DÖRDÜNCÜ STRATEJİK MÜCADELE DÖNEMİ-3

DÖRDÜNCÜ STRATEJİK MÜCADELE DÖNEMİ-3

DEVRİMCİ HALK SAVAŞI’NIN GÜÇ ALDIĞI KOŞULLAR

Devrimci Halk Savaşı’nın hangi ortam ve koşullardan güç alacağını da değerlendirmemiz gerekmektedir. “Devrimci Halk Savaşı verelim” derken ne kadar gerçekçiyiz? Bunun koşulları ne kadar el verişli ve imkan sunuyor? Ortam buna ne kadar uygun? Kendimizi mi kandırıyoruz, yoksa gerçekten böyle bir direnişi yürütme ve başarma şansımız var mı? Bunları değerlendirmeye tabi tutmamız gerekmektedir.

Devrimci Halk Savaşı’nın hangi ortam ve koşullardan güç alacağını da değerlendirmemiz gerekmektedir. “Devrimci Halk Savaşı verelim” derken ne kadar gerçekçiyiz? Bunun koşulları ne kadar el verişli ve imkan sunuyor? Ortam buna ne kadar uygun? Kendimizi mi kandırıyoruz, yoksa gerçekten böyle bir direnişi yürütme ve başarma şansımız var mı? Bunları değerlendirmeye tabi tutmamız gerekmektedir. Eğer bu bakımdan da doğru bir analiz yapmazsak, çizdiğimiz strateji başarıyı öngörmezse, başarı koşullarına sahip olmazsa hata yapmış oluruz. “İş yapalım, başarı elde edelim, direnelim” derken kendimizi kandırmış, yapamayacağımız iş altına girmiş ve sonuçta yenilgiye uğramış oluruz. Bu tehlike vardır. Strateji bilimi, amaca götürmenin en kısa yolunu ifade etmektedir. Fakat amaca ulaşmayı da içeriyor, başarıya bağlıdır. Amaca ulaşmaya bağlıdır. Öyle sadece bu yoldan gidilirse, amaca ulaşılabilir, artık ulaşır mısın, ulaşmaz mısın belli olmaz biçiminde bir bilim değildir. Mutlak suretle başarılı olmayı, amaca ulaştırmayı içerir. Eğer öyle olmazsa o zaman o strateji yanlış çizilmiş, tespit edilmiş demektir. Amaca ulaşamazsa, ulaştırmazsa, amaca ulaştırmanın fırsat ve imkanlarını sunmazsa, başarıya ulaştıracak koşullara, verilere sahip olmazsa o zaman o strateji tespiti yanlış, hatalı bir tespit anlamına gelir. Öyle bir hareket de yenilgiye uğrar, sonuç elde edemez. Bu bakımdan AKP hükümetinin durumu, Türkiye’deki gelişmeler, demokratik siyasete dayatılan imha ve tasfiye konsepti Özgürlük hareketi ve Kürt halkı için Devrimci Halk Savaşı vermekten ve direnmekten başka bir çareyi bırakmıyor.

Fakat koşullar böyle bir direnişi başarıyla yürütmeye, Devrimci Halk Savaşı’nı başarı temelinde vermeye fırsat ve imkan sunuyor mu sunmuyor mu? Böyle bir direniş başarıya gider mi gitmez mi? Devrimci Halk Savaşı, bizi ve halkı ilk üç stratejik dönemde ulaşamadığımız siyasi sonuçlara başarılı bir biçimde ulaştırır mı ulaştırmaz mı? Bunu da netleştirmemiz gerekmektedir. Eğer ulaştıracaksa, bizi başarılı kılacaksa buna doğru strateji deyip sahip çıkmalı, onu uygulamaya koymalı, değil ise vazgeçmeliyiz. Bizi hangi mücadele biçimi, yol ve yöntemleri başarıya ulaştıracaksa, siyasi amaçlarımıza ulaşmamızı sağlatacaksa onları esas alacağız. Onun için de amacı başarma dışında, doğruluğu belli olan mücadele yol ve yöntemi yoktur. Doğru olan mücadele yol ve yöntem, bizi amacımıza başarıyla ulaştıran yol ve yöntemlerdir. Başka bir deyişle strateji ve taktiklerdir. O bakımdan da mevcut durumda Devrimci Halk Savaşı verme, böyle bir savaşla sonuç alma koşulları ve imkanları var mı? Varsa bu güç kaynakları neler, yoksa engeller ve zayıflatıcı yönler neler? Bunları da değerlendirmek gerekmektedir.

Biz bunu aslında çok yapıyoruz; hem Önderlik düzeyinde, hem hareket düzeyinde hemen hemen her gün yapıyoruz. Bu, bir siyasal durum değerlendirmesi yapmak anlamına geliyor. Mevcut koşulların ne olup olmadığının tespitini içermektedir. Bir strateji çizmek de bazı yönleri değerlendirmeyi ifade etmektedir. Bu yönler: Bir; düşmanın, karşıt gücün durumu. İki; kendi durumumuz, mücadele yürütecek olanın durumu. Üç; toplumun ve halkın durumu. Dört; ortamın durumu. Hem siyasi, hem askeri, hem de coğrafi açıdan mücadelenin içinden geçeceği ortamın durumudur. Bunun gibi daha tali özellikler üzerinde de durulabilir. Ama bir mücadele yol ve yöntemi belirlenirken, bütün bu açılardan durum değerlendirmeleri yapmak gerekmektedir.

2011 baharı itibariyle bütün bu açılardan durum değerlendirmesi yapmaya kalkarsak veriler neyi gösteriyor, sonuçlar neyi ifade ediyor? Her şeyden önce düşman cephesinin durumu nedir? Bu soruları sormak ve cevaplar aramak Türkiye’nin ve dayandığı sistemin durumunun analiz edilmesi anlamına geliyor. Türkiye’nin durumunu, onun içinde bize savaşı dayatan hükümetin durumunu sıkça değerlendiriyoruz. Mevcut durumda AKP’nin iktidarını güçlendirmede, hegemonya oluşturmada mesafe kat etmiş olduğunu kabul etmek gerekiyor. Biz inkar ve imha sistemini çözüyoruz, soykırım rejimini parçalamak istiyoruz. Bu anlamda inkarcı ve imhacı zihniyeti ve politikaları hedefliyoruz. Fakat pratik olarak bütün bunlar günümüzde AKP hükümeti olarak ortaya çıkıyor. Kürt sorununun çözümü önünde engel oluşturan güç AKP hükümeti oluyor. Dolayısıyla şimdi mücadelemizin, Devrimci Halk Savaşı’nın hedefi, AKP hükümetini çözmek ve aşmaktır. Nasıl ki 15 Ağustos Atılımı’ndaki hedef, 12 Eylül rejimini aşmak ve çözmektiyse, şimdi de AKP rejimini çözmek ve aşmak oluyor. 1993 ve ‘94 yılında Çiller rejimini çözmek ve aşmaktıysa, şimdi de AKP’yi aşmak oluyor. Bütün bunlar bir savaş rejimi, savaş konseptine sahip güçleri ifade ediyorlar.

ABD “yürü ya kulum” dedi

Tayyip Erdoğan da yürüdü

Bu bakımdan AKP Türkiye’de gelmiş geçmiş dışa bağlı, ABD güdümlü hareketlerin birincisi durumundadır. Böyle bir hareket olarak, iktidara geldi ve günümüze kadar da bu destekle yaşamaktadır. Bunu yeni tespit etmiyoruz. Biz, AKP’nin seçimi kazandığı 4 Kasım 2002 günü de bu değerlendirmeyi yapmıştık. Turgut Özal’dan da, Demirel’den de, diğerlerinden de, hepsinden de daha fazla Amerikancı bir iktidardır. Erbakan çizgisiyle arasının açılması, çatışması buradan ileri geldi. Bir toplumsal zemine dayanıyor, bazı kesimlerden oy alıyor, ama o zeminin bir hareketi olarak çıkmadı. Aslında o zemininin üzerine, dıştan küresel sistem tarafından, ABD tarafından örgütlendirilip getirilen güç oldu. Oluşum sürecine bakılırsa bu netçe görülecektir. AKP, o islami tabana oturan Erbakan çizgisinin geliştirdiği toplum üzerinde güç sahibi olan, iktidar olan bir parti değildir. DYP’nin, ANAP’ın tabanını aldı. Yani ortada olan, liberal sayılan kesimleri, bütün eğilimleri içine topladı. Bunu bir ideolojik duruşla, siyasi programla yapmadı. Birilerinin desteğiyle yaptı. ABD “yürü ya kulum” dedi Tayyip Erdoğan da yürüdü. İşin gerçeği budur. Bu durum ilk günden bugüne kadar böyledir ve hala da devam etmektedir. Bugün yargıyla çatışıyorsa, iktidar mücadelesi yürütüyorsa, orduyla çatışıyorsa, Ergenekon sorgulaması yapıyorsa, bütün bunların hepsinin arkasında Amerikan desteği vardır. Destekten öteye Amerikan talimatı vardır. Sıkıştığı zaman gidiyor, görüşüyor, ortak planlama yapıyorlar. Ona göre hareket ediyor. İşin gerçeği budur. İsrail ile çelişki çatışma içine girmesinin bir ABD planı olduğundan hiç kuşku duymamak gerekiyor.

ABD’nin, Avrupa sisteminin ve dış sistemin desteğinin ne kadar olup olmadığını değerlendirmek gerekiyor. Mademki bu hükümetin birinci gücü, dayanağı odur, o zaman oradan başlamak gerekiyor. Bu konuda zorlanıyor. Dokuz yıl boyunca hiç bu kadar dış desteği azalmamıştı. Dışla çelişkili hale gelmemişti. Şimdi AKP’nin geldiği nokta bu olmaktadır. Üç beş yıl önce iktidara geldiği zamanlarda bu destek çok fazlaydı. ABD bir dediğini iki etmiyordu. Bütün sorunlarını çözüyordu. AB, “Türkiye’nin yegane partisidir. Türkiye’yi AB’ye taşıyacak olan güç AKP’dir” diyordu. AKP’yi, sosyalist enternasyonale, islami enternasyonale, liberal enternasyonale de aldılar. Avrupa’da girmediği kurum kalmadı. O kadar destek gördü. Şimdi boğazını sıkıyorlar. AKP adına gece gündüz demeden, bize karşı savaş yürütmüş partiler, kişiler şimdi özeleştiri veriyorlar. Basına ve kamuoyuna demeçler veriyorlar. Açıklama yapıyorlar, “biz yanıldık, AKP bizi kandırdı” diyorlar. Sorun sadece Sarkozy sorunu değildir. Tayyip Erdoğan öyle göstermeye çalışıyor, ama gerçek öyle değildir. AB’ye giriş kapıları kapanmıştır. AKP, AB’den Türkiye’yi uzaklaştıran hareket konumuna gelmiştir. Bu bir gerçek ve bu çok önemli bir durumdur.

ABD’yle ilişkilerine gelince de, bu son yargılamalara kadar her şeyin arkasında ABD vardı. İsrail hükümetine meydan okumasının arkasında da ABD vardı. Fakat son dönemde ABD’de de AKP’nin tutumundan biraz rahatsız gibidir. Sanki ABD Ortadoğu’da biraz strateji değiştiriyor gibi. ABD, cumhuriyetçi yönetimle önce Afganistan, Irak savaşlarını bölgeye yayarak, askeri bir zafer temelinde bölgeyi ele geçirme, Büyük Ortadoğu Projesi’ni inşa etme stratejisi izledi. Böyle bir planla hareket etti. Afganistan ve Irak savaşlarında hükümetleri düşürdü, ama denetim kuramadı. Onun için savaşı daha farklı alanlara yayamadı. Gittikçe batağa battı, çıkmaza girdi. Bush yönetimi, yenilgi alıp yerine demokrat yönetimin geleceği anlaşılınca, stratejik değişim ne olacağı arayışına girdiler. 2006 Kasımı’ndaki ara seçimleri Bush yönetiminin kaybetmesi ardından, bir komisyon oluşturdular ve ABD’ye yeni bir strateji çizdiler. Demokrat yönetimin izleyeceği strateji, 2007 yılının başında somutlaştı. Bunun içeriği de; 2001 İkiz Kule olayları ardından Ortadoğu’ya yöneltilen savaş durumunun devam ettirilemeyeceğiydi. O halde Ortadoğu’daki karşıtlarla ekonomik ve siyasi yönden mücadele edilmeliydi. İran’la, Suriye’yle diğer güçlerle mücadele bu temelde sürdürülmeliydi. Bunun için de Türkiye ve Irak ittifakı oluşturulmalıydı. ABD, Türkiye ve Irak üçlü ittifakı yaratılmalı, bölgede Büyük Ortadoğu Projesi’nin çekirdeği olarak Türkiye-Irak ittifakı geliştirilmeli, Kürtler buraya katılmalı. Buna dayanarak Büyük Ortadoğu Projesi’nin egemenliği, Ortadoğu’da sağlanmalı biçiminde belirlendi. 2007’den itibaren bu politika izlendi. 2007’den 2010’a kadar üç yıl, üç buçuk yıl ABD bu politikayla hareket etti. Fakat ne Türkiye ABD’nin istediğiyle bir Türkiye olabildi, ne Irak ABD’nin öngördüğü gibi Arap alemine model olabilecek bir hale geldi, ne de Kürtler buraya katılabildiler. PKK de etkisizleşemedi. Bunun önünde en büyük engel PKK’ydi. Güney Kürdistan yönetimi bile sağlıklı bir biçimde bu stratejiyle uyumlu olmadı. Çeşitli çelişkiler yaşadı.

Şimdi ABD bir kere daha bu planında değişiklik yapıyor. Artık Türkiye-Irak ittifakını biraz askıya almış gibi görünüyorlar. Onun yerine Mısır merkezli yeni bir Arap politikası geliştiriyorlar. Nitekim ABD başkanı Obama iki sefer Kahire’ye gitti. Arap alemine Kahire’den mesaj verdi. Şimdi Arap toplumunda gelişen isyanları da bu temelde değerlendirmeye çalışıyor. Çünkü Irak’ın Arap alemine öncü, Arap toplumuna bir model olamayacağını gördü. Dolayısıyla Ortadoğu’nun çekirdeği de olamaz. Irak, Ortadoğu’nun ortasındadır. Kontrol etmek ve yönetmek gerekir. Bu zordur da. Fakat öyle bir model olamaz. Zaten Saddam Hüseyin de olamadı. O kadar çaba harcamasına rağmen bırakalım Arap liderliği arasına katılmayı, hep Araplar tarafından reddedilen, bir azınlık tarafından desteklenen bir kişi oldu. Sadece bir klikti. Ama Mısır her zaman öncüdür. Ulusal liderlikte de, islami duruşta da, devlet duruşunda da firavunlardan bu yana uygarlık sisteminin sürekli, tarihsel geleneğe sahip bir alan konumundadır. Günümüzde de Ortadoğu’nun nüfusu en kalabalık devleti. Ordusu, dünya devletlerinin en büyük on ordusu içinde yer alıyor. Bir kültürel, tarihsel birikimi vardır. Kahire, Ortadoğu’nun en büyük şehridir. Dolayısıyla ABD savaşla daha fazla ileri gidemedi. Türkiye-Irak ittifakını model yapmak istedi, fakat bunu gerçekleştiremedi. Bunun üzerine yeni bir durum değerlendirmesi yaparak stratejik bir değişiklik yaptı.

ABD eskisi kadar AKP’ye

artık muhtaç değil gibi görünüyor

Oysa I. Dünya Savaşı ardından İngiliz imparatorluğu denetimindeki Ortadoğu’da Türk ve Farslar birinci sınıf topluluk, Araplar ise ikinci sınıf topluluk yapılmıştı. Kürtler ve diğer halklar ise üçüncü sınıf da değil, yok sayılmışlardı. Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, üzerlerinde soykırım uygulanan toplum haline getirilmişlerdi. Diğer dini-mezhepsel azınlıklar, yok sayılan ve yok edilmesi gereken topluluklar konumuna düşürülmüşlerdi. Şimdi bu durum değişebilir. Bu anlamda da ABD sanki eskisi kadar AKP’ye artık muhtaç değil gibi görünüyor. Tümden Türkiye’yi reddediyor, terk ediyor, Türkiye’yi önemsemiyor gibi değerlendirmemek lazım. O mümkün değil. Türkiye’yi yüz yıldır, iki yüz yıldır hazırlıyorlar, dolayısıyla orayı hiç bırakmazlar. NATO’nun Güneydoğu kanadıdır ve bırakmazlar. Fakat bu ayrı, Ortadoğu’ya merkez yapmaları ayrıdır. Sanki Ortadoğu’ya merkez olamayacağını, AKP’nin de model olamayacağını da gördüler. Başka arayışlar içerisine girdiler. Bu Türkiye’yi de, AKP’yi de biraz geri plana itiyor gibi. Onun için son tutumlarını eleştiriyorlar. Orduya dönük tutuklamaları eleştirdiler, basına yönelik tutuklamaları eleştirdiler. “Türkiye’nin ne yaptığını anlamıyoruz” dediler. ABD’nin basın özgürlüğünü çok önemsediğini belirttiler. Bu AKP hükümetini ve Tayyip Erdoğan’ı çok zorladı. Bir çelişki durumudur. ABD ile çelişkili olmak İsrail’le olmaya benzemez. Sırtını ABD’ye dayayıp, İsrail cumhurbaşkanına her şeyi söyleyebilirsin de, ABD’yle bu olmaz. 2003 baharında Irak müdahalesinde azıcık bir çelişki yaşayınca, bedelinin ne kadar ağır olduğunu gördüler. Sanki bu ABD-Türkiye-Irak üçlü ittifakı, Büyük Ortadoğu Projesi’nin çekirdeği sayılan ittifak, artık eskisi gibi önemli görülmüyor. Bu durum sanki biraz aşılıyor. Onun yerine ABD, Mısır merkezli Arabistan’da yeni bir eksen yaratmaya, BOP’u oraya dayanarak geliştirmeye çalışıyor gibi.

Böyle olursa eğer, AKP’nin ve Türkiye’ni, Araplar üzerindeki etkisini, bölgedeki gücünü sınırlandıracaktır. AKP eskisi gibi destek alamayacaktır. Şu anki görüntü budur. Güney Kürdistan’daki duruş da biraz bunu gösteriyor. Buna karşı bir eksen oluşturmaya çalışıyor. Türkiye, sanki ABD’yle bir çatışmaya giriyor gibidir. Türkiye, İran, Suriye, Irak dörtlü ittifakını, “Şamgen ittifakı” diye geliştirdiklerini söylüyorlardı. Geçen yıldan beri, bölgede sıfır problem hedefiyle bir diplomasi yürütüyorlar. ABD’nin Mısır’ı, ona dayalı Arapları öne çıkarma, İran’la çatışmaya girmeme politikasına karşı sanki Türkiye’de bir bölgesel ittifak arayışı içindedir. Kendini etkili kılmak isteyen, dolayısıyla da ABD’nin o politikalarına karşı bir bölgesel eksen yaratmak isteyen bir tutum içerisinde. Eğer böyleyse ileride çelişki daha fazla derinleşebilir. Türkiye “ben ittifakımı yaratırsam bana muhtaç kalınır” biçiminde bir tutum içinde olabilir. ABD de, Mısır’ı güçlendirirse buna hiç muhtaç kalmaz. Oradan kendine yeni bir bölge yaratabilir. Bu, riskli bir durumdur. En azından dışarıdaki durum şimdilik böyledir. Mevcut haliyle ABD bile Türkiye’de demokrasi ve basın özgürlüğünün olmadığını söyledi. Artık eskisi gibi AKP ne yaparsa “doğrudur” biçiminde bir desteği ABD’den alamıyor. Bunu görmek gerekiyor. Bu, önemli bir yandır.

Diğer yandan, iktidar mücadelesinde önemli bir mesafe kaydetti. AKP, 2003-2004-2005’de rüzgar gibiydi. İki kelime söylesen Tayyip Erdoğan tir tir titriyordu. Şimdi herkese saldırıyor, herkes için söyleyeceği bir sözü var. Ayaklarını biraz sağlam yere basmış durumdadır. Kendilerine göre bir sermaye yaratıp bir sınıf oluşturdular. Aslında imtiyazlı bir kesim geliştirdiler, sosyal dayanak oluşturdular. Bir propaganda cephesi, medya yarattılar. Şimdi hukuk alanında önemli hamleler yaptılar. Orduyu etkisizleştirmede de belli hamleler yapmış durumdalar. CHP’yi, o liberal Ergenekon’u, gladioyu tasfiye aşamasına getirdiler. Fakat milliyetçi Ergenekonla, MHP’yle çatışmaya girmekten korkuyorlar. Bir de buna dayalı kendi Ergenekonlarını yaratmaya çalışıyorlar. Siyasi islam Ergenekon’unu, gladiosunu liberal gladionun yerine oturtup, kendilerini liberalizmin sözcüsü yapmaya çalışıyorlar. CHP ve AP çizgisinin yerine oturtmaya çalışıyorlar. Bu bakımdan çelişkileri, CHP’yle, MHP’yle çatışmalı durumları sürmektedir. İktidar olmada belli bir mesafe kaydetti, ama tam sonuç almış değildir. Dikkat edilirse hala ordu içinde, yargı ve bürokrasi içinde bir mücadele var. Medyayı o kadar ele geçirse de, bir tepki var. Tayyip Erdoğan, son bir yıldır yuhalanıyor. Gittiği yerlerde, bazı yerlerde protesto ediliyor. Şimdiye kadar hiç yoktu. Hükümet olarak bir düzeyde yıpranmış durumdadır. İktidar hegemonyası bakımından da tam bir egemenlik henüz oluşturulamamış durumdadır. Orduda son bir hamle yaptılar, ordu komutanlarını, kolordu komutanlarını tutukladılar, emekli kuvvet komutanlarını tutukladılar. Şimdi asker aileleri muhalefet yürütüyor. Toplumun çok çeşitli kesimlerinden tepki geliyor. TÜSİAD’la, işverenlerle ilişkileri çok yerinde değil. Önemli bir muhalefet cephesi var. Genelkurmayla üstten uzlaşmış olsa da, orduyla, içten generallerle, subaylar düzeyinde ilişkileri gergindir. Fırsat bulsalar AKP’yi bir kaşık suda boğarlar. Orduda, AKP’nin emirleriyle, kararlarıyla değil savaşmak, AKP’ye karşı savaşacak o kadar çok subay ve general var ki! Herkes diş biliyor. O nedenle genelkurmayın da ordu üzerindeki eski otoritesinin olduğunu düşünmemek lazım. Ordu eski birliğini kaybetti, parçalıdır. Artık kimsenin güvencesi yok ve herkes ordu içerisinde daha fazla politika yapar hale geldi. Böyle bir yapı kazandı.

AKP güçlü ve gelişen pozisyonda

değildir geçmişe göre zayıftır

Bütün bunlar çatışmanın hala sürdüğünü ifade ediyor. AKP belli bir mesafe kat etmiş olsa da, tam sonuç almış değildir ve çatışma sürmektedir. Üsten uzlaşmalar ve etkisizleştirmeler olsa da, alttan orduda, yargıda, bürokraside muhalefet vardır. Bir direnç vardır. AKP’nin işi zordur. İç çelişki ve çatışmaları yoğundur. Şu haliyle eskiye göre AKP iktidarda biraz güçlenmiş, ama yine de çelişki ve çatışmaları yoğundur. Dış desteği azalmış durumdadır. İçte de çelişkiler çoğalmış ve iktidarını tam kuramamış, protesto edilen bir vaziyettedir. Ortadoğu’daki gelişmeler, her ne kadar “Türkiye model ülke oluyor” diye propaganda etmeye çalışsalar da, yakın vadede, orta vadede Türkiye’nin ve AKP’nin aleyhinedir. Abdullah Gül onun için Kahire’ye gitti. Kahire’yi kendi istedikleri gibi elde tutmak istiyorlar. Mısır modelinin olmasını istiyorlar. Bu güce karşı mücadele edilebilir. AKP çok güçlü ve gelişen pozisyonda değildir. Eriyen, duraksayan, eski gücünü kaybeden bir durumdadır. Dolayısıyla geçmişe göre zayıftır.

Siyasi ortam açısından da Ortadoğu’daki gelişmeler ortadadır. Arap toplumu ayakta ve isyan halindedir. Bunun bir güç tarafından yürütülmediği kesindir. Bunun arkasında bir; Filistin ve Kürdistan’da gelişen halk direniş hareketlerinin etkisi vardır. İki; Körfez savaşından bu yana ABD müdahalesinin, Afganistan ve Irak savaşlarının etkisi var. Üç; İran devriminin, radikal islami hareketin etkisi var. Bir güce bağlı olarak gelişmiyorlar. Bir birikim olarak ortaya çıktı. Kapitalist modernite sisteminde, üçüncü kez bölge yeniden yapılanıyor. Birinci yapılanma, 19. yüzyıldaki çatışmalardır. I. Dünya Savaşı’na dönüştü. I. Dünya Savaşı’nın sonunda, savaş galibi olan İngiltere ve Fransa’nın çıkarları doğrultusunda yapılandı ve bu kadar ulus devletçiğe bölündü. Kapitalist modernite tarafından Ortadoğu fethedildi.

İkinci yapılanma II. Dünya Savaşı’ndan sonra oldu. Savaşın galibi olan sosyalist ve demokrasi rüzgarları Ortadoğu’yu da etkiledi. Dolayısıyla Ortadoğu’daki gelişmeler bir yanı reel sosyalizmin etkisi altında olsa da özü aslında milliyetçi hakimiyet biçiminde gerçekleşti. Yeniden I. Dünya Savaşı’nın oluşturduğu devletler siyaseten yapılandılar. Modernite içselleşti. Önderlik savunmada “önce dıştan geldi, ama artık dıştan saldıran bir güç değildir, içsel bir güçtür” dedi. Ortadoğu’da içselleşti. Kendi iç dayanaklarını yarattı. Türkiye’de oligarşik hakimiyet olarak ortaya çıktı. 12 Mart 1971 darbesinden söz ettik. Bu darbeyle birlikte faşist oligarşik sistem, küresel ABD sisteminin, NATO’nun bölgedeki sağlam bir kolu haline geldi. İran Musadık’ın milliyetçiliğini, İngiltere’nin desteğindeki şahlığı yıkmış olsa da, eski şahlık olamadı. Fars milliyetçiliği ile uzlaşan “Ak devrim” benzeri hareketlerle İran’ın kapitalist modernite sistemiyle birleştirmeye çalışan bir yönetim haline geldi. Onu sürdüremeyince de yıkıldı. Yerine bu islami iktidar geldi. Arap aleminde de bu, radikal milliyetçi subay darbeleriyle yaşandı. Hür subaylar hareketi 1952’de kral Faruk’a karşı Mısır’da yaptığı darbeyle bu süreci başlattı. Arap milliyetçiliği, Mısır merkezli olarak gelişme gösterdi. Ulus devlet gerçeğiyle daha uyumlu bir ideolojik ve siyasi yapı ortaya çıktı. Ona dayalı olarak Suriye’de BAAS darbesi oldu. Irak’ta BAAS yine iktidarı aldı. Libya’da darbe, Cezayir’de ulusal kurtuluş savaşı oldu. Yemen’de çatışmalar gelişti. Diğer krallıklar da milliyetçilikle uzlaşmak zorunda kaldılar. Kendilerini ancak öyle ayakta tuttular. Filistin direnişi, radikal milliyetçilik temelinde gelişme gösterdi. Arap birliğinde bütün bunlar temsil edildi. Böylece modernite sistemi Türkiye’de, İran’da ve Arabistan’da içselleşti.

Şimdi Ortadoğu üçüncü kez yeniden yapılanıyor. Bu içselleşmiş modernite sisteminin yarattığı sorunlar şimdi toplumu ayağa kaldırıyor. Bu gün gibi açıktır. Arkasında belirttiğimiz etkenler vardır. Öyle tek bir etken yoktur. Kapitalist modernite çağında üçüncü yapılanma oluyor, ama bu kapitalist modernite sistemi bölgeyi yeniden yapılandırıyor anlamına gelmiyor. ABD öncülüğü, bölgeyi yeniden restore etmek istiyor. Ulus devlet sistemini biraz törpüleyerek, Büyük Ortadoğu Projesi temelinde yeni bir bölge yaratmak istiyor. Bu ABD öncülüğünün, küresel sisteminin istemidir. Fakat bunun yanında küresel sistemi veya kapitalist modernite sistemini aşmayı öngören demokratik modernite unsurları da bu direnişler içerisinde güçlü bir biçimde vardır. Şimdi böyle bir ayaklanma durumu söz konusudur. Sonuç bu mücadeleyle belli olacaktır. Belirttiğimiz akımlar mücadele halindeler. Ulus devlet, katı ulus devlet yapılarının direnci, katı devlet yapılarının, statükolarının dayanma gücü kalmamıştır. Onlar aşılıyorlar. Ama yenisinin nasıl olacağı, bu güçler arasındaki mücadeleyle belirlenecektir. Çok belli değildir. Farklı yerlerde, farklı eğilimler gelişebilir. Farklı çizgiler hakimiyet kurabilir. Uzlaşmalar olabilir.

Kısaca bölgede, Arap aleminde, Arap toplumunda gelişen isyan önemlidir. Hem Arap alemi böylece yeniden yapılanıyor hem de bölgedeki yeniden yapılanmayı yönlendirip etkiliyor. Bunun bölge üzerindeki etkisi var. Bütün Arap alemine yayılmıştır. Türkiye ve İran’ı, Kürdistan’ı etkiliyor. Türkiye öyle modelmiş gibi görünüyor, ama öyle değildir. Tersine bölge üzerindeki hakimiyetini zayıflatma rolü oynama ihtimali daha fazladır. Onun için Türkiye bundan rahatsızdır. Bu gelişmelerle çelişiktir. Kürt halkının ayaklanma durumu, Türkiye’nin –özellikle de AKP yönetiminin– bir de maskesini düşürüyor. Güya insan haklarından, kadın, çocuk haklarından söz ediyor, herkese akıl veriyor, ama kendileri Kürdistan’da tam da o akıl verdikleri rejimlerin yaptığını daha fazlasıyla yapıyor. Arap ülkelerinde ayağa kalkan halklar, demokrasi istiyorlar. Kürdistan’da halk ayağa kalktı mı, buna terörizm deniyor; “çocuk da olsa, kadın da olsa gereken yapılır” diye ifade ediyor. Bu AKP’nin maskesini düşürüyor, çelişkisi oluyor.

Diğer yandan mevcut gelişmelerin Kürdistan’daki direnişten etkilenerek çıktığını ifade ettik. Onu da olumlu yönden etkiliyor. Topluma heyecan ve coşku verdi. Yorgunluğunu, yıpranmışlığını aşmasına yol açtı. Bu, marttan itibaren gelişen serhildanlarda, 8 Mart direnişlerinde görüldü. Şimdi Newrozlarda görülüyor. Önümüzdeki süreçte bunun etkisi daha çok görülecektir. Bölgesel ortam, siyasi ortam mücadeleye elverişlidir. Bölgede çelişki ve çatışmalar hepsinde var ve bu Kürdistan’daki mücadeleyi olumlu etkiliyor. ABD, ne 2001 İkiz Kule saldırısı ardından Bush yönetiminin Ortadoğu saldırısına benzer bir politika izliyor, ne de 2007 başından itibaren Türkiye, Irak ittifakı eksenli bir politika izliyor. Bunlar değişiyor ve böylece çok fazla Türkiye ve ABD tarafından her koşulda desteklenen bir pozisyonda gözükmüyor. Şimdilik ABD Arap alemiyle daha çok uğraşıyor. Dolayısıyla Kürdistan’da mücadele etmenin koşulları vardır. Hepsine birden el uzatacak bir durumda değildir.

Devrimci Halk Savaşı açısından

halkın durumu uygundur

Diğer yandan Türkiye zayıflığını gidermek için İran, Irak, Suriye’ye dayanmaya çalışıyor. İran kurnazdır. Bu konuda Türkiye’ye destek vermek yerine, Türkiye’yi kullanmaya çalışıyor. Irak’ın da Türkiye’ye destek verecek hali yoktur. Kendisi zaten sorunlarıyla uğraşıyor. Suriye de esas olarak Türkiye’den güç almak için ilişki kurdu. ABD’den ve daha sonra Arap aleminden gelen değişim rüzgarlarından kendisini koruyabilmek için Türkiye’ye dayanmaya çalışıyordu. Türkiye’ye verecek bir şeyi yoktur. Tam tersine, Türkiye’den alma çabasındadır. Bu bakımdan da mevcut ortamın AKP politikalarını desteklemekten çok, aslında AKP’ye karşı mücadele imkanlarını artırdığı açıktır. Mevcut politik ortamda AKP’nin bu despotik, milliyetçi, çözümsüz politikalarına karşı Kürdistan’da direnişi geliştirme destek ve dayanak bulabilir.

Öte yandan Devrimci Halk Savaşı açısından halkın durumu uygundur. O konuda fazla değerlendirme yapmaya gerek yoktur. Kürt halkı yirmi iki yıldır özgürlük için yürüyor. Bu, dünyada örneği az bulunur bir durumdur. Bunu öyle yeterli mi yetersiz mi diye değerlendirmek, tartışmak değil de, şükran duyup onu daha doğru bir biçimde nasıl değerlendirir ve ona daha iyi bir biçimde nasıl layık olacağımız yönünde tartışmak ve ele almak daha doğru olacaktır. Mevcut haliyle halk her şeyi yapmaya hazır ve açıktır. Bu halkla istenilen örgüt kurulabilir, direniş yapılabilir. Tam bir cesaret ve fedakarlıkla yüklü, yürüyüş halindedir. Bu anlamda bir eksiği yoktur. Eksiği örgütlenmedeki zayıflığı, daha çok demokratik kurumlaşması olabilirdi. O da kendi işi değil, buna öncülük etmesi gerekenlerin işidir. Bu bakımdan Kürt halkının bilinci, örgütlülüğü, tecrübesi Ortadoğu’nun bütün halklarına göre şu an direnmede, serhildana kalkmada daha üstün ve güçlü durumdadır. Daha bilinçli, örgütlü ve tecrübeli durumdadır. Gücü ve kuvveti yerindedir. Bu direnişler onlarca hükümet devirmiş, nice özel savaşçıları, gladiocuları çözmüş. AKP onlardan çok güçlü bir konumda değildir.

Dolayısıyla da AKP’ye karşı da direnebilir. AKP biraz siyasi islama dayanarak bu durumu etkisizleştirmeye çalışıyordu. Ama o politikaları da boşa çıkıyor. Dikkat edilirse şimdi Şivan’a, Mehmet Metiner’e dayanmak istiyor. İpliği pazara çıkmış, beş para etmeyen, liberal bile denilemeyecek birkaç kişiye dayanarak “acaba halkı etkileyemez miyim durduramaz mımıyım” çabası içindedir. Sıfırlanmış durumdadır. Halkı, toplumu bölmeye çalışıyordu. Özgürlük hareketini önce PKK düzeyinde, sonra da demokratik siyaset düzeyinde parçalamaya çalıştı. Daha sonra tutuklayarak hepsini etkisizleştirmeye çalıştı. Hiçbir başarı elde edemedi. Yanına bir grup bile çekemedi. Onun için şimdi Kemal Burkay’a, Mehmet Metiner’e, Şivan Perver’e muhtaç hale gelmiştir. Bu onun başarısı değildir. Özgürlük hareketine dönük bölüp parçalama, tasfiye etme operasyonunda başarısız kaldığının bir sonucu oluyor. O konuda yanılmayalım. Başarılı olsaydı Şivan’la ne ilişkisi olacaktı? Niye gidip Kemal Burkay’a yalvaracaktı? Zaten hareketi içinden bölüp parçalamış olacaktı. Öyle bir durum söz konusu değildir. Bu da önemli bir husus olmaktadır. Bu bakımdan halkın duruşu, birliği iyidir. Hiçbir zaman kolay elde edilemeyecek bir gelişmişlik düzeyini ifade ediyor.

Biz de hareket olarak bir düzey kazandık. Aslında paradigma değişimi, yeni program, yeni strateji çerçevesinde yeni yapılanma süreci içersindeyiz. Bazı sorunlarımız var. Paradigmayı özümseme, bu temelde ideolojik çizgiyi özümseme, sağlam bir ideolojik duruş gösterme temel bir sorunumuzdur. Hareket olarak, bir ideolojik hareketiz ve gelişmeyi sağlam bir ideolojik duruşla sağlıyoruz. Bu konudaki zayıflıklarımız, çalışmalarda başarıyı azaltıyor. Ciddi engel oluşturuyor. Ama bunu aşmak için de özellikle son savunmalar temelindeki eğitimler önemli bir rol oynamış durumdadır. Örgütlenme, örgütsel yapılanmada, parti ve KCK’yi oluşturmada bir sistem var. İçi tam dolmamış, tabana tam oturmamış, fakat mücadele edebilecek bir işleyişe de sahiptir. Bir asgari düzey vardır. Bu örgüt eksikliklerini gidererek kesinlikle savaşabilir. Var olan eksiklikleri, mücadele içerisinde giderilebilecek eksikliklerdir. Bütün bu eksiklikleri gidererek, tam bir hazırlık temelinde mücadeleye zaten başlanmaz. PKK, hiçbir stratejik hamleye bu kadar hazırlıklı başlamadı. Kendisini mücadele içerisinde ideolojik olarak da örgütsel olarak da geliştirdi. Şu an ki durumu hamle yapmak için fazlasıyla yeterlidir.

Devrimci Halk Savaşı için mücadele ortamı da elverişlidir. Kırı da elverişlidir. Gerillanın önemli bir tecrübesi, mevzilenmesi ve hazırlık düzeyi var. Şehirleri de elverişlidir. Kır, köyler boşaltıldı ama gerilla kırdan kopmadı. Kıra dayanarak, bir stratejik güç olma konumunu sürdürdü. Şimdi kasabaları, şehirleri savaş alanına dönüştürebilir. Kır nüfusu olmasa da, –ki birçok alanda var– yine mevcut nüfus yoğunluğu, kasaba, şehir düzeyindeki yoğunluk mücadele etmek, uygun yöntem ve taktikler geliştirilirse bir savaş yürütmek için elverişlidir. Eskisi gibi belki yalnızca kıra dayalı, köy toplumuna dayalı bir savaş yürütülemez. Onun zemini zayıflamıştır. Fakat yeni bir savaş tarzıyla –ki Devrimci Halk Savaşı bu yenilikleri içeriyor– savaş yapacak bir dayanak, coğrafya ve nüfus yoğunluğu mevcuttur. Bu konuda var olanlar elverişlidir, yeterlidir. Coğrafik ve nüfus yoğunluğu düzeyi Devrimci Halk Savaşı yürütmeye elverişlidir. Bu kadar dağ var, bu kadar yıllık tecrübe ve mevzilenme çerçevesinde yine stratejik rol oynamaya devam edebilir. Dağla birlikte şehir savaşını daha iyi geliştirebilir. Toplumu etkileme, şehirde etkileme, gericiliği şehirde yenilgiye uğratma yeni bir savaş tarzı olarak rol oynayabilir. Bu savaşın güçlü bir mevzilenmesi olarak dağ mevzilenmesi rol oynar. Dikkat edilirse kopuk, dar değil. Karşı tarafın saldırısıyla kuşatmaya alınıp yok edilecek değildir. Stratejik dayanakları var. Dağ şehir bileşimi, birlikteliği böyle bir pozisyon veriyor. Bunların hepsi mevcut koşullarda da, Devrimci Halk Savaşı stratejisi temelinde, Kürdistan’da savaşılabilir ve Kürt sorunu çözüme götürülebilir. Bunun imkan ve koşullarını sunmaktadır.

Karşıdaki düşmanı küçümsemememiz lazım, ama gerileme sürecindedir ve dış bağlantıları zayıftır. Bölgesel gelişmeler bizden yanadır. Yine iç iktidar zayıf, çelişkili ve çatışmalıdır. Buna karşın halk desteğimiz, örgütsel hazırlıklarımız güçlü bir hamle yapmak için elverişlidir. Hazırlık düzeyi bakımından hiçbir stratejik hamleye bu kadar güçlü ve hazırlıklı olmadık. Eksiklikler pratikte giderilebilecek eksikliklerdir. Pratiği başlatmanın önünde engel olacak eksiklikler değildir. Coğrafya ve nüfus yoğunluğu, siyasi ortam elverişlidir. Devrimci Halk Savaşı bütün bunlardan güç alabilecek durumdadır. Geçmiş mücadelenin ortaya çıkarmış olduğu büyük birikime de dayanarak güçlü bir savaş yapılabilir ve aslında savaşla sorunların çözümü aranabilir. Siyasetle çözemediğimiz Kürt sorununu, böyle bir direnişle, Devrimci Halk Savaşı ismini verdiğimiz bir direnişle çözebiliriz. Bir tercih olarak belki öngörülemez, ama mademki bir zorunluluk oluyor, tek çare olarak ortaya çıkıyor, o zaman bu tek çare değerlendirilerek, Kürt sorununun çözümü, Kürt halkının öz gücüyle ve bu güce dayalı direnişiyle geliştirileceği devrimci savaşla gerçekleştirilebilir. Bunun imkan dahilinde olduğu, mevcut koşulların savaştan yana olduğu, savaşa imkan sunduğu, savaşta sonuç almaya, Kürt sorununu çözmeye imkan ve fırsat sunduğu açıktır.

Devrimci Halk Savaşı’nın

üstlendiği görevler ve amaçları

Devrimci Halk Savaşı’nın amaçları, başaracağı görevlerin neler olduğu, neleri yerine getirip gerçekleştireceği üzerinde de bazı değerlendirmeler yapmak gerekiyor.

Çünkü ne yapacağımızı bilmezsek, nasıl yapacağımızı bilemeyiz. Hep taktik taktik denilmektedir, ama mutlak bir taktik yoktur. Gerillanın mutlak olarak bir tane taktiği vardır. O da “vur kaç” taktiğidir. Bu taktiği, küçük, zayıf güç olmasından kaynaklanıyor. Düşmanı büyük, kendisi zayıftır. Ancak öyle bir düşmana vurma ve varlığını koruma bu taktikle mümkün olduğu için savaşta bunu esas alıyor. Onun dışında öyle mutlak olan bir taktik yoktur. “Vur kaç” diye tanımlanan taktik eylemliliği içinde de bazı eylem biçimlerini kullanıyor. Pusu atıyor, baskın yapıyor, sabotaj, suikast ve sızma yapıyor. Farklı silahları kullanıyor. Bunları iç içe kullanıyor. Fakat nerede neyi kullanacağı, ne yaparsa sonuç alacağını ve doğru yapacağını esas belirleyen olarak ne yapmak istediği ve hangi amaç için çalıştığıdır. Askeri kolaylık açısından bir şey yapmaya kalktın, hoşuna gitti, kolay geldi, yaptın ve sonuç aldın. Ama bunun siyasi-ideolojik amaçlara bağlı olup olmadığı, ona uygun olup olmadığına bakmak gerekiyor. Eğer uygun değilse sen istediğin kadar askeri sonuç almış ol, o sonuç yeterli, doğru bir sonuç olmaz. Başarı sayılmaz, zarar verici de olabilir.

O bakımdan da askeri çalışmaları, hangi eylemleri yapacağımızı belirlemeden önce ne yapacağımızı bilmemiz gerekiyor. Hangi görevleri yerine getirmek istiyoruz? Niçin savaşıyoruz? Niye Devrimci Halk Savaşı yapacağız? Bu savaşla hangi görevleri gerçekleştirmek istiyoruz? Hangi siyasi program dahilinde savaşacağız? Bu savaş hangi siyasi hedefleri gerçekleştirecek? Bunları bilmek gerekiyor. Herhalde savaşmak için savaşılmaz. Sadece kan dökmek için, can sıkıntısı olduğu için, savaş sevildiği için savaş yapılmaz. Toplum olarak da, hareket olarak da bizim öyle bir durumumuz yoktur. Ne savaş aşığı olduğumuz için, ne de canımız sıkıldığı için böyle bir savaş sürecine girmiyoruz. Bazı temel görevler yerine getirmek ve hayati işler yapmak istiyoruz. Onları yapmanın başka yolu, yöntemi, çaresi kalmıyor. Sadece bize savaş yolu bırakılıyor, bunun yarattığı zorunluluk gereği biz de böyle bir savaşa giriyoruz. Baştan beri böyledir. 1977’den bugüne PKK böyle hareket ediyor. Herkes bunu bilmelidir. Önderlik de bunu hep vurguladı ve halen de vurguluyor. Herkes bize saldırıyor, kendimizi doğru dürüst savunamıyoruz bile. Saldırı da her düzeyde geliyor, tek düzeyli de değildir. O halde, saldırılar karşısında da savunma yapacağız. İşin gerçeği budur.

Şimdi mevcut durumda da tek çare olarak savaşın kaldığını söylüyorsak, o halde bu çare neyin tek çaresidir? Yapmak istediklerimiz başka yolla yapılamaz mı? Ancak savaşla mı yapılabilir? O halde savaşacaksak biz bu savaşla hangi sorunları çözeceğiz, hangi görevleri yerine getireceğiz? Yaptığımız savaş neye hizmet edecek? Neyi yaratacak? Neyi yıkacak, neyi kuracak? Bunları belirlemek gerekiyor. Bu sorulara net cevap verir pozisyonda olmamız lazım.

Böyle şeylere bağlı olmayan, hiç amacı olmayan bir savaş yapmaya kalkarsak bu çetecilik olur. İdeolojik siyasi amaçlardan kopmuş şiddet kullanımı çeteciliktir, gaspçılıktır, soygunculuktur. Öyle savunma savaşı olamaz. Savunma savaşı belli değerleri korumaya, hem de toplumun en yüce amaçlarını, görevlerini yerine getirmeye bağlı olan savaştır. Böyle olursa zaten ona, meşru savunma savaşı denir. Böyle olmazsa meşru savunma savaşı denmez.

İdeolojik siyasi amaçlarımıza hizmet etmeyen savaş yanlış bir savaştır

Bu bakımdan da mademki savaşa gireceğiz, bu savaşla hangi amaçları gerçekleştireceğimizi bilmemiz gerekiyor. Bu ne anlama geliyor? İlkelerimizi ve hedeflerimizi bilmeliyiz. İdeolojik ilke ve siyasi amaçlarımızı bilmeliyiz. İdeolojik çizgiye ve siyasi programa hakim olmalıyız. Bunları bilmeyenler savaş yapamazlar. Taktiksel olamazlar, doğru karar veremezler. Neye göre karar vereceğiz, bir şeyi yapmaya girişirsek hangi amaç için yapacağız? Farz edelim bir eyleme girdik, bir çarpışmaya girdik, bunu hangi amaç için yapacağız? Amaçsız yapamayız. Amaçsız yaptık mı, o çetecilik olur. Amaçla yapacaksak, o zaman hangi amaçla yapacağız? Bir amacı olacak. Siyasi programa bağlı olur, ona hizmet ederse bu doğru amaçtır deriz. Eğer ona bağlı olmaz, başka amaçlara bağlı olursa o zaten baştan yanlış olur. İstediği kadar askeri bakımdan başarı elde etsin, düşmana vursun, kendisi büyük askeri sonuç almış olsun, ama ideolojik siyasi olarak bizim amaçlarımıza hizmet etmiyorsa o savaş yanlış bir savaştır, çizgi dışı bir savaştır. Öyle savaşçılık çeteciliktir. Çetecilik; ideolojik siyasi çizgiden kopmuş, ideolojik siyasi amaçlara bağlı olmayan, hizmet etmeyen, onları geliştirmeyen şiddet kullanımına, savaş yapmaya, savaştaki yozlaşmaya deniliyor. Bizde en fazla bu tür yozlaşmalar ortaya çıkıyor. Nereden çıkıyor bu yozlaşmalar? Savaşta ideolojik siyasi amaçlar, hedefler kaybedildiğinde, ideolojik siyasi önderliği, öncülüğü yok edildiğinde bu tür yozlaşmalar ortaya çıkıyor.

Demek ki savaş sadece savaşmak için yapılmıyor. Tarihi, ideolojik, siyasi görevlerin başarılması için yapılıyor. Peki, başarmak istediğimiz ideolojik siyasi görevler nelerdir? Önderlik, “Varlığını Korumak ve Özgürlüğünü Kazanmak” dedi. Varlığını Korumak ve Özgürlüğünü Kazanmak diyelim, ama bu genel bir kavram ve tanım. Bunun içeriğini nasıl dolduracağız? Varlığımızı nasıl koruyacak, özgürlüğümüzü nasıl kazanacağız? Varlığını korumak ve özgürlüğünü kazanmak ne demek? Nasıl olursak özgür oluyor, varlığımızı korumuş oluyoruz? Varlığımızı ne yok ediyor, ne koruyor? Bunları da netleştirmemiz gerekiyor. Çünkü bu konular tartışmalık konulardır. Bizim yok oluş dediğimize, başkaları var oluş diyorlar. Bizim var olma dediğimize, başkaları yok olma diyorlar ve onun için bizi tehlikeli görüyorlar. Aramızda birçok akımla yaşanan çelişkilerin, tartışmaların önemli bir kaynağı da burası oluyor. O nedenle bu konuları netleştirmemiz gerekiyor.

Önderlik bu çerçevede Devrimci Halk Savaşı’nın amaçlarını ve görevlerini nasıl tanımladı? Önderlik en son görüşme notunda, “eğer siyasi çözüm biterse, KCK tümden devreye girer. KCK şimdiye kadar sadece siyasi yönü öne çıkardı. Bundan sonra sistemin bütün boyutlarıyla harekete geçer. Yani tüm programını uygulamaya koyar” diyor. Önderliğin bu kavramı, deyimi neyi ifade ediyor?

Biz üçüncü stratejik dönemde daha çok demokratik siyaseti öne çıkardık. Demokratik siyasi mücadele stratejisi dedik. Onun örgütlenme biçimi olarak Demokratik Özerkliği öngördük. Siyasi partilerin örgütlenmesini, siyasi mücadeleyi, seçimleri öne çıkardık. Bu, Kürt sorununun siyasi çözümünü yaratmak içindi. Diyalogla, müzakereyle Kürt sorununu, Kürt olgusunu kabul edecek, dolayısıyla mevcut Kürt sorununa çözüm getirecek bazı siyasi kararlara ulaşmak içindi. Öncelikle onu aldık. Çünkü zaten siyasi mücadele yürütüyorduk. Diyalog, müzakere yöntemiyle siyaseten sorunu çözelim dedik. Bu gerçekleşseydi, Kürt sorununun siyasi çözümünü devletle müzakereyle netleştirseydik, buna göre bir hukuk sistemi ortaya çıkartsaydık, bazı kararlar ortaya çıkartsaydık, ondan sonra bu belirlenen çözümün içini dolduracaktık. KCK sisteminin diğer alanlarını bu siyasi kararlara, çözüme dayalı olarak örgütleyecektik. Örneğin ekonomiyi, eğitimi, sağlığı, sosyal alanı, sporu, kültürü, dili, diplomasiyi ve öz savunmayı örgütleyecektik. Böylece sorunun çözümünü gerçekleştirecektik. Kürt toplumunun demokratik örgütlülüğünü sağlayacak, yaşamını bu temelde sürdürür hale getirecektik. Ama bu olmadı. Siyasi çözümün sonuç vermemesi demek, siyaseti öne çıkartarak, siyasi boyuttan başlayarak çözüm bulma imkanının, fırsatının olmaması, kaybedilmesi demek oluyor. Siyasi çözümü öne çıkartırken, başa siyasi boyutu almıştık. Bu çözüm gelişmezse o zaman demek ki artık siyasi boyut öncelikli çözüm olmuyor. O halde KCK sistemi devreye girer diyor, bunun da yöntemi olarak Devrimci Halk Savaşı’nı öneriyoruz.

O zaman Devrimci Halk Savaşı ile ortaya çıkan ne oluyor? Demokratik siyaset ile amaçladığımız, bir siyasi sonuç, çözüm yaratmak ve bu temelde KCK sistemini, demokratik toplumu örgütlemekti. Bu olmadığına göre, şimdi demokratik toplum örgütlenmesini esas almak, geliştirmek, KCK sisteminin diğer boyutlarını örgütlü kılmak ve ona dayanarak, oradan sağlanan güçle ve onunla yürütülen mücadeleyle Kürt sorununun siyasi çözümünü gerçekleştirmek temel hedef oluyor. Demek ki Devrimci Halk Savaşı, siyasi çözüm uğruna olan bir savaş değildir. Aslında Demokratik Konfederalizmin bütün boyutlarını örgütlemek, geliştirmek için yürütülen bir mücadele oluyor. O boyutların örgütlenip geliştirebilmesi için de, onun önündeki engelleri aşmak gerekiyor. Onun önündeki engelleri aşmak sert savaşla, direnişle, mücadeleyle oluyor. Savaş böyle gündeme geliyor. Bu bakımdan siyasetle KCK örgütlenmesinin önünü açamadık. Şimdi Devrimci Halk Savaşıyla KCK’yi örgütleyerek Kürt sorununun siyasi çözümünü gerçekleştirmek istiyoruz. Stratejik değişimin amaçlar bakımından, siyasi program bakımından önceliklerinin yeniden yapılanması, değişimi böyle oluyor. Dolayısıyla siyasi programımızda öncelikleri değiştiriyoruz.

 Devrimci Halk Savaşı’nın temel

görevi KCK sistemini örgütlemektir

O halde demek ki Devrimci Halk Savaşı’nın önüne ciddi görevler konuluyor. Öyle basit, dar bir askeri olay değildir. Sadece yıkma olayı da değildir. Bazılarını yıkma, bazı şeyleri kurmayı ifade eden bir savaş. Öyle değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü bazı şeyleri yıksak, yerine yenilerini kurmazsak yine siyasi çözümü geliştiremeyiz. Ortaya bir siyasi güç çıkaramayız. Karşıtını yok etmişsin, ama kendini de kurmamışsın, o zaman çözüm zemini yaratmamışsın, kendini çözüm gücü haline getirmemişsin demektir. O halde Devrimci Halk Savaşı’nın temel görevi olarak, KCK sistemini örgütlemeyi koymamız lazım. KCK sisteminin bütün boyutlarını örgütlemek için o boyutları örgütlemenin önünde engel oluşturanları da mücadeleyle yıkmayı değerlendirmek lazım. Hem yıkıcılığı var, hem yapıcılığı var. O zaman mevcut sömürgeci ve soykırımcı özel savaş sistemini yıkıp onun yerine KCK sistemini kuracak, bizzat inşa edecek. Değişik alanları örgütleyecek; ekonomik, sosyal alanı örgütleyecek, siyasi alanın örgütlenmesini gözetip destekleyecek. Diplomatik alanı örgütleyecek. Savunma, öz savunma alanını zaten örgütlüyor, daha da güçlü, yeterli hale getirecek. Önderlik bunları yedi boyut olarak saydı. Aslında bu bizim yedi boyut, yedi temel amacımızı ifade ediyor. Demokratik Özerklik projesinde bu sekiz boyut olarak verilmişti. Ekolojik boyut yazılmıştı. Önderlik, ekolojik boyutu ekonomik boyutla beraber ele alıyor, ekonominin bir parçası olarak değerlendiriyor. Onun dışındaki boyutlar Demokratik Özerklik projesindeki boyutlardır. Bu boyutlar bizim temel siyasi amaçlarımızdır. Siyasi programımız, temel hedeflerimizdir. Bunlar KCK sisteminin esaslarıdır. Bir de bunların ayrıntıları var. Ekonomik boyut deniliyorsa, o zaman ekonomik alanda neler yapması lazım? Onun da kendi içinde bir sürü boyutları ve maddeleri var. KCK’nin ekonomik sistemi nasıl olacak? Hangi ekonomik sistemi kabul ediyor, hangisini reddediyor? Ekonomik alanda neleri yıkacak, neleri kuracak? Neleri doğru bulacak, kabul edecek, benimseyecek, neleri kabul etmeyecek? Sosyal alanda, eğitim olarak neleri yapacak, neleri yapmayacak? Sağlık olarak neleri kabul edecek, neleri kabul etmeyecek? Bunların netleştirilmesini ifade ediyor. Kabul etmediği, zararlı gördüklerini yıkmayı öngörüyor. Bunlar, savaşın hedefleri oluyor. Onları yıkmayı, onun yerine yenileri koymayı, topluma hizmet edenleri koymayı, topluma hizmet eden, toplumun demokratik çıkarlarına uygun olanları da korumayı, savunmayı ifade edip içeriyor. Görevler kapsamını böyle ele almak gerekiyor. Demek ki biz savaşı, sadece savaş olsun diye değil, bunun için yapacağız. Yine sadece bir şeyleri yıkalım diye de yapmayacağız. Elbette yalnız başına bir inşa etmek de değildir. Çünkü önündeki engeller aşılmadan, bir şeyler yıkılmadan inşa etmek mümkün değildir. Boşluk olan yerleri zaten inşa etmeliyiz. Ama boşluk yok, dolu ise ve dolu olan da faşistse, gericiyse, özel savaşçıysa, soykırımcıysa, o zaman onu yıkacaksın, onun yerine demokratik olanı, özgürlükçü olanı da inşa edip kuracaksın.

Savunmasını yapmazsan yaptığın toplumsal inşanın bir anlamı olmaz 

Dikkat edilirse bunu demokratik siyaset şimdiye kadar yapamadı. Demokratik siyaset neye dayandı? Biz şimdiye kadar siyasi mücadelede ne yaptık? Savaş bile yaptığımızda, hedef olarak önümüze ne koyduk? Hep “gelin uzlaşalım, bize fırsat verin. Yani bir uzlaşma yapalım, çözüm bulalım. Demokratik Özerklik çözümünü sağlayalım” dedik. Devletle demokrasinin, KCK’nin ilişkileri, toplumsal yaşamdaki etkinlik alanları neler olacak? Bunları anlaşarak belirleyelim. Öyle belirleseydik, oradan KCK’ye bir alan verilseydi, ondan sonra barış içerisinde hemen onları inşaya yönelecektik. Buna kimse de engel olmayacaktı. Siyasi çözüm bizi, demokratik toplum olarak örgütlenmemizi, ekonomik, sosyal, kültürel, diplomatik, hukuksal ve diğer alanlarda örgütlemeye götürecekti. Fakat şimdi bu olmadı. Bu olmadıysa o zaman ne yapacağız? Savaşla yapmak istediğimiz nedir? Adım adım, parça parça bütün bu alanlarda sömürgeci olanı, soykırımcı olanı yıkmak, onun yerine demokratik olanı kurmak, inşa etmektir. Bunu niye savaşla yapıyoruz? Çünkü gerici olan ve toplumsal alanları dolduran güçler var, dolayısıyla bunların yıkılması gerekiyor. Bunu da ancak savaş yıkar. Siyasetle anlaşamamış, geri çekmemişsen, var olanı ancak savaşla yıkabilirsin. Yerine inşa ettiğin bir şeyi, öbürü yıkmak ister. Savunman lazım. Savunmazsan yaptığın inşanın bir anlamı olmaz. O halde savunmak için –savunmak da askeri bir eylemdir– dolayısıyla inşa ettiğin demokratik toplum örgütlülüğünü, yaşamını koruyacaksın, savunacaksın, güvenliğini sağlayacaksın. Güvenliğini sağlayabildiğin, koruyabildiğin kadar inşa edeceksin. Koruyabildiğin ayakta kalır. Başkasını inşa etsen de, karşı taraf da vurur seni yıkar ve tekrar ele geçirir. Savunabilir, koruyabilirsen vermezsin ama onu yaşatırsın. İşte Devrimci Halk Savaşı böyle bir mücadele oluyor.

Peki KCK sisteminin boyutları nelerdir? Bu boyutlardan birincisi ekonomik –ekolojik boyut da ona dahildir– boyuttur. Toplumun ekonomik yaşamıdır. Aslında ekonomi tümüyle demokratik toplumun işidir. Devlet işi değildir. Önderlik “tekelçilikle, kapitalizmle ekonominin bir ilişkisi yok” dedi. Tekelci ekonomiye karşı, demokratik konfederalizmin ekonomik sistemlerini geliştirmemiz gerekecek. Demek ki etkinlik kurduğumuz her alanda, toplumun ekolojik çizgide, ekonomik örgütlülüğünü, ekonomik toplumu yaratıp inşa edeceğiz.

İkincisi sosyal boyuttur. Sosyal boyut içinde öne çıkan temel görevler, eğitim, sağlık, spor gibi alanlardır. Demek ki eğitimi biz örgütleyeceğiz. Savaşla birlikte etkili olduğumuz yerde mevcut eğitimi durduracağız, kendi eğitimimizi kuracağız. Yani artık “devlet bize anadilde eğitim hakkı versin” demeyeceğiz. Biz gücümüzün yettiği yerde devletin eğitimini durduracağız, kendimiz kendi eğitimimizi nasıl bir dilde, nasıl bir programda yapmak istiyorsak yapacağız. Kendi sağlık sistemimizi kurup örgütleyeceğiz. Devletin sağlık sistemini işletmeyeceğiz. Ele geçireceğiz. Halk yararına, kendi anlayışımıza göre sürdüreceğiz. Sporu yine o hale getireceğiz.

Üçüncüsü hukuksal boyuttur. Kendi hukuk ve yargı sistemimizi geliştireceğiz. Mevcut devletin yargı sistemini durduracağız, onun yerine KCK’nin yargı sistemini örgütleyeceğiz. Kendi hukuk sistemimizi işleteceğiz. Toplumsal sorunları çözebildiğimiz, etkinlik kurabildiğimiz kadarıyla kendi yargı sistemimizle çözeceğiz.

Dördüncüsü diplomatik boyuttur. Kendi diplomatik alanımızı örgütleyeceğiz. İç ittifaklarımızdan tutalım dış ilişki, ittifaklara kadar, Kürt demokratik örgütlemesine güç sağlayacak, hizmet edecek, onu temsil edecek bir ilişki ittifak sistemi geliştireceğiz. Dolayısıyla bir diplomatik faaliyeti örgütleyeceğiz. Kürt toplumunun diğer toplumlarla ilişkilerini düzenleyen, dayanışmasını sağlatan bir ilişki ve dayanışma sistemi geliştireceğiz.

Beşincisi dil ve kültür boyutudur. Bu konuda Kürt kültürünün önündeki bütün engelleri, yasakları kaldıracağız. Tarih, kültür ve dil çalışmalarını, toplumun kendi kültürel gerçeğini yaşamasını sağlatacağız. Onun kurumlaşmasını, örgütlülüğünü geliştireceğiz.

Altıncısı öz savunma boyutudur. Savunma güçlerini örgütleyeceğiz. Yani demokratik toplumu, onun örgütlülüğünü, KCK örgütlülüğünü savunan, bütün saldırılara karşı koruyan bir güvenlik sistemi ortaya çıkartacağız. Bunu ortaya çıkardığımız, güçlü bir biçimde örgütlediğimiz oranda KCK sistemini kuracağız. Zaten KCK sistemini başka türlü de kuramayız. Güvenliğinin sağlanamadığı bir sistem yaşayamaz. Karşıt güçler saldırıp yok ederler. Dolayısıyla öz savunmayı öne çıkartacağız. Demokratik toplum örgütlülüğünün, KCK örgütlülüğünün ancak savunulduğu ölçüde varolacağını bileceğiz ve buna göre savunma sistemi geliştireceğiz. Bu sistemi örgütleyeceğiz, silahlandıracağız, eğiteceğiz, nicelik olarak nitelik olarak demokratik toplumu savunacak kadar, demokratik toplum örgütlülüğünün olduğu her yerde bir savunma sistemi geliştireceğiz.

Yedincisi siyasi boyuttur. Bütün bunları geliştirdiğimiz ölçüde siyasi boyut, demokratik siyaseti geliştirme, işletme, dolayısıyla demokratik siyaseti çözüm aracı haline getirme, Demokratik Özerkliği gerçekleştirme imkanımız olacaktır. Biz bunları her yerde aynı düzeyde, birden bire yapamayız. Nerede ne kadar gücümüz varsa, hangisini yapabiliyorsak ona göre yapacağız. Nerede ne kadar ekonomik örgütlenme yapabiliyorsak o kadar yapacağız. Eğitim, sağlık örgütlülüğünü nerede ne kadar geliştirebiliyorsak o kadar yapacağız ve daha fazlasını yapmak için mücadele edeceğiz. Savaş, daha fazlasını yapmak ve var olanı savunmak için sürecektir.

Devrimci Halk Savaşı topyekun bir savaştır bütünlüklü bir mücadeledir

Hukuk sistemini, öz savunma sistemini, kültürel yaşamı, diplomasiyi, demokratik öz yönetimi, siyasi yönetimi geliştirebildiğimiz kadar geliştireceğiz. Bazı yerlerde çok olacak, bazı yerlerde az olacak. Bazı yerlerde biz etkili olacağız, bazı yerlerde devlet etkili olacak. Bazı yerlerde, bazı boyutlarda KCK etkili olacak, bazı boyutlarda devlet etkili olacak. Bir boyutta, bir yerde, bir düzeyde devletin etkinliği olacak, bir düzeyde KCK’nin etkinliği olacak. Bu, yerine göre değişecek. Yani karşılıklı ve iç içe ikili bir yönetim duruşu, sistem duruşu ortaya çıkacak. Bu, düz bir durum da değildir. Bir yerde hukuksal alanda, ekonomik alanda KCK etkili, diğer bazı alanlarda devlet etkili olacak. Bir yerde sosyal alanda, yüzde elli KCK’nin etkinliği olacak yüzde elli devlet etkinliği olacak. Nerede ne kadar olabiliyorsa, o kadar yapacağız ve bunu her alanda KCK örgütlülüğünü güçlendirmek, etkinliğini artırmak üzere bir mücadele yürüteceğiz. Bütün alanlarda demokratik toplumla, devletçi sistem arasında bir çatışma sürecek. O halde Devrimci Halk Savaşı, topyekun bir savaş oluyor. Bütünlüklü bir mücadeledir. Bütün yaşam alanlarını içine alıyor. Bütün boyutlarda bir mücadele vardır. Hem yıkmayı, hem inşa etmeyi içeriyor. İç içe bir savaşı içeriyor. Uzun süreli halk savaşından farkı, cepheden bir devleti tümden reddeden, yıkan, kendini de ona göre kuran bir şey değil de, iç içe, bütün boyutlarda, ne kadar etkinlik kurabiliyorsa o kadarını kuran, onu daha da büyütmek için mücadele eden bir tarzı esas alıyor. Burada cepheden bir duruş değil, bir iç içe mücadele var. Bu anlamda Devrimci Halk Savaşı bir iç içe mücadele durumudur.

İç içe mücadele durumu nereden kaynaklanıyor? Paradigmasal değişimden kaynaklanıyor. Devlete karşı devlet örgütlemeyi öngörmemesinden kaynaklanıyor. Aslında devlet uzlaşmayı kabul etse, barış siyasi çözümle olsa, hiç çatışmaya girmeden, devlet artı(+) demokrasi sistemini siyasi uzlaşma temelinde geliştirerek kendi örgütlülüğünü sağlayacak. Fakat devlet bunu kabul etmediği, KCK’yi terör örgütü saydığı, reddettiği, KCK’li olmayı suç sayıp hapse koyduğu için, KCK de kendi toplumsal örgütlülüğünü yaratacak ve devleti etkisizleştirmeyi, sınırlamayı öngörecektir. Nasıl ki devlet şimdi mevcut saldırılarla KCK’yi etkisizleştirmeyi, daraltmayı, sınırlandırmayı esas alıyorsa, Devrimci Halk Savaşı’yla da KCK, devleti sınırlandırmayı, daraltmayı, etkisizleştirmeyi, zayıflatmayı ve onun yerine kendi sistemini örgütlemeyi öngörecektir. Ekonomik, sosyal, hukuksal, siyasi, diplomatik, kültürel ve öz savunma alanlarındaki bütün boyutlarda bir savaş olacaktır. Bu, karşılıklı birbirini etkisizleştirme, yıkma ve kendini hakim kılma savaşıdır. Bu, topyekun bir savaştır. İç içe bir savaştır ve bütün boyutları içeriyor. Çünkü birbirinin alternatifi değil. Yani devletin yerine bir devlet kurmayı ifade etmiyor. Devleti daraltıp, demokratik toplumu örgütlemeyi ifade ediyor. Aslında devlet tanısa, uzlaşabilir. Uzlaşmaya açıktır. Ama devlet reddettiği müddetçe, o da devleti reddediyor. Bu savaşa, mücadeleye dönüşüyor. Herkes bu mücadele içinde kendi etkinliğini yaratmaya çalışıyor. Tabii devlet hiç kabul etmez, sonuna kadar reddederse bu çatışma, savaş da sonuna kadar sürer. Devleti tümden yok eden, demokratik toplumu bağımsız özgür olarak örgütleyen bir sistem ortaya çıkar. Devletsiz bir demokrasi oluşur. Devletsiz demokrasi olmaz değildir. Önderlik, bunları iyi değerlendirdi. Önderlik, “demokrasisiz devlet olmaz, ama devletsiz demokrasi olabilir” dedi. Çünkü esas olan demokrasidir. Demokrasiyi örgütlü, iradeli, özgür toplum olarak tanımladı. Bu toplum da devletsiz var olabilir. Devlet, böyle bir toplum olmadan var olamaz. Çünkü böyle bir toplum üzerinde baskı ve sömürüyle ancak var olabiliyor.

O halde hiç uzlaşmaya yanaşmazsa, bu çatışma derinleşerek sürer. Artık ya KCK’yi devlet yener, tümden ezer, hakim olur ya da KCK, askeriyle, polisiyle ekonomisiyle, kurumlarıyla devleti tümden etkisizleştirip yalnız başına etkili hale gelir. Nerede etkili hale gelebiliyorsa, orada o düzeyde bir etkinlik sağlar. Devleti tümden etkisizleştirdiği yerde kendi bağımsız, özgür duruşunu ortaya çıkartır. Bunun da önü açıktır. Tümden bütün Kürdistan’da olursa böyle bir durum gerçekleşir diye bir kayıt yok. Bir şehirde, üç şehirde, birkaç kasabada, belli bir mıntıkada böyle bir konum kazanabilir. Orduyu, devleti tümden etkisizleştiren, yok eden, KCK sistemi temelinde toplumun örgütlenip yaşandığı bir durumu ortaya çıkarabiliyorsa orada onları sağlar. Diğer alanlarda iç içe olabilen yerlerde, iç içelik devam eder.

Savaşın hedeflediği, gerçekleştirmek istediği amaçlar bunlardır. Dikkat edilirse her yerde birden olacak diye bir şey yoktur. Bazı yerlerde az olacak, bazı yerlerde çok olabilecek. Bu sistem her türlü mücadeleye imkan veriyor. İkincisi, bir alanda ya devlet olacak, ya KCK olacak diye bir kayıt da yoktur. Biraz devlet, biraz KCK olabilir. Örneğin eğitimin bir bölümünü devlet yapabilir, bir bölümünü KCK yapabilir. Bir yerde yüzde otuz KCK yapar, yüzde yetmiş devlet yapar. Bir yerde eğitimi yüzde atmış KCK yapar, yüzde kırk devlet yapar. Bir yerde yüzde seksen, doksan eğitimi KCK yapar, yüzde on devlete kalır. Ne bir bütün alanlar itibarıyla eşit düzey, aynı düzey sözkonusu, ne bir boyut itibarıyla ya hep ya hiç söz konusudur. Farklı alanlarda devlet ile KCK arasındaki mücadele farklı düzeylerde seyredebilir. Bir yerde KCK’nin öz yönetimi yüzde seksen hakim olur, devlete yüzde yirmi yönetim kalır, bir yerde yüzde otuz KCK kurumları öz yönetimi çalışır, yüzde yetmiş yönetim devletin elinde olur. Bu, farklı alanlarda devlet ve KCK etkinliğinin farklı düzeyler arz ettiği bir mücadeledir. Demek ki Devrimci Halk Savaşı, bütün alanlarda ekonomik, sosyal, hukuksal, siyasi, kültürel, diplomatik ve öz savunma alanlarında devlet etkinliğini zayıflatabildiği kadar zayıflatan, onun yerine demokratik toplum örgütlülüğünü, etkinliğini, KCK örgütlülüğünü geçiren ve koruyan bir mücadele oluyor. Bu anlamda hem yıkıcılığı var, hem de inşa ediciliği, yapıcılığı ve onun savunuculuğu vardır.

O zaman neyi yıkacak, neyi inşa edecek? Neleri hangi yöntemlerle yıkacak? İnşa ettiklerini hangi yöntemlerle savunacak? Bu savaşı doğru yürütebilmek için bunları bilip netleştirmek gerekiyor. Devrimci Halk Savaşı’nı o zaman demek ki bütün bu boyutlarda yürütülen bir mücadele olarak anlamak gerekiyor. Sadece bir askeri boyutu yoktur. Bir silahlı çatışma değildir. Onu çok aşan, demokratik konfederalizmin yedi boyutunu içeren bir mücadeledir. O bakımdan da salt bir askeri boyutu olan bir mücadele değildir. Belki şimdi diğerini yıkmak ve inşa edileni savunmak gerektiği için, askeri boyut öne çıkacak. Fakat siyasette olduğu gibi diğer boyutları örgütlemeyi ihmal etmeyecektir. Çünkü askeri boyutun gelişmesi, başarı kazanması diğer boyutları örgütlemesine bağlıdır. Bu, demokratik siyaset gibi değildir. Demokratik siyaset karşı tarafla uzlaşmayı gerektiriyordu. Uzlaşabilirse, yaptığı uzlaşmaya bağlı olarak elde ettiği imkanlara göre kendini bütün alanlarda örgütleyecektir. Uzlaşmadığı müddetçe örgütleyemiyor. Uzlaşmadan, bir taraftan uzlaşma mücadelesi yürütürken, bir yandan da örgütlemeye çalıştı, fakat sonuçta tutuklayıp hapse koydular, kurumları kapattılar, yönetimlerini tutukladılar. Bu kadar tutuklama, davalar ve hapis sistemi böyle gelişti. Kendini savunamadı.

Öz savunma örgütlülüğü

geliştiği ölçüde savaş büyüyecektir

Askeri boyut öyle olmayacaktır. Savaş bu temelde sürmeyecektir. “Savaş yapalım, durun orduyu tümden yıkalım, ondan sonra devletin diğer kurumlarıyla, toplum yaşamının diğer alanlarıyla ilgileniriz. Ordu olmazsa o zaman ekonomik, sosyal ve kültürel çalışmayı öne çıkartırız” diyemeyiz. Siyasi boyutta bunu söyledik. Çünkü karşı taraf diğerlerini örgütlemeye izin vermiyordu. Ama askeri boyutta, biz etkinlik kurduğumuz ölçüde, demokratik toplum yaşamının bütün alanlarını etkinliğimiz altında örgütleme imkanı vardır. O halde örgütleyeceğiz. Örgütlemezsek orada boşluk olur ve o boşluk devletin yeniden etkinlik kurmasına yol açar. Diğer yandan da onu örgütlediğimiz ölçüde savaş güçlenecektir. O ekonomik örgütlülük, sosyal örgütlülük, kültürel örgütlülük savaşa güç ve destek verecektir. O zaman savaşı daha etkili yapacağız. Öz savunma örgütlülüğünü her alanda geliştirdiğimiz ölçüde, savaş büyüyecektir. Demokratik toplumu, onun ekonomik, sosyal yaşamını, kültürel, siyasi yaşamını koruma ve savunma imkanımız olacaktır. Siyasi yönetimini savunabileceğiz. O bakımdan Devrimci Halk Savaşı’yla birlikte, KCK sisteminin bütün boyutlarının örgütlenmesi esas alınacaktır. Bu, topyekun bir mücadele olacaktır.

İşte savaş bunu yapma imkanı veriyor. Siyasi mücadele bu imkanı vermiyordu. Örneğin KCK sistemini örgütlemeye çalıştılar, tutuklandılar. Ama askeri olarak bir alanda etkinlik kurabilirsek oradan her türlü örgütlenmeyi yapabiliriz. Çünkü orasını biz savunuyoruz ve bizim güvenliğimiz altına girmiştir. O halde bütün alanları birden örgütleyip inşa edeceğiz. Bunun için de bir boşluk bırakmayacağız. Boşluk kalırsa karşı tarafın saldırması için zemin sunar. İki, savunmayı güçlendireceğiz. Ne kadar ekonomisini, sosyal, kültüler yaşamını ve siyasetini örgütlü kılarsak, öz savunması o kadar güçlenecektir. Kendini savunma savaşı, Devrimci Halk Savaşı’nı daha fazla geliştirme imkanı artacaktır.

Devrimci Halk Savaşı’nın görevleri açısından bunlar ifade edilebilir. Önemli yenilikler var. Bazı temel özellikleri var. Bunları doğru anlamak, bu savaşı doğru yürütebilmek açısından gereklidir. Böyle olmazsa, bunları böyle bütünlüklü, toplu anlayamazsak biz bu Devrimci Halk Savaşı’nı bütünlüklü, doğru yürütemeyiz. Yıkacağımızı da, kuracağımızı da doğru tespit edemeyiz, zamanında yapamayız.

Bu savaşı devlet siyasi uzlaşmaya

razı oluncaya kadar sürdüreceğiz

Bu iş, zor bir iştir. Öyle düz, üstünkörü bir yaklaşımla olabilecek bir şey değildir. Şimdiye kadar bildiğimiz savaş türlerinin en zorudur denilebilir. En karmaşığı, en iç içesidir. Özellikle de son yedi sekiz yıldır yürüttüğümüz savaştan çok farklıdır. O zaman bu değişikliği yapabilmek gerekiyor. Kısmen uzun süreli halk savaşında da buna benzer şeyler vardı. Örneğin ikili iktidar durumları vardı. Geceleri gerillanın etkinliğinin arttığı, gündüzleri ordunun etkinliğinin arttığı durumlar yaşanıyordu. Böyle bir düzey, gerilla geliştikçe ortaya çıkmıştı. Oradan bir örnek alınabilir. Tamamen onun gibi değil, fakat orada da böyle durumlar vardı. Şimdi bunu böyle gece gündüz yönetimi değil de, alanlara, toplumsal yaşamın boyutlarına göre iç içe, etkinlik düzeyini geliştirme temelinde ele alıp yürüteceğiz. Daha çok geliştireceğiz, iç içe geçireceğiz. Devlet iktidarını zayıflatarak demokratik toplumun öz yönetimini, buna dayalı demokratik toplum yaşamını geliştirebildiğimiz kadarıyla geliştireceğiz. Bu savaşı devlet siyasi uzlaşmaya razı oluncaya kadar sürdüreceğiz. Böyle bir uzlaşma olursa, o zaman oturup Demokratik Özerkliğin sınırlarını çizeceğiz. Eğer böyle olmazsa, bu tarafların birbirini yok etmesine kadar gidecektir. Devlet bizi tümden yok etmek isteyecek, o halde biz de yok edebildiğimiz kadarıyla, tümden bazı alanlarda yok edip tamamen devletsiz bir demokratik toplum örgütlülüğü, KCK örgütlülüğü yaratmaya çalışacağız. Bunun da önü açıktır.

Bu mücadele, savaş bu düzeyde sürüp gidecektir. Bu savaşı, topyekun ve bir anlık bir çatışma savaşı olarak öngörmek kesinlikle doğru değildir. Karşımızdaki güç açısından da değerlendirdiğimizde Türk devlet yapısı, amaçları, sistemi buna izin vermez. Eğer öyle bir sonuç öngörürsek orada biz başarı elde edemeyiz. Belki tersi olabilir; bizi yok edebilirler. Biz de onu boşa çıkartmak için gerillacılığı geliştirmişiz. Mevcut gerilla tarzı ve bütün dünyaya dağılmış konfederalist örgütlenme sistemimiz de karşı tarafa bu imkanı vermektedir. Bir yerimizi imha ediyor, bir yeri tutukluyor, bir birliğe darbe vuruyor, öbürleri ayaktadır. O da topyekun imha edemiyor. Bunu bir anda yapamıyor. O bakımdan bu bir mücadele olacaktır. Yani bu Devrimci Halk Savaşı da çok yoğun bir savaş olarak gelişebilir, fakat öyle kısa süreli ve bir anlık savaş olarak değerlendirmek, kendi koşullarımıza çok uygun değildir. Kendimizi de öyle bir noktaya getirmemiz çok doğru ve isabetli olmaz. Çünkü karşı tarafı, devleti geriletme, etkisizleştirme anlamında onu sağlamak çok zordur. Hatta imkansız gibi bir şeydir.

Demek ki Devrimci Halk Savaşı’nın amacı bir anda devleti tümden yok ederek, kendini hakim kılmak değildir. Öyle bir sisteme dayanmıyor, öyle bir tarzı ve taktiği olamaz. Tersine iç içe, topyekun bir savaşı öngörüyor. KCK sisteminin ya da toplumsal yaşamının bütün alanlarındaki bir savaşı öngörüyor. Karşı tarafı etkisizleştirip kendini örgütlemeyi ifade ediyor. Devletle Demokratik Konfederalizmin savaşmasını içeriyor. Demokratik toplumun savaşını öngörüyor. Devletle toplum arasında bir savaş olarak öngörmek gerekiyor. Onun için “halk savaşı” deniliyor. Gerçek anlamda bir halk savaşı olması gereklidir. Bu bakımdan da savaşın yöntemlerinin, ayaklarının, alanlarının doğru ve yeterli temsil edilmesi, geliştirilmesi, doğru tanımlanması gereklidir. Amaçları böyle tanımlarsak o zaman savaşımızın yöntemlerini, alanlarını, her alandaki savaşın nasıl olacağını da buna göre tanımlarız. İçinde bulunduğumuz koşullara uygun, karşıtımıza ve kendi durumumuza uygun, kendi programımıza uygun bir biçimde önce amacımızı doğru belirlersek, o halde bu programı hayata geçirecek, bu mücadeleyi yürütecek savaş biçimlerinin neler olacağını, temel savaş güçlerinin, alanlarının nereler olacağını, bu alanlarda hangi biçimde savaş geliştirileceğini doğru tayin edebiliriz.

Devrimci Halk Savaşı, siyasi çözümsüzlükten kaynaklanıyor. Siyasi çözümsüzlük demek, tarafların birbiriyle uzlaşmayı reddetmesi demektir. Bu da birbirini tanımaması anlamına geliyor. Siyasi açıdan uzlaşamamak, siyasi çözüm yaratamamak, devletin demokrasiyi kabul etmemesinden kaynaklanıyor. O demokrasiyi reddettiği ölçüde demokrasi de devleti reddediyor. Çatışma, savaş buradan ortaya çıkıyor ve burada mevcut dengeyi değiştirerek, tarafların birbirini kabul edecekleri bir denge durumunu yaratma mücadelesi veriliyor. Bir yerde tarafların birbirini kabul edeceği, daha doğrusu devletin demokrasiyi tanıyacağı bir durum gelişirse o zaman Demokratik Özerklik çözümü gerçekleşebilir. Eğer gelişmezse, savaş tarafların birbirini yok etmeyi öngördüğü bir düzeye çıkar. Devlet, demokrasiyi tümden yok etmeyi ister, bunu gerçekleştireceği katliamlara girişir. Demokrasi de, devleti tümden etkisizleştirerek devletsiz bir demokrasi olmaya yönelir. Bizim programımızda bunun önü açıktır.

Ayrı olmak, devlet olmak demek değildir. Devlet olursun, iç içe olursun. Bir sürü devletler birbirlerine bağlıdır. Bağımsız ve özgür olmak, ayrı devlet olmak demek değildir. Bir sürü ayrı devlet var, ama hepsi Amerikan uşağıdır. Küresel sisteme gırtlağına kadar bağlıdır. Devletler ayrı isimlerle oluyor, ama bir sistemdirler. BM de birbirlerine bağlılar. Ortak kurumları da vardır. Zaten o kuruma da gerek yoktur. Bir de başta hegemonik güç vardır. Onun için bir yanlış algılama vardır. Mesela Kürtlerin ayrı olmasını, bağımsız özgür olmalarını devlet olmaya bağlayan, devletle bunun olacağını sanan, böyle anlayan ve propaganda eden görüşler çoktur. Bu yanlış bir görüştür. Bunun yanında Demokratik Özerkliği veya Demokratik Konfederalizmi, demokratik toplum örgütlülüğünü, özgürlük ve bağımsızlık olarak görememek, bununla devletsiz bir yaşama ulaşılabileceğini öngörmemek, hep devletin bir parçası gibi bunu değerlendirmek eğilimi vardır. Bu da yanlış bir görüştür. Bu temelde yaklaşımlar vardır. Bu, devletçi paradigmanın aldatıcı bir propagandasıdır. Demokrasiyi küçümseyen, etkisizleştirmeyi öngören bir propagandadır. Kendini ise bağımsız ve özgür olmak, iradeli olmak isteyen insanlara, toplumlara kabul ettirmeyi hedefleyen bir propagandadır. Yanlış bir propagandadır.

Bağımsızlık ve özgürlük demokratik

toplum örgütlülüğüyle sağlanabilir

Kürt toplumunun bağımsız ve özgür olması devlet olmasına bağlı değildir. Demokratik örgütlenmesiyle bağlıdır. Devlet artı demokrasi de, demokratik toplumun bir düzeye kadar özgür olmasıdır. Orada tam özgürlük yoktur. Çünkü yanında devlet var. Ama devleti yok ederek, aşarak tümden sadece demokratik toplum, Demokratik Konfederalizm olarak kalabilir. O zaman gerçek bağımsızlık ve özgürlük ancak böyle bir demokratik toplum örgütlülüğüyle sağlanabilir. Dikkat edilirse hiçbir devlet sistemden kopamıyor. Sisteme alternatif değildir, hep sistemin bir ucudur. O halde bağımsızlıkçı ve özgürlükçü değildir. Gerçek bağımsızlıkçılıkla, özgürlükçülük demokratik toplum örgütlülüğünde vardır. Bunu yapabildiği kadar yapıyor. İçinde bulunduğumuz koşullarda devleti birden yok etmek, demokratik toplumu yaratmak mümkün değildir. Önderlik bunun bir süreç ve savaş işi olduğunu belirtmektedir. Böyle öngördü. Devlet artı demokrasiyle bu işin uzun bir süre devam edeceğini ve devlet geriletilerek, gereksizleştirilerek, etkisizleştirilerek yok edilip, demokratik toplumun kendini yaşatır hale geleceğini öngördü. Devletsizliğe gidişi böyle değerlendirdi.

Bu nedenle PKK programını, Demokratik Konfederalizm programını, sanki böyle devlet yapmaya gücümüz yetmiyor da, işte devlet buna izin vermez görüyoruz da, bir uzlaşma ya da zayıflık etkeni olarak ortaya çıkartıyormuşuz gibi ele alan, sanan, böyle propaganda eden yaklaşımlar vardır. Bu yaklaşımlar, içimizde de var ve bu boşa çıkartıyor. Ters ve yanlış düşüyor. Örneğin Yol Haritası’nı böyle tartışıyorlar. Sanki PKK zayıf düşmüş, muhtaç kalmış da onun için devletten vazgeçmiş, demokratik toplum örgütlensin, Demokratik Konfederalizm olsun diyor. Böylece taleplerini asgariye indirmiş oluyor. Bir de halen devlet buna da fırsat vermiyor diyorlar. Nedense zaten devlet buna fırsat vermiyor. Ben devlet istiyorum diyenlerle, federasyon istiyorum diyenlerle iç içe yaşıyor. Onlar serbestçe örgütleniyorlar. Ama ben demokrasiyi örgütlemek istiyorum diyenleri hapse koyuyorlar. Fakat bu gerçeklik görülmemektedir. Devlet olmak daha üst düzeyde bir irade ve özgürlük olarak görülüyor. Halbuki bir işbirlikçiliktir, bağımlılık türüdür. Bir sisteme bağlanmayı ifade ediyor. Hiçbir devlet özgürlüğü ve eşitliği getirmedi, bağımsız irade ortaya çıkartmadı. Özgürlük, eşitlik, bağımsız irade demokrasinin var olduğu kadar vardır.

O halde PKK zayıflığından dolayı değil de, özgürlüğe, farklılıklara dayalı eşitliğe, demokrasiye bağlı olduğu için, bu ilkeleri esas aldığı için, bunları toplum yaşamında hayata geçirmeyi öngördüğü için Demokratik Konfederalizm programını esas alıyor. Devlet verilmeye çalışılsa da, PKK yine de Demokratik Konfederalizm olarak örgütlenecektir. Güney’de de bir devlet var. Fakat o devletin bir parçası olmak istemiyor. O devlet dışında bir demokrasi olarak var olmayı, örgütlenmeyi öngörüyor. Onun için de böyle “fırsat olursa biz de devlet olarak mı örgütleniriz” deniliyor? Paradigma değişimi burada özümsenmedi. Devletle özgürlük ve demokrasinin sağlanacağı sanılıyor. Bir taraftan baskı ve sömürü aracı deniliyor, buna reel sosyalizm de, Marks da, Lenin de öyle dedi. Lenin ve Marks kadar devletin ne olduğunu tanımlayanlar yoktur. Ama onun devleti ayrı, bizim devletimiz ayrı diye bir ayırım yaptılar. Onların devleti baskı ve sömürü aracı, bizim devletimiz de özgürlük ve demokrasi aracıdır dediler. Böyle olmadığı ortaya çıktı. Özgürlük ve demokrasi aracı değil, baskı ve sömürü aracına rahatlıkla dönüşebildiği görüldü. Devlet, devlettir. Sistemden kopmadığı, alternatif olmadığı görüldü. Önderlik demokrasiyi böyle bir sistem alternatifi olarak öngörüyor. Siyasi programımızı da, paradigma değişimi temelinde doğru anlamamız ve bunu mutlaka hayata geçireceğimizi bilmemiz gerekli. Öyle imkanlar fırsatlar yok da devletten vazgeçiyor, bu programı bu biçimde ele alıyor değiliz. Devlet bir despotizm, baskı, sömürü aracıdır. Biz onu reddediyoruz. Ona karış mücadele ediyoruz. Toplumsal özgürlük ve eşitlikten yanayız. Demokrasiden yanayız. Onun sistemini yaratmak istiyoruz. Bize gerekli olan özgürlük, eşitlik ve demokrasidir. Yoksa devlet değil, yeni bir baskı sistemi değildir.

Kürtler devlet olmadan demokratik bir toplum olarak kendini örgütleyebilir

Toplumlar devletle temsil edilirler, demokrasiyle temsil edilmezler, kimliklerini ortaya koyamazlar görüşü yanlış ve milliyetçi bir görüştür. Demokrasiyle de temsil edilebilirler. Kürt toplumu demokratik bir toplum olarak kendini örgütleyebilir, kimliğini ortaya koyabilir. Bu sistemden kopup özgür bağımsız bir güç haline de gelebilir. KCK de bir Kürt ve Kürdistan kimliğidir. Çünkü öyle görülmüyor. KCK’nin kendisi bile öyle görmüyor. KCK’nin Kürt toplumunu temsil eden parlamentosu var, ona başkan olan bile, Hewler’dekine “parlamento” diyor. Neyin başkanı olduğunu bile tam anlamış değil, tanımlayamıyor. Bu, devletçi paradigmanın ruha işlemesinden ileri gelmektedir. Burada toplumculuk, halkçılık ve demokrasi yoktur. Bunu yıkmamız gerekiyor. Programı doğru anlamak bu bakımdan önemlidir. Bu dönemde bunu doğru anlamak çok çok daha önemli olmaktadır. Doğru mücadele edebilmemiz, burayı doğru anlamaya bağlıdır. Burayı doğru anlayamazsak paradigmayı gerçekten doğru özümseyemeyiz. Bu paradigmaya dayalı programımızın, amaçlarımızın, ilkelerimizin ne olduğunu, neyi doğru neyi yanlış bulduğumuzu, neyi yıkmak ve kurmak istediğimizi bilmezsek, Devrimci Halk Savaşı’nı yapamayız. Sadece Devrimci Halk Savaşı değil, demokratik siyasi mücadele de yürütemeyiz. Nitekim demokratik siyasette başarılı olamayışımızın altında da, aslında bu paradigmayı doğru anlayamamak ve oradan doğan programı doğru hayata geçirememek yatıyor. Örgütleyebilmek için sahip çıkıp görevlerini yerine getiremedik. Hep devletten bekledik. Devlet memuru olmayı öngördük. Biraz KCK örgütlülüğü geliştirilsin diye görevlendirilen herkes, devlete nasıl bir yerde memur olarak bağlanacak onun arayışına girdiler. Devlet memurluğunu, demokratik toplum temsilciliğinden üstün tuttular. Böyle de tutuyorlar. Onun için demokratik toplumun örgütlenme alanı etkisiz ve önemsiz oluyor. İşleri gereksiz oluyor. Gerekli olan, önemli görülen yer devlettir. Devlete ne kadar memur olur, yer tutarsa o kadar etkinlik kuracağını sanıyor.

Bu savaşın amaçlarını, hedeflerini, gerçekleştirmeyi öngördüklerini böyle doğru bilmemiz, tespit etmemiz gerekiyor ki yürütelim. Doğru savaş bununla yürütülür. Doğru taktik, ancak amaçlar doğru öğrenilirse, neye karşı olduğumuz, neyi inşa etmek istediğimizi doğru bilirsek, o zaman doğru taktik uygularız, doğru kararlar veririz. Doğru tarz uygularız. Böyle olmadan doğru taktik uygulamak, tarz haline gelmek mümkün değildir. Bu amaçları bilmeden, ne yapacağımızı bilmeden doğru karar, taktik nedir demek anlamsızdır. Hiç kimse böyle bir savaşçı olmayı düşünmesin. Böyle bir savaş yürütülür sanmasın. Böyle bir savaş yürüteceğini sanan, pratikte hiçbir şey yapamaz. Kendini sağa sola savurmaktan, devletin saldırıları karşısında ezilmekten kurtulamaz. Onun için de sadece dar bir savaşçı olmak değil de, gerçekten devrimin bir kadrosu olmak, demokrasinin bir kadrosu olmayı komple bir kadro olmayı öngörmek, Devrimci Halk Savaşı’nı da böyle anlamak ve savaş militanlığını da buna göre değerlendirmek en doğrusu ve en gerçekçi olanıdır. Başarıyla savaş yürütme imkanını, gücünü bu yaratır. Kim böyle yaparsa başarılı olur.

Reklamlar