Ahlak ve Hukuk

Ahlak ve Hukuk

Liberal hukuk, güç kullanım alanını saklayan bir örtüdür. Devlet iktidarını yasalarla yapar. Böylece toplumsal egemenlik sahibi hukukun uygulanması sırasında görünmez kılınır
Leyla Agıri

Hukuk cinsiyetçi bir karaktere sahiptir.
Ataerkil zihniyetin gelişmesi ile birlikte kadın bir cinsel nesne konumuna indirgenir. Kamusal alandan dışlanarak özel alana ‘aile’ içine yerleştirilir ve dondurulur. Böylece insanlar arasındaki biyolojik fark toplumsal farka dönüştürülür. Günümüzde liberal kapitalist sistemde kadın, özel yaşam öğretisi çer-çevesinde, kamusal alanda ikincil nesnel konuma düşer. Hukukta bunun adın “cinsel sözleşme”dir. Kadına cinsel işlevlerini kullanması yoluyla geçimini sağlama olanağı sağlanır. Denetimli bir yaşam biçimiyle oluşturulan ‘toplumsal cinsiyet’ epistemolojik bir kurama dayanır. Buna göre cinsler doğa tarafından biyolojik olarak farklı yaratıldı ve bu yüzden farklı amaçlara uygun şekilde toplum yaşa-mında farklılaştı. ‘Aile’ bu farklılığın korunağı olarak en önemli kurumdur. Kadın ve erkeğe dayatılan roller medyatik örneklerle pekiştirilir. Kafalarda yaratılan bir gerçeğe dönüştürülür. Artık gerçek başka yerde aranmaz, çünkü yanlışlar gerçek sayılır.
     Cinsiyet sözleşmesi, Kapitalist Modernite hukukunun temelinde yer alan, ‘toplumsal sözleşmeye’ kadınların katılmasını engelledi. Toplumun temsili yönetimi için başvurulan toplumsal sözleşme er-kekler arasında yapıldı. Babanın başka erkekleri ve kadınları yönettiği ataerkillikten vazgeçildi, erkek-lerin özel alanda kadınları yönetme hakkı saklı tutularak, kamusal alanda erkekler arası bir kardeşlik sözleşmesi geçerli kılındı. Toplumun aklı sayılan hukukun temelinde bu sözleşme yer alır. Yasalardaki eşitlik sözde kadınları kapsar gözükse de etkisizdir. Kural erkekleri kapsar. Erkekler arası koşullar birbirinden farklı olsa da, kadınlara egemenlik taslama açısından benzerlik taşır. Başlangıçta geleneksel hukuk bireyler arası bağımlılığa dayanır ve ‘ilişkisel’ biçimde kurulur. Bu çerçevede geleneksel hukuk, kadın erkek arasında toplumsal cinsiyete dayanan bir rol ayırımını geliştirir. Zamanla gelişen sosyal hukuk ise ortak kuralları kendiliğinden oluşan bütünlük hukuku ve bu bütünlük içinde yer alan kişilerin ‘kişilik kavramıyla’ önemsenir. Kurulan ilişkilerde herkesin kişilik hakkı korunur. Evlilik ve aile kurumlarını bu açıdan değerlendirmek gerekse de bu rol ayrımı değişmez, ikiyüzlü hukuk anlayışı sürer gider.
Doğru bilgi kuramları başka bilgi kuramları ile yer değiştirebilir. Feminizm toplumda yeni bilgi kuram-larının varlığını kanıtladı. Cinsiyetçi sömürüyü ortaya koyarak  baskıya karşı çıktı. Çünkü asıl gerçeğin karşı konulmaz doğası ortaya çıkmaktır. İNSANIN KENDİ GERÇEĞİNİ ARAMASININ ADI ÖZGÜRLÜKTÜR. Kadınlar toplumdaki haksızlıklara direnirken kendilerini yeniden yaratma mücadelesini güçlü verdiler.  Kadın hareketi, erkek egemen toplumun dayattığı bilgilerin yanlışlığını, özellikle ‘bilinç yükseltme’ çabalarıyla ortaya    çıkardı.
         On sekizinci yüzyıldan itibaren kadınlar da erkekler gibi birey ve yurttaş olmayı talep etmeye başladılar. Tıpkı insan hakları söyleminin yükselmesi gibi, feminist teorinin de ortaya çıkışının bu yüz-yıla denk gelmesi bir rastlantı değil. Kadınlar heyecanla, erkeklerin yükselttiği ‘eşitlik, özgürlük ve kardeşlik’ bayrağının peşine düştüler ama “kardeşliğin” “erkek kardeşliği” olduğunu hayal kırıklığı içinde anladılar. Ünlü 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ndeki ‘insan’ kavramının aslında ‘erkek’ anlamına geldiğinin farkına varan kadınlar, bunun kendilerini de kapsaması için mücadele ettiler. Fransa’da Olympe De Gouges 1791’de Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayınladı. Fransız devrimi boyunca hem bireysel hem de dernekleri aracılığıyla kitlesel olarak mücadele eden kadınlar son derece aktiftiler. Ancak devrimden kısa bir süre sonra bilinçli bir biçimde susturuldular. Burjuva devrimi, henüz kadınlara demokrasi tanıyacak kadar ‘demokrat’ değildi! Nitekim bildirge yayınlandıktan iki yıl sonra Olympe De Gouges giyotine mahkûm edildiğinde kararı veren “Devrimci Mahkeme”nin idam gerekçesi başka söze gerek bırakmayacak kadar açıktı. “Olympe De Gouges kendi cinsine yaraşmayacak şekilde politikayla ilgilendiği için ve ölümü diğer kadınlara ibret olsun diye mahkûm edilmiştir.”
         İkinci dalga feministler “ÖZEL OLAN POLİTİKTİR” sloganı ile hem kamusal hem de özel alan ara-sındaki geçirgenliğin çarpıcı bir ifadesi oldular. Bundan hareketle kamusal-özel ayrımını sorguladılar. Pozitif bilimi bu temelde pozitif hukuku sert eleştirdiler. Pozitivizmin ‘erkek akıl’a dayandığını, akıl-duygu, kültür-doğa, Batı-Doğu, kamusal- özel, erkek-kadın ikiliklerini, birincileri üstün kılacak bir ikti-dar ilişkisi içinde kurduğunu öne sürdüler. Ve tüm bunların politik sonuçlarına dikkat çektiler. İlk aşa-mada hukuki eşitlik peşinde koşan feministler uzun ve zorlu bir mücadele sonrası siyasal, sosyal ve ekonomik haklar elde ettiler. Kapitalist modernitenin en sinsi tuzaklarına kapılan feministler bu tür haklarla görünüşte erkekle eşit olacakları yanılgısını derin yaşadılar. Görünüşte bir eşitlik söz konusu olsa da bu resmi modernitenin en büyük kandırmacası idi. Tüm hiyerarşik ve uygarlık dönemlerinin toplumsal dokularında zihnen ve bedenen tutsaklaştırdığı kadın özgürlüğü ve eşitliği çok kapsamlı ideolojik, felsefik ve toplumsal mücadele ile mümkündür. Feministler bu bilinç ve örgütlülükten uzaktılar.
        İnsan hakları kavramının ve teorisinin tarihsel bağlamı, yani bunların klasik liberal teori çerçeve-sinde ve Batılı mülk sahibi erkekler tarafından ortaya atılmış olması, uzun bir süre sivil ve siyasal hak-ların ön planda bulunmuş olmasının nedenini açıklar. Tarihsel olarak burjuvaziye özgü olan soyut hümanizmin indirgemeci mantığıyla genelleştirilen ve evrensellik iddiasını üstlenen “insan” soyutlaması, aslında insanlığın yalnızca bir bölümünü temsil eder ve bu nedenle de onun “hakları” gerçekten evrensel değil, kısmi haklardır. “Kadınların insan hakları” kavramının kendisi, başlı başına bu evrensellik iddiasının sahteliğine yönetilmiş bir eleştiridir. Elbette burada sorun insan haklarının evrensel olarak geçerli olup olmadığının tartışılması değil, cinsler ve sınıflar üstü soyut ve sahte bir evrensellik anlayışının deşifre edilmesidir. Nitekim liberal toplumsal sözleşmenin siyasal hakları doğaya gönderme yapmayan bir eşitlik anlayışıyla kurgulanmasına rağmen kamusal ve özel alanları kadın ile erkeğin ‘doğal’ farklılığına dayandırarak ayırması bu ataerkil yaklaşımın bir yansımasıdır. İşte bu nedenle feminist hukukçular liberal devletin ‘hukukun eril’ olduğunu, hukuk ile toplum arasındaki ilişkide erkek iktidarının bakış açısını benimsediğini ileri sürerler. Liberal devlet tarihsel olarak yerleşik hiyerarşileri sorgulayan demokratik devrimci mücadeleler ile feodal devletin yerini almış olsa bile, kadınların insan haklarını orta çağların karanlığında bırakmayı yeğlemiştir.
      İçinde yaşadığımız liberal kapitalist düzende, bedenden sıyrılmış bir akılla hukuk düzeni kuruldu. Çatışan çıkarlar arasında devlet hakem durumundadır. Liberal hukuk, güç kullanım alanını saklayan bir örtüdür. Devlet iktidarını yasalarla yapar. Böylece toplumsal egemenlik sahibi hukukun uygulanması sırasında görünmez kılınır. Aile hukuk açısından görünmez kılınmıştır. Ancak yine de devletin gerçekten müdahale etmediği bazı ‘özel’ sayılan durumlar vardır. Birçok devlet de aile içinde ‘reisliği’ erkeğin görevi ve hakkı kabul eden medeni kanunu vardır. Bu kanunlara göre, özel alanda erkeğin ataerkil iktidarına yasal zemin kazandıran devletin özel alan müdahalesini, buna karşılık evlilik içi tecavüz kavramına ceza kanunlarında yer vermemeleri devletin müdahale ve düzenleme hakkını kullanmasını simgeler. Her iki yaklaşımın ortak paydası ise erkek iktidarının korunmasıdır. Kadınlar adalet aramak için yargıç önüne gelmeden önce toplum, özellikle de en yakın akrabaları, eşleri tarafından denetlenir ve yargılanır. Bu anlamda haksız davranışlar karşısında verdikleri ‘onama’ ve ‘affın’ gerçek kökenine inmek önemlidir. Örneğin bir tecavüz eyleminde kadının onayı çok tartışma götürür. Korku, bilinmezlik, güçsüzlük, çaresizlik varsa ‘onay’ hiçbir şey ifade etmez. Kadının aile sorumluluklarının belirlenmesi de toplumsal cinsiyet vurgusuyla yapılamaz, ancak hukukun yaptığı budur.
     Toplumun neredeyse genlerine kadar işlemiş cinsiyetçi gelenekler ise kadınlara yönelik şiddet ve katliamların bir bahanesi haline getirilir. Militarizm, çatışma ortamı, ekonomik kriz, ataerkil kültür ya da dinsel tutuculuk gibi etkenler ise bu durumu daha da ağırlaştırır. Kadınlar özellikle savaş ve çatışma dönemlerinden en fazla etkilenen kesimdir. Bu tür dönemlerde ev içi şiddetin düzeyi artar ve kadınlar bu tür dönemlerin zorluk ve gerilimleri karşısında daha fazla sorumluluk üstlenmek zorunda kaldıkları gibi başkalarıyla kıyaslanmayacak oranda şiddetin mağduru konumuna gelirler. Bu tür dönemlerde daha yaygınca yaşanan ve ‘namus’ adı altında gerçekleştirilen katliamlar, ataerkil kültürün yaygınlık derecesine, bu kültürü besleyen ideolojik, politik ve sosyo-ekonomik etkenlere göre ortaya çıkar. Tarihin en sistemli, adı konulmamış katliamı töre ve namus adıyla kadına yaşattırılmaktadır. “Namus ve töre” gerekçeleriyle katledilen kadınlar sorunu dünya genelinde kanayan bir yaradır. Birçok ülkede kadınlar “namus” ya da “töre” adı altında öldürülürken bu olayların yaşandığı coğrafyalarda ise toplumlar sessiz kalmakta. Tepki gösteren sivil toplum örgütleri, kurum ve kuruluşlar soruna çözüm konusunda yeterli değil. Devlet yasaları cinsiyetçi karakterleri gereği bu katliamları destekler nitelikte işlemeye devam ediyor. Kadın katliamlarının görünür kılınmasında ve dünya genelinde tartışılıyor olmasında kadın hareketlerinin mücadelesi önemli bir rol oynasa da soruna çözüm olacak alternatifleri yaratmada yetersizdir.
      Tüm bu gerçeklikler bize şunu yakıcı bir biçimde gösteriyor ki ahlakın toplum hayatından uzaklaştırılmasıyla, toplum üzerinde sermaye tekelinin artışı yaşanmıştır. Son dört yüz yıllık moderniteye baktığımızda görünen tek gerçeklik azami sermaye birikimi ve iktidar çoğaltımıdır. Tüm bu eril kazançlar ahlakın kaybı üzerine gerçekleştirilmiştir. Hukukta bu kazanç önemli bir yapılanmayı oluşturmuştur. Toplum elbette hukuk ve yasalarla güçlendirilebilir, yürütülebilir ve bu anlamda top-luma biçim de verilebilir. Ama toplumun var oluşunda belirleyici olan ahlak yasalarıdır. Bu ahlak yasa-larını ortadan kaldırdıktan sonra pozitif hukuk ve onun yasalarıyla toplumu yürütmeye çalışmak, toplumsallığı parçalamak demektir. Toplum, toplumsallığın özü olan ahlaki ilkeye dayandırılmadıkça yaşanan hep bir toplumsal yabancılaşma olacaktır. Toplumsallığın gelişimi toplumsal ilişkilerin düzeni, disiplini bakımından ahlakın güçlü yapılandırılmasına ihtiyaç vardır. Bu yapılandırma geliştirilirken, buna dayalı hukukun da, hukuk kurallarıyla yaşamın da düzenlenmesi gerekliliği söz konusudur. Yeniden bir ahlaki yapılanma ile toplumun öz güç ve iradeye kavuşacağı, öz savunma araçlarını güçlü yaratacağı, bu temelde hukuk kurallarının da daha güçlü bir biçime kavuşacağı kesindir. 
       Demokratik bir toplum yapılanmasında ahlak kalıcı, hukuk ise geçicidir. Yine ahlak belirleyici hu-kuk ise etkileyicidir. Ahlakın toplumsal bir sisteme kavuşturulabilmesinin yol, yöntem ve araçlarından biri de hukuktur. Bu temelde hukuku demokratik zihniyet esasında bir tanımlama ve yaklaşımla ele almak önemlidir. Bu tanım çerçevesinde hukuk ahlakı yadsıyan, dıştalayan, daraltan olmayacaktır. Hukuk iktidarın değil ahlaki toplumun hizmetinde olacaktır. Asıl sorun hukuk ve ahlak arasındaki ilişkiyi doğru kurabilmektir. Bu doğru ilişki de ancak hukukun ahlaki toplumun hizmetine girmesi, kurumsallaşmasıyla sağlanacaktır.

Reklamlar