, çocuk da olsa öldürürüz” deyip hedef göstererek çocukları öldürülmesine neden olan bu hükümet değil midir?

Siyasal İslamcılar; 12 Eylül kafasında olan, 1990’lı yıllardaki kirli savaşın içinde olan, katillere iyi çocuklar diyen, 28 Şubat’ın parçası olan Yaşar Büyükanıt’la yapılan anlaşma sonucu siyasal sistem içine alınmıştır. Böylece siyasal İslamcılarla 12 Eylülcülerin, 28 Şubatçıların arasındaki sorun bitmiştir. Artık onlara yönelik bir baskı kalmamıştır. Zaten klasik iktidar bloklarının zihniyetini de politikasını da bir müktesebat olarak devralmıştır. Siyasal İslamcılar sistem içine alınınca AKP açısından ileri demokrasi dönemi başlamıştır.

AKP sistem içine yerleştikten sonra kurnazlıkla bunları yargılıyorum diyerek aslında şu anda Kürtlere karşı yürüttüğü baskıyı örtmeye çalışıyor. Bunları bir psikolojik savaş aracı olarak kullanıyor. Şu anda 12 Eylül yargılamaları da, 28 Şubat yargılamaları da, İlker Başbuğ’un içeri atılması da tamamen AKP’nin kendine demokrasi maskesi takarak demokrasi güçlerine ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne yaptığı saldırıları gizlemek içindir. Bir zamanlar psikolojik savaşın uzmanı olan İlker Başbuğ şimdi psikolojik savaşın kurbanı olmuştur.

Darbecilerle hesaplaşmak demokratik zihniyete sahip olmayı ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için adımlar atmayı gerektirir. Bu açıdan da en başta da Kürt sorununun çözümü için demokratik siyasal bir proje ortaya koyup Kürt sorununu çözmeyi gerektirir. Anadilde eğitim olmaz, demokratik özerklik olmaz, Kürt kimliği anayasaya güvenceye alınmaz, Kürtler bir toplum olarak tanınamaz, toplumsal hakları verilemez denilerek; eski politika yeni koşullarda sürdürülerek darbeyle hesaplaşıyoruz denilebilir mi? Bunlar gayriciddi şeylerdir. Nitekim halk ve demokrasi güçleri bunu görüyor. Bu kadar darbecilerle hesaplaşıyorum deniliyor, ama Kürtlere darbecilerin yapmadığı kadar zulüm yapılıyor.

Bu darbecileri esas olarak Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçleri yargılamıştır. 12 Eylül rejimini de anayasasını da boşa çıkaran, 1990’lı yıllardaki politikaların da yerle bir olmasını, 28 Şubatçıların da ele ayağa düşmesini sağlayan ve toplum içinde yargılanmasını gerçekleştiren esas olarak da Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Bu darbecilerle en büyük savaşı Kürt Özgürlük Hareketi yürütmüştür. Bu bakımdan onların mahkemeye düşmesi de iyidir, rezil olması da iyidir, kepaze olması da iyidir. Onlar bu duruma düşmeyi hak etmişlerdir. Ama bunu sağlatan Kürt Özgürlük Hareketi’dir, AKP değildir. AKP eline geçen devlet imkanlarını da kullanarak şimdi bu duruma düşenleri, bitmiş olanları yargılarsam kendimi demokrat gösteririm, özgürlükçü gösteririm, muhaliflerimi ezerim, iktidarımı on yıl daha sürdürürüm politikası yürütüyor.

Ergenekon davası bile AKP’nin bu yargılamaları Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü doğrultusunda ele almadığını gösteriyor. 1990’larda işlenen suçlar iddianamelerde bile yer almıyor. KCK iddianamesine her şeyi sokuşturanlar, Ergenekon iddianamesine kendilerine yönelik darbe teşebbüsü ve Türkiye’deki birkaç olay dışında hiçbir olaya yer vermemişlerdir. 28 Şubat’ı da sadece İslamcılara yönelmiş bir müdahale gibi gösteriyorlar. 8 yıllık eğitimin de sadece İmam Hatip’le ilgili olduğunu söylüyorlar. Halbuki 28 Şubat İslamcılara ayar biçiminde bir müdahaleyken Kürt Özgürlük Hareketi’ni ise tamamen ezmeye yönelik bir politika ve saldırının somutlaşmasıydı. 8 yıllık eğitim esas olarak Kürtleri asimile etmek için uygulanmaya konuldu. Sanki tüm darbeler kendilerine yapılmış gibi bir hava vermeye çalışıyorlar. Ancak kendileri sistem içine alınınca da her şey bitmiş, ileri demokrasi gelmiş oluyor. Mevcut durumu böyle değerlendirenler zaten bu darbeleri demokrasi ve özgürlük doğrultusunda yargılayamazlar. Zaten bu yargılamaları kendi iktidarlarını pekiştirmek için kullandıkları bir araca dönüştürmüşlerdir.

Türkiye cezaevlerindeki süresiz dönüşümsüz açlık grevi KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı’nın çağrısıyla son buldu. Bu açlık grevi ve sonuçları için ne gibi değerlendirmeniz olacak?

Belki aradan bir zaman geçti, ama yine de bu açlık grevlerini ve sonuçlarını değerlendirmek gerekir. Türkiye cezaevlerindeki ve Avrupa’daki açlık grevleri Özgürlük Mücadelesi tarihinin kritik bir döneminde gerçekleşti. Türk devletinin siyasi ve askeri operasyonlarını arttırarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye politikasını izlediği, Önder Apo üzerinde tecrit politikası uyguladığı, bir bütün olarak Kürtlerin iradesini kırmak için her alanda baskılarını arttırdığı bir dönemde cezaevlerinde ve Avrupa’da süresiz dönüşümsüz açlık grevleri başlatıldı. Bu açlık grevlerini Kürt halkının Türk devletinin Önder Apo üzerindeki baskılara ve tasfiye politikalarına yönelik büyük tepkisinin dışa vurumu olarak değerlendirmek gerekir. Kürdistan’da gerçekleştirilen siyasi soykırım operasyonları, halk üzerinde yürütülen ağır baskılar gerçekten de büyük öfke yaratmaktadır. Kürt halkı hiçbir dönemde bu düzeyde pervasız, her türlü baskı ve zulme yönelen başka bir hükümet görmemiştir. Öyle ki darbe dönemlerinde bile bu tür baskılarla karşılaşmamıştır.

Kuşkusuz 1990’lı yıllar Kürt halkı için zor yıllardı. Faili meçhul cinayetler ve köy yakmaların yoğun olduğu yıllardı. Düşman açıkça Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmek için halk üzerinde baskı yapıyordu. Bu baskıları Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmede bir araç olarak görüyordu. AKP Hükümeti ise ben demokratım, Kürt sorununu çözeceğim diyor, ama öncekilerden daha çok boyutlu baskılara yöneliyor. AKP politikalarının çok çirkin bir karakterde olduğu bu söylemlerde de ortaya çıkıyor. Bu yalan, demagoji, ikiyüzlülük ve çirkinlik Kürt halkında öfke ve tepki yaratıyor. Gerçekten de şu anda Kürt halkında AKP politikalarına karşı öfke çok büyüktür. Kürdistan’da psikolojik savaş tarafından yönlendirilen, gözleri boyanan bir kesim ve yeminli bazı Apo ve PKK düşmanları dışında Kürt halkının ezici çoğunluğu AKP’nin bu politikalarına tepki duymaktadır.

AKP’yi bu yönlü bir zulüm politikasına yönelten, onun Kürt Özgürlük Hareketi karşısında çaresiz kalmasıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme iddiasıyla iktidarda kalıyordu. Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye edemeyeceğini, aksine Kürt Özgürlük Hareketi’nin gelişerek kendi politikalarının aşılacağını gördükçe böyle sert politikalara yönelmiştir. Bu da toplum içinde AKP’nin yüzünün daha da teşhir olmasını beraberinde getirmiştir. Bu ortamda AKP artık tamamen açık saldırı politikasına yönelmiş, tasfiyede ısrarını ortaya koymuştur. Cezaevleri bu baskılara karşı toplumdaki tepkinin dışa vurumudur. Toplumun vicdanı olarak toplumun tepkilerini ortaya koyan bir eylem gerçekleştirmişlerdir. Özellikle de toplumun Önder Apo konusundaki yüksek hassasiyeti en zor eylem biçimlerinden biri olan, ölüm orucu karakteri taşıyan süresiz dönüşümsüz açlık grevi eylemini beraberinde getirmiştir. Bu eylemler gerçekten de toplumu etkilemiştir. Toplumdaki tepkileri, öfkeyi AKP’ye karşı mücadeleye yöneltmede tetikleyici rol oynayan bir eylem biçimi olmuştur.

15 Şubat’tan bugüne gelişen halk mücadelesinde, gerillanın düşman saldırıları karşısında kahramanca direnişinde bu yürütülen açlık grevlerinin verdiği moral etkili olmuştur. Düşmanın baskılarına karşı duyulan öfkenin en zor eylem biçimi olarak gündeme gelmesi mücadelenin tüm alanlarını etkilemiştir. 2012’deki mücadelenin etkisi ve sonuçları değerlendirildiğinde bu açlık grevlerinin rolüne yer verilecektir. 2012 yılı mücadelesinin ruhunu, gelişmesini bir yönüyle de bu eylemlerin yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Toplumda yarattıkları duyarlılık, onların bu direnişinin, bu mücadelesinin boşa gitmediğini göstermektedir. Zaten açlık grevinin bırakılması, amaçlarına ulaşılması sonucudur. Gerçekten de amaçlarına ulaşmışlardır. Belki Türk devleti, AKP hükümeti duyarsız yaklaşmıştır. Ancak AKP hükümetine karşı yürütülen mücadelede yarattığı etkiyle AKP’yi zorlamıştır. AKP bugün Kürt Özgürlük Hareketi karşısında zorlanıyorsa, son bir yıl içindeki yürüttüğü askeri ve siyasi operasyonlardan sonuç alamamışsa, bırakalım sonuç almayı, Kürt halkı daha bir istek ve heyecanla mücadele edecek bir ruh halindeyse, bunda bu ölüm oruçlarının da önemli bir etkisi olmuştur. Newroz öncesi, Newroz’da ve sonrası halkın her olaydaki tutumunda, şehitlere sahiplenmesinde görüldüğü gibi 2012 büyük bir mücadele yılı olarak geçecektir. Bunda bu açlık grevlerinin ve Newroz sürecinde Türk devletinin saldırıları karşısında Cudi’de ve Garzan’da direnen gerillaların etkisini görmek gerekir.

Avrupa’daki açlık grevi de cezaevindeki yürütülen açlık grevlerini tamamlayan, hatta onların daha da etkili hale gelmesini sağlayan bir rol oynamıştır. Zaten Avrupa toplumunu harekete geçirmesi, Avrupa halkının bu açlık grevleri etrafında bütünleşmesi, destek vermesi, açlık grevlerinin etkili olduğunun kanıtıdır. Sadece Avrupa’daki halkı değil, Türkiye’deki toplumu da etkilemiştir. Zaten Avrupa’daki halkımızın mücadele tarihinde böyle dönemler vardır. Kuşkusuz Avrupa’daki halkımızın örgütlenmesinde mücadelenin gelişmesinde esas olarak Kürdistan’daki ve Türkiye’deki mücadele etkili olmaktadır. Ama Avrupa’daki halkımız da her dönem ülkedeki mücadeleye büyük destek veren, büyük moral veren roller oynamıştır. Nitekim Önder Apo son savunmalarında mücadelemizin en zor dönemlerinde mücadeleye destek veren, güç veren Avrupa’daki ve Güneybatı’daki halkımızı ayrıca şükranla anmıştır. Savunmada Avrupa ve Güneybatı halkımıza teşekkür etmeyi gerekli görmüştür. Gerçekten de hem Avrupa’daki hem Güneybatı’daki halkımız bu mücadeleye çok değerler kattıkları gibi, Önder Apo ve harekete bağlılık konusunda da hep örnek olmuşlardır. İşte Avrupa’daki açlık grevi bu örnek olma tarihine yeni bir sayfa eklemiştir.

Bu açlık grevleriyle Önder Apo üzerindeki baskı ve tecrit konusunda büyük bir duyarlılık ortaya çıkmıştır. Avrupa Konseyinin açlık grevini yürütenlere “eyleminiz sonuca ulaştı, bırakın” demesi bu eylemin önemli etkisinin olduğunun kanıtıdır. Gerçekten de Avrupa’yı, Avrupa’daki kurumları zorlamıştır. Onların Önder Apo ve İmralı konusundaki duyarsızlıklarını teşhir etmiştir. Bu durum da onları zorlamış ve sonuçta açıklama yapmak zorunda kalmışlardır. İleri sürülen talepler konusunda duyarlı olacaklarını, bu konuda yapılması gerekenleri yapmaya çalışacaklarını söylemişlerdir. Kuşkusuz açlık grevcilerinin tüm talepleri konusunda duyarlı olmaları beklenmemelidir; ama böyle bir açıklama bile önemlidir. En azından Önder Apo üzerindeki baskı politikalarını teşhir etme, tecride dikkatleri çekme, Türk devletinin bu konudaki kişiye özel uygulamalar yapmasını deşifre etme açısından etkili olacaktır.

Zaten zindan tarihimiz onurlu bir tarihtir. Amed zindanı bizim birinci büyük zindan direnişi tarihimizdir. Önder Apo’nun tek kişilik cezaevinde hücrede en zor koşullarda iradesini ve duruşunu koruyarak, bu tutumuyla devletin politikalarını boşa çıkararak mücadeleyi güçlendirmesi de ikinci büyük zindan direnişimizdir. Üçüncü büyük zindan direnişi de KCK operasyonlarıyla zindana atılan bütün yurtseverlerin, demokratların, PKK kadro ve sempatizanlarının direnişidir. Türkiye tarihinde görülmedik böyle toplu tutuklamalarla aslında bir irade kırma saldırısı yapılmıştır. Bu irade kırma saldırısıyla Kürt demokratik hareketi teslim alınacak ve böylelikle Türk devletinin tasfiye politikası buna dayanarak kendisini etkili kılmaya çalışacaktı. Ancak zindan direnişçileri hem cezaevlerinde iradelerini ortaya koyarak, hem Kürtçe savunmada ısrar ederek hem de bu açlık grevleriyle Önder Apo üzerindeki baskıyla ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen tasfiye politikasına karşı halkın duyduğu tepkiyi ortaya koyarak mücadeleye bu dönemde önemli katkıda bulunmuşlardır. Bu açıdan hem Avrupa’daki hem de zindandaki açlık grevcilerini bu başarılı ve etkili eylemlerinden dolayı selamlıyoruz.

Belki bir kısım açlık grevcileri bu eylemi sonuna kadar götürelim diye düşünmüşlerdir, Böyle eğilimlerin olduğunu da biliyoruz, ama hareketimiz yeterli görmüştür, sonuç alınmıştır. Zaten mücadele tek bir boyutta yürümemektedir. Açlık grevcileri kendi bulundukları yerde mücadelenin gelişmesindeki rollerini oynamışlardır. Bundan sonra bütün alanlarda bu açlık grevcilerin gösterdiği fedai ruhla daha fazla mücadele edilecek, 2012 yılı Kürt halkının ve Önder Apo’nun özgürlüğü açısından bir final yılı haline getirilecektir.

Suriye konusunda Türkiye en sert dili kullanan ülke olarak dikkat çekiyor. Annan Planına rağmen tampon bölge tartışmaları da gündemdeki yerini koruyor. Kürtlerin pozisyonu da dikkate alındığında Suriye’de dengeler ne yönde değişiyor?

Suriye’de iktidarın artık eski karakteriyle ayakta kalması mümkün değildir. Suriye değişmek zorundadır. Eski iktidar bloklarıyla Suriye rejiminin ayakta kalması düşünülmüyor. Şimdi tartışılan, bu değişimin hangi karakterde olacağıdır. Bu konuda Kürtlerin konumu stratejiktir. Suriye’de rejim değişecek, ama demokratik bir rejim mi olacak, yoksa eski otoriter iktidar blokları gidecek, onun yerine yeni koşullarda demokratik olmayan yeni bir iktidar bloğu mu iktidara gelecek?!

Şu açıktır: Kürt sorunu çözülmediği takdirde Suriye’deki değişim sadece bir iktidar değişiminden öte bir sonuç doğurmayacaktır. Bu açıdan Kürtlerin konumu stratejiktir. Kürtlerin demokrasi mücadelesiyle varlığının ve demokratik haklarının kabul edilmesi, kendi kendini yönetmesi doğrudan Suriye’nin çoğulcu bir yapıya kavuşması anlamına gelecektir. Kürtlerin kendi demokratik yönetimini kazandığı bir Suriye’de bütün etnik ve dinsel topluluklar özgürlüğüne kavuşacaktır. Ama Kürtlerin varlığını ve kendi kendini yönetmesini tanımayan bir iktidar değişimi ortaya çıkarsa bu, Kürtlere hak vermemek, Kürtlerin demokratik özyönetimini tanımamak için bütün etnik ve dinsel toplulukların bu yönlü haklardan mahrum edilmesi biçiminde bir sonuç ortaya çıkaracaktır. Yeni siyasal düzen Kürtlerin haklarını reddetme temelinde kurulursa bu, bütün etnik ve dinsel toplulukların farklılıklarını, özgürlüklerini ve kendi kendilerini yönetmeleri hakkını reddetme gibi bir durum ortaya çıkarır. Bu açıdan da Suriye’deki değişim mücadelesinin hangi yöne evirileceği, Kürtlerin örgütlülüğü, yürüttüğü mücadele, kendi demokratik haklarını yeni oluşacak Suriye’de kabul ettirip ettirmemesiyle belli olacaktır.

Tabii ki Kürtlerin Suriye’de kendi özyönetimlerini kazanmaları, burada siyasal mevziler elde etmeleri bütün Kürdistan parçalarını etkileyecektir. Özellikle de çok uzun sınırı olan Türkiye Kürtlerin Suriye’de hak kazanmasından doğrudan etkilenecektir. Eğer üç milyona yakın Kürt’ün yaşadığı Suriye’de Kürtler özyönetim hakkı kazanıyorsa, 20 milyonun üstünde Kürt’ün yaşadığı Türkiye Kürtlerin kendi kendini yönetmesi ve demokratik özerklik hakkının tanınması konusunda sıkışma yaşayacaktır. Türkiye’nin demokratik özerkliği reddetmesi zor hale gelecektir.

Türkiye, Kürtlerin hak elde etmemesi için Suriye’deki değişim sürecinde etkili olmak istiyor. Bu açıdan da İhvan-ı Müslim’e dayanmış bulunmaktadır. İhvan-ı Müslim’in şu andaki en güçlü dayanağı Türkiye’dir. Türkiye Mısır’daki, Libya’daki, Tunus’taki gelişmeleri görerek daha baştan İhvan’ı Müslim’i destekleyip Suriye’de oluşacak yeni rejim üzerinde etkili olmayı, böylece de Kürtlerin hak kazanmasının önüne geçmeyi hesaplamıştır. Türkiye’nin Suriye’de bu kadar etkili olmak istemesinin, herkesten daha aktif ve sert bir tutum içinde olmasının başka bir izahı yoktur. Öyle vicdanidir, insan haklarını gözetiyor, demokratiktir bu nedenle Türkiye böyle aktif tutum takınıyor söylemleri bir demagojidir. Buna kimse inanmamaktadır. Hatta Türkiye içinde bile AKP politikalarının bundan kaynaklanmadığını siyasetten az-çok anlayan herkes bilmektedir. Türkiye’nin Suriye’de etkin olarak siyasi ve ekonomik avantaj kazanmak istediğini, en fazla da Kürtlerin hak kazanmasının önüne geçmek için böyle bir aktif politika izlediğini artık herkes anlamış bulunmaktadır.

Türkiye’nin bu politikaları, değişecek ve demokratikleşecek Suriye gerçeğiyle terstir. Yeni Suriye bir Mısır gibi olamaz, bir Libya gibi olamaz, hatta bir Tunus gibi bile olamaz. Yeni oluşacak Suriye çoğulcu, farklı etnik ve dinsel topluluklara demokrasi içinde kendi kendilerini yönetmelerini, etkili olmalarını tanıyan bir Suriye olmak durumundadır. Suriye’de Kürtler var, Aleviler var, İsmailliler var, Ermeniler var, Süryaniler var, Dürziler var. Bütün bunlar toplumun yarısına yakınını teşkil etmektedir. Demokrasi bir yönüyle de farklılıkların haklarını tanıma anlamına geldiğinden bu farklılıkların hakları tanınmadan, özgürlükleri, demokratik özerk yönetimleri tanınmadan Suriye’nin demokratik olacağını kimse iddia edemez. Bu açıdan Türkiye’nin İhvan-ı Müslim’in baskın güç olmasını istemesi, demokratik Suriye istememektir.  Belirli bir çoğunluğun bütün farklılıklar üzerinde egemenlik kurduğu yeni bir Suriye kaçınılmaz olarak otoriter olacaktır.

Böyle bir iktidar yapısı Suriye gerçeğine uygun olmadığı gibi Ortadoğu gerçeğine de uygun değildir. Suriye’nin etrafında çoğulcu bir yapı vardır. Lübnan bu yönüyle çoğulcu bir yapıyı ifade etmektedir. Lübnan’da geçmişte çok büyük savaşlar yaşandığı dikkate alındığında ancak farklı etnik ve dinsel toplulukların Suriye siyasetinde varlığını hissettirdiği bir siyasal sistem bölgede istikrar sağlamada rol oynayabilir. Yoksa istikrar bozucu bir etki yapar. Hele Selefiler ve El-Kaide’nin de Suriye’de etkili olmak istedikleri düşünülürse Suriye’deki yeni rejimin nasıl olması gerektiği daha kritik bir konu haline gelmektedir. Kuşkusuz İhvan-ı Müslim de yeni Suriye’nin demokratik sistemi içinde tamamen yerini almalıdır. Geçmiş Baas rejimi dönemindeki gibi bir dışlama, bir ezme politikası olmamalıdır. İhvan-ı Müslim de, siyasal İslam da mevcut sistem içinde herhangi bir güç gibi demokratik sistem içinde yerini almalıdır, dışlanmamalıdır. Ama siyasal İslamcılar biz başat güç olacağız, Suriye’nin kaderini, genlerini, dokularını biz belirleyeceğiz derlerse bu tabii ki demokratik ve değişmiş bir Suriye olmaz.

Türkiye, Kürtler yararlanır diye Suriye’nin çoğulcu, gerçek anlamda demokratik bir ülke olmasını istemiyor. Tutumuyla, duruşuyla, politikalarıyla bunun önünde engel oluyor. Şu anda aslında Suriye’nin demokratikleşmesi ve demokratik karakterde bir muhalefetin gelişmesi önündeki en önemli engel Türkiye’dir. Türkiye’nin şu andaki karakteri olmasaydı Suriye’deki muhalefet daha demokratik karakterde olacaktı. Ulusal Konsey denen muhalefet daha kapsayıcı ve demokratik olabilecekti. Bu da Suriye’de büyük kayıplara yol açan krizin kısa sürede bir demokratik Suriye yönünde sonuçlanmasını beraberinde getirecekti. Ancak mevcut Türkiye’nin politikaları bir yönüyle de muhaliflerin demokratik karakterde güç olmasını engellediğinden, demokratik karaktere kavuşmasını zayıflattığından rejimin ömrünü uzatmaktadır. Rejim zaten Selefilerin, El-Kaide’nin varlığına ve ihvan-ı Müslim’in demokratik olmayan karakterine dayanarak kendisine meşruiyet kazandırmaya ve varlığını bir süre daha sürdürmeye çalışmaktadır. Yaşanan durum budur. Rejim, haklı olarak Suudi Arabistan mı, Katar mı, Türkiye mi, İhvan-ı Müslim mi demokrasiyi getirecek diyerek varlığını sürdürmektedir. Bu açıdan Türkiye’nin politikası gerçekten Suriye’nin demokratikleşmesi önünde engel durumdadır.

Türkiye tampon bölge kuracağım diyor. Kriz ve çatışmaları derinleştirmesinin nedeni budur. Annan Planı’nın daha baştan etkisiz kalmasında Türkiye’nin politikaları etkili olmuştur. Türkiye, çözümden çok sorununun derinleşmesini ve çatışmaların kapsamlılaşmasını arzulayarak bir tampon bölgenin kurulmasını ve en uzun sınıra sahip ülke olarak kendisine rol verilmesini istemektedir. Ama Türkiye’nin politikası Suriye gerçeğine uymadığı için etkin olması zordur. Kürtlerin kazanım elde etmesini engellemeyi politikasının merkezine alması Suriye gerçeğine ters davranmaktır. Şu andaki Kürt politikaları dolayısıyla bölgede nasıl ki bir çıkmaza girmişse, nasıl ki kendi iç siyasetinde bir çıkmazı yaşıyorsa, Kürt sorununun çözümsüzlüğü Türkiye’nin iç ve dış politikalarını sıkıntıya sokuyorsa gelinen aşamada Suriye politikasını da sıkıntıya sokmuştur. Bütün çabalarını Kürtlerin demokratik hak elde etmesinin önüne geçmek için sarf eden bir Türkiye, Suriye’deki dengeleri dikkate almayan bir politika izlediğinden başarısız kalacaktır.

Kürtlerin yer almadığı bir demokratik muhalefetin başarılı olamayacağı görülmüştür. Kürtlerin Suriye’deki en dinamik demokratik güç olduğu da görülmüştür. Eğer demokratik bir Suriye gerçekleşecekse bunda Kürtlerin etkin rol oynaması gerekir. Kürtlerin rol oynadığı bir Suriye’de kesinlikle demokratikleşme kaçınılmaz hale gelecektir. Suriye krizinin ilk başlarında İhvan-ı Müslim merkezli bir değişim çok fazla dillendiriliyordu. Gelinen aşamada artık Kürtlerin demokratik haklarının ve demokratik özerkliğinin tanınması temelinde yeni ve demokratik bir Suriye’nin oluşabileceği düşüncesi ağırlık kazanmaktadır. Suriye’deki en dinamik demokrasi güçleri Kürtler, Aleviler, Dürziler, İsmailliler, Ermeniler, Süryaniler, emekçiler ve kadınlar olduğundan böyle geniş yelpazedeki demokratik bir muhalefetin, demokratik bir hareketin yeni bir Suriye’nin ortaya çıkmasında en dinamik ve en etkili güç olacağı giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Böyle bir eksen etrafında muhalefet birleşirse, yani bu farklılıkların demokratik haklarını, özgürlüğünü tanıyan bir muhalefet oluşursa Suriye’nin demokratikleşeceği daha iyi anlaşılmıştır.

Tabii ki İhvan-ı Müslim de, şu andaki Ulusal Konsey içindeki muhalifler de yeni oluşacak Suriye içinde yerini almalıdırlar. Ama Suriye’nin demokratikleşmesinin özü olan bu farklılıkları esas alan bir demokratik muhalefet Suriye’nin geleceğine yön verecektir. Nitekim dengeler de bu yönde değişmektedir. İlk başlardaki o sesi çok çıkan muhalefet yerine farklı etnik ve dinsel toplulukların da güç olacağı ya da demokratikleşmenin en temel bileşenleri olacağı yeni bir Suriye’nin şekillendiği görülmektedir. Kuşkusuz Suriye sadece bunlardan meydana gelmiyor, ama demokratik Suriye esas olarak da bu bileşenlerin sistem içinde etkin olarak yer aldığı bir Suriye olacaktır.

Annan Planı’nın böyle bir Suriye’ye imkan verme karakteri ve potansiyeli vardı. Çatışmasızlık ortamında daha geniş bir yelpazede demokratik bir muhalefetin ve iktidar alternatifinin ortaya çıkma imkanı artacaktı. Ancak hem mevcut iktidarın hem de Suriye’yi kendi hakimiyetlerinde görmek isteyen muhalif güçlerin Annan Planı’nı güç ve taktik savaşları haline getirmeleri bu şansı giderek ortadan kaldırmaktadır. Ancak ister mevcut iktidar, ister iktidarı kendi tekellerine almak isteyen yeni güçler bu politikalarıyla istedikleri sonucu aklamayacaklardır. Sonuçta yine geniş yelpazede demokratik bir muhalefet olan güçler Suriye’nin kaderini belirleyeceklerdir. Özcesi Kürtlerin de içinde yer aldığı daha geniş yelpazedeki demokratik muhalefetin yeni Suriye yaratma şansı ve imkanı tüm diğer güçlerden daha fazladır. Hatta eninde sonunda ulusal konsey içindeki muhalif güçlerin önemli bir bölümü de bu gerçeği görerek tutumlarını değiştirip demokratik Suriye mücadelesi içinde yer alacaklardır.

Bu kriz çerçevesinde Kürtleri bekleyen tehlikeler nelerdir ve buna karşı nasıl bir strateji benimseyebilirler?

Kürtler Suriye’nin en canlı, en demokratik gücüdür. Bunu bütün dünya görüyor. Şimdi Kürtler açısından önemli olan tabii ki birlik sağlamalarıdır. Suriye’deki demokratik Kürt hareketinin ortak tutum sağlayacak bir anlayışa sahip olması gerekmektedir. Eğer böyle olunursa Suriye’nin dönüşümünde Kürtleri dışlamak mümkün değildir. Kürtlerin demokratik özerkliğini tanımak zorunda kalacaklardır. Ama ortak davranmazlarsa Türk devleti zaten parçalamak istiyor. Yine çeşitli Kürt partileri Suriye’nin en demokratik dinamiği olan PYD’yi dış güçlerin desteğiyle, hatta Türkiye ile ilişki içinde yeni oluşacak Suriye’de saf dışı etmek istiyorlar. Bunlar tehlikeli yaklaşımlardır. Hem Türkiye’nin yaklaşımları hem de bazı Kürt gruplarının kendilerini topluma dayanarak değil de çeşitli dış güçlere dayanarak güç yapma yaklaşımları tabii ki Kürtler açısından tehlikeler arz etmektedir.

Kuşkusuz Suriye’deki Kürt demokratik hareketi küçük-büyük demeden bütün siyasi güçleri ortak mücadele içine çekmelidir. Bir birleşmede küçük güçler de dışarıda bırakmamalıdır. Kürtleri güçlü kılacak, özgür iradeye kavuşturacak, Suriye’deki demokrasi mücadelesinde daha etkin bir mücadeleye kavuşturacak, daha etkin davranmasına yol açacak bir zihniyetle, bir anlayışla, ortak hareket etmeleri önemlidir. Bunu sağlarlarsa Kürtlerin Suriye’deki değişimde, demokratikleşme mücadelesinde belirleyici güç olacakları açıktır. Çünkü en dinamik güç Kürtlerdir. Suriye’nin demokratikleşmesine en fazla katkı sunan, demokratik zihniyete en yatkın güçtür. Yediden yetmişe herkes bu toplumsal mücadelenin içindedir. Özellikle de kadın hareketinin gelişmesi, güçlenmesi Suriye’deki demokratikleşmeye de önemli güç katacaktır. Bu açıdan Suriye’deki Kürtler ortak hareket ederek kendi taleplerini, programlarını ortak bir stratejiyle ortaya koymalıdırlar. Bu konuda herhangi bir güce angaje olmamaları gerekir. Birlik içinde iradeli ve bağımsız bir tutum ortaya koyarlarsa, Suriye’nin demokratikleşmesinde de, yeni Suriye’nin oluşmasında da herkesin dikkate alacağı bir güç haline gelirler. Böyle bir tutum içinde olan Kürtleri hiç kimse dışlayamaz. Bunun dışındaki her yaklaşım ya etkisiz kalmayı ya da bir güce yamalanmayı beraberinde getirir. Bu da ortaya çıkan tarihsel fırsatın demokratik bir statüyle sonuçlanmasında büyük zaafiyet yaratır.

Kürtlerin ortaya koyduğu talepler ve demokrasi anlayışı aynı zamanda Suriye’nin demokratikleşmesi talepleridir. Kim kabul ederse zaten o Suriye’nin demokratikleşmesini kabul ediyor demektir. Kürtlerin ve diğer etnik ve dinsel toplulukların ortaya koyduğu talepleri kabul eden bir taraf kesinlikle Suriye’nin demokratikleşmesini isteyen taraftır. İster İhvan-ı Müslim olsun, ister mevcut iktidar olsun, ister başka bir güç olsun, kim olursa olsun Kürtlerin taleplerine olumlu yaklaşılıyorsa o demokratik bir tutum takınıyor demektir. Bu açıdan Kürtler hiçbir yere angaje olmadan, Suriye’nin demokratikleşmesini kim istiyorsa, gerçekten etnik ve dinsel toplulukların özgürlüğünü, demokrasisini kim tanıyorsa onunla Suriye’nin demokratikleşmesi konusunda ortak hareket edebilirler. Çünkü bu talepleri reddedenler zaten Suriye’yi demokratikleştiremezler. Mevcut iktidar bu talepleri reddettiği için zaten kendini değiştiremedi, otoriter bir rejim haline geldi. Eğer Kürtlerin bu taleplerini doğru anlasaydı, anlayışla karşılasaydı bu bir zihniyet değişimini ve bu temelde de politika değişimini, sistem değişimini beraberinde getirirdi. Ama bunu yapmak yerine, mevcut Suriye rejimi Türkiye’yle birlikte hareket ederek Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastırmaya çalıştı. Niye otoriter karakterini sürdürdü, niye bu duruma düşüldü denilirse, bu Türkiye ile yaptığı bu gerici ittifaktan dolayıdır.

Suriye’de dengeler değişti, ABD farklı bir politikaya yöneldi. Türkiye bunu görünce bu defa Suriye karşıtı bir politika izledi. Bu, Suriye’nin otoriter olmasına karşı çıkmaktan değil, ABD’nin bölge politikalarından dolayı oldu. Öte yandan Suriye’deki hem dış hem de iç etkenlerden dolayı eski rejimin ayakta kalmayacağını görerek saf değiştirip ABD’nin tarafına geçerek ve Suriye içindeki İhvan-ı Müslim gibi belirli muhalif kesimlerle ortak hareket ederek yeni oluşacak Suriye’de etkili olup Kürtlerin haklarının önüne geçmeyi planladı. Dün mevcut Suriye rejimiyle ilişkisi de esas olarak Kürtlere tüm bölgede hak tanınmaması üzerine kuruluydu.

Mevcut Suriye rejiminin antidemokratik karakteri esas olarak Türkiye ile kurduğu bu ilişkilerin sonucuydu. Suriye rejimi hala bu gerçeği kavramış değildir. Türkiye ile ilişkisinin kendisini nereye getirdiğini göremeyecek kadar kördür. Halbuki kendisini geçmişte Türkiye ile yan yana getiren tamamen Kürt düşmanlığıydı. Kürt düşmanlığının Suriye’yi getirdiği nokta burasıdır. Bir zamanlar Irak’ta Kürt sorununu çözemeyenlerin başına gelenler ortadadır. Eğer bu konuda rejim ciddi adım atsaydı bu, zihniyet ve politika değişimi anlamına gelirdi. Bunu yapamadığı için kendisini demokratik temelde güçlendirip yeni koşullarda varlığını sürdüren daha geniş yelpazede bir iktidar bloğu haline gelememiştir.

Bugün Suriye’deki muhalefetin bir kesimi hala bu gerçeği anlamış değildir. Özellikle de Türkiye ile ilişkide olan kesimler Türkiye’ye dayanarak, başka güçlere dayanarak Kürt sorununu çözmeden Kürtler üzerindeki eski politikayı yeni koşullarda sürdüreceğini düşünmektedirler. Bu tabii gericiliğin başka bir biçimde devamıdır. Kürtler bunu da kabul etmemelidir. Buna karşı da açık tutum takınmalıdırlar. Kürtler Suriye’nin değişim stratejisinin, demokratikleşme yolunun Kürt halkının taleplerini kabul etmekten geçtiğini açıkça ortaya koymalıdırlar. Bu yaklaşım içinde olmayan hiçbir güçle de bir siyasi ortaklık yapamayacağını açık ilan etmelidirler. Bunu yaparlarsa o zaman Suriye’nin gerçek demokrasi güçleri, dinamikleri daha hızlı bir biçimde ortaya çıkacaktır ve mevcut dengeler yerine tamamen Suriye’nin demokratik değişimini hedefleyen yeni ittifaklar, yeni dengeler ortaya çıkacaktır. Bu da Suriye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi yönünde sonuçlar ortaya çıkaracaktır.

Arap Baharından, ayaklanmalardan söz edildiği ve eski iktidarların bir kısmının yıkıldığı bir dönemde, en yoğun ve en kitlesel eylemlerin Kürt halkı tarafından gerçekleştirilmesine rağmen, Batılıların “Kürt Baharı” karşısındaki sessizliğini nasıl yorumluyorsunuz?

Kürt baharı 20 yıldır sürüyor. 1990’lardaki serhıldanlar ve bugüne kadar Kürt halkının sürekli ayakta oluşu Kürdistan’ı büyük devrimlerin yaşandığı büyük baharlar haline getirmiştir. Kürdistan’daki devrim kadar toplumsal sonuçları olan başka bir devrim yoktur. Öyle bir günlük, altı aylık, bir yıllık mücadele değildir; bir iktidardan diğer bir iktidara geçiş de değildir. On yıllarca sadece sömürgeciliğe ve Kürt halkını inkar eden güçlere karşı mücadele yürütmemiştir, en başta da kendini değiştirmiştir-dönüştürmüştür. Kürt halkını özgürlük ve demokrasiye sevdalı ve bunun için direnen bir toplumsal gerçek haline getirmiştir. Bu açıdan Kürt toplumu 20 yıldır devrim içinde devrimleri gerçekleştiren bir baharı yaşamaktadır.

Arap Baharı deniliyor Tunus’ta bir iki ay sürüyor, Mısır’da birkaç hafta sürüyor. Kürt Özgürlük Hareketi’nin yürüttüğü devrim mücadelesi böyle değildir ki! 1990 öncesini saymazsak bile 1990’dan beri 25 yıla yakındır büyük bir toplumsal mücadele sürüyor. Kendini değiştiriyor, Türkiye’yi değiştiriyor, Ortadoğu’yu değiştiriyor, kadını değiştiriyor, gençliği değiştiriyor, siyaset anlayışını değiştiriyor, bireye ve topluma irade kazandırıyor; toplumun gücünün farkına varmasını sağlıyor. Tüm bunlar bu yıllarda sağlandı. Kürtler üzerinde eskiden ağa, bey, şeyh otoritesi vardı; şimdi bunun yerine demokratik ulus, demokratik toplum iradesi ortaya çıkmıştır. Kürt halkı artık birilerinin yönlendirdiği bir toplum değildir. Bu bakımdan demokratik devrimi derin yaşayan bir toplumdur. Devrimler içinde devrim yaşamıştır. Büyük bir duygu devrimi, düşünce devrimi, toplum devrimi, ulusal devrim, siyasal devrim, sosyal devrim, kültür devrimi yaşamıştır. Bundan daha büyük bahar olabilir mi?

Kürt hareketine bakıldığında çocuktan analara, yaşlı ninelerden dedelere kadar herkes bu mücadele içerisindedir. Kürt analarının, kadınlarının mücadele içindeki yeri bu devrimin karakterini ortaya koymaktadır. Bu açıdan Arap Baharı denen siyasal mücadeleden ya da iktidar değişikliği yaratan hareketlerden katbekat bir demokratik devrim gerçeğini ifade etmektedir. Eğer bir bahardan söz edilecekse bu, 20 yıldır Kürtlerin yaşadıklarıdır. Siyasal anlamda özerklik gibi Kürtlerin kendi kendini yönetme hakkı dünya tarafından, Türkiye tarafından, bölgesel güçler tarafından tanınmamışsa bu baharın eksikliğinden, yetersizliğinden değildir, bu güçlerin zalimliğinden ve arkasındaki uluslararası güçlerin başta Türkiye olmak üzere zalim devletleri desteklemesindendir. Bugün Arap baharını destekliyoruz diyenler, Arap baharından söz edenler, Türk devletinin on yıllardır dünyada görülmemiş bir baharı yaşayan, kendi içinde demokrasi, sosyal ve kültürel devrimi yaşayan bir hareketi, bir toplumsal dinamizmi bastıran Türk devletine destek vermişlerdir.

Kürdistan’da Kürt toplumu yirmi yıldır ayaktadır, sürekli yürüyüştedir, direnmektedir. Direniş içerisinde on binlerce şehit vermiştir. Bu açıdan kim Kürtler az direndi diyebilir? Kim Kürtler toplumsal mücadele, devrimci mücadele yürütmedi diyebilir? Bu devrimin başarısını engellemek için Türk devletine destek veren Batılılardır. Bu bakımdan Kürt baharı karşısındaki sessizlikleri anlaşılırdır. Kürtlerin mücadelesinin gerçek bahar olduğunu görmediklerinden, anlamadıklarından değil, çıkarları buna uymuyor. Kürt baharı gerçek bir bahar olduğu için, hiç kimsenin kontrol edemeyeceği, denetleyemeyeceği bir güç kaynağı olduğu için görmezlikten geliniyor, Türk devletinin bastırmasına göz yumuluyor.

Kürt baharının yarattığı toplum gerçeğini herhangi bir dış güç kontrol edemez. Buradaki özgürlük düşüncesi de, demokratik düşünce de derindir. Bu halk demokrasiyi ve özgürlüğü derinleştiren bir mücadele vermiştir. Bunun yarattığı derin duygular vardır. Özgürlük bilinci ve demokrasi bilinci derin ve kapsamlıdır. Batılılar işte böyle bir özgürlükçü zihniyeti ve yaşamı istemiyorlar. Onlar kendi kontrollerinde, yönlendirebilecekleri, yürütebilecekleri bir toplum istiyorlar. Ama Kürt baharı onların kontrol edemeyeceği bir toplum gerçeği ortaya çıkarmıştır. Batılıların sessizliği, bu baharı görmemeleri bundandır. Daha doğrusu çok iyi anladıkları, çok iyi gördükleri için sırt çevirmişlerdir.

Batılılar daha rahat kontrol edip yönlendireceklerini düşündükleri için Arap hareketlerine ilgi duyuyorlar. Zaten görüldüğü gibi öncülükten ve örgütten yoksun oldukları için bu hareketleri yönlendirmişlerdir. Kuşkusuz Arap baharı denen halk hareketleri yeni bir Arap ruhu, yeni bir Ortadoğu gerçeği ortaya çıkarmıştır. Artık Ortadoğu halklarını eskisi gibi yönlendirmek, yönetmek zor olacaktır. Bugün yönlendirilip kontrol edilseler de yarın bu halklar kendi iradelerini ortaya koymaya devam edeceklerdir. Amiyane deyimle cin şişeden çıkmıştır.

Mevcut durumda da uluslararası güçler bu halk hareketlerini yönlendirerek düşündükleri yeni Ortadoğu sistemi için kullanacakları bir çizgiye çekmede belirli bir başarı elde etmişlerdir. Ama Kürt baharı veya Kürt toplumsal gerçeği onların yönetemeyeceği, yönlendiremeyeceği bir karakter taşıdığı için bırakalım destek vermeyi sessiz kalmayı, bu hareketin ezilmesi için, etkisizleştirilmesi için hem Türk devletine destek vermektedirler hem başka güçlerin saldırılarına göz yummaktadırlar hem de kendilerine boyun eğecek, kendi isteklerini yapacak işbirlikçi Kürt ortaya çıkarmak için çaba harcamaktadırlar.

Kürt baharı o kadar güçlü ve etkilidir ki, artık bu toplumsal gerçeği eski haline döndürmek, kontrol edecek bir toplum haline getirmek mümkün değildir. Bu devrimin arkasındaki tarih, bu devrim kendi içinde sürekli yeni devrimleri tetikleyerek ortaya çıkardığı iradeli, özgürlükçü demokratik Kürt gerçeğini hem Türk devletine hem Batılı güçlere kabul ettirecektir. Eninde sonunda Kürt halkı örgütlü gücüyle, özgürlükçü ve demokratik duruşuyla kendi demokratik iradesini bütün güçlere kabul ettirecektir. Kürt halkının demokratik iradesi, kendi iradesini kabul ettirdiğinde bundan tüm Ortadoğu halkları ve tüm insanlık kazanacaktır. Demokrasi ve özgürlük isteyen herkes kazanacaktır. Kürt baharı arkasındaki tarih ve yarattığı sonuçların böyle bir demokratikleşme ve özgürleşme gerçeğini sağlayacağını, yalnız Kürdistan’da değil, Türkiye ve Ortadoğu’da etkilerini göstereceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Reklamlar