Tüm tasfiyecilere inat Kavganın Ateşini çoğaltacağız!

Tüm tasfiyecilere inat Kavganın Ateşini çoğaltacağız!
Kemal Sînemillî 
Yaşamı çoğaltmak için
yakmak gerek
yürekler yanıyor ay ışığında
coşkun ırmaklar hep denizlere akar
yağmur toprağa düşer
doğa böyle söylüyor fikrince
yaşamı çoğaltmak için
ölmesini bilmek gerek
30 Haziran’da Pervari’de on yürek
6 Temmuz’da Şemzînan’da sekiz can
tarih kanla yazılıyor
yaşam çoğalıyor
daha yetmedi
tarihin hokkası kan istiyor

Pervari ve Şemzînan’da şehit düşen kahraman şehitlerimizin anısına …
Taşa kesti, ama yine de sızlatır acı acı göğüs boşluğumu. Öyle bir sızlar ki unuturum ne olduğumu, kim olduğumu, acıdan. Sonra tutup kendi omuzlarımdan kendimi sarsarım olanca gücümle, insansın sen, diye. İnsan! Taş da olsa işte yanıyor yürek. Yürek alev alev yanıyor. Kanım korlaşmış geziyor damarlarımda. Taş da olsa yanıyor işte. Taş yanmaz mı Bra, dağlar tepeler, insanlar cayır cayır yanarken gözlerimizin önünde? Yüreğim cayır cayır yanıyor. Ağıtlarım dinmiyor hiç. Sevdalarım hırpalanmış çalılıklarda, ezgilerim tel örgülere takılmış, yüreğim cayır cayır yanıyor. Çok mu uzak geldi sana? Yine anlayamadın değil mi? Çok dramatik, fazla duygusal… O zaman söyle bana:
Kan gölü nedir bilir misin? Hiç dehşet içinde yalın ayak koşturdun mu kan göletlerinin üzerinde? Çıplak etinin altında şapırdayan duru sular değil, kan. Batan, ayaklarının altına, çakıl taşları değil, kemik. İnsan eti, parça parça insan, üzerinden koşup gittiğin.
Yanık insan eti nasıl kokar bilir misin? Kardeşinin çürümüş cesedi nasıl kokuyor? Cevap ver bana! Üç yaşındaki yavrun kucağında can verirken nasıl bakıyor gözlerine? Kül ve tozdan yüzleri griye dönmüş, vücutları kan, korku içinde çığlık çığlığa koşuşan yarı çıplak insanlar arasında nasıl tanırsın anneni?
Üzerinden geçerken düşman tankları, nasıl çatırdar bir çocuğun kaburgaları? Gözlerin bağlı, ardından sıkılacak kurşunu beklemenin nasıl bir duygu olduğunu tarif et bana. İyice düşün, en yakın arkadaşınla koşuyorsun yağan bombaların altında el ele, düşmüşsün yere, avuçlarında, sımsıkı tuttuğun, dostunun kopan parmakları, kalmış. Kangren olmuş bacağını, kendi ellerinle kesmişsin oğlunun. İyice sindire sindire düşün. Mideni mi kaldırdı anlattıklarım yoksa? Düşlerine bile koyamıyor musun anlattıklarımı? İnsanız biz değil mi?
Hangi güç durdurabilir seni söyle bana, sevdiğin en önde, elinde bayrağı yurdunun, dilinde zafer ezgileri koştururken kurşun yağmurları üstüne, senin yüreğin kan çanağına dönmüşken, çığlığın parçalamışken boğazını, kim diyebilir sana “direnme” diye? Kim diyebilir, “Eğ başını, sus ve göm öfkeni bağrına usulca!” diye?
Yurt nedir bilir misin? Kendi Yurdunda tutsak olmak?
Gece yarılarında kırılıp kapıların, namlu uçlarıyla kaldırılmak yatağından, her tokatta dişlemek dudaklarını, oymak avuç içlerini tırnaklarınla. Düşman elleri dolaşırken teninde, midenden gırtlağına yükselen o iğrenç bulantı. Ve kimsenin yardım edememesi sana, kapatıp gözlerini sessiz ağlayışları sevdiklerinin. Söyle bana bir damla gözünün yaşına kıyabilir misin yaşlı babanın?
Öfkeyle fırladığında ayağa, alnından sızan kanla, donmuş, dupduru gözlerine bakmaya doyabilir misin? Bin yıllık bir dağ gibi ağır ağır, heybetiyle her zamanki gibi, eşiğin başında dikilip tütün sarar gibi, yakar gibi cigarasını efkârlı, halaya durur gibi yıkılırken karşında, tutabilir misin gözyaşını göstermemek için düşmana?
Çocukluğunda saklambaç oynarken saklandığın koyaklar, oyun arkadaşlarının cesetleriyle doluysa şimdi, birlikte yüzdüğünüz dereler kızıla kesmişse, en sevdiğin meşe ağacında salıncağının yerine, direnişçilerin cansız bedenleri sallanıyorsa, kaptırıp kendini rüzgâra, doludizgin koşturduğun tepeleri kaplamışsa isimsiz mezarlar, serin yaz akşamlarında yağmur yerine bomba yağıyorsa üzerine, geceleri ay ışığı yerine, kıpkızıl çiziyorsa izli mermiler geceyi, söyle neylersin direnmekten başka?
Gözlerini açmamış bebeler, ölmüş analarının parçalanmış memelerinde süt arıyorsa burunlarıyla, on yaşındaki çocuklar ellerinde kırmızıya kesmiş taşlarıyla şehit düşüyorsa sokaklarında, her gün bir evden türkülerle, zılgıtlarla bir direnişçi uğurlanıyorsa, feda ediyorsa kendini genç kızların-delikanlıların, çekiyorlarsa üzerlerindeki pimi hiç tereddüt etmeden…
Direnmektir yaşamanın diğer adı. İşte o zaman öyle bir yanar ki yüreğin, öfken öyle bir bilenir ki, öylesine yakıştırırsın ki ölümü düşmanına, düşlerini süslü kondular değil, boylu boyunca özgür bir Kürdistan doldurur. Tırnaklarınla deşerek yazarsın toprağa özgürlüğün adını. Hıncını saplayıp toprağın bağrına doğrulursun her defasında. Serhildan’da Botan, amed, garzan, dersim, tolhildan ! Serhildan’da! 
Direniş türküleri büyütür başak tenli cılız çocuklarını, ninniler yerine. Ve senin geride bırakacak olduğun yurdunun kara gözlü çocuklarına, bir bayraktır. O bayrak ki hiç düşmeyecek yere. Direnecek Kürdistan. Saldıran her defasında, daha da saplanacak kendi bataklığına.
Varsın mezar taşlarımız olmasın. Varsın olmasın başlarımız. Varsın düşman silahları ayırsın başlarımızı gövdelerimizden, en sonuncumuz düşene, dağlarımızda son keklik ötene, son kurşunumuz bitene kadar direneceğiz. Sanmasın kimse, tükeneceğiz. Daha çok çocuklarımız olacak. Kavruk tenli çocuklarımız. Daha çok geleceğiz. Özgürlüğe geleceğiz her defasında Ve son nefesimizde Biji SEROK APO, Biji PKK ve özgür Kürdistan olacak …
Reklamlar