Vicdanımız sızlanıyor mu?

Vicdanımız sızlanıyor mu?
Bir bahar, bir bahar daha geçti yanı başımızda. Doğanın son yeşil yaprakları da sararmaya başladı. Dalda çiçekler, çiçeklerde renkler solgunlaşıp albenisini yitirdi. Çıldırtıcı sıcakların, kuraklığın, küresel ısınmanın, kentlerdeki su sorunlarının damgasını vurduğu bir yaz daha göz açıp kapayana kadar yitip gitti…
 Şimdi sonbaharın öngünündeyiz….sonbaharın solgunlaşan renkleri gibi haberler alıyoruz. Şehirlerde olağan olmayan yükselişler ve de olağan alçalmalar devam ederken, dağlardan yine ölüm haberleri alıyoruz. Hoyrat bir elin gül bahçesini biçercesine biçtiği yoldaşlarımızın ölüm haberlerini izliyoruz. Sanki apayrı bir gezegenin, apayrı insanlarının yaşadıklarıymış gibi sadece ve sadece izliyoruz yoldaşlarımızın toprağa düşüşünü….NE YAMAN BİR ÇELİŞKİ…
 Her ölüm erken ölümdür denir. Ama yüreği nasır bağlamış bizler için ölümde yaşamak, her hangi bir iş yapmak gibi olağanlaştı sanki… İnsanlığın esenliği ve halkının özgürlüğü için ölmenin olağanlaşacağı bir zaman dilimin de mi görecektik! Şimdi maalesef öyle bir zaman dilimini yaşıyoruz.
 Dağlarda hayata tutunmanın, sevginin ve özgürlüğün amansız kavgası sürerken, biz şehirdekilerin küçük kaygılar, basit hesaplar üzerinde kopardığımız fırtınanın tozu dumanı kaplıyor her yeri. Yaşamı yaşanmaz, ölümü sıradan kılıyor. Şairin deyimi ile “bir yanımız bahar bahçe, yaprak döküyor bir yanımız” Fakat aynı toplumun bağrında nasıl olur da bu kadar büyük çelişkiler yaşanır, aklım almıyor. Ahlakı kemiren yoksullukla, hırsızlık ve sömürünün ürünü olarak açığa çıkan zenginliğin sağladığı asalakça yaşam…
 Dünyayı yüreğinde ve beyninde taşıyan berrak bilinçlerin yaratığı bilimsellikle, törelerin, din ve mezheplerin ve buzlanmış beyinlerin yaratığı derin cehalet, emekle, emeksizlik yükselişle, alçalma ve sayabileceğimiz binlerce çelişik durum nasıl olurda bu kadar yan yana, koyun koyuna yatar, yaşar hala aklım almıyor. Kentlerde, kasabalarda hayat olağan, ama dağlarda yaşam kan revan….
 Yaşamın son durağındaki bir idam mahkumu şimdi ne düşünür, ne yapar, sevdiğinde ayrılan bir genç,anasını kaybeden bir çocuk, son dostlarını da bir hain bombardımana kurban veren bir yaralı yürek neler hisseder ve neler yapar bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki on bir evladını, on bir yoldaşını, on bir bu çağın ve tüm çağların kahramanını kaybeden ülkemin bugün tepeden tırnağa kan ağladığıdır.
 Bugün şehirler, şehirlerin caddeleri, sokakları ve yoksulluğun mekanı mahallelerde yalnızca hüzün yükseliyor. Minarelerde yükselen ezan sesleri bile hüzün yüklü. Kentlerin şatafatı da, caddelerin neon ışıkları da ve de vitrinlerin albenisi de sihirli gücünü yitirmiş. Her şeyde yalnızca hüzün var. Kime, neye dokunsan ağladı ağlayacak gibi. Ve yürek taşıyanların ve vicdanı nasır bağlamamışların yüzlerindeki hüznü tamamlayan mahcubiyet, hatta utanç… Tarihe karşı sorumluluğu yerine getirmemenin utancı… önderliliğe, onun sevdanın, umudun ve inancın savaşçılarına karşı ödevlerini yapamamanın utancı. Özgürlük kavgasını ve bir halkın var olma davasını günlük basit politik hesapların gölgesinde bırakmanın utancı… Vicdanlarımızın çatlayan nasırlarının yüreklerimizde yaratığı acıların utancı…
 Önderliğimiz bir zamanlar, ülkemin en yürekli ve en bilinçli gençleri en önde yürüdüler ve güneşe gömüldüler demişti. Delila, Roza, Avesta ve 8 yoldaşı da ülkemin bilinci ve halkımın vicdanı olarak en önde yürüyüp göklerin sonsuzluğuna gömüldüler. Onlar çağın dışına itilmiş bir halkın isyan feryatları ve özgürlük ısrarları olarak ne sınırları tanıdılar ne de cellatların ölüm fermanlarını… Özgürlük bir kavga ve yürek işiydi. Ve onlar bu yoldaki her mevziyi alın terleri ve al kanları ile kazandılar. Bundan dolayı bu yoldan durmak, dönmek yoktu umudun ve inancın savaşçılarının hayat kitaplarında.. Kazanılan mevziler ya özgürlük savaşçılarının mezarı ya da özgürlük bayrağının dalgalandığı birer burç olacaktı.
 Şırnak Uludere`de 11 yoldaşımız, tam da sömürgeci cellatlara yakışır bir tarzda kimyasal silahlarla katledildi. Şimdi onlar her biri birer yıldız hüzmesi olarak ülkemizi aydınlatırken, aydınlananların sadece yürek, sadece vicdan sızısı ile sınırlı kalamaması lazım. Şimdi savaşı, kavgayı dağlardan hapsetmeye son verip Ege’ye, Marmara’ya taşırma zamanı. Şimdi Delila için, onun “jinê azad” diyen sesi için, başı gövdesinde koparılan yoldaşımız için, toprağın bağrına serilen 11 yoldaşımız için savaşma ve intikam alma zamanı. Şimdi inancın, umudun ve sevdanın savaşçılarına layık birer yoldaş olmanın günü…
Jêhat Bêrtî
Reklamlar