KÜRDİSYAN

KÜRDİSYAN

İbrahim Halil Baran 

Kürdistan İsyan İle Kaimdir, Bana Bahar Değil Kürdistan Gerek…

1. Yüzyıl önce, dünya haritaları halklara yeniden bölündüğünde Kürtler, uzun yıllardır mücadelesini verdikleri hakların neredeyse hiçbirini alamadı. Ne bağımlı dahi olsa bir devlet kurabildiler ne de binlerce yıllık kültür ve ülkelerinin bölünmesine karşı koyabildiler. Bu yetmiyormuş gibi son 500 yılda çoğu antlaşmalarla elde edilmiş bütün tarihi haklarını da kaybettiler. Büyük bir parçası Türkiye’de kalmak üzere 5 parçaya bölünen ve hem millî hem de insanî bütün hakları gasp edilen bu halk, fırsat buldukça başkaldırılarla gündeme geldi ve büyük soykırımlardan geçirildi, geçiriliyor. İşte 1925 Şeyh Said Efendi hareketi, işte Pîr Seyid Rıza ve arkadaşları, işte egemen güçlerin “Kürdistan hayali buraya gömülüdür” dedikleri Ağrı Direnişi, işte Pêşewa Qadi Muhammed ve darağacında son bulan hamiyetleri, işte soylu bir ihtişam gibi her gün daha da taptaze duran Barzaniler, işte Kürdistan’ın yalçın dağlarını Serok Abdullah’ın irşat medresesine çeviren ve Kürtleri yeniden vareden PKK. Ve her gün daha çok ölen, her gün daha çok direnen Kürtler. Ve cezaevlerini tıklım tıklım dolduran, sürgün edilen, faili meçhullere giden; kimliklerinden, dillerinden, inançlarından, ideolojilerinden vazgeçmeyen; insanca bir yaşam kurmak ve dünyanın diğer milletlerinin sahip olduğu hakları almak için olmadık işkencelere göğüs geren kahraman evlatlar.

2. Birinci Dünya Savaşı, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bir coğrafyada geçti. Ülkeler yıkıldı, yerine yenileri inşa edildi. Geçmişte var olmamış milletler, devletler yaratıldı. Sultanlıklar, krallıklar, mandalar, cumhuriyetler ve kukla yönetimler oluşturuldu. Ne var ki Kürtler, binlerce yıllık geçmişleri, insanlığın uygarlık safhasının özü olan kültürleri ve Kafkaslardan Hürmüz Körfezi’ne, Akdeniz’den Hazar’a uzanan coğrafyalarına ismini vermiş ülkelerine rağmen yok sayıldı. Bu duruma sebep olan kabahat, haritaları çizen batılı ülkelerde olduğu kadar, Kürtlere dost kazığı atmaktan bir türlü vazgeçemeyecek olan komşu halklar ve modernleşmekte geç kalan Kürtlerin kendisine de aitti. Nitekim tarih, Kürde kim olduğunu acı bir tecrübeyle öğretti. Türkiye’de kalan Kürtler, ortak olarak kurdukları bir ülkede yok sayılacak, dilleri yasaklanacak, inkar edilecek, asimilasyon ve kasıtlı yok edilme ve demografik hile politikalarına uğrayacaktı. Iraktaki Kürtler, görece daha iyi imkanlara sahip olarak toplamda 120 yıl savaştıktan sonra federal bir sistem kuracaktı. İran’da kalan Kürtler, kurnazca bir poltikayla coğrafi olarak beş parçaya bölünecek ve en küçük parçaya Kürdistan adı verilerek kandırılacak, başkaldırdıkça idam edilecek, lider doğurdukça suikasta uğrayacaktı. Suriye’deki Kürtler, yok sayılacak ve kimlik bile alamayacaktı. Eski SSCB ülkelerinde kalan Kürtler, sahip oldukları federal bölge ellerinden alınarak Sibirya’ya sürülecekti. Derken İkinci Dünya Savaşı patlak verecek fakat Kürtler, temel savaş coğrafyasına uzak olmasına rağmen bu arada kurabildikleri ve kısa bir ömrü olan Kürdistan Cumhuriyeti’ni de kaybedeceklerdi.

3. Bugün Kürtler, bir devlet sahibi değillerdir ve bu yüzden nüfusları, yani dünyada kaç kişi oldukları dahi, sırf bu sebepten dolayı bir tahminden öteye gitmemektedir. Kürtlerin, dünyanın en büyük devletsiz halkı oldukları söyleniyor ve en az 40 milyon kişi oldukları varsayılıyor. Kendilerine ait bir dil grubu, kültür ve medeniyet bütünlüğü, sosyolojik ve psikolojik aidiyet hissi, edebiyat ve tarih bilinci ile coğrafi bir tanım ve toprak sahipliği olan bu millet, artık kendini birilerine ispat etme zorunluluğunda değildir. Kürt halkının varlığı Geçmişindeki imparatorluk, devlet ve emirlikleri her ne kadar egemen güçler tarafından yok sayılsa, kendilerine veya başkalarına mal edilse bile bu geçmişin izleri bugün Kürt toplumunda halen yaşamaktadır ve var olmaya da devam edecektir.

4. Tam 34 yıldır, yoğunluklu olarak Kürdistan’ın Botan, Serhad, Dêrsim, Turabidin, Berrîyê, Qendîl ve Ferat gibi kuzey bölgelerinde PKK hareketinin öncülük ettiği bir savaş sürmektedir. Bu savaş, her ne kadar kuzeyde sürse de Kürdistan Silahlı Kuvvetleri, etki alanı açısından dört büyük ülkede yer edinmiş ve manevra kabiliyeti açısından bu ülkeleri aşmış bir güçtedir. Kürtlerin ve Kürdistan’ın tarihi, millî ve insanî haklarını talep eden, vicdan ve ahlak sahibi herkes için bu mücadelenin attığı adımlar, birer onur kaynağıdır. Kürdistan milletinin bu yolda elde ettiği siyasî, politik, stratejik, felsefî, insanî ve ahlakî kazanımları önemlidir ve bu milletin paha biçilemez tarihinin bir parçasıdır. PKK’nin varlığı, daha büyük bir varlık ortaya çıkarmadıkları müddetçe Kürtlerin varlığının en temel garantisidir ve bu konu Kürtler açısından tartışılamaz bir gerçektir. PKK, Kürdistan’dır, davasında haklıdır ve kullandığı yöntemler açısından meşrudur.

5. Türkiye Cumhuriyeti, 90 yıl önce Kürtler ve Türkler’in ortak bir devlet kurma düşüyle birlikte savaşarak elde ettikleri bir ülkedir. Ne var ki savaşın bitimiyle birlikte batılı ülkelerin işgalinden bile daha korkunç bir şey yaşanmış ve Türkler, verdikleri sözlerde durmayarak ilk iki yıl Kürtleri oyalamış, ardından da Kürdistan’ı işgal etmişlerdir. Aradaki sözleşmenin bozulması ile Kürt aydınları, mebus ve akil adamları kurşuna dizilmiş, idam edilmiş veya sürgüne gönderilmişlerdir. O günden bugüne çok az şey değişmiş ve Kürtler sürekli inkar edilerek imhaya devam edilmiştir. Başta Kemalist rejimin bir refleksi olarak görülen bu durum, 1950’lerde merkez sağın iktidara gelmesiyle de sürmüş, son yıllarda Türk-İslamcıların iktidar olması ve devletteki güç dengeleri değişmesine rağmen son bulmamıştır. Yöntemler açısından değişse de devlet karakterinde kroniklik gösteren bu durumun anlaşılabilir karşılığı şudur: Kürtlerin tıpkı diğer halklar gibi Türkleştirilmesi, coğrafyalarından göçertilmesi, siyasi iradesiz kılınması ve buna karşı çıkanların da öldürülerek ya da hapsedilerek etkisiz hale getirilmesi.

6. Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında uluslararası bir komployla Türkiye’ye teslim edilmesi ardından başlayan “barış süreci” bugün 13. yılına girmektedir. Bu süreci hazırlayan olaylardan ilki, 1991 yılında SSCB’nin çökmesiyle dünyanın tek kutuplu hale gelmesi ve Körfez Savaşları’dır. Değişen güç dengeleri bir yeniden yapılandırmayı gerekli kılmış ve Kürtler de bu değişime ayak uydurmuşlardır. Bu yıllardan sonra Türkiye ile sık sık çatışmasızlık ve barış meseleleri gündeme gelmiş ve bu süreçler ne yazık ki hep Kürtlerin tek taraflı ateşkesleriyle başlayarak TSK’nın Kürtlere büyük kayıplar verdiren operasyonları ile bitmiştir. Irak’ın çökmeye başladığı bu dönemde ikinci bir kavşak olarak, Kürtlerin de dahil olduğu ve PKK’nin stratejik bir fırsat olarak değerlendirmediği için dışında kaldığı 1998 Washington Antlaşması sayılabilir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilk ayaklarından biri olarak görülen bu antlaşmanın sonuçları Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi, Türkiye’de AKP iktidarının kurulması, Irak’ın yıkılarak Saddam’ın idam edilmesi ve Güney Kürtleri’nin federatif bir yönetime kavuşması olarak özetleniyor. Türkiye’nin psikolojik olarak çöküşe geçtiği, ekonomik olarak dibe vurduğu ve sistem olarak işlemez hale geldiği bu yıllarda PKK, büyük askeri zaferlerine karşılık “barış süreci” ile birlikte masaya oturma ihtimalini denemiş ve Türkiye’den de olumlu sinyaller almıştır.

7. Muhteşem bir siyasi deha olduğu kadar büyük bir filozof da olan Abdullah Öcalan, 1992 yılında Mehmet Ali Birand’a verdiği bir mülakatta Türkiye’nin barışa yanaşmaması ile ilgili şu müthiş tespitte bulunur ve “Türkiye’nin bir önderlik krizi var. Sizin, bizim karşımızda muhatap olabilecek bir lideriniz yok. Oysa Kürt halkı benim sözümü ölümüne dinler. Masa başında konuşacağım şeyler bağlayıcıdır, yanlış bile olsa arkasında durabilirim” der. Nitekim de bu liderlik krizi bir türlü çözülmez. Öcalan’ın ve PKK’nin bütün çabalarına rağmen Türkiye’de elini taşın altına koyabilecek kimse çıkmaz. Öcalan’ın isteği üzerine barış heyetleri gelir birkaç kez ama devlet yine bildiğini yapar. Üst üste üç kez ve sürekli oyunu arttırarak iktidara gelen AKP dahi sürekli bu meseleyi sulandırmaya ve Kürtleri oyalamaya devam eder. Sadece Kürtleri değil aynı zamanda Türkiye’yi de. Fakat Kürtler, liderlerine bağlı kalarak uzun soluklu ateşkesler ilan eder, geri çekilmeler sırasında birçok gerillasını kaybeder, siyasal ve sosyal bir buhrana doğru yol alırlar. Konfederalizm, Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Özerklik ve daha birçok öneri geliştiren Kürtlere rağmen ekonomik, psikolojik ve sosyal olarak toparlanan Türkiye, bu meseleyi hep sürüncemede bırakır. Derken yıllar geçer, demokratik açılımlardan söz edilir, TRT’de Kürtçe yayına başlanır ama hep altından başka oyunlar çıkar: Kürtleri etkisiz hale getirmek ve Türklüğe devşirmek.

8. İkinci meclisin ilan edildiği 1923’ten yakın zamana kadar Türkiye’de iki grup tehlike olarak görülürdü: İslamcılar ve Kürtler. İslamcılar, Kemalist rejimin ‘çağdaş’ karakterine karşılık ‘irticacı’ kabul edilir ve karanlık çağlara dönüşün simgesi olarak görülürlerdi, Kürtler ise bir işgal ile Türkiye’ye dahil edildikleri için bölünmenin ve tek kimlik zihniyeti üzerine kurulmuş Türklüğün parçalanmasının. Ergenokon davasıyla başlayan ve cemaatin devleti, devletin de cemaat ve İslamcıları ele geçirdiği süreçle birlikte Kemalizm ve Türk İslamcılığı barıştı. Artık ne İslamcıların şeriat devleti kurmak gibi bir düşünceleri var ne de Kemalizm’in bir irtica tehlikesi. Geriye şimdi her iki kesimin de rahatsız olduğu bir tek sorun kaldı: Kürtler ve Kürdistan meselesi. Artık Türk iktidarı çok daha güçlü ve yöntem basit: Kürdü kabul et ve kendi içinde erit; cemaatler ile kılcal damarlarına gir ve Türklüğe devşir.

9. Halklar ayaklanıyor. Eski SSCB ülkelerinde Turuncu Devrimler oluyor. Kuzey Afrika’da ve Arap Yarımadası’nda yılların diktatörleri batılı emperyalistlerin desteğiyle Arap Baharı denilen bir ayaklanmayla devriliyor ve yerine ılıman İslam’cı bir kuşağı temsil eden iktidarlar geliyor. Yıllar önce daha demokratik bir sistemi olduğu için seçimle değişen Türkiye (ne tesadüf ki AKP’nin rengi de turuncu) şimdi de bu ülkelere model olarak gösteriliyor. Coğrafyalar yeniden bölüşülüyor, haritalar yeniden çiziliyor. Peki ya Kürtler? Irak üçe bölünecek ve Kürtler bağımsızlık ilan edecek. Suriye’de ayaklanmalar devam ediyor ve stratejistler “Eninde sonunda Esad yönetimi devrilecek ve yeni bir Suriye Kurulacak. Alevilere, Sünni Araplara, Dürzîlere ve Kürtlere otonom bölgeler verilecek” diyorlar. İran? İran’ın kapısının anahtarı Suriye’nin elinde ve Suriye giderse İran ayakta kalamaz. Hayali Rusya, Çin ve Hindistan ittifakı, Amerika’ya diklenmez ve İran’ı korumazsa tabii. Türkiye peki? Tık yok. Bu ülkede ayaklanması düşünülecek sınıf şu an iktidarda ve Kürtlerinse kafası karışık. Nasıl? Arap Baharı’nda ayaklanan her halkın kendisine ait bir devleti var. Yönetimlerden, ekonomik durumlardan ve sosyal hayattan memnun değiller ve diktatörleri deviriyorlar. Oysa Kürtlerin bir devletleri de devirecekleri bir diktatörleri de yok. Türkiye’yi yalnız başlarına devirebilecek güce sahip değiller ve işbirliği yapabilecekleri bir grup da yok. Mesela İslamcılar iktidarda ve iktidardan uzaklaştırılmış Kemalistlerin ise bir toplumsal karşılığı yok. Solcular peki? Böyle bir sınıftan da bahsetmek mümkün değil. Veya o kadar güçsüzler ki Kürdistan kurulursa ilk olarak bu gruba siyasi sığınma hakkı tanınmalı. Sonuç? Kürtler ontolojik olarak bir iktidar devirecek durumda değiller çünkü bu ülke onların değil. Bu ülkede iktidarı da ele geçiremezler çünkü hem o kadar güçlü değiller hem de şuan savundukları değerlerle ve Kürt kimliklerini koruyarak bunu başarmaları mümkün değil. İşgal altındaki ülkeleri peki?

10. Kürtler, 40 milyon dolayında nüfusa sahipler. Büyük çoğunluğu Kürdistan coğrafyasında yerleşiktirler. Avrupa ülkelerinde güçlü bir diasporaya sahiptirler. Tarihi Kürt ülkesi bugün 4 büyük devlet tarafından işgal edilmiş durumdadır. Irak Kürtleri’nin federal olarak konumlandırdıkları bir Kürdistan yönetimi vardır. Suriyeli Kürtler yakın bir zamanda daha iyi imkanlar elde edebileceklerdir. Kürtler, 20 milyondan fazla oldukları Türkiye’de hiçbir tarihi, millî ve insan olmanın getirdiği hakka sahip değillerdir. Dilleri kamusal alanda yasaklanmış ve en temel haklardan savunma hakkı ve eğitimin bile bu dille yapılması fiilen yasaklanmıştır. Kürtler tarafından kurulan ve oylarının %98,4’ünü Kürtlerden alan bir partileri olmasına rağmen, bu parti bile sürekli olarak “Türkiye partisi” olduğunu açıklamak zorunda kalmakta ve kanunen hem bu parti hem de bütün Kürtler, Türk kabul edilmektedir. Çoğunlukla Türkiye’deki Kürtler arasında faaliyet gösteren PKK ise son 12 yıldır kimi kazanımlara rağmen belirsiz bir siyaset izlemekte ve stratejileri Türk devletinin yaklaşımlarından dolayı geçersiz kalmaktadır. PKK, arkada 50 binden fazla kayıp bırakmış olmasına rağmen nihayete erdirilememiş bir savaşı yönetmenin psikolojik baskıları ile karşı karşıyadır. Türk devleti ile barışmak ve demokratik bir sistemin kurulması için verilen ve karşılıksız kalan her emek, bu baskıyı daha da arttırmaktadır. Bugün 7685 Kürt siyasetçisi, seçilmiş yönetici, aydın, kanaat önderi ve onlarca gazeteci Kürt haklarını savundukları ve PKK’nin kurmaya çalıştığı sistemin bir parçası oldukları için cezaevinde bekletiliyor, ağır cezalara çarptırılıyorlar. ‘Barış görüşmeleri’ bir süredir kesilmiş olmasına rağmen uzun bir zamandır PKK, askerî açıdan da mevzileriyle birlikte ağır kayıplar vermekte. Hareketin lideri konumundaki Öcalan’ın, ailesi ve avukatları ile olağan görüşmeler dahi gerçekleştirmesine izin verilmemekte, geçmişte ‘barış görüşmeleri’ yürüten devlet yetkilileri hakkında bile ‘Kürtlere yardım ve yataklıktan’ davalar açılmakta ve bu görüşmelerin devlet adına değil, devlet içindeki kimi gruplar tarafından yürütüldüğü ima edilmektedir. Siyasi irade olarak Türk hükümeti giderek sertleşen ve milliyetçileşen bir dil kullanmakta ve her seferinde hem legal Kürt siyasetini hem de PKK’yi hedef almaktadır.

11. Seçimlerde Kürt milletvekillerine yapılan haksızlıklar, süregelen KCK tutuklamaları, Van depreminin ardından yaşanan ve Türkiye’nin ırkçı tutumunu gözler önüne seren açıklama ve olaylar; sonrasında Roboskê Katliamı’nda devletin kullandığı dil, siyasilerin tutumu ve Türk halkının sessizliği artık bize kardeş olmadığımızı bir daha göstermiştir. Hükümetin en kudretli bakanlarından birisinin önce meclis kürsüsünden “Kürtlerin bütün haklarını vereceğiz” demesi ve kısa bir süre sonra “Kürtçe bir medeniyet dili değildir, gündemimizde Kürtçe eğitim yok” diyerek hakarette bulunması umutlarımızı bir daha kırmıştır. Bu talihsiz açıklama Türklerin hem Kürtlerle kurdukları ilişkinin biçimini özetlemekte hem de devletin politikasında Kürtlere yönelik bir değişimin olamayacağını göstermektedir. Hâsılı, Türk toplumu, iktidar ve devletinin Kürtler ve Kürdistan meselesinde 90 yıldır bu halkı kandırmakta olduğu aşikârdır. Kürtlerin nezdinde de bu toplum, iktidar ve devlete 90 yıldır ne bir inanç ne de itikat kalmıştır. 12 yıldır sürdürülen barış görüşmelerinin Kürtlerin zihninde ettiği yer de gelip burada noktalanmıştır.

12. Abdullah Öcalan’ın son görüşme notları, Leyla Zana’nın açıklamaları, Murat Karayılan ve Cemil Bayık’ın parti organlarından basına da yansıyan söyleşileri, yine barış görüşmelerinin bir sonucu olarak toplanan ve kadük bir özerklik ilanı yapan DTK’nın sonuç bildirgeleri, BDP yöneticilerinin basında da yer alan görüşleri yeni bir sürecin başladığını ve bunun gerekli olduğunu göstermektedir. Alternatiflerin oluşması gerektiği akıl ile sabittir ve Kürtler de bunu talep etmektedir. Evet, bu meseleyi silahlar olmadan konuşabilmek ve barışmak gerçekten arzu edilendir ama Kürtler bunda daha fazla ısrar edemezler. 12 yıldır herhangi bir gelişme göstermeyen bu durumun sürdürülmesi ya da neticelendirilmemesi Kürtler açısından geri dönüşü olmayan zararlara sebebiyet verecektir. Evlatlarını bu uğurda ölüme göndermekten çekinmeyen ama her gün daha çok kuşatılan ve asimilasyona tabi tutulan Kürtler, meşru güçlerinden ülke ve iktidar talep ediyor artık şunu dillendiriyorlar: Kürtleri ve Kürdistan’ı Türkiye’nin bir parçası olarak kurgulamaktan vazgeçmeliyiz. Biz kökleri olan bir milletiz ve geleceğimizi kendi ülkemizde yaşayan halklarla birlikte en kusursuz şekilde inşa edebilecek güçteyiz. Klasik devlet ve iktidarların yarattığı zalimlikleri, komşu halkların bize reva gördüklerini kimseye yaşatmayacak olgunluk ve ferasetin sahibiyiz. Bize 30 yıldır her bahar olduğu gibi Kürt Baharı değil, Kürdistan’ı azad edecek bir isyan gerek. Bağımsız bir devlet, özgür bir ülke, Kürdistan’da yaşayan her halka eşit haklar, adil bir yönetim ve insanca bir yaşam gerek. En iyi siz bilirsiniz ki Kürdistan isyan ile kaimdir ve karşılığı olmayan merhamet kişinin kendisine ettiği zulümdür.


Reklamlar