Finans çağı küreselciliği krizi yayarak kontrol etmekte

Finans çağı küreselciliği krizi yayarak kontrol etmekte
Abdullah Öcalan
Fransız Devrimi denilen olayda devlet sorununa bir de devrim sorunları eklenmiştir. Lenin boşuna ‘Devlet ve Devrim’ demiyor. İktidar sorunu tam bir kriz halindedir. Feodal krize çözüm amacıyla gelişen kapitalistik hegemonya, krizi daha da derinleştirip genellemiştir. Mutlakiyet çöküyor, cumhuriyet ilan ediliyor, müthiş bir terör dönemi başlıyor ve ardı sıra çılgın bir imparator taslağı ve imparatorluğu sanki gökten yere inmiş gibi tüm Avrupa’yı sarsıyor. 
Fransızlar ortalığı beklenmedik biçimde laf ve eyleme, daha kibarcası teori ve savaşa boğuyorlar. Giyotin de neyin nesi oluyor?
Hegel’in yaptığı yorum şahanedir. Napolyon’un şahsında devlete ilişkin şu belirlemeyi yapıyor: “Tanrının yeryüzüne inmiş hali”. Napolyon için de “Yeryüzünde yürüyen tanrı” diyor. Bu, hayatımda en büyülendiğim, yararlandığım bir izah tarzıdır. Hem eski devleti, hem yeni devleti bundan daha mükemmel izah edecek cümle bulmak zordur. Bir cümleyle binlerce kutsal ve laik kitabın anlatmak istediğini söylemeyi akıl etmiştir. Gerçekten felsefe yapmıştır. 
Şunu söylemem mümkündür: İngilizler ekonomik işi, Fransızlar toplum işini, Almanlar ise felsefe işini iyi yaparlar. Ama bunlardan sentez yapmanın çok sakıncalı olabileceğini de belirtiyorum.
Napolyon, etrafındaki Avrupa mutlakiyetçiliğini dağıtmak için, sanıyorum, 1802’de ‘ulus-devlet’ diyebileceğimiz modeli dillendirir. Fransızların topyekûn olarak devletleşmesini, ayağa kalkarak Avrupa’yı dize getirmesini istiyor. Başarıyor da. Napolyon feodal uygarlıkçı değildir. Zaten onu devrim temelinde tufan içinde boğmak istiyor. Roma imparatorlarına, Sezar ve İskender’e özeniyor. Ama dönem buna elvermiyor. Öylesi bir imparator olmanın maddi ve manevi kültürel ortamı yoktur. İngiltere ise karşısında daha sinsi, ince ve de ‘ekonomi-politiğe’ uygun hegemonyacılık sanatını ustaca icra ediyor. Napolyon çıldıracak gibidir. Elbe Adasına sürgünden hiç ders çıkarmamıştır. Çıkarsa da, daha doludizgin bir Napolyon’dur. Müthiş savaşır, fakat Waterloo’da yenik düşmüştür ve çok perişandır. Atlas Okyanusunun ortasındaki Saint Hellen Adasında beş yıllık sürgünden sonra (1821) öldüğünde son sözleri “Fransa! Ordular, Josefine!”dir. Bunlar bir ulus-devlet eylemcisini mükemmelen özetleyen sözlerdir. 
Teorisine Almanlar, onların adına da Hegel girişir. Muazzam bir ideolojik külliyat oluşuyor. Boşuna Alman ideolojisi dememişler. Pratikte Prusya Devleti adım adım inşa edilir. Yükseliştedir. İngiltere; Fransa ve Avusturya devletlerini geriletmek için Prusya’yı destekler. 1870’teki Sedan Zaferi ve Alman birliğinin kuruluşuyla Prusya, İngiltere’nin karşısına ikinci hegemonik güç olarak çıkar. Dünyanın adaletsiz pay edilişinden rahatsızdır. Payını ister. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarıyla o da Fransa gibi yenilmiş olarak hegemonik ideasını kaybeder. 
Fransız Devrimi’nden 1945’e kadar kapitalizmin krizinin ne kadar derin olduğu kanıtlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Alman Führer’i Hitler’dir. Gamalı haçla temsil edilir. Faşizmin birçok tahlili yapılmıştır. Başta Marksistlerce; liberaller, muhafazakârlar ve anarşistlerce yapılanlar da dahil, hepsi fena yanıltıcıdır. Hiçbiri olup biteni dürüstçe ve doyurucu olarak açıklamak gücünde veya niyetinde değildir. Soykırım kurbanı Yahudilerin müthiş entelektüelleri de bu yanıltmada başta gelirler. Çünkü Hitler hepsinin ortak entelektüel pisliği, siyasi pratiklerinin ortak ‘kusmuğudur.’ “Kargaya yavrusu Zümrüdü Anka kuşu gibi gelir” derler. Hiçbiri ideolojik ve eylemsel olarak “Pislik kustum” der mi? 
Yahudi kökenli olan Alman filozofu Adorno’nun, aynen olmasa da, özcesi şu anlama gelen bir yargısını çok anlamlı buluyorum. Kapitalist moderniteye ilişkin, derin anlamlı söz olarak, “Yanlış hayat, doğru yaşanmaz” demişti. İkincisi, soykırım kamplarını kastederek, anlamlarını çözerek şunu söylüyordu: “Tüm tanrısallıklar adına, kutsallıklar adına insanoğlunun söz söyleme hakkı bitmiştir.” 
Yanılabilirim, ama özünü böyle yorumladım. Soykırımların izahı olamaz demektedir. Uygarlığımızın maskesi düşmüştür. Söz hakkı kalmamıştır. Frankfurt Felsefe Okulu gerçeğin izi üzerindedir. Ama suça bulaşmış olmanın ezikliği, itirafları onları derinden üzmüş, küskün kılmıştır. Benjamin ve Adorno’da Yahudi ideolojisinin bundaki payının kavranması ve itirafı (küskünlük, melankoli) önemlidir. Avrupa Birliği (AB) mevcut haliyle bu pisliğin üstünü örtme hareketidir. Altını temizlediğini sanmıyorum. Krizin derinliği devam ediyor. 
Üçüncü büyük küreselleşme (finans çağı küreselciliği) hamlesi, krizi zamana ve mekâna derinliğine yayarak kontrol etme pratiğidir. 1989’da resmen de dağılmasıyla Sovyet sisteminin hem ulus-devlet niteliği, hem de daimi krizdeki rolleri itiraf edilmiştir. 1945 sonrasının yeni hegemon gücü ABD, soğuk savaşın galip gücü olarak, sistemin uzun süreli ana kriz bölgesi olan Ortadoğu’yu stratejik savaş bölgesi ilan etmiştir. Ortadoğu’da ulus-devletin 16. Louis’i olarak Irak Devlet Başkanı Saddam’ın idamı sembolik olarak neyi ifade ediyor? Bu kapsamlı bir tartışmayı gerektiriyor. 
Demokratik Uygarlık Manifestosu kitabından alınmıştır
Reklamlar