Ortaçağda derinleşen özgürlük ve adalet sorunu

Ortaçağda derinleşen özgürlük ve adalet sorunu
Abdullah Öcalan
Zaman ve mekân itibariyle Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet, ne hâkim tekelci klikler arasındaki sorunlara, ne de uygarlığın dışlamış olduğu demokratik toplum güçlerinin özgürlük ve adalet sorunlarına çözüm olabilmişlerdir. Hıristiyanlık ve İslamiyet’in geliştiği süreçler, özgürlük ve adalet sorunlarını tersine daha da ağırlaştırmıştır.
Her iki dinin doğduğu ve yayıldıkları süreçte, tekelci iktidar odaklarına yenileri eklenmiş, buna karşılık zanaatçılık ve tarımda verimlilik niteliksel bir gelişme göstermemiştir. Artık-ürün üzerinden savaşan taraflar çoğalmıştır. Emirlikler (prensler), sultanlar (monark) kadar tekelci unsurlar haline gelmiştir. Hanedanlar çoğalmıştır. Pay isteyenler eski aşamaya nazaran çok artmıştır. Bir nevi orta sınıf gibi, yeterince pay alamayınca sürekli savaş çıkarmışlardır. Avrupa’da, Rusya’da derebey savaşları çok yoğun geçmiştir. Monarklar bürokrasiyi daha da çoğaltarak gelir sorunlarını büyütmüşlerdir.
Ayrıca, her iki dine yeni kurtuluş, özgürlük ve adalet amacıyla girenler umduklarını bulamayınca, çeşitli mezhepler halinde sürekli direniş sergilemişlerdir. Manevi kültürde de gelişme yerine, ‘ortaçağ karanlığı’ denilen eski kültür yok edilirken yenisi de geliştirilememiş, bunun yerine bitmez tükenmez teoloji ve mezhep tartışmalarıyla zihnen dünyadan ve tarihten kopulmuş, irade adeta yok sayılmış, gölge insanlar haline gelinmiştir. Cennet ve cehennem imgelerine esir düşmüş insanlar dünyayı umursamaz ve yaşama değmez gören bir hale düşürülmüşlerdir. Tekelci klikler kendileri için cennetvari kale ve saraylar yapmaktan geri kalmamıştır. Kent kültürü, felsefe eskisinin gerisinde kalmıştır. 
En vahimi de, gökte tek tanrı, yerde tek sultan sloganıyla ‘cihan fethi’ gibi yeryüzünde tüm iktidarlarını yayma savaşı ilkçağları da geri de bırakmıştır. Tanrı adına savaş, tanrıların savaşından daha yıkıcı geçmiştir. İlk aşamanın katbekat üstünde yayılma ve sömürgeleştirmeler geliştirilmiştir. Ümmet savaşları ilkçağa göre daha sistemlilik ve süreklilik kazanmıştır. Mezhep çatışmaları içinden çıkılmaz bir hal almıştır.
Köleci aşamada Roma İmparatorluğunun çöküş süreciyle derinleşen nihai krize ne Hıristiyanlık ne de İslam çözüm olabilmişlerdir. Geliştirdikleri ‘feodal düzen’ ya da ‘ortaçağ uygarlığı’ denilen sistem; Sümer ve Mısır rahip reçetelerinden pek farklı olmayan, anlaşılması güç metafizik reçetelerle gerek siyasi program, gerek eylem itibariyle toplumu ‘ortaçağ karanlığı’ denen duruma sokmaktan öteye gitmemiştir. Uygarlık alanında toplumlar ‘cennet ve cehennem taifeleri’ halinde sıralarını bekleyen, bu amaçla savaş saflarına rap rap adımlarıyla yürüyen imgelere dönüştürülerek, neredeyse gezegendeki canlı yaşamın dışına itilmiştir.
Avrupa kabileleri Hıristiyanlık yoluyla kazançlarını ve kazanımlarını dengelemişlerdir. Kavimsel kimliklerde ortak inanç nedeniyle kısmi gelişmeler olurken, rahip aristokrasisi ve ardından derebeyliklerin eski kültürel canlılıklarının önemli bir kısmını yitirmelerinde etkili olmuşlardır. Fakat ilk ulusal öğelerin bu dönemde kalıcı olarak ortaya çıktığı tarihsel bir gerçektir.
Ortaçağ uygarlığı, benim deyişimle ikinci uygarlık aşaması, kriz çözme yerine daha da derinleştirme sonuçlarına yol açtığından, Avrupa’nın durumu stratejik bir nitelik kazanmıştır. Avrupa uygarlık savaşını kaybettiğinde hepten kaybetmiş olacak, kazandığında ise stratejik üstünlüğü kesinleşecektir. Uygarlık savaşı şüphesiz ortaçağın iki stratejik gücü arasındaki bir savaş, Avrupa’daki ve Avrupa üzerindeki Hıristiyanlık ve Müslümanlık savaşıdır. 
15. yüzyıla varıldığında, Hıristiyanlık tüm Avrupa’daki yayılmasını tamamlamıştır ve kutsal krallık ve derebeylik dönemini yaşamaktadır. Roma’nın mirasını Roma-Germen İmparatorluğu devam ettirdiği iddiasındadır. Fakat itiraz eden rakipleri vardır. Fransa Krallığı, Avusturya Habsburg Hanedanlığı, Rus Çarlığı ve Polonya Krallığı kültür olarak kutsallığı kimseye kaybettirmek istemeyeceklerdir. İngiltere ve Fransa yüzyıl savaşındadır. İspanya ve Balkan Hıristiyanları savunma durumundadır. İtalyan kentleri kapitalistleşmekte, diğer yandan Rönesans’a önderlik etmektedir. Roma gibi bir şehrin yükselerek birliğini sağlayıp Avrupa için de bir örnek oluşturmaları beklenmemektedir. Gırtlaklarına kadar ticari rekabete girişmişlerdir. Aralarındaki çekişme şiddetlidir. Tek katkıları, son iki yüzyıl içinde Avrupa’ya kentleşmede öncülük etmek ve ticaret kapitalizmini Avrupa’ya yayarak stratejik bir imkân hazırlamak konumundadır. Büyük olasılıkla bu stratejik imkân Avrupa’nın en önemli şansı olacaktır. 16. yüzyıl bunu doğrulayacaktır. Haçlı Savaşları umulduğu gibi sonuçlanmamıştır. Avrupa’nın ne olacağı belirsizdir.
Tam bu sırada Müslüman Araplar hala İberik-İspanya üzerinden stratejik bir tehdit olmaya devam etmektedir. Fransa’ya bir defa girmişler, zorbela çıkarılmışlardır. Balkanlar üzerinden Osmanlı İmparatorları yıldırım hızıyla Avusturya-Macaristan’a ulaşmışlar, Polonya’ya dayanmışlardır. Eğer durdurulmazlarsa, Roma gibi Avrupa’nın siyasi ve kültürel varlığı da sona erebilecektir. 
Osmanlı Türkleri ve İspanya-Endülüs Arapları da biliyorlar ki, Avrupa karşısında nihai zaferi kazanmasalar, kesinlikle peş peşe kaybetme sürecine gireceklerdir. Kuzey Karadeniz üzerinden Moğolların devamı olarak Altınordu Devleti her an Avrupa’ya da saldırabilecek konumdadır.
Reklamlar