Kemanger’e ‘Zülfikar’ işkencesi

Kemanger’e ‘Zülfikar’ işkencesi
DELİL FIRAT-ANF
İran rejimi tarafından 9 Mayıs günü 3 PJAK’lı arkadaşı ile birlikte Tahran’da idam edilen Kürt öğretmen Ferzad Kemanger, tutuklu olduğu süre içerisinde maruz kaldığı korkunç işkenceleri son mektubunda anlattı. Aylarca yalnız soğuk hücrelerde kaldı, hiçbir ziyaret hakkı yoktu, bitmek bilmeyen işkence seanslarından geçti, bacağı kırıldı, kamçılandı, kan revan içinde kaldı, bilincini yitirdi, bayıldı… ayıldı… ama işkenceler durmadı…
Kürt öğretmenler Ferzad Kemanger, Ali Heyderiyan ve Ferhad Vekili ile kadın aktivist Şirin Elem Hulu 9 Mayıs günü Tahran’daki Evin cezaevinde asılarak idam edildi. Kemanger’in idam edildikten sonra bazı mektupları ve ses kayıtları yayınlandı. Ancak ilk kez gördüğü işkenceleri detaylı anlattığı son mektubunu yayınlıyoruz. Mektupta kendisi ve yaptığı faaliyetler hakkında da bilgi veren Kemanger, bir süre tutulduğu Sine cezaevini ‘kabus yeri’ olarak tanımlıyor ve asla unutamayacağı işkenceler gördüğünü söylüyor. Bu işkence seanslarına cezaevi müdürünün de aktif katıldığını ifade eden Kemanger, “futbol” adı verilen bir işkence metodundan da bahsediyor. Ayrıca Hz. Ali’nin kılıcının adını verdikleri “Zülfikar” isimli elektrik kablosu da bu işkence aletlerinden yalnızca biri. Kemanger, defalarca bayıldığını, yaralandığını, bilincini yitirdiğini, kanlar içinde kaldığını ve intihar girişiminde bulunduğunu da mektubunda anlatıyor. 
ADIM FERZAD KEMANGER YA DA SİYAMEND
İşte o mektup: 
“Adım Ferzad Kemanger, Siyamend olarak da çağırıyorlar beni, 12 yıldır öğretmenim. Tutukluluğumdan önceki yıllarda Kamyaran teknik okulunda eğitim veriyordum, Kürdistan öğretmenler sendikası yönetim kurlu üyesiydim ve aynı zamanda hükümet tarafından faaliyetleri yasaklanıncaya kadar bu sendikanın sözcüsüydüm.
İstihbarat tarafından yasaklanıncaya kadar da Ruyan pedagoji dergisi (Kürdistan ulusal eğitim dergisi) yazı işleri ekibinde de yer alıyordum. Bununla birlikte Kamyaran çevre koruma derneği (ASK) üyesiydim. 2005 yılında insan haklarını savunma ligi yerel faaliyetlerine başladığında, gazeteci olarak üye oldum.
Ağustos 2006’da bir Kürt aktivist olan kardeşimin sağlığı ile ilgilenmek için Tahran’a geldim ve hemen tutuklandım. Adresini bilmediğim, havalandırmasının olmadığı, karanlık bir yer altına götürüldüm. Hücreler boştu ve yatak ya da örtü gibi hiçbir obje yoktu. 
KÜRTLÜĞE DAİR HER ŞEY İÇİN KAMÇILANDIM
Sonra beni bir hücreye götürdüler. Sorgu sırasında, kimliğime, dinime dair her referans ve hatta cep telefonumdaki Kürtçe müzikten dolayı vücudumun her yeri kamçılandı. Beni bir sandalyeye çıplak, elleri arkada bağlı halde oturtuyorlardı, vücudumun hassas olan her yanına darbeler indiriyor ya da beni tecavüzle tehdit ediyorlardı. Sopa ile de dövüyorlardı. 
Bu gözaltı aşamasında sol bacağım ağır bir şekilde yaralandı ve hatta başıma aldığım darbeler ile maruz kaldığım elektroşoktan dolayı bilincimi yitirdim. Uyandığımdan bu yana denge sorunları yaşıyorum ve irade dışı titremeler bugüne kadar da devam ediyor. 
AYAĞIMDAN ZİNCİRLİYOR, ELEKTROŞOK VERİYORLARDI
Beni ayaklarımdan zincirliyorlardı ve vücudumun hassas yerlerine elektroşok veriyorlardı. Acısı dayanılmazdı. Bir süre sonra Evin Cezaevi’nin 209 nolu bölümüne sevk edildim. Ulaştığımda gözlerimi bantla bağladılar ve bir kez daha beni tekme ve yumruklarla dövdükleri küçük bir odaya götürdüler. Sonraki gün beni Sine’ye götürdüler zira kardeşimi tutuklamışlardı. Sine Tutukevi’ne götürüldüğüm gibi hakaret ve çeşitli kötü muamelelere maruz kaldım. 
Ertesi sabah saat 07.00’ye kadar bir sandalyeye bağlandım, tuvalete gidemedim, öyle ki altımı kirlettim. Ağustos sonunda maruz kaldığım işkencelerden dolayı sağlık sorunum ağırlaştı ve beni cezaevi dispanserine götürdüler. Doktor vücudumun büyük bölümünde görünür olan kötü muamele izlerini not etti.
İŞKENCE GÖRDÜM, 33 GÜN AÇLIK GREVİ YAPTIM, İNTİHAR GİRİŞİMİNDE BULUNDUM
Eylül ve Ekim aylarını yalnız geçirdim ve öylesine işkence gördüm ki 33 gün boyunca açlık grevine girdim. Ailemi benim huzurumda tehdit etmek için çağırdıklarında ölmek için kendimi yüksek merdivenlerden attım.
AYLARCA YALNIZ KALDIM, NE ZİYARET NE DE DAYAK YOKTU
Daha sonra 113 numaralı küçük hücrede ne ziyaret nede dayak olmadan bir ay daha yalnız kaldım. Yalnız kaldığım üç ay boyunca çıkma hakkım yoktu. Sonra, iki ayı da 10 nolu hücrede geçirdim, burada birkaç tutuklu daha vardı ama yine ziyaret yoktu ve avukatımla görüştürülmedim.
SOYDULAR, DÖVDÜLER, KİMSENİN DUYMADIĞI BİR HÜCEREYE KOYDULAR
Aralık ayı başında Kermanşah’taki İstihbarata bağlı tutukevine sevk edildim, halen de ne ile suçlandığımı bilmiyordum. Burada elbiselerimi çıkardılar ve ben bir kez daha dövdüler, ardından bana ıslak elbiseler verdiler ve beni döve döve koridorun sonunda uzak, hiç kimsenin beni duyamayacağı küçük bir hücreye koydular. 
HÜCRE ESKİ SOĞUK BİR TUVALETE BENZİYORDU, HAVASIZDI, AYDA BİR BANYO
Tavandaki iki ampul ve havalandırmasız bu hücre kötü kokan eski soğuk bir tuvalete benziyordu. Sadece kirli bir örtü vardı. Yer o kadar daracıktı ki (yaklaşık 1.60 m x 50 cm) uyandığımda başımı duvara çarpıyordum. Havasızlıktan kapıdaki çatlaktan giren azıcık havayı almak için başımı yere yapıştırıyordum. Bazen ışıkları söndürüyorlardı ve beni karanlıkta bırakıyorlardı. İki gün sonra yeniden beni sorguya götürdüler ve bir kez daha dövdüler. Sonra beni hücreye getirdiler, düşünmemi engellemek için de radyoyu sonuna kadar açtılar. Günde iki kez tuvalete gitme ve ayda birkaç dakikalık bir banyo hakkım vardı. 
SOYUP FUTBOL TOPU GİBİ BİRBİRİNE ATIP DÖVÜYORLARDI
İşte maruz kaldığım kötü muamelelerin kısa bir listesi:
1-                Futbol: Sorgucular böyle diyordu. Elbiselerimi çıkarıp beni çeviriyorlar ve bir top gibi aralarında bir ona bir buna göndererek dövüyorlardı. 
2-                Saatlerce elleri havada ayakta kalmaya zorluyorlardı, kollarımı bıraktığımda yaralı sol bacağıma vuruyorlardı. 
3-                Beni tokatlıyorlardı
4-                Tutukevinin bodrum katında bir işkence odası vardı. Oraya götüren merdivenler dikkat çekmemesi için çöpler ve diğer döküntülerle kaplıydı. Beni geceleri oraya götürüp bir yatağa bağlıyorlardı, ayaklarımın altını ve oyluklarımı “Zülfikar” (Hz. Ali’nin kılıcı) olarak adlandırdıkları elektrik kablosu ile kamçılıyorlardı. Bu seanslardan sonra günlerce yürüyemiyordum. 
5-                Kışın beni buz gibi bir odaya gece boyunca kapatıyorlardı. 
6-                Kermanşah’ta vücudumun hassas yerlerine elektroşok verildi.
7-                Dişlerimi fırçalama hakkım yoktu ve yetersiz ve zar zor yenilebilir gıdalarla besleniyordum.
YİNE SOĞUK HÜCRE GÖTÜRÜLDÜM, HER GÜN DÖVÜLDÜM, BAYILDIM
Burada da ailemle görüşme hakkım olmadı ve sevdiğim kızı bile tutukladılar. Diğer kardeşlerim de benim yüzümden sorunlar yaşadılar. Elbiseler ve hücre öylesine kirliydi ki uyuz bile oldum ama hiçbir tedavi yapılmadı. 
Kötü muameleler dayanılmaz oluyordu, bu nedenle yine 12 günlük bir açlık grevi yaptım. Tutukluluğumun son 15 gününde daha kirli ve çok soğuk bir hücreye götürüldüm. Her gün dövüldüm ve hakarete uğradım. Hatta bir kez hayalarıma aldığım darbelerden dolayı bayıldım. 
BİR GECE ÜSTÜMÜ SOYDULAR, TECAVÜZLE TEHDİT ETTİLER
Bir gece, üstümü soydular ve beni tecavüzle tehdit ettiler. Onları durdurmak için başımı duvarlara vurmaya başladım. Beni cinsel ilişkide bulunduğumu itiraf etmeye zorladılar… 
Diğer tutukluların şikayetleri ve iniltilerini de duyuyordum. Bazıları intihar bile ediyordu. Mart ortasında Tahran’da 121 nolu kolektif bir hücreye götürüldüm ama yine ziyaret hakkım yoktu. Psikolojik baskı görüyordum, zira sürekli ailemi tutuklamakla tehdit ediyorlar ve bana hakaret etmeye devam ediyorlardı. 
KÜRT OLDUĞUM İÇİN BENDEN NEFRET EDİYORLARDI
Uzun bir bekleyişten sonra dosyam Haziran 2007’da 30. Mahkemeye gönderildi. Sorgucularım benim için en ağır cezayı isteyeceklerini söylüyorlardı, eğer kısa bir ceza alırsam ya da serbest bırakılırsam, intikamlarını dışarıda alacaklarını söylüyorlardı. Kürt, gazeteci ve insan hakları savunucusu olduğum için benden nefret ediyorlardı. 
KABUS YERİ, SİNE CEZAEVİ
Tüm baskılara rağmen durmuyorlardı. İnsan hakları savunucusu örgütler tarafından destek eylemleri olduğunda cezaevindeki baskı daha da artıyordu. Eylül 2007’de asla unutamayacağım kabus yeri Sine Tutukevi’ne götürüldüm. Her ne kadar kendi yasalarına uygun olarak yüzüme bir şey denmese de, cezaevine getirildiğim andan itibaren fiziki ve psikolojik işkence yeniden başladı. 
KANLAR İÇİNDEYDİM
Sine Tutukevi 5 bölümden oluşuyor, ben son bölümün son hücresine yerleştirildim. Birkaç gün sonra Tutukevinin müdürü ve birkaç kişi odama baskın yapıp hiçbir neden öne sürmeden dövdüler, sonra da merdivenlerden sürüklediler. Bilincimi yitirdim. Bilincim geri geldiğinde dayak yeniden başladı. Beni bir saat daha dövdüler. Yağmur gibi inen darbeler eşliğinde odama çıkarıldığımda yeniden bilincimi yitirdim. Akşam namazına çağrı ile uyandım. Kanlar içindeydim. Yüzüm tamamen kan toplamıştı. Vücudum aldığım darbelerin izini taşıyordu. 
TUTUKEVİNİN ŞEFİ AKTİF OLARAK İŞKENCE SEANSLARINA KATILIYORDU
Daha sonra, durumunun endişe verici olmasından ötürü merkezi cezaevi hastanesine kaldırıldım. Hakkımdaki suçlamanın halen de belirlenmemiş olduğunu belirtmek isterim. 5 gün süren bir açlık grevine başladım. Tutukevi’nin şefi beni elleri ve ayakları bağlı yere atarak dövmek için aktif olarak işkence seanslarına katılıyordu. 
Diğer bir kötü muamele uygulaması da elbiselerimin ıslatılması, örtüsüz bir hücrede bırakılmam ve çoğu kadın diğer tutukluların iniltilerinin geldiği hücrenin penceresinin açık bırakılmasıydı. 
Sonuç olarak, sekiz aylık tam tecrit ve maruz kaldığım her şeyden sonra önce Tahran’a, sonra da uyuşturucu tacirleri ve katiller gibi adli tutukluların olduğu Recai Şahr cezaevine gönderildim.”
KALBİMİ BENDEN DAHA İSYANCİ BİR ÇOCUĞA VERMEK İSTİYORUM
Kemanger’in idam edilmeden önce yazdığı diğer bir mektuptan da kısa bir bölüm: “Gardiyanların benden yaşamımı almaya karar verirken, ben de ihtiyacı olanlara can vermek için organlarımı bağışlamaya karar verdim. Sebelan Dağı’nın zirvesinde, Karun’un kıyılarında, çöller ya da güneşin doğuşuna bakan yüksek Zagroslarda olsun. İsyancı kalbimi benden daha isyancı, hayallerini yıldızlara emanet eden, büyüdüğünde çocukluk hayallerine ihanet etmemek için onları kendisine tanık eden bir çocuğa vermek istiyorum. Kalbimin, karnı boş uyuyan çocukları düşünen binin göğsünde çarpmasını isterdim, tıpkı 16 yaşındaki öğrencim Hamed’in kendisini asmadan önce yazdığı gibi ‘En küçük dileğim bile yaşamda gerçekleşmiyor.’
Konuştuğu dil ve rengi önemli değil, kalbimin bir başkasının göğsünde atmasına izin verin. Tek istediğim, onun, nasırlı ellerinin kalınlığı eşitsizliklere karşı öfke kıvılcımlarını canlı tutacak bir işçinin çocuğu olmasıdır. Kalbimin, çok uzak olmayacak bir gelecekte, çocuklarının onu her sabah güzel gülümsemeleriyle selamlayacağı ve birlikte bütün neşe ve oyunları paylaşacakları bir köy öğretmeni olacak bir çocuğun göğsünde atmasına izin verin.
O zaman, belki çocuklar yoksulluk ve açlık gibi kelimelerin anlamını bilmeyecektir; ‘hapishane’, ‘işkence’, ‘vahşet’ ve ‘eşitsizlik’ terimleri, onların dünyasında bütün anlamlarından yoksun olabilecektir.”
ANF NEWS AGENCY
Reklamlar