Hakikat Yolu

Hakikat Yolu
İnsanın kendisine sorduğu ilk soru “ben kimim” sorusudur. “Ben kimim ve nasıl var oldum? Neden var oldum? Doğa ve evren nasıl ve neden oluştu?” İlk sorular “neden” ve “nasıl” sorgulamasıyla başlamıştır. İnsan zihni ve algılayışı geliştikçe bu tarz soruları ve sorgulamaları da bir o kadar çeşitlilik göstermiş ve çoğalmıştır.
Bese ŞİMAL  
Arayış varmaksa eğer hakikate, her arayış neden varmaz ki hedefine?
İlk soru
İnsanın kendisine sorduğu ilk soru “ben kimim” sorusudur. “Ben kimim ve nasıl var oldum? Neden var oldum? Doğa ve evren nasıl ve neden oluştu?” İlk sorular “neden” ve “nasıl” sorgulamasıyla başlamıştır. İnsan zihni ve algılayışı geliştikçe bu tarz soruları ve sorgulamaları da bir o kadar çeşitlilik göstermiş ve çoğalmıştır. 

Hakikat, insanın yaşama dair neden ve nasıl sorularına ve sorgulamalarına verdiği cevaplar bütünüdür. Özgürlük özlemlerine uyumlu ve uygun olarak inşa ettiği yaşam biçimidir. Hakikati insanın özgürlük arayışlarından ve özlemlerinden bağımsız ele almak mümkün değildir. İki olgu da birbirini koşullamaktadır. İnsanın hakikat arayışı aynı zamanda insanın ve insan toplumunun özgürlük arayışıdır. Bu noktada insanın aklına takılan ilk sorulardan biri şu oluyor; hakikat arayışı insan oluştuğundan beri mi var yoksa toplumsal tarihin belli bir zamanından sonra mı başlıyor? 
Özgürlük, varoluşun-oluşumun doğasında vardır. Varolmak, oluşmak bir özgürlük eğilimidir. Varlaşmayı-oluşumu, oluşmak isteyen-oluşan varlık yapısının özgürlük eğiliminden bağımsız ele alabilir miyiz? Mümkün değil. Bir varlık bir varoluş yapısından diğerine değişim geçirirken özünde daha fazla özgürleşmek istemektedir. İçinde olduğu kabuk artık onu sıkmaktadır.  Değişerek, dönüşerek, çeşitlenerek farklılaşma ve çoğalma istemi, ihtiyacı duymaktadır. Varlığın ve oluşumun doğası çoğalmayı, çeşitlenmeyi gerektirmektedir. Bu oluşum sürecini sağlayan enerji akışına özgürlük ve hakikat arayışı demek mümkündür. Evrendeki ve doğadaki tüm canlılar açısından bu akış, ortak bir özelliktir ancak insan toplumu, doğanın en gelişmiş varoluşu olarak özgün olarak da çok sayıda özellik taşımaktadır. 

Özgürlük eğilimi

Doğanın özgürlük eğilimi en çarpıcı ifadesini insan oluşumunda bulmaktadır. Önder Apo’nun da ifadesi ile gerçekten ‘’doğa sanki merakını yenmek için insanı yaratmıştır’’ İnsan tüm doğa adına varoluşu sorgulamakta ve hakikate doğru iz sürmektedir. Toplumsallık insanın hakikate iz sürüşünün en anlamlı ve en değerli tarihi zamanlarındandır. Komünal, demokratik,  ahlaki ve politik değerler etrafında oluşan toplumsallık, en büyük anlamını ve değerini on bin yıla yaklaşan bir tarihsel dönemde bu değerleri hakim kültür haline getirmesinden almaktadır. Toplumsallığın büyük anlamı tarihin bu uzun zaman diliminde insan ve toplumu için tüm yaşamsal koşulları ve imkanları yaratmış olmasında yatmaktadır. Toplumsallığın büyük bir anlam taşıması bir de evreni dolduran, yaşamı güzelleştiren ve zenginleştiren tüm canlı oluşumların yapısını ve mirasını onurluca temsil etme yeteneğini göstermesindedir. İnsan doğasına uygun kurulan bu ilk yaşam biçimi, hakikatin somutta vücut bulmasıdır.

Hakikat soyut mudur?

Hakikati soyut arayışlar biçiminde düşünmek yanlıştır. Hakikat, özgür yaşam arayışı olduğu kadar bu arayışın yaşam bulmuş halidir de. Somut yaşamdan kopuk bir hakikat tanımlaması tam olarak hakikati tanımlayamaz. Yaşamdan kopuk bir hakikat olamaz. Ama insan,  kendi doğasına uygun yaşamlar da kursa daha iyisini ve güzelini oluşturma arayışında olacaktır. Bu anlamda hakikatin dayandığı keskin bir sınır veya durak yoktur. 
İnsan, doğasına uygun yaşadığı sürece hakikat, insan yaşamının özünü oluşturur. Yaşamın iyi, güzel, özgür, huzurlu, anlamlı oluşu insanın ve insan toplumunun kendi doğasına uygun yaşamasıyla bağlantılıdır. İnsanlık yaklaşık olarak 10 bin yıl kadın eksenli yaşamda hakikat içinde yaşamıştır. İnsanlığın hakikatini kaybetmesi doğasından uzaklaşmasıyla birlikte gelişmiştir. İnsan kendisine ve toplumuna ne kadar yabancılaşmış ve uzaklaşmışsa o oranda da hakikatten uzaklaşmıştır. Hakikatini yitirmiştir. İnsanın hakikatini yitirmesi hakikate ulaşmada kullanılacak yöntemleri gündeme getirmiştir. İnsanlık tarihinde gündeme giren yöntem sorunu ilk olarak hakikatin kaybedilişiyle ortaya çıkmıştır. Öncesinde böyle bir sorun yoktur. 
Kaybediş 
Peki, insan ne zaman özünü yitirdi? Yitirilen öz nasıl oldu da hakikat yitimine yol açtı? İnsanlık özünü iktidar arayışı ile yitirdi. Ne zaman ki küçük insan grupları, toplum üzerinde tahakküm kurma arayışına girdi işte o zaman  insanlık da hakikatini adım adım yitirmeye başladı. Hakikatin panzehiri iktidardı. İktidar hakikatin inkarı üzerinden gelişti. İktidar arayışı insanın kendisine en büyük ihanetiydi. 
İktidar bir zorunluluk muydu? Hayır! İnsan toplumu on bin yıl boyunca iktidar olmadan huzur ve büyük bir anlam içinde yaşadı. İktidara, ezmeye, sömürmeye ve köleleştirmeye ihtiyaç duymadan yaşadı. İnsan toplumu, iktidar ve bu iktidarın yaşam bulmuş biçimi olan zulüm sistemine ihtiyaç duymadan binlerce yıl özgürlük içinde tüm insanlığa yetecek değerler yaratarak yaşadı.
Hakikat arayışında çeşitli yöntemlerin belirdiği süreç iktidarcı-hiyerarşik sistemin kuruluşuyla birlikte başlamaktadır. Daha da somutlaştırırsak devletçi Sümer uygarlığı bu tarz bir arayışın başlangıcını oluşturmaktadır. Bu tarihten sonra artık on bin yıllık ana kadın eksenli doğal toplum yaşamı ve hakikat sistemi, erkek egemenliğinin iktidar sistemiyle birlikte tarih sahnesinden adım adım silinmektedir. Hakikat sisteminin yıkılışı bin yıllara yayılan çok kanlı bir savaş ve kadının direniş sürecine dayansa da hakimiyet gittikçe erkek egemenlikli iktidar sistemine kaymaktadır. Hakikat rejiminin yaratıcısı kadın ise tarihin en silik ve anlamsız nesnesine dönüşmektedir. Kadın eksenli kültürün ve sistemin yenilgisi hakikatin yenilgisi anlamına gelmektedir. 

Derin çelişki

Erkek egemenlikli devletçi hiyerarşik sistem tarafından kadın eksenli hakikat sistemi yenilgiye uğratılsa da zayıflasa da varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Toplumsal direniş ve mücadele belli oranda hakikati korumayı bilmiştir. Bu direnişler toplumun tarihsel hafızasını canlı tutmuş ve yitirilen hakikati kazanmanın umudunu, ideasını sürekli kılmıştır.  Hakikat arayışı her dönem kendi koşulları içinde farklı bir biçime bürünmüştür. Bir dönem ismi mitoloji olmuş, bir dönem din, bir dönem felsefe, bir dönem bilim olmuştur. Her bir biçim de hakikatini kaybeden insanın hakikate ulaşmada geliştirdiği yol ve yöntem değeri taşımıştır. Hakikate ulaşma yöntemleri sadece bu yöntemlerle de sınırlı kalmamıştır. Sayısızca yöntem geliştirilmiş ancak en etkili ve sonuç alıcı yöntemler olarak geriye bu dört temel yöntem anılır olmuştur. 
Hakikati açıklama yöntemlerinin hakikati anlamada önemli katkıları olmuştur. Ancak hakim iktidar güçlerinin denetimi altına girdikleri noktada insan toplumuna ve doğaya en büyük zararı vermişlerdir. Bu bilme yöntemleri bilgiyi egemenlerin denetimine koyarak iktidar ve sömürü sistemini-rejimini çok etkili bir biçimde beslemişlerdir. Başlangıçta amaç iktidar sistemine hizmet olmasa da egemenin kontrolüne girmekle birlikte esas amaca ters düşülmüştür. Bu noktadan sonra rolleri artık hakikate ulaşma değil, iktidarı güçlendirme olmuştur. Tarihin en büyük trajedilerinden biri de bu olsa gerek. Hareket noktası ile ulaşılan nokta arasındaki derin çelişki! 

‘’İnsanlığın geçmişi her zaman daha gerçektir’’

Söylence, efsane olarak nitelendirilen mitoloji, gerçeği açıklamada kullanılan en uzun süreli yöntemlerden biridir.  Ara dönemi kapsadığı için ana kadın eksenli hakikat sisteminin anıları oldukça canlıdır. Hakikat sistemi ile iktidarcı sistem arasında kıyasıya bir savaş yaşanmaktadır. Tanrıça İnanna ve Tanrı Enki, Tanrı Marduk ve Tanrıça Tiamat, Tanrıça İsis ve Tanrı Osiris, Tanrı Zeus ve  Tanrıça Artemis savaşını anlatan mitoslar kendi dönemlerinin en iyi hakikat açıklayıcı söylenceleridir. Bu söylencelerde örtük de olsa hakikati görmek daha fazla mümkündür. Önder Apo’nun ‘’İnsanlığın geçmişi her zaman daha gerçektir’’ sözü adeta bu süreçlerin karakterini anlatır gibidir. Söylenceler erkek egemen sistemin gelişim seyrine paralel olarak biçim değiştirir. Zaman ilerledikçe söylencelerde kadın silikleşir, toplumun öz dinamikleri, ahlaki ve politik değer yargıları darbe yer ve gittikçe yerini korkutucu, zalim ve mutlak tanrılara bırakır. Artık söylenceler tanrıların sınırsız tahakküm güçlerini simgeleyen imgelerle doludur. Zaman, Tanrıçanın ekseninde oluşan hakikat değerlerinin anlamını yitirdiğini, zalim ve zorba tanrıların çalmaya dayalı birikimlerinin yeni sistemin hakikat değerleri haline geldiğini göstermektedir.  

Hakikat ve Tanrının yeryüzündeki tezahürleri

Rahip krallar süreci ile birlikte mitolojiler karakter değiştirir. Hakikati açıklama araçları olmaktan çıkarak rahip kralların iktidarlarını meşrulaştırma araçlarına dönüşürler. Hakikati bilme yöntemi hakikatten uzaklaşarak iktidarın en değme silahı haline gelip, sömürü mekanizmasını meşrulaştırarak, kullaşmayı derinleştirir. Özne-nesne ayrımı fiili olarak bu dönemde başlar. Söylencelerde sıkça geçen Tanrının ‘dışkısından’ yaratılan erkek, özne, erkeğin ‘kaburga kemiği’nden yaratılan kadın ise nesnedir. Tanrının  ‘yeryüzündeki tezahürleri’ olarak Rahip krallar tanrı, tahakküm altında tuttukları toplum ise nesnedir. Hükmedenler özne, sömürdükleri doğa ise nesnedir. Bu dönemle birlikte hakikat artık tümden kimlik değiştirmiştir. Hakikat rahip kralların kendisinde somutlaşmıştır. Sömürüye dayalı güç birikimi hakikat olarak tanımlanmaktadır ve iktidar gücü kendisine ‘hakikat benim’ demektedir. Bilme yöntemlerini ele geçirmiş ve kendi hizmetine koşturmuş durumdadır. İlk dönemlerde mitolojik yöntemin hakikati açıklamada belli düzeyde katkıları olsa da ilerleyen aşamalarda iktidar güçlerinin elinde hakikati gizlemede çok etkili bir silah haline dönüşmüştür. Bu yöntem kullanılarak insanlar iktidar güçlerinin kulu-kölesi olmaya inandırılmış ve kulluk felsefesi geliştirilmiştir.    
İnsan zihni ve algısı geliştikçe hakikati açıklama yöntemlerinde de değişiklikler olmuştur. Mitolojik yöntemden sonra kullanılan dinsel yöntem de insanlık tarihinde en uzun süre kullanılan yöntem olma özelliği taşımaktadır. Kral tanrılar çağı toplumsal değerlerin büyük baskı altına alındığı, toplumun ahlaki ve politik değerlerinde büyük yıkımların yaşandığı bir çağdır. Kral tanrılar iktidarlarını hakikat olarak meşrulaştırmış, dünyada tek gerçeğin ve doğrunun kral tanrılar olduğu algısını etkili bir ideolojik mücadele ile insanlara kanıksatmışlardır. Kral tanrıların ağızlarından çıkan her söz kesin uyulması ve uygulanması gereken birer kanun haline gelmiştir. Artık süreç kanunun demiri kestiği bir süreçtir. İnsan ve toplumu kral tanrıların baskısı ve zulmü altında büyük acılar yaşamaktadır. Tüm insanlık değerleri ayaklar altındadır. İnsan, kral tanrılar nezdinde bir böcek kadar bile bir değer ve anlam taşımamaktadır. 

‘’Söyle, sen kimsin?’’ 

Zerdüşt bu dönemin en büyük hakikat arayışçısıdır. İnsana ve insan iradesine değer veren Zerdüşt, büyük bir ahlak devrimcisi ve hakikat aşığıdır. Zerdüşt, hakikati özgür ahlakta görmektedir. Adeta ahlakı olmayanın hakikatinin de olamayacağı görüşünü savunur gibidir. Zerdüşt, toplumun huzur içinde yaşamasını iradeli ve özgür bireye dayandırmakta, kadın ile erkeğin birbirinin iradelerine saygılı bir biçimde eşit ve özgür yaşamasını savunmaktadır. Doğayla dostluğu felsefesinin temeline oturtmaktadır. Zerdüşt’ün ahlaklı yaşam felsefesi ilerde gelişecek olan felsefi yönteme temel oluştururken diğer yandan ise tek tanrılı dinlere esin kaynağı olmaktadır. Zerdüşt, iyi tanrı Ahura Mazda ile kötü tanrı Ehriman arasındaki savaş anlayışı ile hakikat arayışçılığına yeni bir yaklaşım geliştirmektedir. Kendisini hakikat haline getiren kral tanrıların gerçek yüzlerini ve hakikatsizliklerini deşifre etmektedir. Zalimin, sömürücünün, tahakkümcünün, kötünün hakikat olamayacağını, hakikatin, insandan yana, insana dost, iyi ve aydınlık tanrıda olduğunu savunarak insan toplumunun karartılmış ve çarpıtılmış bilinçlerini aydınlatmaktadır. Kendisini hakikat yerine koyan zalim karanlık tanrısına ‘’Söyle, sen kimsin?’’ diye bağırarak gölgesinden korkar hale gelmiş insana güç ve cesaret vermektedir. 
Tek tanrılı dinler, Zerdüşt’ün hakikat arayışçılığını kendilerine güç kaynağı yapmışlardır. Tek tanrılı dinlerin tanrı nitelikleri çağının koşullarına göre farklılıklar taşısa da Zerdüşt’ün iki tanrısının toplam özelliklerini bağrında taşımakta ve bu konuda belirgin bir sentez durumu göze çarpmaktadır. Tanrı, insanlara fazla uzak,  yabancı ve düşman değildir. İyi insanı cennetle ödüllendiren kötü insanı ise cehennemde cezalandıran, iyilik ve güzellikten yana bir tanrıdır. Güçlüdür, kudretlidir, gücü her şeye yetendir, her şeyi yaratan ve öldürendir. Var eden ve yok edendir. Gerektiğinde seven ve gerektiğinde tüm hışmıyla üzerine yürüyendir. Gerektiğinde hoş gören ve gerektiğinde zulmedendir. Yeni tanrı da mutlak gücü temsil etmekte ve insanlığın hakikat arayışında son sınırı oluşturmaktadır. Tanrıya boyun eğmek, buyruklarına uymak, hakikate uygun yaşamak anlamına gelmektedir. Artık insanlığın tüm çabası sorgulamadan tanrıyı kavramaya ve buyruklarını itirazsız yerine getirmeye odaklanmıştır. İnsan ve Toplum, tanrı adına her yere sürülen ağzı var dili yok, beyni var düşüncesi yok bir sürüye indirgenmiştir. Bu yöntem başlangıç itibariyle toplumun temel ahlaki ve politik değerlerine önem vermesinden kaynaklı ahlaki değerlerin yükselişinde belli bir anlam ifade etse de ‘mutlak tanrı’ ve ‘hakikat tanrı’ anlayışıyla insanın ve toplumun başına en büyük belaları getirmekten de geri kalmamıştır. Hakikati açıklamada kullanılan dinsel yöntem, insanlığı derin bir karanlığa sürüklemiştir. Sonraki tüm iktidar güçleri bu karanlık çağlardan beslenerek varlığını sürdürmüştür. Varlığın ve varoluşun öz yapısını dıştan mutlak bir gücün varlığına ve yaratıcılığına bağlayan bu düşünde biçimi, insan ve toplum olgusunu tümden nesneleştirerek koca bir anlamsızlık yığınına dönüştürmüştür. İnsanı hiçbir iradesi, gücü ve yeteneği olmayan basit ve sıradan bir varlık derecesine indirmiştir. 

Tanrı, insan, toplum

Bu yöntem, tanrı olgusunu insanın ve toplumun dışında, insan düşüncesinden bağımsız bir olgu biçiminde ele alarak insanın ve toplumun sosyal bir olgu olma gerçeğini yadsımıştır. Oysa tanrı yaratımı, insan toplumunun yaratımıdır. İnsan ve toplum, tanrı yaratımı değil, tanrı, insan ve toplum yaratımıdır. Tanrı kavramını ortaya çıkaran ve ona her dönemin koşullarına ve karakterine göre çeşitli vasıflar yükleyen insanın kendisidir. Tanrı, insan yaratımı olup, insanın dışında bir gerçeklik değildir. Tanrı, Önder Apo’nun da ifadesi ile ‘’Toplumun hafızası ve ortak kimliğidir. Toplumun ortak vicdanı ve zihnidir.’’ Tanrı, insan toplumunun kendisini ifadelendirme,  tanımlama ve kimliklendirme biçimidir. Kadın eksenli hakikat sisteminin hakim olduğu doğal toplum sürecinde de toplumsal kimlik olarak tanrıçalar vardır. Totem klanın ortak vicdanı, zihni ve kimliğidir. Bu dönem tanrıları toplumun üstünde, dışında veya topluma düşman tanrılar değildi. Aksine toplumu ile iç içe yaşayan, onunla birlikte sevinen, üzülen, paylaşan, toplumuna dost ve toplumuyla barışık tanrılardı. Demek ki toplumsal yaşamın realitesi ve niteliği toplumun kavramlaştırdığı tanrının realitesini ve niteliğini de belirlemektedir. 

Din de Tanrı da insan ve toplum yaratımı olan metafizik olgulardır. Tıpkı ahlak, sanat, kültür, politika, felsefe, bilim gibi din ve tanrı da metafizik insan yaratımıdır. Önder Apo bu olgularla birlikte insanın da metafizik bir olgu olduğunu söylemektedir. Gerçekten düşünüldüğünde insan metafizik bir olgu olmasaydı toplumsallık gelişebilir miydi? İnsan, fiziğin ötesine geçerek toplumsallığı geliştirmiş olmuyor mu? İnsan, maddi doğadan çıkıp, doğayı aşarak ikinci ama metafizik ağırlıklı bir doğa yaratmıyor mu? Bir bakıma doğa özgürleşmek için insana, insan ise doğayı aşmak için toplumsallığa yol açmıyor mu? Yani maddi doğa özgürleşmek için insanı, insan ise özgürleşmek için toplumu mu yaratıyor? Sonuç buysa peki bu durumda insan da insanın yarattığı toplum da metafizik bir olgu olmuyor mu? Ve yine bu durumda insan yaratımlarının önemli bir bölümü metafizik kapsamına alınırsa hakikat açıklamasında doğru yöntem de tutturulmuş olmuyor mu? 
İnsanlaşan doğa fiziğin ötesine geçerek kendine özgü ve özel metafizik bir evren yaratmıştır. İnsanlaşarak toplumsallaşan, toplumsallaşarak da insanlaşmasını kalıcılaştıran doğa, metafizik bir evren yaratırken dinsel yöntem bu hakikati tümden gizleyerek tanrı ve din olgularını en kaba ve sığ nitelendirmelere tabi tutup hakikati katletmiştir. İnsan metafizik özelliklere sahip olmasaydı farklı bir doğa ve evren anlamına gelen toplumsallık nasıl bir izaha kavuşurdu? İnsan olgusunu metafiziksiz tanımlamak mümkün görünmemektedir. İnsan varoluşu itibariyle metafizik bir yapıya sahiptir. Bundan uzak bir insan ve toplum yorumu veya hakikat yorumu her türlü sapmaya açıktır. 

Din afyon mudur?

‘Din afyondur, din yobazlıktır, din bağnazlıktır’ demek ancak insan zihnini daha fazla bulandırmaya hizmet edecektir. İktidarcı hiyerarşik sistem kurucuları ve sürdürücüleri dinsel yöntemi iktidar ile bütünleştirerek insan ve toplum zihninde en büyük çarpıtmayı yaratmakla ünlüdürler. Tek tanrılı din olgusunu iktidarlarını mutlaklaştırmada, meşrulaştırmada çok etkili bir araç olarak kullanmışlardır. Bu yöntem insanları köleleştirmede büyük bir rol oynamıştır. Bugün halen de toplumu koyun sürüsüne dönüştüren kadercilik felsefesi, kaynağını bu yöntemin kullanım biçiminden almaktadır. Bu hiçbir kuşkuya yer bırakmayan çok aleni bir durumdur. Ancak din olgusu da tıpkı diğer metafizik olgular gibi metafizik insanın metafizik yaratımıdır. İnsan dış ve iç evren karşısında karşılaştığı acıları, sevinçleri, kötülükleri, iyilikleri, güzellikleri, çirkinlikleri, korkuları, şaşkınlıkları, hayretleri kendi yarattığı bu olguyla dengelemektedir. 
Dinsel yöntem, iktidarcı ve hiyerarşik güçlerin eline geçince topluma karşı çok yıkıcı bir silah haline gelmiştir. Bu silahı kullanarak devletçi-tekelci sistem kendisini mutlak yaratıcı güç olarak lanse etmiştir. İnsanın yaratıcı, oluşturucu yeteneklerini yadsıyarak tanrıya mal etmiş, kendisini ise tanrının yeryüzündeki biçimi olarak meşrulaştırmıştır. İnsan ve toplum, doğal yeteneklerinden uzak düşürülerek, kulluk anlayışına teslim edilmiş, kendisini inkar üzerinden derin bir yabancılaşma sürecine tabi tutulmuştur. Bu biçimde tanrı ve özünde de devlet köleliliği bir yaşam biçimi haline getirilmiş, bu yaşam tarzı değişmez kader olarak insanların iliklerine kadar işlenmiştir. İnsanların ruhsal dünyaları hileli kurguların ürünü olan cennet ve cehennem sınırlarına sıkıştırılmıştır. Dinsel yöntem çıkış itibariyle toplumun ahlaki değerlerinde bir yükselişe yol açsa da iktidar ile bütünleştiği ve iktidarın hizmetine girdiği noktada topluma ve hakikate düşman kesilmiştir.

Yeni ufuklara
Zerdüşt ve çağdaşı sayılan Buda ile başlayan felsefi yöntem hakikati açıklamada ve toplumun ahlaki-politik değerlerini korumada önemli bir rolün sahibi olmuştur. Doğmaları sorgulama, yorum geliştirme, anlamın ve bilginin- bilmenin izini sürme, bilgiyi sevme, bilgeliğe erme anlamı taşıyan felsefi yöntem, karanlık çağlarda insanlığın yolunu aydınlatan bir ışık olmuştur. Felsefi yöntem akla yüklenerek aklı, özne haline getirerek insanlara kader diye benimsetilen doğmaları bir bir yıkmış ve bilimin-aydınlanmanın yolunu açmıştır. Böylelikle akıl, kendisini kuşatan sınırları yıkarak ufuklara yelken açmıştır. 
Aklın duygudan, felsefenin ahlakta kopması

Felsefi yöntem temeline ahlakı aldığı ölçüde insanlık değerlerine en büyük katkıyı sunmuştur. Ahlaktan uzaklaştığı noktada ise insanlığa en büyük zararları vermiştir. Felsefi yöntemin ahlaktan uzaklaşmasının nedeni iktidar ile kurduğu ilişkidir. Felsefi yöntemin iktidarın hizmetine girmesi felsefenin ahlak ile ilişkisini koparmıştır. Ahlaktan uzaklaşan felsefe hakikatten de uzaklaşmıştır. Felsefi yöntemin hakikat ile ilişkisini belirleyen nokta; toplumun ahlaki ve politik değerlerine önem vermesi ve toplumun öz dinamiklerine dayanmasıdır. Felsefi yöntemin toplumun öz dinamiklerinden uzaklaşması ve toplumun inkarı üzerinden gelişimi, felsefi yöntemi kullanan iktidar güçlerine yeni sömürü alanları açmıştır. Etik ölçü gözetmeden her şeyi sorgulayan akıl, dizginlerinden boşalmış, toplum karşısında dehşet bir silaha dönüşmüştür. 
Felsefi yöntemin ahlaktan kopması özne-nesne ayrımını derinleştirmiştir. Akıl, özne haline gelirken onun dışında kalan her şey nesneleştirilmiştir. Akıl, duygudan kopmuştur. Akıl özne, duygu nesne olmuştur. Akıl, bedenden kopmuştur. Akıl özne, beden nesne olmuştur. Akıl, toplumdan kopmuştur. Akıl özne, toplum nesne olmuştur. Akıl, doğadan kopmuştur. Akıl özne, doğa nesne olmuştur. Akıl, kadın doğasının dışında ele alınmış ve erkeğe ait bir erdem olarak kabul edilmiştir. Erkek aklı özne, kadın ise akılsız sayılmıştır. Neticede akıl, egemen erkeğe ait kılınmış, erkek, egemen iktidarın öznesi haline getirilmiş ve iktidar alanının dışındaki her şey nesne görülerek her türlü saldırıya ve işgale açık tutulmuştur. 
Ahlaktan kopan felsefi yöntem,  batı düşünce geleneğinin temel taşlarını döşemiştir. Platon ve öğrencisi Aristo duygudan kopan analitik akla dayanan batı düşünce geleneğinin ilkleri ve başlatıcıları olarak egemen tarihin sayfalarında büyük bir yer ve değer görmüşlerdir. Ardılları Bacon, Descartes ve Newton bu mirasa layıkıyla sahip çıkarak kapitalist tekellerin elinde ‘oyuncak’ hale gelen ve ‘makineleşen’ bir dünya görüşü oluşturmuşlardır.  Bu düşünce yapısıyla duygudan kopan, ahlaktan, vicdandan uzaklaşan akıl, toplum üzerinde her türlü zulmü, baskıyı, şiddeti, katliamı ve kısacası ahlaksızlığı geliştirmeyi meşru saymıştır. İktidar eliti dışında her şeyi dizginsiz sömürü ve gasp alanlarına dönüştürmüştür. İktidar alanlarının dışındaki tüm toplum en küçük hücrelerine dek sömürülmüştür. Toplum gibi doğanın sömürülmesi ve tahrip edilmesi de meşru görülmüştür. Bitkisinden hayvanına, insanından toplumuna, kadınından erkeğine, çocuğundan yaşlısına her şey iktidarın hizmetinde görülmüş, köle muamelesine tabi tutulmuştur. Toplumun öz dinamikleri ciddi anlamda tahrip edilmiştir. İktidarın güdümüne girerek aklı, ‘mutlak-tek gerçek’  ve ‘Hakikat’ haline getiren felsefi yöntem ilerde gelişecek olan bilimciliğe de en önemli zemini hazırlamıştır.

Yeni Tanrı

Zamanın içinde çağlar aşarak yol alan insanlık, yitirdiği Hakikati arama çabasından hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Toplum büyük baskılar ve acılar yaşasa da geride kalan hakikat kırıntılarını korumada ısrar etmiş ve direnmiştir. Öz dinamikleri, ahlaki ve politik değerleri ciddi anlamda dağıtılıp tahrip edilse de toplum, hakikat düşmanlarına karşı onurlu duruşunu koruma mücadelesini kesintiye uğratmamıştır. İktidar tekellerinin sömürü nesnesi haline getirilmeyi içten içe kabul etmemiş fırsat bulduğu anda büyük bedelleri göze alarak isyan ve direniş içine girmiştir. Sayısızca isyan ve başkaldırı yapmış, sayısızca gizli örgütlenmelere gitmiştir. Çok iyi biliyoruz ki insanlık tarihi, haddi ve hesabı olmayan görkemli özgürlük direnişlerine, çok güçlü felsefi ve düşünce akımlarına tanıktır. 
Duygudan, ahlaktan, vicdandan kopan erkek egemen analitik akıl, yaşamı, kâr-sermaye adına kan gölüne çevirirken bunu bir defa da bilim adına yapmaktadır. Deneye dayanmayan hiçbir şeyi gerçek ve hakikat kabul etmemekte insanlığın başına duygusuz ve ruhsuz yeni bir zalim tanrı çıkarmaktadır. Bu yeni tanrının adı da bilim olmaktadır.
Hakikati açıklama adına yola çıkan bilimsel yöntem insanlığa yararlı birçok teknik ve bilimsel gelişmeye yol açıp yaşamı kolaylaştıran, dünyanın bir ucunu diğer ucu ile buluşturan, dünya insanlığını bir birine karşı duyarlı ve sorumlu kılmaya çalışan, insanları ve toplumları birbirinden haberdar kılarak acıları ve sevinçleri ortaklaştıran bir rolün sahibi olsa da ve bu anlamda insanlık hakikatini açığa çıkarmada belli bir çabanın sahibi olsa da diğer yandan ise toplum ve doğa düşmanı iktidar odakları ile ilişkisini geliştirip onların güdümüne girerek büyük bir belaya dönüşmekten de kurtulamamıştır. 

Zıtlık

Ahlaktan kopan felsefi yöntem bilimsel yönteme ebelik rolü oynamıştır. Bilimsel yöntem ile özne ve nesne ayrımı çok daha fazla derinleşmiştir. İdeolojik bir olgu olan düalizm anlayışı bilimsel yöntem ile zirve yapmıştır. Bu anlayış ile birlikte toplumsal doğa da dahil doğadaki her şey karşıtlık temelinde ele alınmış, doğal ikilimler dahi birbirine düşman hale getirilmiştir. Erkek özne, kadın ise nesneleştirilerek erkeğin kadın üzerindeki zulmü ve tahakkümü meşrulaştırılmıştır. İktidar tekelleri özne, toplum ise nesneleştirilerek iktidar odaklarının toplum üzerindeki sömürüsü ve katliamı meşrulaştırılmıştır. Yine sömürü mekanizması özne, doğa ise nesneleştirilerek doğa üzerindeki her türden tahrip ve yıkım meşrulaştırılmıştır. 

Kanı hiç kurumayan kılıç

İktidar ile bütünleşen bilimsel yöntem, hakikat düşmanlığını geliştirmede geçmiş yöntemleri aratır duruma gelmiştir. Akla dayanan, gözün gördüğü deneyi ve olguyu put haline getirerek insan zihnini en acımasız tarzda bir şekillendirmeye tabi tutmuştur. Cansız, ruhsuz, duygusuz doğmalar ile insan zihnini doldurarak şiddet kullanmada,  kan dökmede ve acı çektirmede sınır tanımayan koca insan yığınları yaratmış, kar ve sermayeye endeksli iktidar zihniyetini ve anlayışını topluma yayarak yapısallaştırmıştır. Toplum adeta şiddeti ve acıyı üretir duruma gelmiştir. Baskı ve tahakküm, erkeğin kadına, kadının çocuğa, çocuğun hayvana, bir topluluğun diğer bir topluluğa, bir halkın diğer bir halka karşı kullandığı bir realite haline gelmiştir. Savaş, şiddet, tahakküm ve itaat günlük işleyen ve üretilen toplumsal bir gerçeklik halini almıştır. Toplum, Önder Apo’nun ifadesi ile ‘’kanserli, hastalıklı’’ bir yapıya bürünmüştür. Ruhsal ve psikolojik hastalıklar tüm hastalıkların başına yerleşmiştir. Toplumdan, toplumsallıktan koparak yalnızlaşma eğilimi, birçok hastalığın temel nedeni haline gelmiştir. Bireycileşen insan, duygusal ve ruhsal bir erimeyi yaşayarak yaşamın anlamından kopmuş, manevi ve moral gücünü yitirerek derin bir boşluğa sürüklenmiştir.  Depresyon, yalnızlık, bunalım, intihar, toplum yaşamının doğal ve kaçınılmaz bir parçası haline gelmiştir.
Bozulan ve canavarlaşan egemen insan, toplumun olduğu kadar doğanın da dengesini bozmuştur. Doğanın bozulan dengesi atmosferdeki doğal gaz dengesini alt üst etmiştir. İklimleri değiştirmiş, dünyanın bir tarafı sıcaktan ve susuzluktan kavrulurken bir tarafı kasırgalara, tsunamilere maruz kalmış, sellerle, fırtınalarla boğuşur hale gelmiştir. Bunun sonucu olarak her gün dünyada binlerce insan ölmekte bir o kadar insan ise, sakat, aç, susuz ve barınaksız kalmaktadır. Açlıktan, fuhuştan dünyaya yayılan hastalıklar her gün binlerce insanın yaşamını yitirmesine neden olmaktadır. Dünya, adeta acı çeken,  kan ve gözyaşı döken biçare insanların inleme mekanı haline gelmiş durumdadır. Bütün bu sonuçlar kuşkusuz büyük hakikat yitimleridir. Yaşamın anlamının bittiği nokta hakikatin de bittiği noktadır. İktidar ile bilim birliği hakikatin başında Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır. Kanı hiç kurumayan bu kılıç, her gün milyonlarca insanın başını kesmektedir.

Her şey meta

İktidar ile bütünleşen bilimsel yöntem yeni bir tanrı tapınımı olan pozitivizmi geliştirmiştir. Pozitivist bilimle maddi olan her şey fetişleştirilmiş, maneviyat yadsınmış ve insan maneviyatı alay konusu edilmiştir. Maddi dünya ve bu dünyanın çarkını çeviren kâr-sermaye-para üçlüsü tek hakikat haline getirilmiştir. Felsefe ve ahlak tümden bilimin dışına atılarak toplum, temel direniş gücünden yoksun bırakılmak istenmiştir. Pozitivist bilimin dayandığı liberal ideoloji “bırakınız yapsınlar, bırakınız satsınlar” felsefesiyle tüm muhalif güç odaklarını ve toplumun temel direnç noktalarını sistemin içine çekerek denetime almıştır. Liberal ideoloji temelinde reel sosyalist, sosyal demokrat, anarşist, feminist ve oryantalizm karşıtı geçinen sisteme muhalif güçler sistemin hizmetine koşturulmuştur. Pozitivist bilime dayanan liberalizm, iktidar güçlerinin çıkarına uygun biçimde zaman zaman özne-nesne ayrımını ve karşıtlığını derinleştirmiş zaman zaman ise bu ayrımı yok sayarak her şeyi özneleştiren bir durum, bir yanılsama yaratmıştır. Ne zaman hangi kullanım biçimi daha çok kâr getiriyorsa ona uygun da bir yöntem belirlemiş, geliştirmiştir. Her şeyi metalaştırıp paralaştırarak özne-nesne ayrımını farklı bir şekle büründürmüştür. 
Hakikati açıklamada en etkili rol oynaması gereken bilimsel yöntem, felsefe ve ahlakı tümden dışlayarak, analitik zeka ile duygusal zeka arasına keskin sınırlar koymuştur. Bilimsel yöntemin bu tarzda kullanılması milyonlarca insanın ölümüne neden olan atom bombasına, insanlığın yaşamını ve doğayı tehdit eden nükleer, kimyasal, biyolojik silahlara yol açmıştır. Bilim yöntemini bilimciliğin hizmetine koyan egemen analitik erkek akıl,  4 yılda 20 milyondan fazla insanın ölümüne ve bir o kadar insanın da sakat kalmasına neden olan 1. Dünya savaşına, 50 milyondan fazla insanın ölümüne, sakatlanmasına neden olan 2. Dünya savaşına ve bu savaşları katlayarak süre giden bölge, dünya savaşlarına yol açmıştır.

Eksik nerde

Hakikati açıklama ve hakikate ulaşma adına geliştirilen tüm yöntemler iktidar tekellerince ele geçirildiği andan itibaren insanlığı hakikatten daha fazla uzaklaştıran, hakikati daha fazla gizleyen ve hakikati katleden kanlı araçlara dönüşmüşlerdir. Bu gerçeği derinliğine çözümleyen Önder Apo, hakikati açıklama adına geliştirilen yöntemleri ciddi anlamda sorgulamakta ve eleştiriden geçirmektedir. Çıkışını ve belli bir döneme kadar gelişimini hakikati açıklama ve savunma anlamında değerli ve anlamlı bulmakla birlikte; iktidar ile bütünleştikleri noktada aldıkları biçimi hakikatin yıkılmasında ve tasfiyesinde çok tehlikeli görmekte ve bu noktada kapsamlı, köklü eleştiriler geliştirmektedir. Önder Apo, hakim tüm yöntemler açısından temel eksikliği hakikati açıklamada insanı ve toplumu temel veri almamalarına bağlamaktadır. Önder Apo, hakikati açıklamada yöntemi gereksiz ve anlamsız görmemekte aksine doğru yöntemin büyük önemini vurgulamaktadır. 
Sermaye, kar ve sömürüye dayanan birikim anlayışı, erkek egemen sistemin hakikat anlayışıdır. Bu anlayış demokratik toplumun anlayışı değildir. Önder Apo’nun ‘’TOPLUMSAL GERÇEKLİKLER İNŞA EDİLMİŞ GERÇEKLİKLERDİR’’ belirlemesi hakikati açıklamada en çarpıcı belirlemedir. İnsanın toplumsallığına dair tüm gerçeklikler insan eli ve zihniyle inşa edilen gerçekliklerdir. Dıştan, olağanüstü bir gücün oluşturduğu gerçeklikler değildir. Toplumsal gerçeklikleri dış güce bağlayan anlayış, sömürgeci ve hakikat karşıtı anlayıştır. Bu anlayış toplumsal gerçeklikleri dıştan olağanüstü bir güce dayandırarak kulluk sistemini meşrulaştırmakta ve kulluk felsefesiyle toplumu kontrolde tutmaya çalışmaktadır. 
İnsanı ve toplumu temel almayan tüm yöntemler toplumdan kopmaya, iktidar odaklarına kapaklanmaya ve amacından sapmaya mahkumdur. Tarihte yaşanan tüm deneyimler bu gerçeği çok açık ve çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu durumda başa dönerek “Hakikat nedir?” Sorusunu tekrardan sorma ihtiyacı vardır. 

‘’Hakikat aşktır! Aşk özgür yaşamdır! Anlamlı yaşamdır!’’

Hakikat, insan ve toplum yorumuna gidilmeden doğru bir açıklamaya kavuşturulamaz. Çünkü hakikatin yaratıcısı, insanın kendisi, toplumun kendisidir. İnsana ve topluma dayanmayan her türden hakikat açıklamaları ve arayışları,  içinde çok büyük yanılgılar ve yanlışlar içermekten kurtulamazlar. Hakikati arama yöntemleri ne kadar insana ve topluma dayanıyorsa ve toplumsal sosyolojiyi esas alıyorsa bir o kadar hakikate yakınlaşmış demektir. Çünkü yaşamın anlamı olan hakikat, toplumun ahlaki ve politik değerlerinde gizlidir. Anlam, toplumun eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi, komünal değerlerinde yeşerir, filizlenir. Toplumun özgür ahlakından, özgür politikasından, demokratik-komünal değerlerinden kopuk bir hakikat olamaz.
Hakikat, toplumun eşitlik, özgürlük, adalet anlayışı ve yaşam tarzıdır. Toplumun paylaşımcı, dayanışmacı, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik ve ekolojik anlayışına dayanan, cinsiyet özgürlükçü komünal yaşam biçimi, hakikatin somutlaşmış, maddileşmiş, sisteme kavuşmuş biçimidir. Bunun adına Demokratik Konfederalizm demek de mümkündür. Her renkten insanın, topluluğun, halkın, mezhebin, cinsin, kendine özgü renkte ve biçimde örgütlenerek, bir arada, eşitçe ve özgürce yaşama sistemi, hakikat rejimini ifade eder.

HAKİKAT REJİMİ, İKTİDARCI-HİYERARŞİK SİSTEMİN DIŞINDA, FARKLILIKLARIN VE ÇEŞİTLİLİKLERİN DEMOKRATİK, EKOLOJİK, CİNSİYET ÖZGÜRLÜKÇÜ BİRLİK SİSTEMİDİR.

***

Reklamlar