Yol Gerçeği Ve Özgürlük Devrimi -4-

Yol Gerçeği Ve Özgürlük Devrimi -4-
PKK Hareketinin ilk kadroları hizmetine girmek üzere kendisine doğru yürüdükleri halkın huzuruna çıkmayı bir ibadet gibi ele aldılar; halkın içine girmeyi kutsal bir mabede giriş gibi gördüler. Onlar hizmetin sadelik ve arılık…
Yol Gerçeği Ve Özgürlük Devrimi -4-
A.Haydar KAYTAN
Legal çalışmadaki kadro yaşamının her anında düşman tehdidi altındadır. Bunu yalnızca her an siyasi polisin tuzağına düşmek, bir köşe başında arkadan aldığı bir kurşunla yere yıkılmak, faşistlerin saldırısına uğramak, tutuklanmak, işkence görmek, sakatlanmak, hapse girmek ya da yargılanıp en ağır cezaya çarptırılmak biçiminde ele almamak gerekir. Bu kadro düşmanın egemenlik alanındadır ve düşman sadece örgütlü zor gücüyle değil, ideolojisiyle, sosyal yaşamıyla, kültürüyle egemendir. Kadro bedensel açıdan olduğu kadar anlam ve duygu bakımından da bir kuşatma çemberinin içindedir. Kendisini savunma konumunda bulunan kadro, böyle bir kuşatma çemberinde sağ ve sağlam kalmak için öncelikle varlığının anlamını savunmak ve korumak zorundadır. Bir devrimci açısından en onursuz ölüm varlığının anlamını yitirmesiyle gelen ölümdür. Bu anlamda böylesi bir düşman kuşatması altında kendini en etkili biçimde savunmak, ancak sağlam bir ideolojik duruşu sergilemekle mümkündür. İdeolojik duruş sahibi olmayan kadro, anlam ve duygu gücü olarak varlığını koruyamaz. İşkenceci polislerin sınır tanımayan uygulamaları altında akla durgunluk veren bir direniş sergileyen, işkencecilere diz çöktüren ve düşmanın yenilmez dediği devrimcilerin bile sistemin ideolojik ve kültürel saldırılarına yenik düşebildiklerini iyi biliyoruz. Biz nasıl yenilmezliğimizi ideolojik duruşumuza, yaşam tarzımıza ve devrimci kültürümüze bağlıyor ve bunlarla zafere gideceğimizi söylüyorsak, aynı şekilde düşman da esas olarak bu alanlardan geliştirdiği fazla fiziksel şiddet içermeyen saldırılarla sonuç almak istiyor. Dolayısıyla kadronun direnişini en çok bu noktada yoğunlaştırması gerekiyor.
“Kadro için hak görevdir”
Peki, legal sahadaki kadrolarımız bu duruşu ve direnişi gösterdiler mi? Hayır. Bir kere tasfiyeci-provokatif eğilim sisteme yönelme ve yeniden sisteme eklemlenmenin kapılarını ardına kadar açmıştı. Uluslararası komplonun kapsamlı ideolojik ve kültürel saldırıları ve atılamayan düzen etkileriyle birleşince, bu durum kadrolarda ciddi bir savrulmayı ortaya çıkarmıştı. Komplonun ideolojik, sosyal ve kültürel saldırılarının beşinci kolu rolünü üstlenen tasfiyeci-provokatif eğilim, bu yönüyle sadece bir çöpçatanlık hareketi değildi; parti gerçeğine karşı örgütlendirilmiş bir ideolojik, politik ve örgütsel tahrip operasyonuydu. Tahribatın hedefi parti kadrolarıydı. Adı geçen eğilim, bu operasyonu başlatmasının ifadesi olarak yeni bir kadro tanımı yapıyordu. PKK, “Kadro için hak görevdir” demişti. Bu tanım kadronun kişilik haklarının ihlaliydi. Bir birey olarak kadronun bireysel hakları vardı; evlenip aile kurma hakkı bunlardan sadece biriydi. Bireyin mutlaka bir özel yaşam alanı olacaktı ve parti bu alana müdahalede bulunmamalıydı. Kadronun kişilik haklarına saldırıyı ifade ettiği için eleştiri-özeleştiri de bir yana bırakılmalıydı. Talimat vermek kadronun iradesine dayatmada bulunmaktı ve terk edilmeliydi. Örgüt bunun yerine yönergeler çıkarabilir, kadro bu yönergelerde uygun bulmadığı hususlara uymayabilir ve uygulamayabilirdi. Kadroya belli bir ücret ödenmeli, yılda bir ay izne çıkmasına imkân tanınmalıydı. Kendi görüşünü almadan kadroyu ihtiyaç duyulan yerde görevlendirmek yanlıştı. Kadro artık proje hazırlayacak, bunu uygulamanın maliyetini saptayacak, nerede hayata geçireceğini ortaya koyup örgüte sunacak, örgüt de kendisine maddi destek verecekti. Bütün bunlarda bir ihlal gördüğünde, düzeltilmesini sağlamak üzere kadronun yargıya başvurma hakkı vardı. Burada eksik bir özetini ortaya koyduğumuz bu durumun en çok da legal sahalardaki kadrolar üzerinde etkide bulunması bir bakıma kaçınılmazdı.
İblisin yeryüzündeki cisimleşmiş hali olan kapitalist devletçi sistemin yeni yetme çocukları işbaşındaydı. İblise özgü yöntemleri iyi kullanıyorlardı. Örgüt içinden kendilerine karşı bir direnişin mutlaka gelişeceğini onlar da biliyorlardı ve bu direnişi boşa çıkarmak için tedbirler almışlardı. En etkili tedbir, direnişe geçecek ve çağrılarıyla başkalarını da direnişe katacak olanları kadrolar ve halk nezdinde farklı gösterip haklarında kuşkular oluşturacak tanımlamalarda bulunmaktı. Onlar da aynen bunu yaptılar. Parti değerlerini korumak, parti ve kadro ölçülerinin muğlâklaştırılmasına ve giderek ortadan kaldırılmasına karşı koymak ve bu temelde direnişe geçme çağrısında bulunmak demek, geçmişe gömülüp kalmak, değişim ve dönüşüme karşı çıkmak, bu anlamda Önderliği reddetmek, tutucu ve muhafazakâr olmak demekti. Bu sol muhafazakâr eğilimin başını hareketin Ankara’daki oluşum sürecinden bugüne gelen eski kadrolar çekiyorlardı. Bunların yaptığı iktidar savaşıydı; uzun yıllardır alıştıkları iktidar sevdasından vazgeçmek istemiyorlar, iktidar koltuklarını terk etmeye yanaşmıyorlardı. Bu ‘Ankara çetesi’ tasfiye edilmedikçe arzulanan demokratik değişim ve dönüşümü sonuca götürmek oldukça zordu. Bunların öyle savunduklarını iddia ettikleri kutsal değerler yoktu; savundukları aslında kendi iktidarlarıydı, bugüne kadarki konumlarını yitirmemekti.
Tasfiyeci-provokasyon eğiliminin bu propagandaları kendisine yönelecek direnişi etkisizleştirmede bir tedbir olmanın ötesinde, geçmişi en çirkin tarzda karalama ve bu temelde geçmişten tümüyle kopmanın oldukça önemli bir parçasıydı. Bunu başarmak üzere kafalarda belli bir kuşku yaratmak bile nihilizmin tohumlarının ekilmesi için yeterliydi. Kuşku partiye bağlı kesimleri en azından bir ‘bekle-gör’ duruşu içine sokacak, tasfiyeciler de boş meydanda istedikleri gibi at koşturacaklardı. Önder APO en ağır tecrit ve izolasyon sürecine sokulmuştu; dolayısıyla gelişen bu olumsuzluklara müdahale edemeyecekti. Böyle bir ortamda gelişen elbette tasfiyeci-provokatif eğilimin etkileri olacaktı. Nitekim süreç kadroların ağırlıklı kesimi açısından bu doğrultuda işledi. Provokasyon sayesinde keşfedilmiş gecikmeli bir bireysellik kadroların önemli bir bölümünü kötü bir bireyciliğe savurdu. Değişme ve gelişmeyi köstekleyen dogmatizmin kalıplarını kırmak adına zakkum çiçeği misali bir açılıp saçılma yaşandı. Kişisel ilgiler ve beğeni ölçüleri hızla öne çıktı. Zevkler ve renklerin tartışılamayacağı söylendi. Özünde kendisiyle bir bütünleşmenin sağlanamadığı anlamına gelen kapitalist modern yaşam tarzına duyulan özenti kendisini en çok biçimde dışa vurdu. Gösterişe önem veren postmodern kişilik için esas olan imajdı. Değişim adına imaj her gün yeniden tazelenebilirdi. Gerçekten de legal sahadaki kadronun yönelimi postmodern tipin yaşam tarzına yönelimi ifade ediyordu. Eskinin halka değer veren, halkla kaynaşma ve gerektiğinde halkın içinde erimeyi esas alan kadrosunun yerini halka yabancılaşan, giderek halktan kopan elitist bireyci bir kadro tipi alıyordu.
PKK’nin kadro gerçeğinden kopmak, PKK’nin geçmişinden kopmaktır.
Gelişmelerin genel doğrultusu biliniyor: Tasfiyeci-provokatif eğilim tasfiye edildi. ‘Sosyal Reform Projesi’ arzuladığı şekilde uygulanma olanağı bulamadı. Ancak yine de gizli sosyal reformculuk her yerde şu veya bu düzeyde ve ölçüde varlığını sürdürdü. Buna karşı en sistematik ve etkili direnişin gösterildiği ve tasfiyecileri efendilerine sığınmak zorunda bırakan dağ zemininde bile sosyal reformculuğun izlerini tümüyle silme başarılamadı. Başka sahalarda ‘bekle-gör’ tutumu içine girip nihai sonucu bekleyenler söz konusu eğilimin etkilerini taşısalar da, bu eğilim tasfiye edildiğinde hareketten kopmadılar; kendine göreliklerini koruyarak saflarda kaldılar. Ortam da bu davranışları için uygun zemin sunuyordu. İç savaşıma öncülük edecek, bu savaşımı başarıyla yürütecek, tasfiyeciliği tasfiye edip ortamda netleşmeyi sağlayacak ve kadroları yeni bir kararlaşma olgusuyla karşı karşıya getirip ölçülerle bütünleşmelerine yol açacak bir öncü kadro düzeyi yoktu ya da çok zayıftı. Doğrudan muhataplarla yüz yüze gelmedikçe, hareketin yakaladığı genel çözüm düzeyi dağ dışındaki sahalara istendiği düzeyde yansıtılamıyordu. Kadro özelliklerine ters bir duruş sergilenmesine rağmen kadro olma konumunda ısrar etmenin tehlikeleri büyüktü. Bu terslik halkın hareketten soğumasına da yol açabilirdi. Mevcut kadro tipi Müslüman mahallesinde salyangoz satan adamın konumunu yaşıyordu. Özüyle sözü arasında hiçbir uyum yoktu; dıştan modernist bir kişilik imajı sergilemeye özen gösterirken, ağzından bununla uyumsuzluk arz eden sözcükler dökülüyordu. Halk elbette bu tersliği münafıklık sayacak ve ağızlardan dökülen tatlı sözlere beş metelik değer vermeyecekti.
Şunu hiç unutmamak gerekir: PKK’nin kadro gerçeğinden kopmak, PKK’nin geçmişinden kopmaktır. PKK Hareketinin ilk kadroları hizmetine girmek üzere kendisine doğru yürüdükleri halkın huzuruna çıkmayı bir ibadet gibi ele aldılar; halkın içine girmeyi kutsal bir mabede giriş gibi gördüler. Onlar hizmetin sadelik ve arılık istediğini iyi biliyorlardı. Bu küçük amatör topluluk sözlerinden çok daha fazla duruşları, davranışları, yaşama biçimleri ve adanmışlıklarıyla halkı kazandı. Her şey işin lafız kısmında yoğunlaşmakla sınırlı kalsaydı, demagoglar halkın en saygın önderleri olurdu. Nitekim işin laf bölümü söz konusu olduğunda, bu işi onlardan daha iyi yapabilecek kimseler çoktu. Bunlar işin teorisini daha iyi yapıyorlardı ve abartmasız gerçek buydu. Buna karşılık PKK’nin bu ilk kadrolarının dilleri yeni çözülmüştü ve bu yüzden anlatmak istediklerini belki de iyi anlatamıyorlardı. Ancak halk arifti ve onların neyi anlatmak istediklerini anlıyordu. Düşünün: Giyimdeki bir aykırılık, saç kesimindeki bir farklılık bile kişinin ilgisinin nereye yöneldiğini gösterir. Bu anlamda basit bir mimiğin bile anlatmak istediği bir şey vardır. Halk bütün bunları ciddiye alır, ölçüp biçer ve ona göre karar verir. Halkı önüne ne konursa yemeye hazır yılların açlar topluluğu olarak görenler kendilerini aldatıyorlar. Halkın kadroda aradığı şey, ağzından dökülecek birkaç doğru sözden önce kişiliğindeki bütünlüktür. Örneğin kadroda ilgi bütünlüğü var mı? Tüm ilgisini genel dava üzerinde mi yoğunlaştırıyor, yoksa ilgisinin bir bölümü başka alanlara mı kayıyor? Sevgisini tümüyle sevdiğine adanmak tarzında mı sergiliyor, yoksa burada bir parçalanmayı mı yaşıyor? Sorular daha da çoğaltılabilir. Ancak bu kadarı yeterlidir.
İki şey birden sevilmez, tersini iddia etmek ikiyüzlülüktür
Sevgi bütünlük ister, parçalama sevgiyi katletmedir. Özgürlüğün başkalarına adanmak olmasının anlamı da budur. O hayatlarını genel ve özel tarzında parçalayıp “Kimse benim özel yaşamıma ve ilgilerime karışamaz” diyenler sahtekârlığın ve şarlatanlığın temsilcileridir. Bu sahtekârlık, kişilikteki parçalanmışlığın dışa yansımasıdır. Ne yazık ki sömürgeciliğin ağır tahribatları altında bulunan toplumsal zeminin derin etkilerini yaşayan Kürt kişiliğinin en belirgin özelliği de bu parçalanmışlıktır. Parçalanma, bir bakıma her şey olmak isterken hiçbir şey olamamadır. Söz gelimi adam kapitalist bireyciliğe özenir, ama aslı karşısında bir kopya değeri bile taşımaz. Türkleşme yoluna girer, ama benzeşmek istediğinin gözünde yine de ‘kıro’dur. Devrimci olmak ister, ama düzenin yaratımı olan zaaflar ve zayıflarının küçük bir maketidir. İkisinden birinde karar kılamaz, birini olumlayıp ötekine hayır diyemez. Bunun için de nerede olursa olsun dışlanmışlık duygusunu yaşar. O bir güzel olanın arayışçısı değil, adeta çöplükler bulup karıştırmak isteyen biridir. Bu tutarsızlığın taşıdığı patolojik karakter yapısıyla bağlantısı vardır. Güzel olanı arayan, kirleri arındırmak ve çöplükleri temizlemek gerektiğini bilir. Çöplükleri eşeleyip pis kokulara tanık olduktan sonra, burası da temiz değilmiş diyerek yeni çöplüklere yönelen biri gerçekten de patolojik bir tiptir. Yinelemekte yarar var: Sevgi adanmışlıktır, adanmışlık hizmettir, hizmet arılık ve temizliktir, hizmetine girdiğini geliştirip güzelleştirmek ve onunla birlikte gelişip güzelleşmektir. Bunun tersi, insan hayatını paramparça eden kapitalizmin çöplüklerinde yaşam arayışına götürür.
Bilişim ve iletişim çağında yaşıyoruz. Birilerinin yanı başında bulunmasanız da televizyon var, bu bile size ekranlarda gördüğünüz kişi sanki sizin yanınızdaymış duygusunu vermeye yetiyor. İzlediğiniz kişinin fiilen yanınızda olmamasının doğurduğu bazı sonuçlar var: Öfke duyuyorsanız öfkeniz sizinle sınırlı kalıyor, seviniyorsanız sevincinizi kendisiyle paylaşamıyorsunuz. Yani duygularınızı izlediğinize doğrudan yansıtamıyorsunuz. Daha da ötesi, yanlış gördüğünüz şeylerine anında müdahale edemiyorsunuz. Örneğin ekran karşısına çıkan birileri eylem öncesi bir açıklama yapıyor; ama açıklama yapanın podyuma çıkmayı mı, eylem alanına girmeye mi düşündüğünü bir türlü kestiremiyorsunuz. Esas aldığınız bir ölçü varsa ster istemez karşılaştırma yapma yoluna giriyorsunuz. Ölçü aldıklarınız özgürlük uğruna bedenini ateşe verip kömüre dönüştürüyor, buna karşılık bir diğeri ise kendi bedenini süslenme nesnelerinin sergilenme alanı olarak değerlendiriyor. Güzelliği burada buluyormuş gibi davranıyor. İlkinin örneği, ruhsal güzelliğin insan bedeniyle mükemmel uyumunun eşsiz timsali olan Viyan’dır. O özgür yaşamak isteyen her insanın önünde huşu içinde secdeye yatacağı bir özgürlük tanrıçasıdır. İkincisiyle arasında benzerlik değil tam bir karşıtlık söz konusudur. Karşılaştırmada Viyan sahi olandır, öteki sahtedir; Viyan gerçeğin, öteki yalanın ifadesidir. Eleştiri çok ağır gelebilir, ancak bu eleştiriyi yapmak Viyan’a bağlılık ve saygının gereğidir. Viyan esas alınmalı, öteki terk edilmelidir. Kuşkusuz kimseden bedenini yakıp kül etmesi istenmiyor. Viyan tekrarlanamaz, böylesi bir girişim O’nu hiç anlamamak olur. Viyan’da görülmesi gereken sınır tanımaz özgürlük aşkıdır, Özgürlük Güneşi’ne kenetlenmektir, köleliğe artık yeter demektir. Viyan’ı anlamak demek, söze yitirdiği değerini iade etmek, anlam ve duygu gücünü zirveleştirmek, devletçi uygarlık sistemine en ağır yenilgiyi burada tattırmak demektir.
Bu gerçeği kapitalizmle bağlantısı içinde ele alıp izah etmek de zor değildir. Hiçbir sistem kapitalizm kadar genelde insanı ve özelde kadını bu ölçüde köleliğe alıştırmamış, bu anlamda içselleştirmemiştir. Kapitalizm köleliği genelleştiren, derinleştiren ve içselleştiren en vahşi sistemdir, insansızlaştıran bir sistemdir. Kapitalizmin eseri olan köleliğin mevcut düzeyinden daha ötesi düşünülemez, insanlık bundan daha fazla düşürülemez. Bu sistemin devletçi uygarlık sisteminin çözülme ve çöküş aşamasını oluşturmasının nedeni de budur. Önderlik, kadının kapitalizmde sistemin bir özetini yansıttığını söyledi. Bunun bir başka anlatımı, köleliğin en fazla da kadında derinleştirilmiş ve içselleştirilmiş olduğudur. Bu sistemde kadın ruhsal, düşünsel ve bedensel olarak paramparça edilmiştir. Parçalanan kadın bedeni, her parçasının bir fiyat konup satışa arz edildiği bir metalar toplamıdır. Ses ve süs alanındaki gelişme, bu metalara talebi arttırmak ve fiyatı daha fazla yükseltmek içindir. Kapitalizmin kadın köleliğine eklediği en önemli şey ses ve süsteki bu gelişmedir. Bizde sıkça eleştiri konusu yapılan ve aşılmasına çalışılan pazarlama olgusunun anlamı budur. Köleliğin kendisinde içselleştiği kadın, metalaşmayı benimsemiş kadınla aynıdır. Böyle bir kadın bir meta olarak elbette kendisini pazarlamaya, başka bir deyişle kendisini alıcısı konumundaki erkeğe beğendirmeye çalışacaktır. Süslenme, değerli bir metanın göz alıcı bir ambalaja kavuşturulmasıyla aynı anlama gelir. Moda bu ambalajlamanın en etkili yöntemlerinden biridir. Bu belirlemelere kadına bir küfür ve hakaret olarak bakmak, kapitalizmi aklamaya çalışmaktır. Kadına ve onun şahsında insanlığa en ağır küfür ve hakareti yapan kapitalizmdir. Kadının büyük öfkesi kapitalizme yöneltilmelidir. Yeni toplumu yaratmanın öncüsü olmak da bunu gerektirir.
Özgürlük paha biçilemezliktir
Tüketimi çılgınlık derecesine vardıran bir sistem olarak kapitalizmin uygun fiyatla elden çıkarmak istediği hemen her metanın içine bir parça cinsellik kattığını söylemek yanlış olmasa gerekir. Tüketim ve kullanım eşyalarında satışları arttırmak için yapılan reklâmların hangisinde kadın çekiciliği ya da cinselliği yoktur? Zaten çılgınlık düzeyinde kışkırtılıp tüketilen veya tüketimi arttırmakta kullanılan bir olgu da cinsel güdüdür. Bunun objesi de yine kadındır, kadının cinselliğidir. Kendisiyle en küçük bir ilgisi bulunmayan bir eşyanın satış reklâmında bile kadının kullanıldığını nasıl görmezden gelebiliriz? Tıraş bıçağından lüks arabaya, bisküviden losyona, peynir çeşitlerinden apartman dairesine kadar her metaya cinsellik enjekte edildiğinde daha erken ve uygun fiyatla satılacağına inanılır. Bu yaklaşımda kadın bir promosyon aracıdır. Bu işe uygun kadınlar yüksek ücretler –daha doğrusu fiyatlar- ödenerek reklâm sektöründe istihdam edilir. Reklâmlarda en yüksek fiyatla kullanılan kadın en değerli, hatta en özgür kadın olarak yansıtılır ve öteki kadınların benzeşmek isteyeceği bir idole dönüştürülür. Oysa o bir metadır, ötekilerden yegâne farkı fiyatının çok daha yüksek olmasıdır. Meta, yüksek ya da düşük olsun, belli bir fiyatı olan bir şeydir. Fiyatı olan her şey, etiketindeki rakam hangi ölçüde yüksek olursa olsun, yine de bir alıcı bulabilir. Dolayısıyla meta birinden bir diğerine aktarılan bir şeydir. Sistemin kadını bu metalaştırıp eşyalaştırması gerçeği karşısında insan kendi kadın yoldaşlarının biricikliğini ve özgürleşmede kat ettikleri büyük mesafeyi düşünmeden edemiyor. Bütün bir sistem varını yoğunu ortaya dökse bile, bizim tek bir kadın yoldaşımızı satın alamaz. Özgürlük budur işte! Özgürlük paha biçilemezliktir; üzerindeki rakam onlarca sıfır içerse bile, boynunda bir fiyat etiketiyle yaşamamaktır.
Güdüsellik ile akla sadece cinsellik güdüsünün gelmesi yanlıştır. Yine güdüsellik ile güdü de aynı şeyler değildir. Güdüleri asla yok sayamayız. Güdüler canlılığın bir parçasıdır, canlı varlık olarak insanın ayrılmaz bir gerçeğidir. Akıl ve duygu gücüyle birleştiğinde güdüler güç kaynaklarına dönüştürülebilir. Örneğin açlık güdüsü bizi emeğin en yüksek üretkenlikle değer yarattığı, bu değerlerin toplumsal yaşamın hizmetine sokulduğu ve bireyin bunlardan ihtiyacına göre payını aldığı adil bir ekonomik sistemin kuruluşuna götürebilir. Korku güdüsü bizi örgütlenmeye, örgütlü mücadele vermeye ve halkımızın özgürlüğünü kazanmaya yöneltebilir. Öteki güdüler için de benzer şeyler söylenebilir. Ancak kapitalizmin yaptığı şey bu değildir; onun kışkırttığı güdüsellik bundan çok daha farklı bir şeydir. Bir kere bu güdüsellik güdülerin aklın rehberliğinden yoksun kılınmasıyla ortaya çıkar. İnsanın anlam arayışı çarpıtılmadan, insanın gerçeği algılama yetisi sakatlanmadan ve insanın duyguları köreltilmeden kendisini güdüselliğe bağlamak zordur. Dolayısıyla insanı güdüselliğe bağlı kılmak bilincin devre dışına çıkarılmasıyla mümkündür. Kapitalizmin özellikle postmodern aşamasının insan tipi bu tarzda güdüselliğin egemenliğine giren bir tiptir.
Güdüselliğe bağlanmış insanla günümüzün tüketim toplumu arasında sıkı bir bağ vardır. Tüketim toplumu insanın arayışlarının çarpıtılarak sistemin özenle hazırladığı kanallara akıtılması üzerinde vücut bulan bir toplumdur. Bilindiği gibi arayış hemen her zaman yeninin arayışıdır. Güdüsel insan da arayışları olan insandır. Bilincin kılavuzluğunu dışlayan bu arayışlar, esas itibariyle güdülerin anlık tatminine yönelmiş olmak gibi bir özellik taşır. Aslında güdülerin tümü açısından bu böyledir. Her şeyde daha fazla tatmin hissi, daha değişik bir tat, daha farklı bir çeşni, daha özel bir görüntü, daha önce duyulmamış bir ritim vb. şeyler bireyin arayışının da genel çerçevesini çizer. Gerçek arayış hayallerin sürüklediği arayıştır, mevcut zaman ve mekânın uzağına yöneltir. Buradaki arayış ise güdülerce yönlendirilmenin ürünüdür ve aradıklarını reel gerçekliğin içinde bulmaya çalışır. Reel gerçeklik, her şeyin meta haline getirilip bireyin ‘hizmetine’ sunulduğu pazar gerçeğidir. Değişiklik ve yenilik arayışına cevap verecek her şey burada mevcuttur. Daha fazla meta daha fazla tüketim imkânıdır, daha fazla tüketim pazara sürülmek üzere daha fazla ve özellikle daha çeşitli mal üretmek demektir. Bu açıdan tüketim toplumu, daha fazla kâr için kendisini daha çok ürün satmaya zorunlu hisseden kapitalist sistemin yaratımı olan ve güdüselliğe bağlanmış insanlardan oluşturulan bir öğütme makinesidir; öğüttüklerinden geriye sadece çöp dağları bırakan bir fabrikadır.
Yalçın Küçük Hoca’nın hoş ve anlamlı bir sözü vardı: “Öküz dağa bakarken çayır görür, insan dağa baktığında güzellik görür” demişti. Öküz, Çin’i ziyaretinden dönen Süleyman Demirel’di. Uçaktan iner inmez basına yaptığı açıklamada, Çin’de büyük bir pazar gördüğünü söylemişti. Tüketim toplumunun insanı da pazara baktığında yonca çeşitlerindeki zenginliğe tanıklık eden bir varlığa indirgenmiştir. Bakmak bilincin oluşumunun ilk adımıdır: Bakıp görmek, gördüğünü algılamak, algıladığını hafızasına yerleştirmek ve kavramlaştırmak bilincin gelişimini anlatır. Örneğin tatlı, acı, ekşi, mayhoş gibi tanımlamalar da birer kavramlaştırmadır; ama bilincin oluşumu için son derece yetersizdir. Postmodern kişiliğin tanımlamaları genellikle bu çerçevede seyreder. Derinliği yakalamak bilincin ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Oysa güdüsel olan bu derinliğe ihtiyaç duymaz. Onun için önemli olan yüzeyde yansıtılandır, görüntüdür, biçimdir. Öz önemsizdir ya da geriden gelir. Oysa bilinç özü yakalamaya çalışır. Kuşkusuz biçim önemsiz değildir, gerçekte öz ile biçim birbirinden ayrılamaz, yani öz kendine uygun biçimi bulmakla yükümlüdür. Bu anlamda biçim özün yuvasıdır. Öz kendisini biçimde gösterir. Kişi göründüğü kadardır.
İdeoloji yaşamın kendisidir, nasıl yaşadığınızdır, neye ilgi duyduğunuzdur, neyi kabul edip neyi reddettiğinizdir
Ortamımızın postmodern yaşam tarzına kapılmış kişiliklerle dolduğunu söylemek doğru değildir. Bizim gerçekliğimizde bütün bunlar esas olarak özenti biçiminde kendisini dışa vurur. Kürdistan gerçeğinde toplumun ezici kesimi açısından tüketim toplumunun insanına özenti duymanın katlanılmaz bir durum olduğu kesindir. Özenti daha çok gençler arasında görülür. Özenmek özenilenin biçimine bürünmektir. Giysilerinin onunkine benzemesini arzular, saçlarını onunki gibi kestirir, onunki gibi sakal bırakır. Saç modeli, küpesi, kolyesi, yüzüğü, bileziği ve fuları onunki gibi olsun ister. Genelde gençler açısından bunlar bir ölçüde mazur görülebilir, kabul edilmese de anlayışla yaklaşılabilir. Hiç kabul edilmemesi gereken şey; kadroların böylesi bir özentili yaşama meyletmesidir. Belli bir süre dağda kalıp sonra legal çalışmalara katılan kadrolarda bu eğilimi görmek çok daha acı ve ürkütücüdür. Örneğin bir kadronun alt dudağının altında bir parça sakal bırakması çirkin bir şeydir. Yine bir başka kadronun küpe takması, boynunu takılarla doldurması, saçlarını her gün değişik bir renge sokması gibi ilgisinin başka alanlara kaydığını gösteren davranışlar özgürlükçü bir militanın duruşuna terstir. Önder APO küpenin, hızmanın, halhalın, gerdanlığın kölelik alametleri olduğunu söyledi. Kadının burnunda ve kulağında delikler açıp kölelik halkaları takan efendisi olarak erkektir. Kölelikte yaşanan yumuşama ve aynı anlama gelmek üzere kölelikteki derinleşme bunların süs eşyalarına dönüştürülmesinin de yolunu açtı. Üst toplum insanından farkı belli olsun diye köleler için kullanılan iğrenç işaretler, özellikle kapitalizmle birlikte muazzam bir pazar değeri kazandı. Bunun köleliğin kapitalizmdeki korkunç içselleştirilmesiyle bağlantısını görmemek için özgürlük iddiasının sahibi olmamak gerekir.
Biz giyim kuşamı uygun değil diye taziye yerlerine yaklaştırılmayıp nazikçe kovulan kadroların varlığından da haberdarız. Halkın ‘eli işte, gözü oynaşta’ dediği durum tam da budur. Bir kadro için böyle bir durumu yaşamak kahredicidir. Halk böylesi bir kadroyu elbette kabul etmez. Önder APO, halka yaptığı çağrılarda bu tür kadroları kesinlikle kabul etmemelerini istedi. Kendisini halka hizmet etmekle sorumlu hisseden her insanın öncelikle yapması gereken şey halka saygılı davranmaktır. Müslüman mahallesinde salyangoz satmakla halka saygı gösterilemez. Bunda ısrar edenler, salyangozu kimler yiyorsa gidip satışlarına oralarda devam etmelidirler. Bizim mahallemiz ‘Müslüman Mahallesi’dir, bizim halkımızın büyük çoğunluğunun kültürü İslam kültürüdür. Bu halk bunların mevcut duruşlarındaki ısrarı yüzünden ‘Katil Erdoğan’ın ve Münafıklar Partisi AKP’nin kucağına itilemez. Bunlar her şeye rağmen bildiklerinde ısrar ederlerse Özgürlük Hareketi’nin Deniz Baykal’ları olur ve bu hareketi de CHP’nin konumuna düşürürler. Baykal sözde solcudur, partisi sözde sosyal demokrat bir partidir, adında ‘halk’ sözcüğü bile vardır. Ancak Baykal’ın kendisini ve partisini getirdiği nokta bellidir. Baykal faşistlikte Bahçeli’yi bile sollamış, partisini halksız bir halk partisi yaparak bitişin eşiğine getirmiştir. Biz Özgürlük Hareketi’nin ve kadrolarının bu duruma düşürülmelerine izin veremeyiz. Kendi gerçekliğimize bu denli inkârcı yaklaşamayız.
Bütün bu olumsuzlukların ana nedeni tutarlı bir ideolojik duruşun sahibi olmamak, sağlam bir ideolojik doğrultuya girmemek, ideolojik kimlik sahibi olmanın kadrolaşmanın önkoşulu olduğunu bilmemektir. İdeoloji yaşamın kendisidir, nasıl yaşadığınızdır, neye ilgi duyduğunuzdur, neyi kabul edip neyi reddettiğinizdir, halka nasıl yaklaştığınızdır, halkımızla bütünleşme yeteneğinizdir, bu halkı örgütleme gücünüzdür. İdeoloji özellikle kapitalist modern yaşam gerçeğine karşı kararlı duruşunuzdur, ondan kopuşunuzun gerçekleşme düzeyidir. Yoksa ideoloji bir kuru laf kalabalığı değildir. İdeolojik tutarlılık günlük ve anlık yaşamda somutlaşır. İdeoloji ölçüdür, bu ölçülerle uyum içinde bulunmak ve onların cisimleşmiş abidesi olarak yaşamaktır. Legal sahalarda ölçülerin muğlâklaştırıldığı, bunun da ideolojik doğrultunun yitirilmesi anlamına geldiği inkâr edilemez. Öyleyse öncelikle yapılması gereken şey gerçeğimizle karşıtlık arz eden yaşam duruşlarına ‘Êdi Bese’ demek, ideolojik netliği yakalamak, bunu da ‘nasıl yaşamalı’ sorusunun cevabı olarak kendi yaşam pratiğinde somutlaştırmak olmalıdır.
Biz bir yol hareketiyiz
Önder APO’nun da özünde bu yola işaret ederken söyledikleri bizim için bugün çok daha derin bir anlam taşıyor. Biz bu yolda “…kadınlar ve erkekler olarak yaşamın en ateşli imtihanlarından geçerken, birbirimize eşitlik ve özgürlük sözü verdik. Bu sözün ancak özgür bir ülke ve demokratik bir toplumda gerçekleşebileceğine ant içtik.” Bu söze ve yemine bağlılığımızın tavsamasına asla izin veremeyiz. Artık neredeyse her günü Newroz’a çeviren halkımızın büyük bir özgürlük devrimini yaşadığına tanıklık ediyoruz. Bu durum da gösteriyor ki, söze bağlı kalınmıştır. Ancak onu gerçekleştirmek üzere daha almamız gereken uzun bir yolumuz vardır. Kürt toplumunu demokratikleştirmenin de, Kürdistan’ı özgürleştirmenin de koşulları hiçbir zaman bu denli elverişli hale gelmedi. Koşulların elverişliliği bir yana, bunlar anı anına gerçekleştirmemiz gereken görevler olarak bizleri beklemektedir. Bundan başka bir işimiz, kaygımız ve tasamız olamaz. Bu anlamda kendi kararlılığımızı halkımızın kararlılığının çok daha üstüne çıkarmalı, hizmette öncülüğe layık olduğumuzu halkımıza da gösterebilmeli, bütün dünya birleşip üzerimize gelse bile yenemeyeceği bir devrimci duruşun temsilcisi olmalıyız.
Değerlendirmemizi sonuçlandırmadan önce ABD yönetiminin kendisine yakın bir kuruluşa hazırlattığı ve TC’nin Güney’e yönelik saldırılarıyla uygulamaya soktuğu stratejik belgenin başlığını hatırlayalım: ‘PKK’nin Silahsızlandırılması, Tasfiyesi ve Yeniden Entegrasyonu!’ Buradaki silahsızlandırmanın özünde maddi silahsızlandırma olmadığı, bunun geri planda kaldığı, asıl silahsızlandırmanın ideolojik, felsefi ve örgütsel alanda gerçekleştirilmek istendiği oldukça nettir. PKK’yi silahsızlandırmak demek, onu öncelikle bir ‘nasıl yaşamalı’ sorusunun cevabı olarak silahsızlandırmak demektir; onu kendi ilkeleri, ölçüleri ve yaşam tarzından kopmuş sözde kadroların eline vererek silahsızlandırmak demektir. Bu silahsızlandırma sağlandığında sahip olunan öteki maddi silahlar sistem açısından ciddi bir tehdit teşkil etmeyecek, tam tersine belki de dünya-sistemin hegemon gücü ABD’nin hizmetinde kullanılır duruma getirilecektir. Peki, hangi onurunu yitirmemiş kadro ABD’nin PKK’yi bu biçimde silahsızlandırmak istemesine alet olabilir? Elbette hemen her kadro bu alçakça plana alet olmayacağı kararlılığını dile getirecektir. Ancak önemli olan pratiktir, pratik duruştur, yaşamda PKK’yi temsil etmek ve bu konuda kararlı davranmaktır. Önemli olan buradaki alet olmayacak duruşu sergileme kararlılığını beyan etmektir. Önder APO boşuna “Düşüncesi bizim olmayanın eylemi de bizim değildir” demedi. Bizim gücümüzün yenilmezliği sağlam tarihsel ve toplumsal bakış açımızdan, ideolojik doğrultumuzdan ve bu temelde mutlak özgürlüğe odaklanmış yaşam tarzımızdan gelir. Bu da “Eğer bir yaşam olacaksa özgür olacak ya da hiç olmayacak” ilkesinde somutlaşır. ‘Ölüme ve hatta sonsuza kadar’ bu ilkeye bağlılık, tek başına kaldığında bile, bir PKK kadrosunu kölelik üzerinde vücut bulan devletçi uygarlık sistemi karşısında zafere taşıyabilir.
Söz konusu belgede ulaşılması gereken bir hedef olarak sözü edilen ikinci kavram tasfiye’dir. Bu kavram çoğu zaman varlık bakımından ortadan kalkma biçiminde yorumlansa da, bunun doğru olmadığını belirtmek gerekir. PKK gerçeğine dayatılan bu tasfiyeciliğin insanın kendisi için bir amaç olmaktan çıkarılıp sıradan bir araca dönüştürülmesini öngördüğü açıktır. Bu değerlendirmemizde üzerinde durduğumuz metalaşma özünde budur. Bu anlamda tasfiye etme, bir örgütü gerçek özünden kopararak farklı bir örgüte dönüştürmedir. Ferhat-Botan ihanet çetesinin yapmak istediği de zaten buydu. Bu çetenin elemanları Önder APO’nun PKK kadrosunun ölçüleri ve yaşam tarzına ilişkin olarak yaptığı değerlendirmeleri okuduklarında kaçtılar. Başkaları değil, hatırlatılan ölçüler ve ilkeler onları kaçırttı. Ya bu ölçüler ve ilkelere gelecekler ya da efendilerine sığınmayı tercih edeceklerdi. Onların ölçüleri verili sistem kişiliğinin ölçüleriydi. Bu ölçüleri PKK’ye egemen kılabilselerdi kesinlikle kaçmaya gerek duymayacaklar, daha doğrusu ABD’nin direktifleriyle giriştikleri PKK’yi tasfiye etme eylemini başarmış olacaklardı.
Belgede nihai hedef olarak gösterilen yeniden entegrasyonun ne anlama geldiğini de yine bu tasmalı özgürlük çağrıcılarının mide bulandıran pratiklerinde görüyoruz. Şimdi kendilerine verdiği aylık 400 Dolar karşılığında, bunların bir kesimi ABD için paralı askerlik yapıyor; ABD askerlerinin tasmalı itleri olarak direnişçilerin izini sürüyor. Bu açıdan tasfiye olmak bu fiyat üzerinden pazarda ‘değer kazanma’ya evet demekse, entegrasyon da bunun resmi ve fiili olarak pratiğe dökülmesidir. Gerçeğin kendisi tamı tamına budur ve bu son derece lanetli bir gerçekliktir.
Tasfiyeci-provokatif eğilimin etkilerini en fazla yaşayan, onları uzun süre kendi pratiklerinde yansıtan, bu durumları ve duruşlarıyla halkımızın da tepkisini toplayıp dolaylı olarak seçimlerde AKP’ye oy akışına neden olan legal alandaki kadrolarımız olduklarına göre, bu arkadaşlarımızın artık ciddi bir sorgulamayı kendilerinde başlatmaları gerekir. Geliştirecekleri anlayış düzeltmesini anında kendi duruşlarına ve davranışlarına yansıtmaları gerekir. İster kadın ister erkek olsun, bu arkadaşlarımızın çoğu genç sayılır. Hem kadın hem de gençlik hareketinin ön saflardaki hizmetkârları, yer temizleyicileri ve yol göstericileri olarak kendilerinden beklenen herkese örnek olmaktır. Ancak bu arkadaşlar sistemin yoğun ideolojik ve kültürel saldırılarına hedef olan ve onun derin etkilerini yaşayan geniş gençlik kesimine örnek olacaklarına, adeta onları kendilerine örnek alıyorlar. Bunun öncülük etmek değil, kuyrukçuluk yapmak olduğu açıktır. Kadro sistemin kişiliksizleştiği insana kişilik kazandırır. Bu işi başarmak için bu insanın beynini ve yüreğini fetheder. Bununla da yetinmez; fethettiği beyinler ve yürekleri değiştirip dönüştürmeye çalışır. Sonuçta özgürlükle fethedilmiş bir insan gerçeğine ulaşır. Tasfiyeci-provokatif eğilimin sıradan sayılacak bir etkisini bile üzerinde taşımaya devam eden bir kadronun bu doğrultudaki her çabası, dibi olmayan kovayı suyla doldurmaya çalışmasından farklı olmayacaktır. Nehirleri de içine akıtmaya kalksanız, böyle bir kova asla dolmaz.
Bütün bunlar anlamlı çağrılardır. Rehin tutulan Önderliğimizi haydut-devletin elinden kurtarmak, O’nunla Özgür Kürdistan topraklarında buluşmak ve Viyan yoldaşın gerçekleşmeyen özlemi olarak ifade ettiği gibi başımızı O’nun göğsüne dayayıp derin bir oh çekmek için yapılan çağrılardır. Bu çağrılar gerilla saflarına akma ve gerillayla birleşip bütünleşme çağrılarıdır. Bu çağrılar büyük bir özgürlük devrimi gerçekleştiren halkımızı örgütleme ve demokrasiyi kurma hedefine kilitlenmiş çağrılardır. Bu çağrılar Zilan gibi, Viyan gibi, Sorxwin gibi soylu özgürlük tanrıçalarının öncülük ettikleri ve yol gösterdikleri kadın rengini taşıyan bir dünyayı yaratma mücadelesine katılma çağrılarıdır.
Çağrı özgürlük yolu yürüyüşüne daha büyük bir coşku ve heyecanla katılmayı sağlamak ve herkesi bu yola katmak için yapılır. Yolumuz açık olsun demiyorum, çünkü yol açıktır, çünkü bu yol Önder APO’nun yoludur. Eksik olan yürüyüşe geçmek, yürüyüşün temposunu sürekli arttırmak ve Demokratik Özerk Kürdistan’ı kurmaktır. Öyleyse iş başına!
***
Reklamlar