Son nefesime kadar direneceğim

Son nefesime kadar direneceğim
Abdullah Öcalan
Başbakan Erdoğan’ın grup konuşmasıyla kendisini tehdit ettiğini belirten Öcalan, “Direneceğim, kimliğimden, onurumdan taviz vermeyeceğim, son nefesime kadar onurumla direneceğim. Bütün halkımız bunu böyle bilsin. Gördüğüm kadarıyla devlet barış yapmaktan, PKK de devrim yapmaktan korkuyor” dedi.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, avukatlarıyla görüştü. Edinilen bilgilere göre AKP hükümetinin Kürt sorunu karşısındaki tutumuna değinen Öcalan, “Buradaki pozisyonumun barış ve demokratik çözüm olduğunu, bu konuda ciddi adımlar atılması halinde bu rolümü oynayacağımı ama Hükümetin böyle bir yaklaşımı olmadığını söyleyebilirim” dedi. Öcalan, “Kamu Güvenliği Müsteşarlığı kuruldu. Muammer Güler bu hafta bu konuyla ilgili olarak İçişleri Bakanıyla birlikte İngiltere’ye gitmiş. Bunlar yine icazet almaya gitmişler. Yeni konsept uygulamaya konacak. Aynen ‘90’lı yıllarda Doğan Güreş’in İngiltere’ye gidip “yeşil ışık” alması gibi. Ne yazık ki yüz yıldır Kürdistan’ın kaderini İngilizler belirliyor. Sadece İngiltere demek de doğru değil, Anglo-Sakson siyasetidir bu. Buradan Müsteşara bir uyarım olacak. Eski politikalarında, imha temelindeki politikalarda ısrar ederlerse, geçmişte yaşandı, görüldü, bu çok kötü sonuçlara yol açacaktır.” diye konuştu. Öcalan, şöyle devam etti: 
İRAN’LA DİYALOG GELİŞEBİLİR
“İran’ın kabul etmesi halinde bir diyalog süreci başlayabilir. İran diyaloga gelmezse çok zorlanır, üzerinde büyük bir uluslararası baskı ve kuşatma var, bunun altından kalkamaz. Bu kuşatmayı Kürtlerle diyalog ve içeride demokratikleşme adımlarıyla, demokratik birliği sağlayarak ancak aşabilir. Bu arada Suriye’de bazı gelişmeler olmuş, işte 11 PKK’li öldürdükleri yönünde haberler basına yansımış. Sanmıyorum, Suriye böyle bir şey yapmaz. Suriye devleti, Kürtleri imha konseptinde tam olarak yer almaz, öyle düşünüyorum. Oradaki Kürtler de demokratik mücadelelerini, demokratik örgütlenmelerini geliştirmeliler. Mesut Barzani Türkiye’den sonra Almanya ve Fransa’yı ziyaret etmiş. Gidip herhalde Almanya İngiltere ile yeni konsept üzerine konuşacak. Bu konuda onları daha önce uyarmıştım. Tüm Kürtlere yönelik katliam tehlikesi var, tehlikenin farkında olmalıdırlar. Öyle dış güçlere fazla güvenmesinler. Dış güçler menfaatleri gerektirdiğinde Kürtleri gözünü kırpmadan satarlar, Güney’deki devleti de çok kolay bir şekilde satarlar. ” 
TECAVÜZ OLGUSUNA DAR YAKLAŞILIYOR
“Kadınların düzeyi iyi görünüyor ama daha çok yol almaları gerekiyor ancak çok değerli kadınlarımız var. Bu tecavüz kültürünü aşalım meselesini iyi yakalamışlar ama galiba biraz somut ve dar yaklaşılıyor. Bu basına yansıyan Siirtteki gibi somut tecavüz olaylarını protesto ediyorlar gibi bir hava oluşuyor. Halbuki bu tecavüz kültürü binlerce yıldan beri ataerkilliğin kadını esir almasından itibaren başlamış ve günümüze kadar gelmiştir. Kadınlarımızın bu zihniyetle mücadele etmesi gerekir. Feministlerin de böyle dar ve yüzeysel yaklaşım sorunu var. Sıradan evlerde meydana gelen tecavüzlerden söz ediyorum. Sanılmasın ki bu evlerde her şey kadının özgür iradesiyle, seçimiyle oluyor. Kadının hiç bir konuda karar verme hakkı yok. Her şeyi erkek belirliyor, her şey onun canının istediği şekilde oluyor. Yanlış anlaşılmasın, ben aile kurumuna karşı değilim. Çok ilkeli bir şekilde olursa ve taraflar kendilerine gerçekten güvenirlerse belki olabilir. Bazen burada düşünüyorum, dışarıda olsam ben böyle bir ilişkiyi yürütebilir miyim diye. Bana göre kadın-erkek ilişkisi, birlikteliği, adeta bir sanat gibi olmalıdır. Böyle olursa anlamlı olabilir. Ama bugünkü koşullarda en kendine güvenen kadın, hangi erkekle olursa olsun, isterseniz en ideal erkek olsun, birlikte olmaya başladıktan sonra 24 saat içinde erkeğin boyunduruğu altına girmeye başlar. Çünkü sistem böyle kurulmuş. Bu sözü daha önceleri de söylemiştim. Ben bu yaşıma kadar bu tür ilişkilerden hep kaçtım, halen de kaçıyorum. Bu konuyla ilgili yazılan başka kitaplar, düşünceler de var, okudum. Fatmagül Berktay’ın bu konuyla ilgili bazı kitapları var, onlardan da yararlanılabilir.”
HAYATI KADIN VAR EDİYOR
“Sistem kadını tamamen esir haline getirmiştir. Kadın hiç bir yerde gerçek anlamda yoktur. İş hayatında yoktur, yönetimde yoktur vesaire. Ama aslında kadın doğal olarak bu yeteneklere sahiptir. Neolitik dönemde doğuran, besleyen kadındı, yemek kültürü onların eseridir. Hayatı onlar var ediyorlardı bugün de bu yeteneklere doğal olarak sahiptirler. Savunmalarımda hep neolitik dönemin tanrıça kültüründen bahsediyorum ama bunun da yanlış anlaşılmaması gerekiyor. Tanrıça derken dini anlamda bir kutsallıktan bahsetmiyorum. Kadın tabi ki kutsaldır ama ben bu tanrıça kültüründen bahsederken kadının o çağlardaki sosyal konumundan bahsediyorum, kendini nasıl koruduğundan bahsediyor, onu kastediyorum. Tanrıçalıktan, bugünkü duruma nasıl düşürüldüğünün anlaşılması açısından tarihe gidip tanrıça kültüründen bahsediyorum.” 
NAZIM KADINA DUYGUSAL YAKLAŞTI
“Kadın meselesine üç farklı bakış var; 1-Duygusal yaklaşım, 2-İmgesel yaklaşım, 3-Düşünsel ve Felsefik yaklaşım. İşte Nazım Hikmet onlar ve başka bazı yazarlar, şairler, edebiyatçılar kadın meselesine duygusal ve imgesel yaklaşıyorlar. Hatta bizden de özellikle cezaevindeki bazı arkadaşlar imgesel, hayali yaklaşıyorlar. Ama bizim yaklaşımımız imgesel-hayali değil, gerçekçi, düşünsel ve felsefik yaklaşımdır. Bu beşbin yıllık erkek egemen tecavüz kültürü ancak böyle düşünsel ve felsefik yaklaşımla aşılabilir. Duygusal ve imgesel yaklaşımlar kurtarmaz. Kapitalist modernite kadını bir seks objesi haline getirmiştir, işte moda adı altında bu süslemeler, püslemeler, “yakışıyor” adı altında aslında kadını pazarlıyorlar. Kadına adeta bir seks makinesi olarak bakılıyor. Erkekler kadına sadece seks gözüyle bakar hale getirilmiştir. Yirmidört saat bunu düşünüyorlar ve kadına da bu gözle bakıyorlar. Kadına verilmiş en önemli bir görev bu, erkeğin sınırsız seks güdüsünü karşılamak. Halbuki hayvanlarda bile böyle değil, hayvanlarda bunun bir düzeyi, düzeni var. Erkek ve dişi sadece belli dönemlerde karşılıklı ihtiyaç temelinde çiftleşir.” 
ÇOK ÇOCUK KADINI YIPRATIR
“Kapitalist modernite kadının gerçeğini örtbas etmek için onun sürekli fiziksel yonünü, cinsellik yönünü ön plana çıkararak, moda adı altında pazarlayarak kadının gözünü boyuyor ama özünde aslında kadını köleleştiriyor. Ne giyeceğine, saçını nasıl keseceğine, nasıl kokacağına, kilosuna, her şeyine sistem ve erkekler karar veriyor. Aşk ve sevgi kavramlarını da çarpıtıyor. Oysa aşk ve sevgi veya birliktelik karşılıklı bir irade kabulüne, kadının iradesine saygıya ve kadının doğasına, özüne uygun temelde olursa anlamlı olur, aksi takdirde egemen tecavüz kültürü anlayışıyla yaşanan “aşk-sevgi” kadını bitiriyor. İşte Erdoğan’ın kadına bakışı ortadadır, fazişan, ırkçı-ulusalcı bir yaklaşımdır. Bunların İslamiyet anlayışı da kadını tepeden tırnağa tamamen kendisi dizayn etmek istiyor. Ne giyeceğine, kılık kıyafetine kadar her şeyini onlar belirliyor. Çok sınırlı bir rol veriyor. Kadını erkeğe göre şekillendiriyor. Erdoğan, kadının iradesini hiçe sayarak, “en az üç çocuk” diyor. Buna sen karar veremezsin, bu ancak kadının kendisinin karar vereceği bir meseledir, çünkü bundan en çok etkilenecek olan kadının kendisidir, kadının doğasına saygı, bu konudaki kararı kadına bırakmayı gerektirir. Hele bir de çok çocuk yaparsa kadın, tamamen sosyal, ekonomik, siyasal her alanda yaşamdan kopuyor, hiçleşmiş oluyor. Ben aileye ve çocuğa karşı değilim. Ama bir çocuk doğurmak, kadını hem fiziksel hem psikolojik olarak çok yıpratır. Bir çocuğun bakımı bile kadını yıpratıyor, eve kapatıyor, bitiriyor. Kadının bunun bilinciyle kendini bu duruma düşürmemesi, kendini koruması ve özgürlüğü için örgütlenmesi, mücadele yürütmesi gerekiyor.” 
KILIÇDAROĞLU ÇÖZÜM İÇİN GETİRİLMEDİ
“Alevilik ve Kılıçdaroğlu meselesiyle ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Kılıçdaroğlu meselesini anlamak için özel savaş kesimlerinin Baykal’ı neden düşürdüğünü anlamak lazım. Şimdi Baykal çözümün önünde engel olarak görüldüğü için mi tasfiye edildi yoksa özel savaş lobisi tarafından onların istediği pozisyona yeterince gelmediği için, yetersiz görüldüğü için mi tasfiye edildi? Bu soruyu tersten de sorabiliriz; Kılıçdaroğlu bir çözümün önünü açmak için mi getirildi yoksa Deniz Baykal’ın ulusalcı politikaları yetersiz görüldüğü için mi onun yerine getirildi? Bu soruların cevabını zaman gösterecek. Bu nedenle Kılıçdaroğlu hakkında net bir düşünce ifade etmek istemiyorum. Bunu BDP’nin tavrı ve politikaları deşifre edebilir, netleştirebilir. Birinci olasılık yani Kılıçdaroğlu çözüm için getirilmiş ise, daha önce ifade ettiğim gibi demokratik kemalizm çözümü olarak getirilmiş olabilir. Böyle olursa çözüm için olumlu olacaktır ama galiba çözüm için getirilmemiş gibi görünüyor.” 
ABD, İNGİLTERE ÇÖZÜMÜ ENGELLEDİ
“Başbakan da benimle ilgili açıklamalar yapmış, beni suçlamış, bu yüzden cevap hakkım doğuyor, ona cevap vereceğim. Benim geçen haftalarda söylediklerim basında işleniyor, Ecevit, Erbakan, Özal meseleleri tartışılmış. Ben tekrar uzun uzun o süreçleri anlatmayacağım. Ama 2002’de ne olduğunu anlatayım. Buraya ilk getirildiğimde hem Ecevit adına gelip görüşenler hem Kıvrıkoğlu adına gelip görüşenler bana şunu söylediler. “Bu Kürt meselesinde bölücülükten ve şiddetten vazgeçilirse siyasal yöntemlerle her türlü çözümün gündeme gelebileceğini, tartışılabileceğini” söylediler. Bu benim de anlayışıma zaten uygundu, ‘90’lı yıllardan beri bu konudaki görüşlerimi defalarca ifade etmiştim zaten. Ben de onlara “olur” dedim, hatta bunun için silahlı güçlerin tamamını sınır dışına çektik. Bu süreç yıllarca devam etti. Ama bu süreç değerlendirilmedi ve hiç bir adım atılmadı. Ecevit bir şeyler yapmak istedi, işte bu Rahşan Affı falan tartışıldı. Aslında o daha geniş bir af olarak düşünülüyordu, ama olmadı. Buna içeriden siyaseten Bahçeli engel oldu, Bahçeli net bir şekilde demokratik çözümün önünü tıkadı. Dışarıdan da Anglo-Sakson politikalar bu çözüme engel oldu. İngiltere ve Amerika, Anglo-Sakson siyaseti Irak’a müdahaleyi önlerine koymuşlardı, Ecevit buna karşı çıkıyordu, Kürt meselesinin çözümünde de atmak istediği adımlar vardı, bu nedenlerle Ecevit’i tasfiye ettiler. Bu güçler Güney’de kendilerine bağlı bir Kürt federe devleti karşılığında Kuzey Kürtlerinin ve PKK’nin ezilmesine, tasfiyesine onay verdiler. Kuzey’deki Kürtler bu şekilde Anglo-Sakson’a bağlı Güney oluşumuna feda edilmiştir.” 
AKP’NİN ÇÖZÜM PROJESİ YOKTUR
“AKP’nin de onlarla kurduğu ilişkiler bu çerçevededir. AKP, Güney oluşumunu da gerçekte kendi kimlikleriyle kabul etmiş değildir, sadece Kuzey Kürtlerinin ve PKK’nin tasfiyesi için onları kullanma temelinde yaklaşmaktadır, bunun için onlara bazı ekonomik imkanlar tanıyarak sahte, ikiyüzlü bir ilişki içindedir. Barzani ve Talabani’nin bunu anlaması gerekiyor, bu konuda uyanık olmalılar. AKP bu Anglo-Sakson politikalar için iktidara getirilmiştir, AKP’nin çözüm için hiç bir projesi yoktur. Başbakan Erdoğan’ın dünkü konuşmalarını da dinledikten sonra kesin olarak bu sonuca vardım. AKP tamamen Anglo-Sakson politikaları uyguluyor, bu açılım projesi de aslında Anglo-Sakson politikasıdır, onlara aittir. İşte Türkiye’de sözde bireysel haklarla bu işi halledecekler! Bu da İngiltere’nin emekçilerine verdiği bireysel haklara benziyor, bu şekilde sol, sosyalist hareketleri ve sendikaları etkisiz hale getirmişlerdi. Bireysel haklarla işçi partisini sisteme entegre ederek, devrimci niteliğini ortadan kaldırdılar. Kürtlere de bireysel haklar deyip PKK’yi tasfiye etme konseptidir bu. Yaşar Kaya gibi milliyetçi isimler, Okçuoğlu, Kemal Burkay gibileri işte bu bireysel haklar politikasıyla aldatıyorlar, onlar da bu oyuna geliyorlar. İşte Ecevit’i gördünüz, Haberal’in hastahanesinde sözde tedavi oluyordu ama aslında ne olduğunun farkında değildi, Haberal’in hastahanesinde bilinçli şekilde felç edilerek, çökertildi. Öte yandan orduda da bu Kıvrıkoğlu ekibini tasfiye ettiler. Ecevit ve Kıvrıkoğlu’na yapılan aslında bir darbedir. Hatta o dönem Kıvrıkoğlu adına benimle görüşenler şimdi Ergenekon’dan yargılanıyorlar! Siyaset arenasında AKP ön plana çıkarıldı, aynı politikaları uygulamak için orduda Özkök ve ekibi ön plana çıkarıldı, Büyükanıt ve Başbuğ’da bu çizgiyi sürdürdüler.” 
MUSTAFA KEMAL KÜRTLERE OTONOMİ SÖZÜ VERDİ
“Ortadoğu’nun ve Kürdistan’ın kaderini yüz yıldır İngiltere belirliyor. Az önce anlattığım Anglo Sakson politikaları İngilizler 1920’lerde de uygulamışlardır. Mustafa Kemal 1916-1924 arasında sekiz yıl boyunca politikalarını belirlerken hep Kürtlerle yaptığı ittifakla birlikte hareket etmiştir. İngilizler için Musul-Kerkük’teki petroller çok önemliydi. Ne olursa olsun kendi denetimlerine almak istiyorlardı fakat Musul-Kerkük çok açık bir şekilde Misak-ı Milli sınırları içinde kalıyordu o dönem. Musul Kerkük Kuzeydeki bölgeler gibi Kürtlerin çok yoğun yaşadığı yerlerdi, yani Misak-ı Milli Kürtlerin yaşadığı bu yerleri de içine alıyordu. Mustafa Kemal’in politikası Kürtlerle birlikte hareket etmeydi. İşte İzmit konuşmasında Kürtlere muhtariyet verileceğinden bahsediyor, 1921 anayasasına işaret ediyor, bu anayasada bu yönlü düzenlemeler var. Yine başka bir tarihteki konuşmasında Kürtlere otonomi verileceğinden sözediyor. İngilizler ise Musul-Kerkük’ü kendi denetimlerine almak için harekete geçtiler.” 
YAHUDİLER BEYAZ TÜRKÇÜLÜĞÜ GELİŞTİRDİ
“Aynen bugün nasıl kendi kontrollerinde federe oluşuma gittiylerse o dönemde kendi kontrollerinde ve Musul-Kerkük’ü de içine alan bir Irak devleti peşindeydiler. İngilizlerin öte yandan İngiliz yanlısı İsmet İnönü, Fevzi Çakmak üzerinden ittihatçı kadroları da örgütleyerek Mustafa Kemal’i kuşatarak, etkisizleştirdiler, yalnızlaştırdılar. İnönü, Çakmak, Mustafa Kemal arasında en zayıf durumda olan Mustafa Kemal’di. Mustafa Kemal bunların gücünü anlayınca bunlarla uzlaşmak zorunda kalmıştır ve bunun sonucunda bilinen inkar-imha süreci geliştirilmiştir. Bu süreçte Yahudiler de bu Anglo-Sakson politikaları içinde yer almıştır, Ortadoğu’da kendilerine ait bir devlet istiyorlardı, bunun altyapısını hazırlamak peşindeydiler. İşte Türkiye’deki Yahudiler, örneğin Sami Kohen’in babası, “biz Yahudiliğimizden vazgeçtik artık bundan sonra Türküz” demişlerdir. Aslında böyle de değildir, Yahudiliklerinden vazgeçmemişlerdir. Daha sonra Cumhuriyet’in resmi ideolojisi olan beyaz Türkçülük anlayışının öncülüğünü de bunlar yapmıştır.” 
AKP’YE TASFİYE ROLÜ VERİLDİ
“Mustafa Kemal bu noktaya çok da isteyerek gelmemiştir, zorunlu olarak gelmiştir. İngilizler Lozan’da Musul-Kerkük gizli görüşmelerinde, Musul-Kerkük’ü alma ve cumhuriyetin sınırları dışında tutma karşılığında İnönü’ye “Kuzey Kürtlerine istediğinizi yapabilirsiniz” deniliyor ve Cumhuriyet bu temelde tanınıyor. Buna karşı Kürtler kıyameti koparıyor, Şeyh Sait isyan ediyor. İngilizler bu isyanı da kullanarak Mustafa Kemal’i buradan da sıkıştırmışlardır. Şeyh Sait idam ediliyor, daha sonra Ağrı, Dersim isyanlarıyla devam ediyor. İmha ve asimilasyon politikaları, çözümsüzlük süreci bugüne kadar geliyor. Bu politikalar 2002’den beridir AKP eliyle uygulanıyor. Bugün yaşanan da aslında 1925’lerin aynısıdır. O dönem Musul-Kerkük karşılığında bugün de Güney’deki federe devlet karşılığında AKP’ye sözde açılım adı altında Kuzey Kürtlerini tasfiye etme rolü verilmiştir. Yahudiler-İsrail bugün de geçmişte olduğu gibi bu Anglo-Sakson politikalara destek vermektedirler.” 
ANLAŞMA OLMAZSA TOPLUMLAR AYRILABİLİR
“Şimdi Erdoğan’a cevap vermek istiyorum. Erdoğan son grup toplantısında yaptığı konuşmalarında çok sert BDP’yi, bizi suçluyor. İşte burada tecavüz, zor kültürü var. BDP de Erdoğan’ın neden böyle bir şey yaptığını tam olarak anlayamadı. BDP’nin Erdoğan’a vermesi gereken cevabı şöyle olmalıydı; “Evet ben küçük bir parti-grup olabilirim, senin içinde de Kürtler var, sana destek olan Kürtler de var ama bana destek veren, kendi iradesiyle özgür bir şekilde varolmak isteyen beş milyona yakın Kürt de var” demeliydi. Erdoğan burada belki ifade edilmesi hoş değil ama Kürtleri “karı” olarak görüyor. Bu benzetmeyi kullanmak çok uygun olur mu, ama durum budur. Erdoğan Kürtlere bu gözle bakıyor. Binlerce yıllık ataerkil tecavüz kültürünün şekillendirdiği bir zihniyetle Kürtlerle zorla ilişkiye girmek istiyor. Bir evlilik ilişkisinde bile zorla ilişki olmaz. Bir evlilik ilişkisinde erkek eşiyle zorla ilişkiye girebilir mi? Bunun için eşlerin karşılıklı rızası olmalı, bu iş özgür iradeyle olur. BDP şunu demeliydi. Senin yanında yeralan, seni kendi özgür iradesiyle destekleyen Kürtler de var. Onlarla istediğin şekilde ilişki kurabilirsin, istediğini yapabilirsin, çünkü kendileri kendi iradeleriyle seninle birlikte oluyorlar. Ama bizimle birlikte olmak istiyorsan, bizim rızamızı alman lazım. Aksi taktirde zorla ilişkiyi dayatırsan boşanma gündeme gelir. Toplumlarda da bu böyledir, bu iş gönüllü birliktelikle olur, zorla olmaz. Gönüllü birliktelik ya da gönüllü ayrılma. İşte Çekoslovakya örneği ortadadır. Bugün de işte Belçika tartışıyor bunu. Eğer anlaşma olmazsa toplumlar birbirlerinden ayrılabiliyor. Ama bizim istediğimiz ayrılma değildir, bunu da defalarca söyledik, biz özgür, eşit, gönüllü birlikten yanayız. Söylediğim gibi durum budur. AKP Anglo-Sakson politikaları uygulamakta ve açılım adı altında Kürtleri oyalamaktadır.” 
DİRENECEĞİM TAVİZ VERMEYECEĞİM
“Bu arada KCK açıklama yapmış, Özerk Kürdistan’dan, Kürdistan’ı yönetmekten bahsediyor. Bu çok ciddi bir iştir, Kürdistan’ı yönetmekten bahsediyorsunuz. Yapmayın demiyorum, kararı siz vereceksiniz, daha önce zaten söyledim bunu. Ben savaşın ya da savaşmayın demiyorum. Benim koşullarım ortada, kimse bana güvenerek, bana dayanarak iş yapmasın, kendi kararlarını kendileri versinler. Ayrıca burada ne olacağım da belli değil, beni burada yarın bile öldürebilirler. Erdoğan dünkü (Salı günü) konuşmasında beni tehdit etti. Ama ben direneceğim, kimliğimden, onurumdan taviz vermeyeceğim, son nefesime kadar onurumla direneceğim bütün halkımız bunu böyle bilsin. Devlet barış istiyorsa ben buradayım. Ben burada açıkça şunu söylüyorum. Benim gördüğüm kadarıyla devlet barış yapmaktan korkuyor, PKK de devrim yapmaktan korkuyor. Ben yirmi yıl Ortadoğu’da çalıştım, 12 yıldır da burada bu zor koşullarda barış için elimden geleni yaptım. 12 yıldır ben burada barış için çabalarken arkadaşlar gerekli tüm desteği verdiler ve çağrılarıma disiplin içinde uydular, hepsine teşekkür ediyorum. Aslında buraya ilk getirildiğimde beni karşılayan albaylardan biri, bana; “Öcalan sen yanlış yaptın, Mustafa Kemal gibi ordularının başına geçmen, bizzat savaşın içinde olman gerekirdi” demişti. Yani neden Kandil’e gidip askeri güçlerin başına geçmedin demek istiyordu. Tabi ben bu ihtimali de o zamanlar çok yoğun bir şekilde düşünmüştüm ama kararımı Avrupa’ya gitme yönünde kullanmıştım. Bu kararı almamda siyasi çözüme olan inancım rol oynadı. Hala da verdiğim bu kararın arkasındayım, işte buradayım ve bu kararımdan pişman da değilim.” 
POZİSYONUM BARIŞ POZİSYONUDUR
“Söylediğim gibi benim buradaki pozisyonum barış pozisyonudur. Ama daha önce de defalarca söylediğim gibi artık muhatap bulamıyorum. Eğer Hükümet bir temsilcisini gönderirse, bu konuda parlamentodan bir karar çıkartıp önümü açarlarsa ben iki günde tüm silahlı güçleri bir alanda toplayabilirim. Buna gücüm de var iddiam da var, kendime güveniyorum. Silahlı güçleri BM’nin ya da NATO’nun denetimi altında bir bölgeye de çekebiliriz. Hatta Türk ordusunun görebileceği bir alan da olabilir. Bunları Türkiye kamuoyu da bilmelidir. Cezaevlerinden gelen birkaç mektup vardı. Cezaevlerindeki tüm arkadaşlara, tüm kadın arkadaşlara selamlarımı iletiyorum. Kars, Hınıs ve Çınar halkına selamlarımı iletiyorum.”
Reklamlar