Toplumsal Hakikate Doğru

Toplumsal Hakikate Doğru
Toplum, bağrında iyileştirici, yeniden inşa edici bir özelliğe de sahiptir. Zaten böyle olmasaydı bizler bugün baskıya, zulme karşı tepki gösteremeyecektik. Toplum bin yıllar evvel zorba iktidarın eliyle bozulan ahengine kavuşmak istemekte. Toplumun ve doğanın ahengi ise hakikatte saklıdır. Kendini dışa vuran hakikat ise ahlaki ve politik toplumun kendisi olmaktadır. Aranan hakikat toplumsaldır.
Pelin Dicle

Doğu felsefesinde “bir şeyi nerede kaybettiysen, ancak orada arayarak bulabilirsin” diye binyıllar öncesinden gelen bilgece bir söz vardır. Sorunlar yumağına dönmüş günümüz toplumlarının kaybettiği hakikatini, daha doğrusu çalınan hakikatini yine toplumun varoluşunda bulması ve onu hak ettiği duruşa ve düzene dönüştürmesi günümüz dünyasında sürdürülemezlik çanları çalan sistemden çıkışın kapısı oluyor.  

Önderliğin “Demokratik Toplum Manifestosu” adlı eserinin “Yöntem ve Hakikat Rejimi” başlıklı bu ilk bölümünü okurken, “ben nereden geldim, evrenin ve insanın sırları neler, ne yapmalıyım… ” gibi hayata dair yüzlerce soruyu sormamak elde değil. Hakikat konusu sadece bu bölümle sınırlı kalmıyor, hemen bütün bölümlerde dizilen cümlelerin altında akan bir yeraltı nehri gibi. Kimi zaman yeryüzüne vurarak “ana nehir”den taşıp getirdikleriyle bizleri unuttuğumuz geçmişimizle, köklerimizle buluştururcasına deli divane coşmakta, kimi zaman ise er geç ona koşacağımızı bilircesine sessiz sedasız onu kaybettiğimiz yerde bizi beklemekte. Neden bu çaba? Bizi asla terk etmemiş olan, ama kör, sağır ve dilsiz olduğumuzdan görmediğimiz, duymadığımız, söylemediğimiz hakikat nasıl olur da hem bu kadar bizimle ve biz ondan bu kadar yabancıyız? Yaşamımızın bir yerlerinde bir terslik olmalı! Yitip gitmesine kulak vermediğimiz hakikatler, her geçen gün bir önceki günden daha çok kapitalist uygarlığın dişlileri arasında parçalanmakta. Peki, onu bu paslı dişlilerden kurtarmak için ne yapmalı? Kapitalist sistemin günlük yaşantısına şüpheyle, sorularla, sorgulamalarla ve karşı direnişe geçmekle başlamak lazım!

“Hakikat Rejimi”ne gelince, toplumu kendi öz değerleriyle; özgürlük, ahlak ve adalet değerleriyle iktidar olmadan, devlet olmadan yürütebilen toplumun öz rejimidir diyebiliriz. 

Hakikatin ya da Hakikat Rejimi’nin yaşayacağı toplum olarak “ahlaki ve politik toplum” tanımlaması ise dikkatlice incelenmesi gereken bir konu olmaktadır. Önderlik insan toplumunun mecrasında, özünde, sözünde, eyleminde ahlakı ve politikayı temel yürütücü ve geliştirici güç olarak nitelendirmektedir. İlk klan yaşamından gelip tarım-köy toplumlarının ilk devriminde parıldayan ve ardından devletli uygarlığın zulmü altında ezilen, ama yok olmayan, yaşayan toplumun öz değerlerine dayanan ahlaki ve politik varoluşlar bugün peşine düştüğümüz hakikatle buluşmanın toplumsal yaşam alanı olmaktadır.  

Günümüz toplumu, filozof Nietzsche’nin de önemle altını çizdiği gibi “iğdiş edilmiş toplum” durumundadır. Toplumun özsuyunun çekildiği, yalanın hâkim kılındığı ve gerçeğin saptırıldığı ve hakikatin iktidar cüssesi altında tarumar edildiği bir toplum gerçeğinden bahsediyoruz. 

Ne acıdır ki, toplumun nefes boruları sanayileşme ve endüstriyalizmin yıkıcılığı ve yok ediciliğiyle tıkanmış vaziyette. Toplumun ve doğanın, iktidar-sermaye-tekel basıncı altında soluk soluğa kalmadığı tek bir günü bile görmek mümkün değil. Zor değil, sokağa çıkıp sadece bir saat gözleyin işleyen toplum düzenini! Attığınız her adımda çözülmeye çözülmeye şişmiş, çürümüş sorunları göreceksiniz. Dilencisinden kuyrukta bekleyen yaşlısına, taciz edilen kadınından kimsesiz binlerce çocuğuna, trafik kazasından çevre kirliliğine kadar tonlarca sorun girdapları başınızı döndürecektir. Sözüm ona bilimin zirve yaptığı bir çağda neden bu sorunlara çözüm bulunamıyor? Burada ters giden bir şeyler yok mudur?

Peki, canlı varlığın toplamı olan, yetkin zekaya ve duyguya sahip insan toplumunun bunları yaşaması kader mi? Eğer kaderse bazıları bu sorunlar içinden parasıyla sıyrılıp “müreffeh” yaşamasını bilecektir. Kader kurbanları ise ezilmeye devam edecektir! Bu düzen kader (iktidar-devlet-tekel düzeni) kurbanlarının emeği üzerinde yükselmiş. Sırtına bine bine, ağırlaşa ağırlaşa toplumun belini kırmış. 

En kötüsü de yetişen her bireyin kafasına bu düzen “babadır, tanrısaldır” diye yutturulmak istenmekte. Duygudan kopmuş, pozitivist aklın putlaşmış düzeninde felsefi bir sorgulama ile toplumun öz değerlerini canlandırmak olmaksızın temiz bir soluk almak mümkün değil!

Toplum, bağrında iyileştirici, yeniden inşa edici bir özelliğe de sahiptir. Zaten böyle olmasaydı bizler bugün baskıya, zulme karşı tepki gösteremeyecektik. Toplum bin yıllar evvel zorba iktidarın eliyle bozulan ahengine kavuşmak istemekte. Toplumun ve doğanın ahengi ise hakikatte saklıdır. Kendini dışa vuran hakikat ise ahlaki ve politik toplumun kendisi olmaktadır. Aranan hakikat toplumsaldır. Kapitalist uygarlığın alaşağı ettiği toplumun hakikat arayışını Önderlik sıkça şu sözleriyle dile getirmektedir: 

“Uygarlık süreci ahlaki ve politik toplumu aşındırıp sömürü ve iktidar tekeline kapattıkça, toplumsal hakikat yitirilmiş demektir. Yitirilen, ahlak ve politik değerlerle birlikte yitirilmiştir. Tekrar bulmak istiyorsan, kaybettiğin yerde arayacaksın. Yani uygarlık ve moderniteye karşı ahlaki ve politik toplumu, onun gerçeğini arayacaksın, bulacaksın. Bununla da yetinmeyeceksin; tanınmaz hale getirilen varoluşunu yeniden inşa edeceksin. O zaman göreceksin ki, tarih boyunca kaybettiğin altın değerindeki bütün hakikatleri tek tek buluyorsun. Bu temelde daha mutlu olacaksın. Bunun da ahlaki ve politik toplumdan geçtiğini anlayacaksın…”

Kapitalist uygarlığa karşı “ne yapmalı, nasıl yaşamalı, nereden başlamalı?” sorularını her zamankinden çok sormalıyız. Sormakla da kalmayıp cevabını da aramalıyız. Verdiğimiz her cevap bizi toplumun kanayan yaralarına derman olmaya götürecektir. Kökleri toplumun derinliklerinde olan toplumsal hakikat güçlüdür. Canla başla, aşkla hakikatin peşine düşmek kör olan gözümüzü açacak, lal olan dilimizi çözecektir. Unutmayalım! Harabeye dönmüş toplumsal yıkımlar yeniden inşasını beklemektedir.  

Reklamlar

Hakikat Yolu

Hakikat Yolu
İnsanın kendisine sorduğu ilk soru “ben kimim” sorusudur. “Ben kimim ve nasıl var oldum? Neden var oldum? Doğa ve evren nasıl ve neden oluştu?” İlk sorular “neden” ve “nasıl” sorgulamasıyla başlamıştır. İnsan zihni ve algılayışı geliştikçe bu tarz soruları ve sorgulamaları da bir o kadar çeşitlilik göstermiş ve çoğalmıştır.
Bese ŞİMAL  
Arayış varmaksa eğer hakikate, her arayış neden varmaz ki hedefine?
İlk soru
İnsanın kendisine sorduğu ilk soru “ben kimim” sorusudur. “Ben kimim ve nasıl var oldum? Neden var oldum? Doğa ve evren nasıl ve neden oluştu?” İlk sorular “neden” ve “nasıl” sorgulamasıyla başlamıştır. İnsan zihni ve algılayışı geliştikçe bu tarz soruları ve sorgulamaları da bir o kadar çeşitlilik göstermiş ve çoğalmıştır. 

Hakikat, insanın yaşama dair neden ve nasıl sorularına ve sorgulamalarına verdiği cevaplar bütünüdür. Özgürlük özlemlerine uyumlu ve uygun olarak inşa ettiği yaşam biçimidir. Hakikati insanın özgürlük arayışlarından ve özlemlerinden bağımsız ele almak mümkün değildir. İki olgu da birbirini koşullamaktadır. İnsanın hakikat arayışı aynı zamanda insanın ve insan toplumunun özgürlük arayışıdır. Bu noktada insanın aklına takılan ilk sorulardan biri şu oluyor; hakikat arayışı insan oluştuğundan beri mi var yoksa toplumsal tarihin belli bir zamanından sonra mı başlıyor? 
Özgürlük, varoluşun-oluşumun doğasında vardır. Varolmak, oluşmak bir özgürlük eğilimidir. Varlaşmayı-oluşumu, oluşmak isteyen-oluşan varlık yapısının özgürlük eğiliminden bağımsız ele alabilir miyiz? Mümkün değil. Bir varlık bir varoluş yapısından diğerine değişim geçirirken özünde daha fazla özgürleşmek istemektedir. İçinde olduğu kabuk artık onu sıkmaktadır.  Değişerek, dönüşerek, çeşitlenerek farklılaşma ve çoğalma istemi, ihtiyacı duymaktadır. Varlığın ve oluşumun doğası çoğalmayı, çeşitlenmeyi gerektirmektedir. Bu oluşum sürecini sağlayan enerji akışına özgürlük ve hakikat arayışı demek mümkündür. Evrendeki ve doğadaki tüm canlılar açısından bu akış, ortak bir özelliktir ancak insan toplumu, doğanın en gelişmiş varoluşu olarak özgün olarak da çok sayıda özellik taşımaktadır. 

Özgürlük eğilimi

Doğanın özgürlük eğilimi en çarpıcı ifadesini insan oluşumunda bulmaktadır. Önder Apo’nun da ifadesi ile gerçekten ‘’doğa sanki merakını yenmek için insanı yaratmıştır’’ İnsan tüm doğa adına varoluşu sorgulamakta ve hakikate doğru iz sürmektedir. Toplumsallık insanın hakikate iz sürüşünün en anlamlı ve en değerli tarihi zamanlarındandır. Komünal, demokratik,  ahlaki ve politik değerler etrafında oluşan toplumsallık, en büyük anlamını ve değerini on bin yıla yaklaşan bir tarihsel dönemde bu değerleri hakim kültür haline getirmesinden almaktadır. Toplumsallığın büyük anlamı tarihin bu uzun zaman diliminde insan ve toplumu için tüm yaşamsal koşulları ve imkanları yaratmış olmasında yatmaktadır. Toplumsallığın büyük bir anlam taşıması bir de evreni dolduran, yaşamı güzelleştiren ve zenginleştiren tüm canlı oluşumların yapısını ve mirasını onurluca temsil etme yeteneğini göstermesindedir. İnsan doğasına uygun kurulan bu ilk yaşam biçimi, hakikatin somutta vücut bulmasıdır.

Hakikat soyut mudur?

Hakikati soyut arayışlar biçiminde düşünmek yanlıştır. Hakikat, özgür yaşam arayışı olduğu kadar bu arayışın yaşam bulmuş halidir de. Somut yaşamdan kopuk bir hakikat tanımlaması tam olarak hakikati tanımlayamaz. Yaşamdan kopuk bir hakikat olamaz. Ama insan,  kendi doğasına uygun yaşamlar da kursa daha iyisini ve güzelini oluşturma arayışında olacaktır. Bu anlamda hakikatin dayandığı keskin bir sınır veya durak yoktur. 
İnsan, doğasına uygun yaşadığı sürece hakikat, insan yaşamının özünü oluşturur. Yaşamın iyi, güzel, özgür, huzurlu, anlamlı oluşu insanın ve insan toplumunun kendi doğasına uygun yaşamasıyla bağlantılıdır. İnsanlık yaklaşık olarak 10 bin yıl kadın eksenli yaşamda hakikat içinde yaşamıştır. İnsanlığın hakikatini kaybetmesi doğasından uzaklaşmasıyla birlikte gelişmiştir. İnsan kendisine ve toplumuna ne kadar yabancılaşmış ve uzaklaşmışsa o oranda da hakikatten uzaklaşmıştır. Hakikatini yitirmiştir. İnsanın hakikatini yitirmesi hakikate ulaşmada kullanılacak yöntemleri gündeme getirmiştir. İnsanlık tarihinde gündeme giren yöntem sorunu ilk olarak hakikatin kaybedilişiyle ortaya çıkmıştır. Öncesinde böyle bir sorun yoktur. 
Kaybediş 
Peki, insan ne zaman özünü yitirdi? Yitirilen öz nasıl oldu da hakikat yitimine yol açtı? İnsanlık özünü iktidar arayışı ile yitirdi. Ne zaman ki küçük insan grupları, toplum üzerinde tahakküm kurma arayışına girdi işte o zaman  insanlık da hakikatini adım adım yitirmeye başladı. Hakikatin panzehiri iktidardı. İktidar hakikatin inkarı üzerinden gelişti. İktidar arayışı insanın kendisine en büyük ihanetiydi. 
İktidar bir zorunluluk muydu? Hayır! İnsan toplumu on bin yıl boyunca iktidar olmadan huzur ve büyük bir anlam içinde yaşadı. İktidara, ezmeye, sömürmeye ve köleleştirmeye ihtiyaç duymadan yaşadı. İnsan toplumu, iktidar ve bu iktidarın yaşam bulmuş biçimi olan zulüm sistemine ihtiyaç duymadan binlerce yıl özgürlük içinde tüm insanlığa yetecek değerler yaratarak yaşadı.
Hakikat arayışında çeşitli yöntemlerin belirdiği süreç iktidarcı-hiyerarşik sistemin kuruluşuyla birlikte başlamaktadır. Daha da somutlaştırırsak devletçi Sümer uygarlığı bu tarz bir arayışın başlangıcını oluşturmaktadır. Bu tarihten sonra artık on bin yıllık ana kadın eksenli doğal toplum yaşamı ve hakikat sistemi, erkek egemenliğinin iktidar sistemiyle birlikte tarih sahnesinden adım adım silinmektedir. Hakikat sisteminin yıkılışı bin yıllara yayılan çok kanlı bir savaş ve kadının direniş sürecine dayansa da hakimiyet gittikçe erkek egemenlikli iktidar sistemine kaymaktadır. Hakikat rejiminin yaratıcısı kadın ise tarihin en silik ve anlamsız nesnesine dönüşmektedir. Kadın eksenli kültürün ve sistemin yenilgisi hakikatin yenilgisi anlamına gelmektedir. 

Derin çelişki

Erkek egemenlikli devletçi hiyerarşik sistem tarafından kadın eksenli hakikat sistemi yenilgiye uğratılsa da zayıflasa da varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Toplumsal direniş ve mücadele belli oranda hakikati korumayı bilmiştir. Bu direnişler toplumun tarihsel hafızasını canlı tutmuş ve yitirilen hakikati kazanmanın umudunu, ideasını sürekli kılmıştır.  Hakikat arayışı her dönem kendi koşulları içinde farklı bir biçime bürünmüştür. Bir dönem ismi mitoloji olmuş, bir dönem din, bir dönem felsefe, bir dönem bilim olmuştur. Her bir biçim de hakikatini kaybeden insanın hakikate ulaşmada geliştirdiği yol ve yöntem değeri taşımıştır. Hakikate ulaşma yöntemleri sadece bu yöntemlerle de sınırlı kalmamıştır. Sayısızca yöntem geliştirilmiş ancak en etkili ve sonuç alıcı yöntemler olarak geriye bu dört temel yöntem anılır olmuştur. 
Hakikati açıklama yöntemlerinin hakikati anlamada önemli katkıları olmuştur. Ancak hakim iktidar güçlerinin denetimi altına girdikleri noktada insan toplumuna ve doğaya en büyük zararı vermişlerdir. Bu bilme yöntemleri bilgiyi egemenlerin denetimine koyarak iktidar ve sömürü sistemini-rejimini çok etkili bir biçimde beslemişlerdir. Başlangıçta amaç iktidar sistemine hizmet olmasa da egemenin kontrolüne girmekle birlikte esas amaca ters düşülmüştür. Bu noktadan sonra rolleri artık hakikate ulaşma değil, iktidarı güçlendirme olmuştur. Tarihin en büyük trajedilerinden biri de bu olsa gerek. Hareket noktası ile ulaşılan nokta arasındaki derin çelişki! 

‘’İnsanlığın geçmişi her zaman daha gerçektir’’

Söylence, efsane olarak nitelendirilen mitoloji, gerçeği açıklamada kullanılan en uzun süreli yöntemlerden biridir.  Ara dönemi kapsadığı için ana kadın eksenli hakikat sisteminin anıları oldukça canlıdır. Hakikat sistemi ile iktidarcı sistem arasında kıyasıya bir savaş yaşanmaktadır. Tanrıça İnanna ve Tanrı Enki, Tanrı Marduk ve Tanrıça Tiamat, Tanrıça İsis ve Tanrı Osiris, Tanrı Zeus ve  Tanrıça Artemis savaşını anlatan mitoslar kendi dönemlerinin en iyi hakikat açıklayıcı söylenceleridir. Bu söylencelerde örtük de olsa hakikati görmek daha fazla mümkündür. Önder Apo’nun ‘’İnsanlığın geçmişi her zaman daha gerçektir’’ sözü adeta bu süreçlerin karakterini anlatır gibidir. Söylenceler erkek egemen sistemin gelişim seyrine paralel olarak biçim değiştirir. Zaman ilerledikçe söylencelerde kadın silikleşir, toplumun öz dinamikleri, ahlaki ve politik değer yargıları darbe yer ve gittikçe yerini korkutucu, zalim ve mutlak tanrılara bırakır. Artık söylenceler tanrıların sınırsız tahakküm güçlerini simgeleyen imgelerle doludur. Zaman, Tanrıçanın ekseninde oluşan hakikat değerlerinin anlamını yitirdiğini, zalim ve zorba tanrıların çalmaya dayalı birikimlerinin yeni sistemin hakikat değerleri haline geldiğini göstermektedir.  

Hakikat ve Tanrının yeryüzündeki tezahürleri

Rahip krallar süreci ile birlikte mitolojiler karakter değiştirir. Hakikati açıklama araçları olmaktan çıkarak rahip kralların iktidarlarını meşrulaştırma araçlarına dönüşürler. Hakikati bilme yöntemi hakikatten uzaklaşarak iktidarın en değme silahı haline gelip, sömürü mekanizmasını meşrulaştırarak, kullaşmayı derinleştirir. Özne-nesne ayrımı fiili olarak bu dönemde başlar. Söylencelerde sıkça geçen Tanrının ‘dışkısından’ yaratılan erkek, özne, erkeğin ‘kaburga kemiği’nden yaratılan kadın ise nesnedir. Tanrının  ‘yeryüzündeki tezahürleri’ olarak Rahip krallar tanrı, tahakküm altında tuttukları toplum ise nesnedir. Hükmedenler özne, sömürdükleri doğa ise nesnedir. Bu dönemle birlikte hakikat artık tümden kimlik değiştirmiştir. Hakikat rahip kralların kendisinde somutlaşmıştır. Sömürüye dayalı güç birikimi hakikat olarak tanımlanmaktadır ve iktidar gücü kendisine ‘hakikat benim’ demektedir. Bilme yöntemlerini ele geçirmiş ve kendi hizmetine koşturmuş durumdadır. İlk dönemlerde mitolojik yöntemin hakikati açıklamada belli düzeyde katkıları olsa da ilerleyen aşamalarda iktidar güçlerinin elinde hakikati gizlemede çok etkili bir silah haline dönüşmüştür. Bu yöntem kullanılarak insanlar iktidar güçlerinin kulu-kölesi olmaya inandırılmış ve kulluk felsefesi geliştirilmiştir.    
İnsan zihni ve algısı geliştikçe hakikati açıklama yöntemlerinde de değişiklikler olmuştur. Mitolojik yöntemden sonra kullanılan dinsel yöntem de insanlık tarihinde en uzun süre kullanılan yöntem olma özelliği taşımaktadır. Kral tanrılar çağı toplumsal değerlerin büyük baskı altına alındığı, toplumun ahlaki ve politik değerlerinde büyük yıkımların yaşandığı bir çağdır. Kral tanrılar iktidarlarını hakikat olarak meşrulaştırmış, dünyada tek gerçeğin ve doğrunun kral tanrılar olduğu algısını etkili bir ideolojik mücadele ile insanlara kanıksatmışlardır. Kral tanrıların ağızlarından çıkan her söz kesin uyulması ve uygulanması gereken birer kanun haline gelmiştir. Artık süreç kanunun demiri kestiği bir süreçtir. İnsan ve toplumu kral tanrıların baskısı ve zulmü altında büyük acılar yaşamaktadır. Tüm insanlık değerleri ayaklar altındadır. İnsan, kral tanrılar nezdinde bir böcek kadar bile bir değer ve anlam taşımamaktadır. 

‘’Söyle, sen kimsin?’’ 

Zerdüşt bu dönemin en büyük hakikat arayışçısıdır. İnsana ve insan iradesine değer veren Zerdüşt, büyük bir ahlak devrimcisi ve hakikat aşığıdır. Zerdüşt, hakikati özgür ahlakta görmektedir. Adeta ahlakı olmayanın hakikatinin de olamayacağı görüşünü savunur gibidir. Zerdüşt, toplumun huzur içinde yaşamasını iradeli ve özgür bireye dayandırmakta, kadın ile erkeğin birbirinin iradelerine saygılı bir biçimde eşit ve özgür yaşamasını savunmaktadır. Doğayla dostluğu felsefesinin temeline oturtmaktadır. Zerdüşt’ün ahlaklı yaşam felsefesi ilerde gelişecek olan felsefi yönteme temel oluştururken diğer yandan ise tek tanrılı dinlere esin kaynağı olmaktadır. Zerdüşt, iyi tanrı Ahura Mazda ile kötü tanrı Ehriman arasındaki savaş anlayışı ile hakikat arayışçılığına yeni bir yaklaşım geliştirmektedir. Kendisini hakikat haline getiren kral tanrıların gerçek yüzlerini ve hakikatsizliklerini deşifre etmektedir. Zalimin, sömürücünün, tahakkümcünün, kötünün hakikat olamayacağını, hakikatin, insandan yana, insana dost, iyi ve aydınlık tanrıda olduğunu savunarak insan toplumunun karartılmış ve çarpıtılmış bilinçlerini aydınlatmaktadır. Kendisini hakikat yerine koyan zalim karanlık tanrısına ‘’Söyle, sen kimsin?’’ diye bağırarak gölgesinden korkar hale gelmiş insana güç ve cesaret vermektedir. 
Tek tanrılı dinler, Zerdüşt’ün hakikat arayışçılığını kendilerine güç kaynağı yapmışlardır. Tek tanrılı dinlerin tanrı nitelikleri çağının koşullarına göre farklılıklar taşısa da Zerdüşt’ün iki tanrısının toplam özelliklerini bağrında taşımakta ve bu konuda belirgin bir sentez durumu göze çarpmaktadır. Tanrı, insanlara fazla uzak,  yabancı ve düşman değildir. İyi insanı cennetle ödüllendiren kötü insanı ise cehennemde cezalandıran, iyilik ve güzellikten yana bir tanrıdır. Güçlüdür, kudretlidir, gücü her şeye yetendir, her şeyi yaratan ve öldürendir. Var eden ve yok edendir. Gerektiğinde seven ve gerektiğinde tüm hışmıyla üzerine yürüyendir. Gerektiğinde hoş gören ve gerektiğinde zulmedendir. Yeni tanrı da mutlak gücü temsil etmekte ve insanlığın hakikat arayışında son sınırı oluşturmaktadır. Tanrıya boyun eğmek, buyruklarına uymak, hakikate uygun yaşamak anlamına gelmektedir. Artık insanlığın tüm çabası sorgulamadan tanrıyı kavramaya ve buyruklarını itirazsız yerine getirmeye odaklanmıştır. İnsan ve Toplum, tanrı adına her yere sürülen ağzı var dili yok, beyni var düşüncesi yok bir sürüye indirgenmiştir. Bu yöntem başlangıç itibariyle toplumun temel ahlaki ve politik değerlerine önem vermesinden kaynaklı ahlaki değerlerin yükselişinde belli bir anlam ifade etse de ‘mutlak tanrı’ ve ‘hakikat tanrı’ anlayışıyla insanın ve toplumun başına en büyük belaları getirmekten de geri kalmamıştır. Hakikati açıklamada kullanılan dinsel yöntem, insanlığı derin bir karanlığa sürüklemiştir. Sonraki tüm iktidar güçleri bu karanlık çağlardan beslenerek varlığını sürdürmüştür. Varlığın ve varoluşun öz yapısını dıştan mutlak bir gücün varlığına ve yaratıcılığına bağlayan bu düşünde biçimi, insan ve toplum olgusunu tümden nesneleştirerek koca bir anlamsızlık yığınına dönüştürmüştür. İnsanı hiçbir iradesi, gücü ve yeteneği olmayan basit ve sıradan bir varlık derecesine indirmiştir. 

Tanrı, insan, toplum

Bu yöntem, tanrı olgusunu insanın ve toplumun dışında, insan düşüncesinden bağımsız bir olgu biçiminde ele alarak insanın ve toplumun sosyal bir olgu olma gerçeğini yadsımıştır. Oysa tanrı yaratımı, insan toplumunun yaratımıdır. İnsan ve toplum, tanrı yaratımı değil, tanrı, insan ve toplum yaratımıdır. Tanrı kavramını ortaya çıkaran ve ona her dönemin koşullarına ve karakterine göre çeşitli vasıflar yükleyen insanın kendisidir. Tanrı, insan yaratımı olup, insanın dışında bir gerçeklik değildir. Tanrı, Önder Apo’nun da ifadesi ile ‘’Toplumun hafızası ve ortak kimliğidir. Toplumun ortak vicdanı ve zihnidir.’’ Tanrı, insan toplumunun kendisini ifadelendirme,  tanımlama ve kimliklendirme biçimidir. Kadın eksenli hakikat sisteminin hakim olduğu doğal toplum sürecinde de toplumsal kimlik olarak tanrıçalar vardır. Totem klanın ortak vicdanı, zihni ve kimliğidir. Bu dönem tanrıları toplumun üstünde, dışında veya topluma düşman tanrılar değildi. Aksine toplumu ile iç içe yaşayan, onunla birlikte sevinen, üzülen, paylaşan, toplumuna dost ve toplumuyla barışık tanrılardı. Demek ki toplumsal yaşamın realitesi ve niteliği toplumun kavramlaştırdığı tanrının realitesini ve niteliğini de belirlemektedir. 

Din de Tanrı da insan ve toplum yaratımı olan metafizik olgulardır. Tıpkı ahlak, sanat, kültür, politika, felsefe, bilim gibi din ve tanrı da metafizik insan yaratımıdır. Önder Apo bu olgularla birlikte insanın da metafizik bir olgu olduğunu söylemektedir. Gerçekten düşünüldüğünde insan metafizik bir olgu olmasaydı toplumsallık gelişebilir miydi? İnsan, fiziğin ötesine geçerek toplumsallığı geliştirmiş olmuyor mu? İnsan, maddi doğadan çıkıp, doğayı aşarak ikinci ama metafizik ağırlıklı bir doğa yaratmıyor mu? Bir bakıma doğa özgürleşmek için insana, insan ise doğayı aşmak için toplumsallığa yol açmıyor mu? Yani maddi doğa özgürleşmek için insanı, insan ise özgürleşmek için toplumu mu yaratıyor? Sonuç buysa peki bu durumda insan da insanın yarattığı toplum da metafizik bir olgu olmuyor mu? Ve yine bu durumda insan yaratımlarının önemli bir bölümü metafizik kapsamına alınırsa hakikat açıklamasında doğru yöntem de tutturulmuş olmuyor mu? 
İnsanlaşan doğa fiziğin ötesine geçerek kendine özgü ve özel metafizik bir evren yaratmıştır. İnsanlaşarak toplumsallaşan, toplumsallaşarak da insanlaşmasını kalıcılaştıran doğa, metafizik bir evren yaratırken dinsel yöntem bu hakikati tümden gizleyerek tanrı ve din olgularını en kaba ve sığ nitelendirmelere tabi tutup hakikati katletmiştir. İnsan metafizik özelliklere sahip olmasaydı farklı bir doğa ve evren anlamına gelen toplumsallık nasıl bir izaha kavuşurdu? İnsan olgusunu metafiziksiz tanımlamak mümkün görünmemektedir. İnsan varoluşu itibariyle metafizik bir yapıya sahiptir. Bundan uzak bir insan ve toplum yorumu veya hakikat yorumu her türlü sapmaya açıktır. 

Din afyon mudur?

‘Din afyondur, din yobazlıktır, din bağnazlıktır’ demek ancak insan zihnini daha fazla bulandırmaya hizmet edecektir. İktidarcı hiyerarşik sistem kurucuları ve sürdürücüleri dinsel yöntemi iktidar ile bütünleştirerek insan ve toplum zihninde en büyük çarpıtmayı yaratmakla ünlüdürler. Tek tanrılı din olgusunu iktidarlarını mutlaklaştırmada, meşrulaştırmada çok etkili bir araç olarak kullanmışlardır. Bu yöntem insanları köleleştirmede büyük bir rol oynamıştır. Bugün halen de toplumu koyun sürüsüne dönüştüren kadercilik felsefesi, kaynağını bu yöntemin kullanım biçiminden almaktadır. Bu hiçbir kuşkuya yer bırakmayan çok aleni bir durumdur. Ancak din olgusu da tıpkı diğer metafizik olgular gibi metafizik insanın metafizik yaratımıdır. İnsan dış ve iç evren karşısında karşılaştığı acıları, sevinçleri, kötülükleri, iyilikleri, güzellikleri, çirkinlikleri, korkuları, şaşkınlıkları, hayretleri kendi yarattığı bu olguyla dengelemektedir. 
Dinsel yöntem, iktidarcı ve hiyerarşik güçlerin eline geçince topluma karşı çok yıkıcı bir silah haline gelmiştir. Bu silahı kullanarak devletçi-tekelci sistem kendisini mutlak yaratıcı güç olarak lanse etmiştir. İnsanın yaratıcı, oluşturucu yeteneklerini yadsıyarak tanrıya mal etmiş, kendisini ise tanrının yeryüzündeki biçimi olarak meşrulaştırmıştır. İnsan ve toplum, doğal yeteneklerinden uzak düşürülerek, kulluk anlayışına teslim edilmiş, kendisini inkar üzerinden derin bir yabancılaşma sürecine tabi tutulmuştur. Bu biçimde tanrı ve özünde de devlet köleliliği bir yaşam biçimi haline getirilmiş, bu yaşam tarzı değişmez kader olarak insanların iliklerine kadar işlenmiştir. İnsanların ruhsal dünyaları hileli kurguların ürünü olan cennet ve cehennem sınırlarına sıkıştırılmıştır. Dinsel yöntem çıkış itibariyle toplumun ahlaki değerlerinde bir yükselişe yol açsa da iktidar ile bütünleştiği ve iktidarın hizmetine girdiği noktada topluma ve hakikate düşman kesilmiştir.

Yeni ufuklara
Zerdüşt ve çağdaşı sayılan Buda ile başlayan felsefi yöntem hakikati açıklamada ve toplumun ahlaki-politik değerlerini korumada önemli bir rolün sahibi olmuştur. Doğmaları sorgulama, yorum geliştirme, anlamın ve bilginin- bilmenin izini sürme, bilgiyi sevme, bilgeliğe erme anlamı taşıyan felsefi yöntem, karanlık çağlarda insanlığın yolunu aydınlatan bir ışık olmuştur. Felsefi yöntem akla yüklenerek aklı, özne haline getirerek insanlara kader diye benimsetilen doğmaları bir bir yıkmış ve bilimin-aydınlanmanın yolunu açmıştır. Böylelikle akıl, kendisini kuşatan sınırları yıkarak ufuklara yelken açmıştır. 
Aklın duygudan, felsefenin ahlakta kopması

Felsefi yöntem temeline ahlakı aldığı ölçüde insanlık değerlerine en büyük katkıyı sunmuştur. Ahlaktan uzaklaştığı noktada ise insanlığa en büyük zararları vermiştir. Felsefi yöntemin ahlaktan uzaklaşmasının nedeni iktidar ile kurduğu ilişkidir. Felsefi yöntemin iktidarın hizmetine girmesi felsefenin ahlak ile ilişkisini koparmıştır. Ahlaktan uzaklaşan felsefe hakikatten de uzaklaşmıştır. Felsefi yöntemin hakikat ile ilişkisini belirleyen nokta; toplumun ahlaki ve politik değerlerine önem vermesi ve toplumun öz dinamiklerine dayanmasıdır. Felsefi yöntemin toplumun öz dinamiklerinden uzaklaşması ve toplumun inkarı üzerinden gelişimi, felsefi yöntemi kullanan iktidar güçlerine yeni sömürü alanları açmıştır. Etik ölçü gözetmeden her şeyi sorgulayan akıl, dizginlerinden boşalmış, toplum karşısında dehşet bir silaha dönüşmüştür. 
Felsefi yöntemin ahlaktan kopması özne-nesne ayrımını derinleştirmiştir. Akıl, özne haline gelirken onun dışında kalan her şey nesneleştirilmiştir. Akıl, duygudan kopmuştur. Akıl özne, duygu nesne olmuştur. Akıl, bedenden kopmuştur. Akıl özne, beden nesne olmuştur. Akıl, toplumdan kopmuştur. Akıl özne, toplum nesne olmuştur. Akıl, doğadan kopmuştur. Akıl özne, doğa nesne olmuştur. Akıl, kadın doğasının dışında ele alınmış ve erkeğe ait bir erdem olarak kabul edilmiştir. Erkek aklı özne, kadın ise akılsız sayılmıştır. Neticede akıl, egemen erkeğe ait kılınmış, erkek, egemen iktidarın öznesi haline getirilmiş ve iktidar alanının dışındaki her şey nesne görülerek her türlü saldırıya ve işgale açık tutulmuştur. 
Ahlaktan kopan felsefi yöntem,  batı düşünce geleneğinin temel taşlarını döşemiştir. Platon ve öğrencisi Aristo duygudan kopan analitik akla dayanan batı düşünce geleneğinin ilkleri ve başlatıcıları olarak egemen tarihin sayfalarında büyük bir yer ve değer görmüşlerdir. Ardılları Bacon, Descartes ve Newton bu mirasa layıkıyla sahip çıkarak kapitalist tekellerin elinde ‘oyuncak’ hale gelen ve ‘makineleşen’ bir dünya görüşü oluşturmuşlardır.  Bu düşünce yapısıyla duygudan kopan, ahlaktan, vicdandan uzaklaşan akıl, toplum üzerinde her türlü zulmü, baskıyı, şiddeti, katliamı ve kısacası ahlaksızlığı geliştirmeyi meşru saymıştır. İktidar eliti dışında her şeyi dizginsiz sömürü ve gasp alanlarına dönüştürmüştür. İktidar alanlarının dışındaki tüm toplum en küçük hücrelerine dek sömürülmüştür. Toplum gibi doğanın sömürülmesi ve tahrip edilmesi de meşru görülmüştür. Bitkisinden hayvanına, insanından toplumuna, kadınından erkeğine, çocuğundan yaşlısına her şey iktidarın hizmetinde görülmüş, köle muamelesine tabi tutulmuştur. Toplumun öz dinamikleri ciddi anlamda tahrip edilmiştir. İktidarın güdümüne girerek aklı, ‘mutlak-tek gerçek’  ve ‘Hakikat’ haline getiren felsefi yöntem ilerde gelişecek olan bilimciliğe de en önemli zemini hazırlamıştır.

Yeni Tanrı

Zamanın içinde çağlar aşarak yol alan insanlık, yitirdiği Hakikati arama çabasından hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Toplum büyük baskılar ve acılar yaşasa da geride kalan hakikat kırıntılarını korumada ısrar etmiş ve direnmiştir. Öz dinamikleri, ahlaki ve politik değerleri ciddi anlamda dağıtılıp tahrip edilse de toplum, hakikat düşmanlarına karşı onurlu duruşunu koruma mücadelesini kesintiye uğratmamıştır. İktidar tekellerinin sömürü nesnesi haline getirilmeyi içten içe kabul etmemiş fırsat bulduğu anda büyük bedelleri göze alarak isyan ve direniş içine girmiştir. Sayısızca isyan ve başkaldırı yapmış, sayısızca gizli örgütlenmelere gitmiştir. Çok iyi biliyoruz ki insanlık tarihi, haddi ve hesabı olmayan görkemli özgürlük direnişlerine, çok güçlü felsefi ve düşünce akımlarına tanıktır. 
Duygudan, ahlaktan, vicdandan kopan erkek egemen analitik akıl, yaşamı, kâr-sermaye adına kan gölüne çevirirken bunu bir defa da bilim adına yapmaktadır. Deneye dayanmayan hiçbir şeyi gerçek ve hakikat kabul etmemekte insanlığın başına duygusuz ve ruhsuz yeni bir zalim tanrı çıkarmaktadır. Bu yeni tanrının adı da bilim olmaktadır.
Hakikati açıklama adına yola çıkan bilimsel yöntem insanlığa yararlı birçok teknik ve bilimsel gelişmeye yol açıp yaşamı kolaylaştıran, dünyanın bir ucunu diğer ucu ile buluşturan, dünya insanlığını bir birine karşı duyarlı ve sorumlu kılmaya çalışan, insanları ve toplumları birbirinden haberdar kılarak acıları ve sevinçleri ortaklaştıran bir rolün sahibi olsa da ve bu anlamda insanlık hakikatini açığa çıkarmada belli bir çabanın sahibi olsa da diğer yandan ise toplum ve doğa düşmanı iktidar odakları ile ilişkisini geliştirip onların güdümüne girerek büyük bir belaya dönüşmekten de kurtulamamıştır. 

Zıtlık

Ahlaktan kopan felsefi yöntem bilimsel yönteme ebelik rolü oynamıştır. Bilimsel yöntem ile özne ve nesne ayrımı çok daha fazla derinleşmiştir. İdeolojik bir olgu olan düalizm anlayışı bilimsel yöntem ile zirve yapmıştır. Bu anlayış ile birlikte toplumsal doğa da dahil doğadaki her şey karşıtlık temelinde ele alınmış, doğal ikilimler dahi birbirine düşman hale getirilmiştir. Erkek özne, kadın ise nesneleştirilerek erkeğin kadın üzerindeki zulmü ve tahakkümü meşrulaştırılmıştır. İktidar tekelleri özne, toplum ise nesneleştirilerek iktidar odaklarının toplum üzerindeki sömürüsü ve katliamı meşrulaştırılmıştır. Yine sömürü mekanizması özne, doğa ise nesneleştirilerek doğa üzerindeki her türden tahrip ve yıkım meşrulaştırılmıştır. 

Kanı hiç kurumayan kılıç

İktidar ile bütünleşen bilimsel yöntem, hakikat düşmanlığını geliştirmede geçmiş yöntemleri aratır duruma gelmiştir. Akla dayanan, gözün gördüğü deneyi ve olguyu put haline getirerek insan zihnini en acımasız tarzda bir şekillendirmeye tabi tutmuştur. Cansız, ruhsuz, duygusuz doğmalar ile insan zihnini doldurarak şiddet kullanmada,  kan dökmede ve acı çektirmede sınır tanımayan koca insan yığınları yaratmış, kar ve sermayeye endeksli iktidar zihniyetini ve anlayışını topluma yayarak yapısallaştırmıştır. Toplum adeta şiddeti ve acıyı üretir duruma gelmiştir. Baskı ve tahakküm, erkeğin kadına, kadının çocuğa, çocuğun hayvana, bir topluluğun diğer bir topluluğa, bir halkın diğer bir halka karşı kullandığı bir realite haline gelmiştir. Savaş, şiddet, tahakküm ve itaat günlük işleyen ve üretilen toplumsal bir gerçeklik halini almıştır. Toplum, Önder Apo’nun ifadesi ile ‘’kanserli, hastalıklı’’ bir yapıya bürünmüştür. Ruhsal ve psikolojik hastalıklar tüm hastalıkların başına yerleşmiştir. Toplumdan, toplumsallıktan koparak yalnızlaşma eğilimi, birçok hastalığın temel nedeni haline gelmiştir. Bireycileşen insan, duygusal ve ruhsal bir erimeyi yaşayarak yaşamın anlamından kopmuş, manevi ve moral gücünü yitirerek derin bir boşluğa sürüklenmiştir.  Depresyon, yalnızlık, bunalım, intihar, toplum yaşamının doğal ve kaçınılmaz bir parçası haline gelmiştir.
Bozulan ve canavarlaşan egemen insan, toplumun olduğu kadar doğanın da dengesini bozmuştur. Doğanın bozulan dengesi atmosferdeki doğal gaz dengesini alt üst etmiştir. İklimleri değiştirmiş, dünyanın bir tarafı sıcaktan ve susuzluktan kavrulurken bir tarafı kasırgalara, tsunamilere maruz kalmış, sellerle, fırtınalarla boğuşur hale gelmiştir. Bunun sonucu olarak her gün dünyada binlerce insan ölmekte bir o kadar insan ise, sakat, aç, susuz ve barınaksız kalmaktadır. Açlıktan, fuhuştan dünyaya yayılan hastalıklar her gün binlerce insanın yaşamını yitirmesine neden olmaktadır. Dünya, adeta acı çeken,  kan ve gözyaşı döken biçare insanların inleme mekanı haline gelmiş durumdadır. Bütün bu sonuçlar kuşkusuz büyük hakikat yitimleridir. Yaşamın anlamının bittiği nokta hakikatin de bittiği noktadır. İktidar ile bilim birliği hakikatin başında Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır. Kanı hiç kurumayan bu kılıç, her gün milyonlarca insanın başını kesmektedir.

Her şey meta

İktidar ile bütünleşen bilimsel yöntem yeni bir tanrı tapınımı olan pozitivizmi geliştirmiştir. Pozitivist bilimle maddi olan her şey fetişleştirilmiş, maneviyat yadsınmış ve insan maneviyatı alay konusu edilmiştir. Maddi dünya ve bu dünyanın çarkını çeviren kâr-sermaye-para üçlüsü tek hakikat haline getirilmiştir. Felsefe ve ahlak tümden bilimin dışına atılarak toplum, temel direniş gücünden yoksun bırakılmak istenmiştir. Pozitivist bilimin dayandığı liberal ideoloji “bırakınız yapsınlar, bırakınız satsınlar” felsefesiyle tüm muhalif güç odaklarını ve toplumun temel direnç noktalarını sistemin içine çekerek denetime almıştır. Liberal ideoloji temelinde reel sosyalist, sosyal demokrat, anarşist, feminist ve oryantalizm karşıtı geçinen sisteme muhalif güçler sistemin hizmetine koşturulmuştur. Pozitivist bilime dayanan liberalizm, iktidar güçlerinin çıkarına uygun biçimde zaman zaman özne-nesne ayrımını ve karşıtlığını derinleştirmiş zaman zaman ise bu ayrımı yok sayarak her şeyi özneleştiren bir durum, bir yanılsama yaratmıştır. Ne zaman hangi kullanım biçimi daha çok kâr getiriyorsa ona uygun da bir yöntem belirlemiş, geliştirmiştir. Her şeyi metalaştırıp paralaştırarak özne-nesne ayrımını farklı bir şekle büründürmüştür. 
Hakikati açıklamada en etkili rol oynaması gereken bilimsel yöntem, felsefe ve ahlakı tümden dışlayarak, analitik zeka ile duygusal zeka arasına keskin sınırlar koymuştur. Bilimsel yöntemin bu tarzda kullanılması milyonlarca insanın ölümüne neden olan atom bombasına, insanlığın yaşamını ve doğayı tehdit eden nükleer, kimyasal, biyolojik silahlara yol açmıştır. Bilim yöntemini bilimciliğin hizmetine koyan egemen analitik erkek akıl,  4 yılda 20 milyondan fazla insanın ölümüne ve bir o kadar insanın da sakat kalmasına neden olan 1. Dünya savaşına, 50 milyondan fazla insanın ölümüne, sakatlanmasına neden olan 2. Dünya savaşına ve bu savaşları katlayarak süre giden bölge, dünya savaşlarına yol açmıştır.

Eksik nerde

Hakikati açıklama ve hakikate ulaşma adına geliştirilen tüm yöntemler iktidar tekellerince ele geçirildiği andan itibaren insanlığı hakikatten daha fazla uzaklaştıran, hakikati daha fazla gizleyen ve hakikati katleden kanlı araçlara dönüşmüşlerdir. Bu gerçeği derinliğine çözümleyen Önder Apo, hakikati açıklama adına geliştirilen yöntemleri ciddi anlamda sorgulamakta ve eleştiriden geçirmektedir. Çıkışını ve belli bir döneme kadar gelişimini hakikati açıklama ve savunma anlamında değerli ve anlamlı bulmakla birlikte; iktidar ile bütünleştikleri noktada aldıkları biçimi hakikatin yıkılmasında ve tasfiyesinde çok tehlikeli görmekte ve bu noktada kapsamlı, köklü eleştiriler geliştirmektedir. Önder Apo, hakim tüm yöntemler açısından temel eksikliği hakikati açıklamada insanı ve toplumu temel veri almamalarına bağlamaktadır. Önder Apo, hakikati açıklamada yöntemi gereksiz ve anlamsız görmemekte aksine doğru yöntemin büyük önemini vurgulamaktadır. 
Sermaye, kar ve sömürüye dayanan birikim anlayışı, erkek egemen sistemin hakikat anlayışıdır. Bu anlayış demokratik toplumun anlayışı değildir. Önder Apo’nun ‘’TOPLUMSAL GERÇEKLİKLER İNŞA EDİLMİŞ GERÇEKLİKLERDİR’’ belirlemesi hakikati açıklamada en çarpıcı belirlemedir. İnsanın toplumsallığına dair tüm gerçeklikler insan eli ve zihniyle inşa edilen gerçekliklerdir. Dıştan, olağanüstü bir gücün oluşturduğu gerçeklikler değildir. Toplumsal gerçeklikleri dış güce bağlayan anlayış, sömürgeci ve hakikat karşıtı anlayıştır. Bu anlayış toplumsal gerçeklikleri dıştan olağanüstü bir güce dayandırarak kulluk sistemini meşrulaştırmakta ve kulluk felsefesiyle toplumu kontrolde tutmaya çalışmaktadır. 
İnsanı ve toplumu temel almayan tüm yöntemler toplumdan kopmaya, iktidar odaklarına kapaklanmaya ve amacından sapmaya mahkumdur. Tarihte yaşanan tüm deneyimler bu gerçeği çok açık ve çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu durumda başa dönerek “Hakikat nedir?” Sorusunu tekrardan sorma ihtiyacı vardır. 

‘’Hakikat aşktır! Aşk özgür yaşamdır! Anlamlı yaşamdır!’’

Hakikat, insan ve toplum yorumuna gidilmeden doğru bir açıklamaya kavuşturulamaz. Çünkü hakikatin yaratıcısı, insanın kendisi, toplumun kendisidir. İnsana ve topluma dayanmayan her türden hakikat açıklamaları ve arayışları,  içinde çok büyük yanılgılar ve yanlışlar içermekten kurtulamazlar. Hakikati arama yöntemleri ne kadar insana ve topluma dayanıyorsa ve toplumsal sosyolojiyi esas alıyorsa bir o kadar hakikate yakınlaşmış demektir. Çünkü yaşamın anlamı olan hakikat, toplumun ahlaki ve politik değerlerinde gizlidir. Anlam, toplumun eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi, komünal değerlerinde yeşerir, filizlenir. Toplumun özgür ahlakından, özgür politikasından, demokratik-komünal değerlerinden kopuk bir hakikat olamaz.
Hakikat, toplumun eşitlik, özgürlük, adalet anlayışı ve yaşam tarzıdır. Toplumun paylaşımcı, dayanışmacı, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik ve ekolojik anlayışına dayanan, cinsiyet özgürlükçü komünal yaşam biçimi, hakikatin somutlaşmış, maddileşmiş, sisteme kavuşmuş biçimidir. Bunun adına Demokratik Konfederalizm demek de mümkündür. Her renkten insanın, topluluğun, halkın, mezhebin, cinsin, kendine özgü renkte ve biçimde örgütlenerek, bir arada, eşitçe ve özgürce yaşama sistemi, hakikat rejimini ifade eder.

HAKİKAT REJİMİ, İKTİDARCI-HİYERARŞİK SİSTEMİN DIŞINDA, FARKLILIKLARIN VE ÇEŞİTLİLİKLERİN DEMOKRATİK, EKOLOJİK, CİNSİYET ÖZGÜRLÜKÇÜ BİRLİK SİSTEMİDİR.

***

PKK altında yayınlandı.

Adında Saklıydı Her Şey

Adında Saklıydı Her Şey
Cudi’de güneş farklı doğar, farklı batar O gün kızıla büründü güneş… Her şey sessiz ve doğa suskun, Nuh’un diyarı Cudi’de, özgürlüğe koşarken bir Yıldız daha düştü toprağa… 
Rojda Fırat
Yıldız…
Öyle bir yıldız ki, herkesi aydınlatan
Öyle bir yıldız ki, herkesi hayran bırakan
Yıldızlar geceleri, gökyüzünü aydınlatan ışıklardır. Bizlerden çok uzaklarda olsalar da nokta görünümünde hiç ışığı sönmeyecek mum tanelerini anımsatırlar bana. 
Adı gibi parlaktı. 
Parlaklığı ve gözleri kamaştıran güzelliğiyle büyüledi herkesi…
Anlam zamanından söz edilirdi hep. Anlamanın gizemli sırrına ulaşmak. Anlam derinliğine ulaştığın anda da yaşamın gizli sırrına erişirsin sen ulaştıkça ona, o senden uzaklaşır. O anda sır çözülür ve gerçekle karşı karşıya kalırsın. 
Bu andan itibaren her şey bir daha unutulmamak üzere belleklere nakşedilmiştir. 
Derler ki, “güzel olan unutulmazmış”. 
Yaşama bağlanan acılar zorluklar olduğu kadar güzel olan paylaşımlardır. 
Yaşamın içerisine girdikçe ve okumaya başladıkça, her insanın bir kitap olduğunu fark ederiz. 
Eğer bu insan bir PKK militanıysa okumak daha zevklidir. Bir deniz gibidir. İçerisine girdikçe derinlere daldıkça uçsuz bucaksız diyarlara götürür insanı. PKK’de en güzeli insanı tanımak ve insanın her sayfasını okuyabilmektir. 
Dost insanın yarısıdır derler. 
Dostluk da bir çiçek gibi her zaman sulanmak ister.
Emekle beslenmek ister. 
Yaşam boyunca güzel dostluklar kurmak istersin, bunun için didinip durursun. En zor olanı ise en sevdiklerini bir anda kaybetmendir. 
Gidişi çok erkendi, zamansızdı. 
Yıldız’ı kaybettik…
Cudi’de güneş farklı doğar, farklı batar
O gün kızıla büründü güneş…
Her şey sessiz ve doğa suskun,
Nuh’un diyarı Cudi’de, özgürlüğe koşarken bir Yıldız daha düştü toprağa…

Özlemek nedir bilir misin? Benim karakaşlı güzel yoldaşım!
Özledim seni. Paylaşımlarımızı, sıcak sohbetlerimizi,
Sevgidir özlemi yaratan, özlem yaşanan güzellikleredir.
Ve ayrılıklar yaratır, özlem denizini…
Ayrılıklar hiç alışamadığım ve bana hep yabancı olan.

Her ayrılık bir burukluk yaratır bende. Sen ne kadar tekrar görüşeceğiz desen de, bu sefer başkaydı. Bir daha görüşemeyeceğimizi hissedercesine bakmıştım arkandan. Dur diyecekken sana, yaşadığın coşku denizi engel oldu.

Kabul edemedim bu zamansız gidişini. Bir an gözlerimi kapatarak, seni duşundum. Her zamanki gibi tüm doğallığınla karşımdaydın. Tıpkı eskisi gibi, sanki hiç ayrılmamıştık. Hani hatırlar mısın? İlk karşılaşma anımızı hiç unutmuyorum. Bir birimizi tanımasak da bir anda sanki yıllardır bir birini tanıyan iki dost gibiydik. Herkes şaşırmıştı bu birlikteliğe, biz de şaşırıp gülmüştük.
İlginçti. Bende ilk anda duruşu, çocuksu gülüşüyle büyük bir güven yaratmıştı. Yeniydik ve birçok şeye yeni anlam veriyordum. Gelip benimle tartışırdı. Bir öğretmen gibiydi.
Bir ara 98 yılının bahar ayında özgürlük bahçesinde yapılan özgürlük çözümlemeleri geldi aklıma. Kendimizi sorguladığımız, yeniden doğuşu gerçekleştirmek istercesine verilen yoğun mücadeleler, ardı arkası kesilmeyen o güzel anlar. Bir hayal gibi yaşadığımız o yoğunluklar içerisinde kurulan sıcak yoldaşlıklar…
Özgürlük kamelyasında unutulmayacak şekilde kurulan yoldaşlıkları nasıl anlatmalı bilmiyorum. Kalemim bazen yaşadığım yoğun duyguları yansıtmada çaresiz kalıyor. Çaresizlik o güzel insanı tam olarak yansıtamamaktandır. Tarihti, yaşanılanlar herkesin belleğinde yer edinmişti.
Bir gün yanıma geldi. Konuşmaya başladık. Aslında her zaman olduğu gibi ben konuyordum o dinliyordu. Kısa bir zaman diliminde o kadar çok şey konuşmuştuk ki zamanın nasıl ilerlediğini fark edememiştik. Eğitim başladı ve eğitime girdik. Birkaç gün sonra Önderlik geldi. Önderlik okula geldiği zaman herkesin yoğunlaşması Önderlik üzerinde olurdu. O gün de eğitim öncesi arkadaşlarla kamelyada eğitimin başlamasını bekliyorduk. Önderlik geldi. Heval Yıldız da yanındaydı. Eğitim başladı. Önderlik konuşurken Heval Yıldız’la konuştuğumuz şeyleri bana bakarak dile getiriyordu. Ben yerimde donmuştum. Nasıl olur diye düşünürken birden gözüm Heval Yıldız’a takıldı. Benim şaşkınlığım karşısında gülüyordu anladım ki Önderliğe konuşmalarımızı aktarmıştı. Ara verildiğinde hemen yanıma gelerek güldü. Ben tabi o zaman kızdım. Neden konuştuklarımızı aktardığını sordum ve şaka yollu ona “ajan” dedim. O da “Doğru ben partinin ajanıyım” dedi.
Önderliğe olan bağlılığını ve sevgisini yaşamın her alanında gösterirdi. Bir gün Önderlik Heval Yıldız ile yapmış olduğu diyaloglarda “özgürlüğe yakın bir kadın olduğunu” dile getirmişti. Bir kadın olarak çok güçlü yanları vardı ve Önderlik bu güçlü yanlarını fark etmişti. Geri olan her şeyle mücadele ederdi. 
Her zaman güler yüzlüydü ve hep mücadeleydi yaşamı…
***
PKK altında yayınlandı.

Yabanıl Uygardan Kaçış

Yabanıl Uygardan Kaçış
Zamanında, kâinatın aynasıyım diyenler vardı. Oysa şimdiki zamanda kendi aynasında, kendini dahi göremeyen insanlarla doldu dünya. Tek bir insanda evreni görmenin zirvesi, kâinatın aynasıyım diyebilmektir.
Dilzar Dîlok
Zamanında, kâinatın aynasıyım diyenler vardı. 
Oysa şimdiki zamanda kendi aynasında, kendini dahi göremeyen insanlarla doldu dünya. 
Tek bir insanda evreni görmenin zirvesi, kâinatın aynasıyım diyebilmektir. Kâinatın aynası olmak, Enel-hak anlayışına giden yola girmektir. İnsanların kendilerine yabancılaştığı bir çağda kâinatın aynası olmak, hakikati haykırmak ve kendinde somutlaştırmak kadar zordur. Aynada gördükleri kendilerini tanıyamayan insanlarla dolu bir çağda, kâinatın aynası olabilmek için ilk önce, insan özünü tanımak ve kendini bu özün içinde bulabilmek gerekir. 
İnsan yeteneğinin sınırları, bir anlamda evrensel gelişimin en üst düzeyidir. Bu öyle büyük ve sınırlı aklın duvarlarını zorlayacak düzeydedir ki, tüm kutsal kitapları yazdıran, kaleme alan ve ona inanan, tapınan ve uğruna ölümlere yürüyen insan gerçeği bunun sadece görünür bir örneğidir. Evrendeki oluşun bütünlüğüne bir anlam vermek, her oluşta bir anlam bulunduğunu ve bunun insana uzak ya da ters olmadığını bilmek, insan olmaktır. Kendinden gayri bütün oluşu, yenilgi saymadan kabullenmek ve kendi varlığına saldırı olarak görmemek, insanda dile gelen ve evren yaşamının yüceltilmesi olan evrensel mükemmeliyetin farkında olmaktır. Farkında olmayan sevemez, gönül veremez, evrenin zerrelere yerleşen anlamına erişemez. Bundandır, her sevmekte biraz kendini sevmek vardır. Bunu her ifade edişte insan olmanın farkındalığının beyanı vardır. Bu farkındalık kim olduğu arayışına bir cevap olabilir. O her aşkta aranan, her yorulmada özlenen, her yürek susuzluğunda akla gelen sırrı kim bilebilir ki. Kelebek bilse kozadan çıkışını, belki insan da çözebilir o soluğun sırrını. Kozadan çıktıktan sonra kelebek olarak yaşamak ve yaşamı bu pencereden algılamak, zamanın ve mekânın kesişmesi olan şimdiyi yaşamaktır.  Koza, kelebeğin şimdide yaşamasının oluşturucusudur. Onun ilk zamanının oluşturucusudur. İnsan için ise kanatlı düşünebilmek ve benliğini kozanın duvarları arasına sıkıştırmamak anlamlı yaşamanın bir gereğidir. Aynı zamanda kendi kozasını bilmek kadar bir insan olarak uçmaya meyletmek, varoluşunu evrenin bütünlüğü içinde görebilmek, kim olduğu sorusuna verilecek en anlamlı cevaptır. 
İnsan, toplumsallaşmayla kozasından çıkmıştır ama bugün kelebek olmanın farkındalığını gerektiği kadar yaşayamamaktadır. Kendi farkına varamayan insan, büyük bir yanılgıyla yaşamakta, hiçbir varlığın farkına, gerçek manada varamamaktadır. Örneğin kuşların dilini bilmek, onların mizahi benzeşmesi gibi kuşdili taklidi yapmak değildir, kuşların dilini anlamaktır. Kuş taklidi yapıp başka bir insana bunu anlatabilmek, insan dilinin yeni bir formudur. Anlamak için anlamak istenilen şeyin ruhuna girmek, empati kurma adına onun gibi olmak, ondan olmak vesaire zorunlu değildir. Böyle başlayan anlamaklar homojenleştiren aynılaştırmalardır. Anlamak istediğin şeyi hissetmek ve duyumsayabilmektir anlamak. Hem de kendin olarak. Zaten empati deyince, nedense ilgiye muhtaç olan, zayıf bir insanın ya da nesneleşen herhangi bir şeyin çağrışım yapması, başlı başına yanlış bir hayat algısıdır. Oysa en başta, cansız dediğimiz oluşlarla kendimiz arasında ve onları kendi tasarrufumuza alma amacı gütmeden empati kurabilmemiz gerekir. Bir insanın derdini diliyle bize söylüyor olması, bizim onu anladığımız anlamına gelmeyecektir. Yaprağın sonbahardaki hüznünü hissedemeyen, başka bir insanın hüznünü nasıl hissedebilir ki! Bir gülün dikenleriyle birlikte yıllarca sürüp giden anlatımını duyamıyorsak, aynı çağı paylaştığımız insanların binyıllara sığdırarak bugüne getirdikleri direnişleri nasıl bilebiliriz ki! 
İnsan olmanın evrensel varoluştaki yüce ve en gelişmiş anlamının bilincinde olmak, uygar insanın kaprislerinden de kurtulmayı getirecektir. Anlamın insanla yeni bir izaha ulaşması ve kendi duvarlarından sıyrılması, evrensel varoluştaki farkı görünür kılmaktadır. Fark, benzerlikten kurtulmakla ortaya çıkar. Sıradan denen aleladelikten kurtulmak, evrendeki gerçek uyumu yakalamaktır. Ve bu uyumu yakalamak, yüceliğin kökenindeki toplumsallaşma gerçeğini bilince çıkarmakla olasılık dâhiline girebilecektir. Belki de evrenin en büyük adımlarından diyebileceğimiz toplumsal yaşamın özünü korumak, öze uygun yaşamak, özü bozmadan geliştirmek bir anlamda da evrensel varoluştaki anlamını daha yücelere ulaştırmak demektir. 
Rüzgârın ritmine ayak uydurarak salınan bir çiçeğin ya da “taş gibi” dediğimizde kendini ele veren ve taşları kımıltısız sanan zihniyetimize yerleşen imgesiyle taşların da sevebileceğine kim inanır ki! Mor kuşaklı bir esrikliği yüklenmiş dağların, göklerde olmanın özgürlüğüyle süzülüp duran bulutların ya da yaşamda en belirgin dediğimiz özelliklerini salt sıfat ya da uygunsuz yakıştırmalar olarak dile getirdiğimiz hayvanların da sevebileceğine inanmak çok mu zordur? Doğal varoluşumuzdan, kadının canlı ve renkli dünyasından uzak kılınmışlığımızdandır, bizlere cansız olduğu öğretilen maddelerin duygulanımlarını henüz anlayabilmiş değiliz. Bunu modernist bir romantiklikle bilmekten öte hissedebilen kişi, kendi varoluşuna da bir anlam katmaktadır. 
Tüm bunlara rağmen kalbi, bilinci ve düşüncesiyle sevebilen ve sevgisini sevdiğinden başka şeylere yansıtabilen, bir şiirin dizelerine, bir ezginin ruhuna ya da bir tuvalin bedenine yüreğini yerleştirebilen, yüreğine dolan sevgiyle yeni bir eser yaratabilen tek varlığın insan olduğunu biliriz. Papağanlar insanları taklit etmeyi bıraksa ve işi daha da büyütüp aşk şiirleri söylemeye başlasaydı ya da kediler mutluluğun resmini çizebilseydi, bu sözün anlamı olmazdı belki. Ama bunları yapabilme kabiliyeti sadece insana has olduğundan, bunun evrenin insanda ulaştığı gelişimin zirvesi olduğunun derin bilgisine erişmek ve buna göre yaşamak, anlamın kendisi olmaktır.
Bilmek, kişiye yeni kapılar, yeni yollar açarken bilmemek kapıları yüzümüze kapatan, yolları çıkmaz sokaklarda kilitleyen bir son oluşturur. Ve bizler, yorucu yolculukların sonunda bilmediklerimizin bizim çıkmazımız olduğunu ümitsizce anlarız. Bilmenin yeni bir boyutu olan bu anlama zamanları, bir yaban hissi uyandırır içimizde. Yaban denilen ve kiminde vahşi doğa addedilen algı, uygar insandan uzak kılınmış olanı, uygarlığa yabancı oluşu anlattığından yaban, yaban değildir aslında. En tanıdık, en bize yakın, en temiz olandır yaban dedikleri. Ve bu yaban denilen yaşamı bilmeyenler, film kahramanları gibi, yabana doğru yol alışta, yaşama yaban olurlar. Yabanda yaşayabilmek için insana evrene olan yabanlığını, insanın bunca yıllık tecrübesinin kıymetini iyi bilmek ve inkâr etmemek gerek. 
Önce kendi yabanlığını bilmek gerek. Doğaya, evrene, toprağa, rüzgâra, yeşile olan yabanlığını itiraf etmek gerek önce. Yaban denileni bilebilmek, doğayı doğru okuyabilmek, varlığın deryasındaki oluşu ve içindeki bizi görebilmek, kâinatın aynası olabilmektir. 
Sözle ifadeye kavuşmasa da tüm insanların yaşama gerekçelerini ortaklaştıran bir şey vardır. O da, her insanın kendinde evreni, evrende kendini görme özlemi ve umududur. Yaban denilen özün anaç yüreğinde, varlığını evreninkiyle bütünleştiren anları yaşama özlemidir. Yüreğimizdeki ışığı çoğaltarak uygarlığın yürekleri paslandıran gerçeğine rağmen içimizdeki aynayı daha da parlatmak ve umudu gerçekleştirmek herkesin hakkıdır. İşte o zaman korkmadan ve utanmadan, her insan tüm aynaların karşısına çıkabilecektir.   
***
PKK altında yayınlandı.

KCK operasyonundaki gizli tanıktan şok ifadeler

KCK operasyonu kapsamında tutuklanan 61 DTP’linin yargılandığı davanın gizli tanığı verdiği tüm ifadelerin gerçek dışı olduğunu belirterek, ‘’Hem fiziki hem psikolojik işkenceye maruz kaldım. Bana zorla imzalattırılan ifadelerin tümü gerçek dışıdır. Ayrıca beni bu duruma sokan Şırnak Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ndeki polisler ve Şırnak Savcılığı hakkında suç duyusunda bulunuyorum” dedi.
Şırnak’ta, kapatılan DTP’ye yönelik 17 Haziran 2009 tarihinde düzenlenen operasyonda gözaltına alındıktan sonra tutuklanan ve aralarında Tüm-Bel Sen Cizre Temsilcisi Metin Fındık, Cizre Belediye Meclis Üyesi Faysal Sarıyıldız’ın da bulunduğu 46’sı tutuklu 61 sanığın 10 ay sonra Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan ilk duruşması sona erdi. 


61 kişi hakkında “Türkiye Meclisi (KCK-TM) yapılanmasında yer almak”, “YDGM üyesi olmak”, “Örgüt adına suç işlemek”, “Örgüte eleman temin etmek” iddialarıyla 28 yıl hapis cezasının istendiği dava dosyasında, delil olarak ise telefon görüşmeleri ve ortam dinlemeleri gösterildi. Sanıkların 10’u savunmasını yaparak, üzerlerine atılı suçlamaları reddetti. 


Sanıkların savunmalarını yaptığı sırada ilginç bir gelişme yaşandı. Dosyada “Gizli tanık” olarak gösterilen “Korkmaz” rumuzlu S.D., mahkeme heyetine konuşmak istediğini söyledi. Mahkeme Başkanı’nın “Savunma sıran geldiğinde yaparsın” demesi üzerine “Gizli tanık” S.D., “Bu dosya benim ifadelerim üzerinden gelişiyor. Şimdi savunmamı yazılı olarak okuyup mahkeme heyetine vermek istiyorum” dedi. Mahkeme Başkanı’nın “Senin ‘Gizli tanık’ olduğunu nereden bileceğiz?” sorusuna S.D., “Benden daha iyi mi bileceksiniz. ‘Gizli tanık’ benim” dedi. S.D., elinde bulunan yazılı ifadeyi mahkeme heyetine okudu. 


GİZLİ TANIK: İŞKENCE GÖRDÜM


S.D., ifadesinde şunları söyledi: “Ben DTP merkez gençliğinde çalışan biriydim. Sivas’ta gözaltına alındım. Daha sonra Diyarbakır’a getirildim. Diyarbakır’dan Şırnak Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldüm. Burada ilk başta samimi beyanlarda bulundum. Legal alanda çalıştığımı ve ilişkilendiğim tüm kişilerin legal düzeyde olduğunu belirttim. Ancak emniyetteki polisler bu ifadelerimden tatmin olmadılar. Hem fiziki hem de psikolojik olarak işkenceye maruz kaldım. Bana ve aileme yönelik tehditlerde bulundular. İstedikleri ifadeleri vermemem durumunda ilk duruşmada bırakılacağımı söylediler. Gizlik tanık yasasından yararlanabileceğimi ve kimliğimin saklı tutacaklarını söylediler. İlk defa böylesi bir durumla karşılaştığım için hem kendim için hem de ailem için kaygılandım. Bana daha önce benim gibi KCK dosyasında asılsız ifadeler veren Recep Sade’nin ifadelerine paralel olarak bir belge imzalattılar. Daha sonra savcılığa sevk edildim. Savcıya emniyette karşılaştığım kötü durumu anlattım. Ancak savcı da bana hakaret etti. Daha çok kaygılandım. Belgede geçen ifadelerimin hepsi asılsızdır. Benim ifadelerimden ötürü şu an bir çok kişi tutuklu. Vicdanen bunun ağırlığını kaldıramadığım bu durumu düzeltmek istiyorum. Yaptığım hem hukuken suç hem ahlaki açıdan etik değildir. Bana zorla imzalattırılan ifadelerin tümü gerçek dışıdır. Suçladığım bütün isimler legal düzeyde faaliyet yürüten insanlardır. Ayrıca beni bu duruma sokan Şırnak Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ndeki polisler ve Şırnak Savcılığı hakkında suç duyusunda bulunuyorum.” 


Sabah saatlerinde başlayan akşam saat 20.00’a kadar devam eden yargılamanın ardından sanık avukatları duruşmanın bitmeyeceği kanısı üzerine duruşmanın ertelenmesini talep etti. Mahkeme heyeti, bu sabah Diyarbakır’da gözaltına alınan eski DTP Şırnak İl Başkanı Halil İrmez’in de tutuklanmasına duruşmanın da 24 Şubat’a ertelenmesine karar verdi.

Komployu protesto için bedenini ateşe veren Doğan’ın mektubu

Adıyaman’da PKK Lideri Abdullah Öcalan‘a yönelik komployu protesto için yapılan basın açıklamasına katıldıktan sonra kendisinden haber alınamayan ve cenazesi kent dışında yanmış bir şekilde bulunan 18 yaşındaki lise öğrencisi Müslüm Doğan’ın 15 Şubatı protesto etmek amacıyla kendini yaktığı ortaya çıktı. Doğan’ın kendini yakmadan önce yazdığı mektupta, ‘Benden önce ve benden sonra bu uğurda ve Kürt halkının özgürlük aşkıyla tutuşan bedenlere birer borç bildiğim bu yaşam borcunu bu komplonun 11. yılında kendi bedenimi ateşe vereceğimden hiçbir zaman şüphe duymadım’ diyor.
Adıyaman’da 3 gün önce 15 Şubat’ı protesto açıklamasına katıldıktan sonra kendisinden haber alınamayan Adıyaman Anadolu Lisesi son sınıf öğrencisi Malatya’nın Yazıhan İlçesi nüfusuna kayıtlı Müslüm Doğan’ın (18),kentin 5 kilometre dışında bulunan TOKİ konutlarının yakınındaki Karadağ mevkiinde bir kayanın dibinde yanmış cenazesi bulunmuştu.
Malatya’nın Yazıhan İlçesi’ne bağlı Balaban Köyü’nde defnedilen Doğan 5 sayfalık bir mektup bıraktı.
DOĞAN’IN EL YAZISI İLE YAZDIĞI MEKTUP ŞÖYLE:
‘Binlerce yıldır bu topraklar üzerinde yaşayan halkımın, tarihin hiçbir devrinde uğramadığı kadar kirli oyunlara inkar ve imhaya günümüz tarihinde uğradığı ortadadır. Tüm Kürt halkına yapılan ve sistemli bir biçimde yürütülen bu kirli oyunlara dur demek, yine özgürlük temelinde yaşayan Kürt halkına düşmektedir. Şüphesiz ki kapitalist düzenin burada payı büyüktür. Bu sistemin artık bütün yaşam alanlarına ve insanlara yüklendiği açıkça ortadadır. Sömürü anlayışının hakim olduğu bu düzen Kürt halkının da kirli oyunlar vasıtasıyla da yüklenmeye çalışılmaktadır. Bütün yönüyle bu kirli oyunlara maruz kalan halkımın kurtuluş mücadelesi tüm gerçekliği ve şekliyle tüm dünya insanlığının kurtuluşuna vesile olacağına tüm inancımla güveniyorum. Halkımın tarihten beri özünde var olan ve gerçek yaşam anlayışı içinde barındıran kominal yaşamın ve gerçek demokrasi anlayışının kapitalist sisteme karşı duracağı ve bu uğurda verilen bütün bedellerin boşa çıkmayacağı inancındayım. Bütün kominal değerlerim halkımın gerçek ve özgür toplum anlayışına yol olacağı ve halkımın gerçek temsilcisi olan PKK‘nin üzerine düşen görevi yerine getireceğinden hiçbir şüphe duymadım. 30 yılı aşkın bir süredir halkımın özünden doğan ve halkımın gerçek temsilcisi olan PKK‘nin ayrıca PKK‘yi var eden ve bir halkı yeniden dirilten Önder Apo’nun realitesi ve duruşu halkımın özüne tekrar kavuşmasında çok büyük bir rol oynayacaktır. Tarih Kürt halkına artık önüne geçilmez, durdurulmaz bir karakter kazandırmıştır. Tüm Kürt halkı da bunun bilincinde tarihine sahip çıkmalı ve özgür yaşama temelinde duruşunu sergilemelidir.
İçinde bulunduğumuz durum, artık imha ve inkar, kirli oyunların işe yaramayacağının açıkça kanıtıdır. Bundan önce adı bile yasak olan, inkar edilen Kürt halkının artık tüm gerçekliğiyle tanındığı ve Kürt halkını bugün bu duruma getiren Önder Apo ve PKK‘nin bu durum karşısındaki mücadelesi takdir edilir bir durumdur. Başta Önder Apo’ya uygulanan tasfiye ve sindirme politikaları PKK ve tüm Kürt halkına uygulanmaktadır. Bu yönden önderliğe uygulanan çağdışı uygulamaların, hücre cezalarınıni, kısıtlamaların önüne geçmek yine PKK ve tüm Kürt halkına düşmektedir. Bu nedenle PKK‘nin de belirttiği gibi ‘Gün önderliğe özgürlük günü olmalıdır’ Bir halk asla kendini var edenden ayrı kalamaz. Çünkü PKK ve Kürt halkına uygulanan tüm kirli oyunlara karşı önderliğimizin mükemmel duruşu ve düşünceleri kurtarmış ve kurtaracaktır. Bu düzlemde Önder Apo’ya bağlılığımı belirtmek isterim her ne kadar Öner Apo’yu göremezsem de bütün hayatımı ona doğru anlamayı ve onun izinden gitmeye adadım. Uluslar arası komplonun 11. yılında Önder Apo’ya özgürlük şiarının ve halk serhildanlarının yılı olması inancındayım. Biliyorum ki Önder Apo’yu anlamak, onu her yönüyle yaşamak bunu gerektirir. Bu uğurda canlarımızın hiçbir değeri yoktur. Benden önce ve benden sonra bu uğurda ve Kürt halkının özgürlük aşkıyla tutuşan bedenlere birer borç bildiğim bu yaşam borcunu bu komplonun 11. yılında kendi bedenimi ateşe vereceğimden hiçbir zaman şüphe duymadım. Çünkü biliyorum ki PKK‘de söz her şeydir ve ben kendimi başta Önder Apo’ya halkıma ve PKK‘ye adıyorum.
Kesinlikle şunun inancındayım ki Kürt halkı çağlardan beri özlemini taşıdığı özgürlüğe çok yaklaşmıştır. Bu düzlemde Önder Apo’nun belirttiği demokratik konfederalizm ışığında Kürt halkının özgür olması kaçınılmazdır. Artık tüm kirli oyun kurucuları bunun yakınındadır. TC’de bunun farkına varmış olmalıdır ki hükümet aracılığıyla ‘Açılım’ adı altında içeriği aslında Önderlik ve PKK‘nin tasfiyesini planlayan bir düzen peşindedir. Kesinlikle Kandil’den de bu oyunun işe yaramayacağı bilincindedirler. Ancak tarih tekerrürden ibarettir. Bundan önce de uygulanan bu tür saçmalıklar samimiyetsizliği ve duruşu olmadığından işe yaramayacak. Bütün bunların boşa çıkacağı ve Önder Apo’nun yol haritası ile Kürt halkının gerçek gücüne kavuşacağı ve tüm bu oyunların boşa çıkarılıp demokratik konfederalizmin kazanacağı kesindir. Ancak bütün bunlar karşısında en büyük direnişi gösterecek olan PKK‘nin, devletin ve uluslar arası güçlerin karşısında gösterecek tavır kesin olmalıdır. Unutulmamalıdır ki bu süreçler çoğu kez yaşandı. PKK tarihinde başta Şemdin ve Osman gibi faktör de işbirlikçi ve tasfiyeye kadar götürecek olan bu kirli oyunlar yaşanmaması yine PKK ve öncü kadronun en büyük görevidir. Biliyorum ki bu ve benzeri faktörler, kirli oyunların bir düzenidir. PKK‘ye düşen de bu oyunları boşa çıkaracak tüm önlemleri almaktır. Öncelikle bu yazımı gerillanın deyimiyle akademik Kürtçe ile yazmak isterdim. Ancak Kürtçenin bütün inceliklerini bilmiyorum ve bunu bir eksiklik olarak görüyorum kendimde. PKK‘nin hayat karşısında duruşu olan militanizmi yaşam şeklime tam olarak dökemedim. Parti ve partileşmeyi tam olarak yerine getiremedim kendime özeleştirimdir.
Öncelikle tüm manevi değerlerimin ışığında gerçekleştireceğim eylemin doğru anlaşılması ve başta Kürt halkı olmak üzere eylem şeklinin ifadesi olan ve çağlardan beri ezilen tüm halklara özgürlük temennisiyle yaşasın özgürlük, yaşasın özgür yaşayan ve yaşayacak olan Kürt halkına:
Halkımın binlerce yıldır yaşadığı ve yaşayacak olan ‘Güneş’in çocuklarının, Kawaların Xanilerin saiitlerin, Agıri, Zilanların yurdu Kürdistan’a… Halkımı ve yurdumu özüne kavuşturan benliğimizi, kimliğimizi bize kazandıran asla unutulmayacak ve binlerce yıl yaşatılacak Reber apo’ya: Dün ve bugün ve yarın halkımın yılmaz savaşçıları ve bu uğurda şehit düşen ve düşecek olan özünü ateşten alan yılmadan savaşan özgürlük savaşçıları gerillaya:
Doğru bildiği yolda yürüdüğü için ve yalnızca suçu doğru düşünmek olan ve bu uğurda cezaevine düşen tüm haklı yoldaşlara, evlatlarının ölü bedenlerini dahi göremeyen tüm Barış Anneleri’ne, özgürlüğü bedeninde yaşayacak ve yaşatacak olan tüm halkıma selam olsun.
Eylemim başta Viyan Yoldaş’ın deyimiyle ‘Karanlık güneşi’ aydınlatan Önder Apo’ya, esaretinin verdiği acı çoğu gibi benim de tüm vücut ve ruhumun en derinliklerinde büyük bir gerçektir. Yaşamı seninle anlamlı kıldık. Uğruna ölümü göze alacak kadar çok sevdik. Gözyaşıyla büyüttüğümüz bedenimiz her bir gerillanın, her bir toprağa düşmesiyle gerçek anlamın ve özgürlüğün değerli olduğunu gösterdi bizlere. Önder Apo her günün, halkıyla selamlaşmadan geçen her günün, bizlerde bıraktığı büyük yara, his ettiğimiz an büyük acıdır.
Tüm gerçekliğiyle Kürt halkının özünden gelen, özü pratikleşmeye döken PKK var oldukça inkar ve imhaya dayanan, Kürt halkını özünden koparmaya çalışan bu güçler büyük bir yanıldı durumundadırlar. Çünkü pratikleşmiş ve haklı bir davayı savunan partimiz hiçbir zaman tükenmeyecektir. Bu uğurda binlerce şehit verdik. Binlerce özgür insanımızın özgürlükleri elinden alındı. Kürdistan’ın binlerce köyü yakıldı ve analar ağladı yitirilmiş evlatlarının ardından.
Adı bile yasak olan bir halkın, küllerinden tek tek dirilten Reber Apo’ya her Kürt genci gibi ben de binlerce kez minnettarım ve anlasınlar ki Kürt halkı bir daha asla ihanete uğramayacaktır ve bedenlerin tutuşacağı bugün de özümüz olan özgürlüğe gideceğimizi, gittiğim yoldan asla dönemeyeceğimizi tüm mutlak inançla belirtmek isterim. Beritanlaşmak, Semalarda yücelmek, Mazlumlaşmak, Viyanlara ulaşmaktır.
Biji Serok Apo, Biji Kurdistan, Biji Azadi
Lawıkê Bêzar.

Kendini yakan Doğan’ın son notu
Adıyaman’da PKK Lideri Abdullah Öcalan ve Kürt halkına yönelik baskıları protesto etmek amacıyla bedenini ateşe veren Ebumüslüm Doğan’ın ardında bıraktığı notlarda ve ailesi ile yaptığı konuşmalarda uzun süreden beri bedenini ateşe vermeyi planladığı anlaşılıyor. Doğan, Facebook paylaşım sitesindeki sayfasında, ‘Ölümlerin en yücesi, en onurlusu mazlumlaşmaktır, bedenler yakılmalı, özgürlüğün en tutsak kıyısında yaşasın bedel ödeyenler’ şeklinde not düştü.
Adıyaman’da 15 Şubat günü PKK Lideri Abdullah Öcalan‘ın Türkiye’ye getirilişinin 11. yıldönümüne ilişkin yapılan basın açıklamasına katıldıktan sonra kendisinden haber alınamayan Ebumüslüm Doğan’ın yanmış naaşı dün bulunup, memleketi Malatya’nın Yazıhan İlçesi Balaban Köyü’nde toprağa verilmişti. 9 kardeşin en küçüğü olan Ebumüslüm Adıyaman Fen Lisesi’nde son sınıfta yatılı olarak eğitimini sürdürüyordu. Ardında bıraktığı 5 sayfalık mektupta bedenini ateşe vererek yaşamına son vermesini PKK Lideri Abdullah Öcalan ve Kürt halkına yönelik imha politikasına yönelik bir eylem olduğunu belirten Doğan’ın eylemi uzun süredir planladığı belirtiliyor.
Yakınları, Doğan’ın bir ay önce kendilerine, ‘Ben bir ay sonra öleceğim’ dediğini belirtti. Yine Doğan ailesiyle yaptığı konuşmasının yanında Facebook sosyal paylaşım sitesinde son olarak bıraktığı not dikkat çekti. Doğan, kendisine ait sayfaya en son 30 Aralık 2009’da, ‘Ölümlerin en yücesi en onurlusu Mazlumlaşmaktır. Bedenler yakılmalı özgürlüğün en tutsak kıyısında yaşasın bedel ödeyenler ve ödeyecekler. Her bijî gelek xwe kuştine ji bo Azadî’ şeklinde not düştü.
Facebook’ta oluşturduğu fotoğraf albümünde okul ve sınıf arkadaşları ile çektirdiği fotoğrafları paylaşan Doğan, bir fotoğrafını isimlendirirken, ‘Büyüyünce dağa çıkacaktır’ şeklinde vermesi dikkat çekti.
Bu arada Ebumüslüm Doğan’ın Malatya’daki ailesinin evinde taziyeler kabul ediliyor.

Arkadaşları Doğan’ı anlattı
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişi ve Kürtler üzerindeki baskıları protesto etmek amacıyla bedenini ateşe veren Ebu Müslüm Doğan’ı anlatan arkadaşları, ‘Hayata çok sevdalı, espritüel, sürekli kitap okuyan biriydi. Kendini geliştirmek için sürekli bir konu üzerinde arkadaşlarıyla tartışırdı. Böyle bir eylemi hiç tahmin etmiyorduk. Bu konularda bize bir şey söylemedi. Onu çok özleyeceğiz’ dedi.
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin 11. yıldönümü ve Kürt halkına yönelik baskıları protesto etmek amacıyla bedenini ateşe veren Ebu Müslüm Doğan’ı arkadaşları ve öğretmeni anlattı. Doğan’ın hayata sevdalı, kendisi ve çevresiyle barışık sürekli umut veren biri olduğunu belirten arkadaşları, ‘Çocuk ruhlu biriydi. Hep güler yüzlü, kendisiyle barışıktı. Aynı sınıfta değildik ama yakın arkadaştık futbol oynamayı, halay çekmeyi çok severdi. Dersleri çok iyiydi’ şeklinde anlattı.
‘Siyaseti ciddiye alıyordu’
Toplumsal sorunlara duyarlı yardımsever bir kişi olduğunu söyleyen arkadaşları, ‘Ebu Müslüm, siyaset konusunda çok ciddiydi. Sürekli kitap okurdu. Kendini geliştirmek için sürekli bir konu üzerinde arkadaşlarıyla tartışırdı. Anya zamanda espirituel bir insandı. Böyle bir eylemi gerçekleştireceğini hiç bize söylemedi. Böyle bir eylemi hiç tahmin etmiyorduk. Bu konulara çok yoğunlaşıyordu ama bedenini ateşe vereceği aklımıza gelmedi. Onu çok özleyeceğiz’ dedi.
Öğretmeni: Derslerinde çok başarılıydı
Adıyaman Anadolu Lisesi Müdürü Mehmet Suat Unutmaz ise, Ebu Müslüm Doğan’ın okul içerisinde çok uyumlu bir öğrenci olduğunu belirterek, ‘Dürüst bir kişiliği vardı. Derslerinde çok başarılı ve disiplin cezası olmayan bir öğrenciydi. Okulda tartıştığı kimse yoktu. Arkadaşlarıyla öğretmenleriyle bir problemi yoktu’ diye konuştu. Unutmaz, konuya ilişkin incelemelerinin devam ettiğini vurgulayarak, ‘Öğrencimizin telefonla son görüştüğü kişiler, mesajları inceleniyor. Çalışmalar devam ediyor’ dedi.
‘Slogan attığı gerekçesiyle soruşturma açılmıştı’
Doğan’a 5 Aralık 2009 yılında PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşullarının protesto edilmesi için düzenlenen yürüyüşe katılarak ‘yasadışı slogan atmak’ gerekçesiyle hakkında soruşturma açıldığını belirten arkadaşları, şunları ifade etti: ‘Daha önce açılan soruşturma kapsamında ifade vermişti ama 16 Şubat günü ifade vermesi için tekrar Adıyaman Emniyet Müdürlüğü’nden çağrıldığını söylemişti.’