Yok canım! Ne savaşı? Kovboyculuk oynanıyor

Yok canım! Ne savaşı? Kovboyculuk oynanıyor
Doğan DURGUN
Yeni anayasa taslağı Meclis’te tartışılırken, kürsüye çıkan Sebahat Tuncel: ‘Bu ülkede bir savaş var’ dedi. Meclis Başkanı M. Ali Şahin ise, savaşın olmadığını yüksek perdeden haykırdı. Ve efendi üslubuyla, Tuncel’e haddini(!) bildirdi. Şahin, zamanın Adalet Bakanı’ydı. Bu ülkede kimler Adalet Bakanı olmadı ki? Serbest bırakılan askerleri ölmemekle suçlayan M. Ali Şahin dışında, devletin derinlerinde hep kulaç atan Cemil Çiçek de Adalet Bakanlığı yaptı. Tutsakları hayata döndürmek için öldürten H. Sami Türk’ün de bu bakanlığı yapmışlığı vardır. Oltan Sungurlu isimli bir faşistin de mesaisi var bu mevkiide, hem de dört kez (ne bulunmaz adammış ama.) Sonra Madımak’ta insanları yakan katillerin avukatlığını yapmış Şevket Kazan’ı da es geçmeyelim. Bin operasyon yapıp, Ergenekon’un esas kadrosuna dahil edilmesi gereken Mehmet Ağar bile Adalet Bakanı oldu. Türkler dışında herkesi köle olmaya davet eden M. Esat Bozkurt da adalet dağıttı yurdumun insanına. Sahi, Türkeş ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun ne günahı vardı da adaletin başına gelemediler? Şimdi Kürtler, bu bakanlığa bakıp, kara kara gülüyorlardır. Gel de adalet duygun gelişsin. Neyse biz işimize bakalım. Meclis Başkanı savaş yok diyor. Fransa da, Cezayir’de bir savaş yaşanmadığını söyleyip durdu. Bütün dünya güldü. En nihayetinde, 1999’da açıklama yaptılar: Evet! Cezayir’de bir savaş yaşandı. 
Cezayir savaşı
En çok okuma yaptığım konuların başında Kürt sorunu geliyorsa, Nazizm, Ekim Devrimi ve Sovyet Edebiyatı, Küba Devrimi diğer önemli okumalarımı oluşturdu. Bir de tabii ki Cezayir Bağımsızlık Mücadelesi. Farklı aralıklarla izlediğim iki filmi, Şahin’in savaş yok dediği günün ertesinde arka arkaya tekrar izledim. İki film de, Cezayir’de neler olup bittiği üzerineydi. İlk filmin adı Cezayir Savaşı (The Battle of Algiers). Gillo Pontecorvo’nun yönettiği film, 1954-1957 döneminde Cezayir’in en önemli kenti Cezayir ve onun banliyösü olan Cazbah’ta olan bitenleri perdeye aktarır. İşgalci Fransız ordusunun yaptığı vahşet, cinayet ve kenti bombalaması, siyah beyaz görüntüler eşliğinde, belgesel bir duyguyla hafızaya kazınıyor. 1964 yılında çekilen film, tam yedi yıl boyunca Fransa’da yasaklı kaldı. Ancak, birçok yerde sansür makasına takılarak oynatılabildi. Filmde öne çıkan üç karakteden bir FLN liderlerinden Cafer, diğeri milis Ali ve Fransız komutan Mathiue’dur. Fransız ordusu, komutan Mathieu önderliğinde, Cafer ile Ali’ye ulaşıp onları imha etmek için, her türlü işkenceyi, cinayeti, katliamı göze alır. Kadın, çocuk, yaşlı demeden de bu vahşeti yaşatır. Cezayir’de yaşayan Fransız vatandaşları ayrı semtlerde refah içerisinde yaşarken, Cezayirlilerin yaşadığı bölge, adeta karantina altına alınır. Giriş çıkışlar yasaklanır. Albert Camus’un emsalsiz romanlarından biri olan Veba’daki Oran kenti aklımıza gelir. Veba da Cezayir’de geçiyordu ve Oran kentinin, veba salgını sonucu karantinaya alınması anlatılıyordu. Fransızların gözünde, ulusal direniş bir vebaydı ve yayılmamalıydı. Vebanın merkezi ise banliyö Cazbah’tı. Her direnişte olduğu gibi satın alınan kişilikler olur. Para karşılığı ihbarlarda bulunan, operasyonlara katılan hainlere vurgu yapar yönetmen Pontecorvo. Fransızların tek propagandası: Cezayir Fransa’dır. Bu söylem, ne kadar tanıdık değil mi?
Cezayir’de bir savaş yaşandı. Peki burda yaşananların birçok benzeri ve belki daha fazlası bizde yaşanmadı mı? Başta Diyarbakır, Hakkari, Şırnak, Batman, Lice kentleri karantina uygulamasına maruz kalmadı mı? Faili belli meçhuller olmadı mı? Koruculardan oluşan paramiliter güçler oluşturulmadı mı? Kadın, çocuk, yaşlı demeden insanlar öldürülmedi mi? Cezaevlerinde işkencenin her türlüsü uygulanmadı mı? Hadi elinde silah olanları terörist olarak gördünüz, çatıştınız. Peki bir savaş yoksa, o zaman diğer bütün şeyler niye yaşandı? Sahi Cezayir’de bir savaş yaşanmıştı. Bu arada, sorsanız Menderes’e methiye düzecek olan Meclis Başkanı, yine sorsanız Müslüman Cezayir’in bağımsızlığına da o derece sevinecektir. Tarih unutturmaz Sayın Başkan. Menderes hükümeti, Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in geleceği için yapılan oylamaya Fransa lehine oy vermişti. Ve o bir oy, savaşın 3 yıl daha sürmesine, binlerce Cezayirli’nin hayatını yitirmesine neden olmuştu. Sahi, siz AKP’den vekil olmuştunuz değil mi? O zaman siyasal tutarlılık beklemeden geçelim bu bahsi.
İçimizdeki düşman
İkinci film ise İçimizdeki Düşman (L’ennemi İntime). Yönetmeni F. Emilio Siri. Film, Cezayir’de bulunan Fransız ordusunun bir bölüğünde geçiyor. Genç ve aynı zamanda idealist bir teğmen olan Terrien ve bölüğün çavuşu Dougnac’ın gözlerinden, bizi 1959’un Cezayiri’ne götürür, Kabil dağlarındaki çatışmaları perdeye taşır. Askerliğimi yaptığım zaman İstanbul depremi olmuştu. Bir sabah, şimdi ismini hatırlamadığım bir binbaşı ile eğitim alanına yürüyorduk. O an yanımıza bir askeri posta geldi. Binbaşıdan deprem için bağış istedi, bunun komutanlığın emri olduğunu söyledi. Genç binbaşı önce bana döndü, sonra postaya. Eğer bir devlet, deprem sırasında ilk iş olarak para topluyorsa, söyleyecek bir şey bulamıyorum dedi. Sanırım benle aynı yaştaydı binbaşı. Sonra sohbete başladı benle. ODTÜ’ü biyolojiyi kazandığını, ailesinin ısrarı üzerine askeri okula kayıt yaptırdığını, o zaman idealist olduğunu, orduyu da çok idealist bulduğunu söyledi. İlk tayin yerinin Hakkari olduğunu ekledikten sonra bir süre sustu. Sonra dönüp gözlerime baktı: ‘Çavuş, ne idealizmi ya! Boşver. Orda gördüklerim, her şeyi götürdü bende. Şimdi maaş için yapıyorum bu işi..’ Şaşkın bir şekilde, başımla onaylıyordum sadece. Eğitim alanına yaklaştığımız anda, son cümlesini kurdu: ‘Eşim, siyasal bilgileri üçüncü sırada bitirdi. Şimdi ne iş yapıyor biliyor musun? İzmir SSK’de veznedar. Sırf torpil yapmadım, ahlaki bulmadım diye böyle oldu.’ Ve çekip gitti yanımdan. Teğmen Terrien ve çavuş Dougnac’ın öyküsü de biraz böyle. Teğmen, yapılan haksızlıklara, infazlara hep tepki gösterir. Böyle yaparsak, bir gün FLN ile barış masasına mutlaka oturacağız der. Sağ yakalanan militanların tedavi edilmesini emreder. Bu kişiliğinden dolayı sürekli engellenir. Zorluklarla karşılaşır. Çavuş Dougnac ise, teğmeni kolaçan etmeye çalışır hep. Cezayir ulusal mücadelesini boğmak için her yolu mübah sayan albayın, Fransa ruhunu, savaşın acımasızlığını teğmen üzerinde kullanması sonucu, idealist teğmen bir anda canavara dönüşür. Albayın kötü bir kopyası olur. Çavuş Dougnac ise bir sabah firar eder. İnanmadığım bir savaşta yerim yok der. Teğmen Terrien ise bir çarpışmada yaşamını yitirir. Yönetmen Siri, Fransız ordusunda gönüllü yer alan Cezayirlileri, diğer filme göre daha ön plana çıkarır. Onların gaddarlık konusunda, Fransız askerlerinden daha vahşi olduğunu anlatır. Çünkü onlar, efendilerine kendilerini kanıtlamak zorundadır. Oysa bir Fransızın böyle bir kanıta ihtiyacı yoktur, onlar zaten Fransızdır. JİTEM adına çalışan tetikçlerin Kürt olduğunu ve vahşette sınır tanımadıklarını hatırlayınca, yönetmenin gözleminin son derece doğru olduğunu görüyoruz. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Fransız ordusunda yer alan Cezayirlilerin, bunu ne kadar Fransız aşığı olduğunu kanıtlamada bir araç olarak kullandıklarını görmek ise tam ibretlik. Ben, Çavuş Dougnac gibi firar etmedim. Kısa süreli askerliğimi bitirip, ayrıldım oradan. Binbaşının kaderi ise Teğmen Terrien’le sonradan ne kadar kesişti bir bilgim yok açıkçası. 
Ne demişti Meclis Başkanı M.Ali Şahin? Savaş yok, terör var. Fransız hükümetleri de 1999’a kadar savaş yok demişlerdi. Sadece bu iki filmi izleyince bile, Cezayir’de nasıl bir savaş olduğunu net bir şekilde görebiliriz. Sorun, Şahin’den öte bu ülkede yaşanan gerçeklik üzerine cesur filmlerin çekilmemiş olmasıyla ilgili. Cezayir’de savaş olduğunu, Fransız yönetmenler söyledi. Burda ise gerçekte neler olduğunu Türk yönetmenler gizlemeye çalışıyor. Kardeşlik dedikleri böyle bir şey galiba. Gelmiş geçmiş adalet bakanlarının listesine göz atınca, kardeşliğin naylondan olduğunu görmek çok acıtıcı oluyor. 
* * *
1- Yazıp çiziyorlar: Kürtler yeni anayasaya karşı mı? Bu tuzak bir soru. Kısmi düzeltmelerle bir yere varılmaz, bu bir. Zaten defalarca kısmi düzeltme yapıldı, hiçbir derde derman olmadı. Otuz yıllık toplumsal mücadelenin sonucu, ilk kez bu kadar ciddi bir şekilde ‘yeni bir anayasa’ talebi var. Rötuşlarla yapılacak düzenlemeler, toplumun gazını alır. Bu şekliyle halk oylamasından geçerse, bir otuz yıl daha ‘yeni bir anayasa’ için kavgayı sürdürmek zorunda kalırız, bu da iki. O yüzden, ‘yeni bir anayasa’ ruhunu canlı tutup, makyajlara elimizin tersi ile hayır demeliyiz derim.
2- Çok sık olmasa da, zaman zaman içeriden yazılar geliyor. Hüseyin Aykol, iki sayfanın uzun olduğunu söylüyor. Bana dört sayfalık yazılar geliyor. Lütfen bir buçuk sayfayı geçmesin yazılar. Sevgili Abdurrahim Şen yazını aldım. Çok uzun, bu yüzden biraz bekleyeceksin. İlk fırsatta, yazın mümkün olduğunca kırpılmadan çıkacaktır. 
Reklamlar