Deklarasyona olumsuz yaklaşım savaş demektir

BEHDİNAN – KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan geçtiğimiz hafta yayınladıkları deklarasyona ilişkin Türkiye ve Kürdistan’da yankı bulması, çeşitli aydın ve siyasetçilerin barışa bir şans olarak değerlendirip, Türk devletinin mutlaka bunu değerlendirmesi gerekir, yönündeki değerlendirme ve açıklamalarının önemli olduğunu belirtti. Yayınladıkları deklarasyona cevap verilmemesi yada olumlu cevap verilmemesinin sürdürülen tehlikeli politikanın devam ettirilmesi anlamına geleceğini belirten Karayılan, “Bu da savaş demektir. Çünkü bu kadar insanın tutuklanması, baskının bu düzeyde dayatılması uluslararası güçlerle ve komşu devletlerle anlaşma temelinde Kürt özgürlük hareketini tümden yok edecek bir konseptin pratiğe konulması süreci işleyecektir. Bu açıdan buna karşı bizim tutumumuz ne olacak? Buna karşı bizim tutumumuz elbette ki kendi haysiyetimizi, şerefimizi, kazanımlarımızı, halkımızı savunma olacaktır. Buna yetecek gücümüz ve kudretimiz vardır. Buna inanmayanlar pratikte izler ve gözleriyle görürler. Biz öyle orta yerde kalmış, çaresiz alternatifsiz bir hareket ve bir halk değiliz. Bugün Ortadoğu bölgesinde önemli bir mevzilenme düzeyini kazanmış bir güç durumundadı.” diye konuştu.
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan gündemdeki konulara ilişkin görüşlerini ANF’ye aktardı.
AKP hükümetinin öncülüğünde Türkiye’nin çok ciddi ve tehlikeli bir noktaya getirildiğini belirten Karayılan, “Giderek bıçak kemiğe dayanmaktadır. İlk kez bu kadar yasal, demokratik zemindeki Kürt siyasetçisi gözaltına alınmış bulunmaktadır. Şimdi birçok kişi ve çevreler Türkiye’de balyoz darbesini tartışmakta ama Kürdistan’da darbe esasları uygulanmaktadır” dedi.
Gerillanın Kürdistan’ın her tarafında bulunduğunu hatırlatan Karayılan, “Biz kuzeyin tüm zirvelerine yayıldık. Onunla kalmadık aynı zamanda gerilla Doğu Kürdistan’a da yaygın bir biçimde yayıldı. Doğu Kürdistan’ın da en stratejik alanlarında gerilla vardır. Doğuda da, kuzeyde de, güneyde de vardır. Bu gerillayı söküp atmak on yıllarca sürdürülecek bir savaşla da mümkün değildir. Halkından destek alan, sırtını muazzam coğrafyaya dayayan ve bağımsız, özgür ideolojik, felsefik çizgi temelinde fedaileşen Kürdistan gerillasını hiçbir güç, hiçbir kuvvet bu zirvelerden söküp atamaz. Bir de bu gerillanın yirmi altı yıllık tecrübesi vardır. Araziye hakimiyeti vardır. Savaş sanatında derinleşmesi vardır” diye konuştu.
Geçtiğimiz hafta yayınladıkları deklarasyonun önemine de dikkat çeken Karayılan, önemli uyarılarda bulundu.
* Geçen hafta deklarasyonlarla taleplerinizi kamuoyuna açıkladınız. Buna rağmen Türk devleti bu ateşkeslerinize ve demokratik çözüm taleplerinize olumlu bir yanıt vermedi. 2 Şubatta yeniden bir deklarasyonla demokratik çözümde ısrarınızı ortaya koydunuz. Türk devletinin olumsuz yaklaşımlarına karşın barış ısrarınızın nedeni nedir?
– Şurası bir gerçek ki biz hareket olarak Kürt sorununun çözümünde barışçıl yöntemlerde ısrarcı davranmaktayız. Bu ısrarımızın bazı önemli nedenleri vardır. Öncelikle biz Kürt sorununun bir toplumsal sorun olduğunu, bu sorunun Türk devletinin iddia ettiği gibi şiddet, baskı ve asimilasyon yöntemleriyle aşılamayacağını, sorunun köklü bir toplumsal temele dayandığını çok iyi biliyoruz. Kürt sorunu Ortadoğu’nun ve tabi Türkiye’nin de bir sorunudur. Nasıl ki Irak’ta belli bir çözüm perspektifine ulaşmışsa Türkiye’de de, İran’da da, Suriye’de de bir çözüm perspektifine ulaşmak durumundadır. Bir yanda bu sorunun çözümünü olumlayacaksın, öbür yandan da Kürt toplumunu bastırarak, asimile siyasetinde ısrar edeceksin. Bu politika tutmaz çünkü kendi içinde bir tutarlılığı yoktur. Türk devleti belki Asuri, Ermeni, Rum halkına karşı şiddet eksenli politikalarla bazı sonuç almış olabilir, ama bunun yaraları bugün hala Türkiye’nin önünde ciddi bir engel ve kara bir lekedir. Bir de aynı politikalar Kürt halkına karşı da yaygın bir biçimde uygulandı, ama sonuç alınamadı. Kürt toplumunun daha farklı özellikler taşıması, daha yaygın bir nüfus ve beslenme kaynaklarına sahip olması, tarihsel ve kültürel açıdan derinliğinin olması bu politikaları sonuçsuz bırakmıştır.
SORUNU UYGAR YÖNTEMLERLE ÇÖZMEK GEREKİR
Bugün bütün engellere rağmen hareketimizin bu sorunu gündeme taşımasının en önemli nedeni derin tarihi köklere dayanmasıdır. Türk devleti hareketimizi tasfiye etmek için tüm ulusal ve uluslararası tüm gücünü kullandı. Bölgesel ve uluslararası güçlerden destek aldı. Ama Kürt sorununu yok edemedi. Çünkü bu sorun şiddetle yok edilemez. Şiddet elbette ki sorunların çözümünde belli bir rol oynamaktadır. Bu doğrudur. Ama bu sorunda şiddet yapacağını yapmıştır. Sorun açığa çıkarılmıştır. Artık bu sorunu kan dökmekle değil, uygar yöntemlerle çözmek gerekir, diye düşünüyoruz. Bu bizim için bir stratejidir. Bu sorunun mevcut sınırlar içerisinde komşu halklarla eşit, özgür bir arada yaşama ekseninde çözülebilmesini hedefliyoruz. Kuşkusuz bu seçeneksiz bir hedef değildir.
Ayrıca Önder Apo’nun Türkiye ve bölge halklarına karşı duyduğu derin sorumluluk olmasaydı böyle bir stratejiyi gündemleştirmesi de olmazdı. Ama Önderliğimizin ve hareketimizin Türk, Kürt, Arap ve Fars halkına karşı duyduğu sorumluluklar vardır. Bugünkü egemen iktidar anlayışları sadece iktidarını ve oy’unu düşünüp, halkların değer yargılarını gözardı edebilir, haysiyetlerini çiğnemeyi, bundan rant sağlamayı ahlaksız bir biçimde geliştiriyor olabilir. Ama biz ahlaklı bir siyasette ısrarcı olmayı temel bir ilke haline getirmiş bir hareketiz. Bu açıdan biz barışçıl çözüm çizgisinde kararlı bir duruş sergiliyoruz. Biz bunları söylerken Türk devletinin bazı paravan, yardakçı, kendini çok bilmiş sayan, konunun uzmanı sayan bazı kişi ve çevreler zayıflığımıza yormaktadırlar. Bunun teorisini oluşturarak “PKK Ortadoğu’da zorlanıyor, PKK’nin yaşam koşulları giderek daralıyor, uluslararası güçler bu konuda karar vermiş bulunuyor, dolayısıyla PKK gidicidir, onun için böyle bir taktiği geliştiriyor” demektedirler. Bu tamamen gerçeklerin ters-yüz edilmesidir. Savaş anlayışının bu biçimde teorize edilerek, sürdürülmesi tutumudur. Halklar arasındaki uçurumu açma ve kan dökmeye zemin oluşturma teorisidir. Yalandır, doğru değildir.
Çünkü Kürdistan özgürlük gerillası tüm Kürdistan’a yayılmış bir gerilladır. Türk devleti bizi güney Kürdistan’da kuşatmak ve ezmek istedi. Ama bugün biz kuzeyin tüm zirvelerine yayıldık. Onunla kalmadık aynı zamanda gerilla doğu Kürdistan’a da yaygın bir biçimde yayıldı. Doğu Kürdistan’ın da en stratejik alanlarında gerilla vardır. Doğuda da, kuzeyde de, güneyde de vardır. Bu gerillayı söküp atmak on yıllarca sürdürülecek bir savaşla da mümkün değildir. Halkından destek alan, sırtını muazzam coğrafyaya dayayan ve bağımsız, özgür ideolojik, felsefik çizgi temelinde fedaileşen Kürdistan gerillasını hiçbir güç, hiçbir kuvvet bu zirvelerden söküp atamaz. Bir de bu gerillanın yirmi altı yıllık tecrübesi vardır. Araziye hakimiyeti vardır. Savaş sanatında derinleşmesi vardır. Bugün profesyonel bir gerilla yolunda ciddi bir gelişmeyi yaşamış bulunuyor. Gerillanın mevcut durumda uyguladığı taktik performans, elastikiyeti, manevra kabiliyeti karşısında herhangi bir düzenli ordunun sonuç alıcı bir pratiği ortaya çıkarması mümkün değildir. Bunun doğru görülmesi önemli bir husustur. Bizim şu anda barışçıl yöntemlerde ısrar etmemizin nedeni budur. Ama eğer bunu dikkate almaz, ısrarlı bir biçimde sürdürdüğümüz bu çabalara yine şiddetle cevap verirlerse gelecekleri varsa görecekleri de olacaktır.
ÜÇ İLKE, DEMOKRASİ VE ÇOKLUK EKSENİDİR
– Deklarosyununuzda demokratik ulus, demokratik, vatan ve demokratik cumhuriyet ilkeleri çerçevesinde Kürt sorununun çözüme ulaştırılabileceğini belirttiniz. Bu üç ilkeyi biraz açar mısınız? Bu üç ilkeyle nasıl bir sistem ve toplum modeli ön görüyorsunuz?
– Bu üç temel ilkeyi bir çözüm anahtarı olarak önermemizin dayandığı temel eksen demokrasi eksenidir. Çokluk eksenidir. Demokratik toplumcu bir bakış açısı eksenidir. Yani ne kimlik ne de vatan inkarı olmamalıdır. Tüm toplumların gerçek anlamda kardeşçesine, eşit ve özgür yaşayacağı bir model olmaktadır. Demokratik yaşamın ve kültürün toplumsal yaşama yön vermesi ve bir sistem haline gelmesidir. Kimlik ve vatan doğal bir biçimde her toplumun vazgeçilmez bir öğesidir. Her topluluğun bir kültürel kimliği vardır. Her topluluk havada yaşamadığına göre yaşadığı bir ülke ve vatan vardır. Toplumun doğal öğesi olan bir unsuru sen şiddetle, zorla yok edemezsin. Çünkü o, o toplumun yaşamsal bir öğesidir. Sen kalkıp zorla senin vatanın yok, sen vatansızsın diyemezsin, senin kültürün yok, sen kültürsüzsün, sen zorla başka bir kültüre dahil olacaksın, kendini eriteceksin, eritmeyi kabul edeceksin diyemezsin. Yani kimliksizliği, vatansızlığı kabul edeceksin biçimindeki bir dayatmada bulunamazsın. En azından çağımızın normlarına göre yaşamak istiyorsan, bu bakış açısıyla bir düzen ve toplum kurmak istiyorsan böyle yapamazsın. Her toplumun bir kimliği, bir vatanı varsa buna saygı göstereceksin. Bize göre toplumların eşit, özgür, bir arada yaşamasının temel ilkeleri bunlar olabilir.
DEMOKRATİK ULUS FORMUYLA TÜM KİMLİKLER BİRARADA YAŞAYABİLİR
Demokatik ulus hiçbir kimliğin egemen olmadığı, ayrıcalığın olmadığı yeni bir demokratik toplumsal formdur. Bunun doğru anlaşılması, doğru görülmesi önem taşımaktadır. Biz demokratik ulus formuyla tüm kimliklerin, halkların eşit, özgür bir biçimde bir arada yaşayabileceğini düşünüyoruz. Ama sen bir kimliği diğer bir kimliğe egemen kıldırırsan burada eşitlik, özgürlük, kardeşlik olmaz. Bu tür kavramlar çok safsata olur. Şimdi bu kavramlar Türkiye’de çok kullanılıyor. Yani kardeşiz, diyorlar ama Kürde “senin dilin, senin adın, senin ülkenin adı yasak” diyor. Bu nasıl kardeşliktir? Kardeşlik böyle mi olur? Gerçek kardeşlikten, eşitlikten bahsediyoruz. Bunun en uygun modeli demokratik ulus modelidir.
Demokratik vatan ise; tüm kimliklerin ortak bir vatanının olması eksenine dayalı, hiçbir toplumun yaşadığı ülkeyi yok saymayan, tüm toplulukların üzerinde yaşadığı toprakların bütünlüğünden müteşekkül bir vatandır. İçinde zenginliklerin olduğu, kardeşleşmenin bulunduğu, demokratik özgür bir vatan. Böyle bir perspektifle biz halkların bir arada yaşama ve bir eksende ortaklaşarak, bütünleşmesini sağlayabiliriz. Ortak vatan, demokratik vatan, böyle gelişebilir. Şimdi “senin kendi atalarının yaşadığı vatanın adını yasaklıyorum, sen gel burada benim vatanımın ismiyle kendini an” demek, özgür bir vatan ve toplum gerçekliğini ortaya çıkarmaz. Orada ancak şimdiki gibi bir şey olabilir.
Şimdi Türkiye’de bir bütünlük var. Ama bu bütünlük yarım milyonluk bir askeri güçle sağlanılıyor. Kürdistan’da adım başı karakol, adım başı kontrol var. Ev ev denetim altına alma var, ajan var, korucu, çete var, mafya var. Şiddet, baskı, işkence var. Bütünlük böyle sağlanıyor. Bu birlik, bütünlük değildir. Bu ancak, onların çokça bahsettikleri birlik, beraberlik ve bütünlük olabilir. Fakat gerçek birlik, bütünlük ancak toplumların birbirine saygı göstermesi, birbirini hazmetmesi, birbirini kabul etmesi, kimliğiyle, kültürüyle, vatanıyla demokratik bir yaşamı kurması temelinde olabilir. Bunun adı da Demokratik Cumhuriyettir. Sınırların sorun olmadığı, toplumların kendi ulusal ve siyasal haklarını demokratik sistem içinde kullanabildiği demokratik özgür bir toplumsal gerçeklik böyle şekillenebilir.
Kuşkusuz bu bir modeldir. Hem de toplumu gerçek anlamda demokratikleşmeyi ön gören bir modeldir. Bu sadece Kürt sorununun çözümü için değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi için de en önemli ilkelerdir. Fakat biz bu perspektif temelinde Kürt sorununun kalıcı bir çözüme kavuşacağını belirtiyoruz. Elbette ki bunun anayasal boyutu vardır, bunun doğru bir anayasal bakış açısına, bir demokratik siyaset anlayışına kavuşturulması gerekmektedir. Bu, toplumun kendisini yeniden inşa etmesi ve demokratikleşmesi anlamına gelmektedir. Biz Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun kalıcı çözüme kavuşabilmesi için yine gerekli karşılıklı güven ve istikrarın pekişerek, gerçek bir toplumsal uzlaşmanın sağlanması için bu üç temel ilkeyi önemsiyoruz.
– Deklarasyonunuz Türkiye ve Kürdistan’da hemen yankısını buldu. Çeşitli aydın ve siyasetçi kesimlerden, şahsiyetlerden bunun barışa yeni bir şans olduğu ve Türk devleti tarafından mutlaka olumlu değerlendirilmesi gerektiği açıklamaları geldi. Sürecin daha da geliştirilmesi konusunda bu çevrelere bundan sonra nasıl bir misyon düşüyor?
– Yayınladığımız deklarasyon tüm Türkiye ve Kürdistan halkı için önemli bir deklarasyondur. Elbette ki Türkiye ve Kürdistan’da hemen bazı çevrelerde yankı bulması, çeşitli aydın ve siyasetçi kesimlerin, şahsiyetlerin barışa bir şans olarak değerlendirip, Türk devletinin mutlaka bunu değerlendirmesi gerekir, yönündeki tespit, değerlendirme ve açıklamaları önemlidir. En azından mevcut gösterilen reaksiyon, deklarasyonun desteklenmesidir. Bu açıdan olumludur, fakat bütün bunlar yeterli değildir. AKP hükümetinin öncülüğünde Türkiye çok ciddi ve tehlikeli bir noktaya getirilmiş bulunulmaktadır. Giderek bıçak kemiğe dayanmaktadır. İlk kez bu kadar yasal, demokratik zemindeki Kürt siyasetçisi göz altına alınmış bulunmaktadır. Şimdi birçok kişi ve çevreler Türkiye’de balyoz darbesini tartışmakta ama Kürdistan’da darbe esasları uygulanmaktadır, biçiminde değerlendirme yaptılar. Bunlar doğrudur.
En çok tutuklama yapan, işkence uygulayan, şiddeti toplumun her tarafına yayan askeri darbe 12 eylül faşist askeri darbesiydi. Ama 12 Eylül faşist askeri darbesi döneminde bile bu kadar legal Kürt siyasetçisi tutuklanmamıştı. Tutuklanma daha yaygındı ama çoğu illegal örgütleme yapılarından gelen, onun sempatizan çevresiydi. Şimdi resmen legal Kürt siyasal sistemi içerisinde yer alan kadro ve siyasetçileri sudan bahanelerle toplama kamplarına alınmışlardır. Bugün Kürdistan’da kendi kimliğine sahip çıkan her siyasetçiyi bir biçimde KCK ile ilintilendirmek olanak dışı değildir. Çünkü KCK’nin söz ve söylemleri dağdaki bir çobanın, şehirdeki bir esnafın, köydeki bir köylünün, bir öğrencinin de çok rahatlıkla söyleyebileceği söz ve söylemlerdir. Yani kendi kimliğine sahip çıkan, yurtsever, demokratik her siyasetçisinin sözüyle, pratiği ve açıklamalarıyla bir biçimde KCK ile yakınlığını kurması mümkündür. Çünkü KCK’nin bugün çözüm formülü toplumun çözüm formülüdür. Ama üyelik konusu ayrı bir husustur, doğrudan ilişkilenme ayrı bir husustur. Tamamen düzmece durumlar söz konusudur. Yani bir takım sahte senaryolar oluştururak, insanlar toplatılmış ve göz altına alınmışlardır. Hem de hiçbir dönemde olmadığı kadar kapsamlı bir yönelim ile göz altına alınmışlardır. 12 eylülde bu kadar çocuk yargılanmaya tabi tutuldu mu, bu kadar cezaya çarptırılan çocuklar oldu mu? Hayır. Ama AKP hükümetinin uygulamaları bugün Kürdistan’da bunları yapıyor, yapmaktadır. Dolayısıyla Kürdistan’da cuntayı da, sıkı yönetimi de aşan bir durum söz konusudur.
AÇILIM PROJESİ UYDULAŞTIRMA VE TESLİM ALMADIR
Kürt çocukları bir taraftan şurada burada katledilirken, öbür taraftan hiçbir vicdanın kabul edemeyeceği cezalara çarptırılarak, zindanlara atılmaktadırlar. Bu toplum her türlü hakarete maruz bırakılmaktadır. Bu anlamda artık iş ciddi bir noktaya doğru gelmiş bulunuyor. Her türlü tahammül sınırlarını aşacak düzeyde insan vicdanını, haysiyetini zorlayan pratik uygulamalar her gün uygulanıyor. Bu durum karşısında Türkiye’de kendisine demokratım, sosyalistim, solcuyum, gerçek demokratik İslamım diyen bütün çevrelerin daha etkili bir biçimde sürece müdahale etmeleri gerekiyor.
AKP hükümeti, adına açılım dediği “Kürt açılımı, Alevi açılımı, Romen açılımı” adı altında toplumu teslim alma ve uydulaştırma projeleri bu toplumsal gerçekliğe, onun değer yargılarına bir saldırıdır, hiçe saymadır. Kendince iktidara, para-pula dayanarak, bu işi becereceğini düşünmektedir. Yani o bir Alevinin inanç değerlerini ortaya para dökerek, iktidar gücünü kullanarak, kendine göre yönlendirebileceğini düşünmektedir. Kürt halkının kimlik ve kültür değerlerini parayla-pulla, iktidar gücüyle uydulaştırabileceğini, teslim alabileceğini düşünmektedir. Bu biçimde işbirlikçi bir çizgiyi ortaya çıkararak, sonuç alabileceğini hesap etmektedir.
DEMOKRASİ KONFERANSI BİR GEREKLİLİKTİR
Dikkat edelim toplumu tahrip eden değer yargılarıyla oynayan bir siyasi anlayış söz konusudur. Dolayısıyla bu artık zorlayıcı bir düzeye gelmiş bulunuyor. Bunun karşısında toplumun vicdanı durumundaki tüm demokratik sivil toplum kuruluşları, demokratik sosyalist sol çevreler, liberal kesimler, Alevi çevreler, demokratik İslami kesimler, bütün kesimler daha aktif bir biçimde devreye girmelidirler. Biz bunun için bir demokrasi konferansının gelişmesi temelinde Türkiye’de demokrasi güçlerinin daha aktif bir çözüm aktörü olarak sahneye çıkmasını çok zorunlu bir gereklilik olarak görüyoruz. Türkiye’deki demokrasi güçleri vijdan sahibi tüm demokratik çevrelerin sorumluluk duyması ve bir demokrasi konferansıyla örgütleme sürecini başlatarak, kendisini bir güç haline getirmesi gerekmektedir. Aslında bunu kendi kendimize söylemiş oluyoruz. Bunu biliyorum, o kadar hayalci değiliz. Ama bu bir doğrudur, bir gerçektir ve biz bunda ısrarcı olacağız.
Bugün Türkiye’deki demokrasi güçleri gerçek bir aktör olmak istiyorlarsa geliştirecekleri böyle bir demokrasi konferansıyla tüm kesimlerin farklılıklarını koruma temelinde ortak bir çatıda bir araya gelme, karar ve tutumuyla sürece müdahale girişimini başlatabilirler. Bu hem Kürt sorununun demokratik barışçıl yöntemlerle çözümü hem de Türkiye’nin demokratikleşmesi için yapılması gereken önemli bir görevdir. Ama maalesef şimdiye kadar bu konuda geliştirilen çağrılar, yürütülen çabalar çok fazla sonuç vermiş değildir. Çünkü Türkiye demokratik çevrelerinde bir hastalık gibi yayılan, herkesin kendisini esas alması, az olsun benim olsun eksenine dayanması durumu vardır. Yine elini taşın altına koyma, sorumluluk altına girme durumu yoktur. Herkes çok rahat ve çok sakin bir biçimde kendisini en sosyalist, en demokratik, en liberal kişi veya çevre olduğunu iddia edebilmekte, bol bol konuşabilmekte ama elini taşın altına koymamaktadır. Bu konuda yürütülen birlik çalışmalarını biliyoruz. Türkiye’de sol, sosyalist ve demokrasi çevrelerinden en iyileri bile şunu söylemişlerdir; “biz Kürt özgürlük hareketini destekliyoruz, fakat özgünlüklerimiz var. Biz ortak bir örgütlenmeye giderek değil de dışında kalarak, desteklemeyi daha uygun buluyoruz. Hem kendimiz için hem kürt özgürlük hareketi için bunu daha yerinde buluyoruz” diyerek dıştan destek sunma, elini taşın altına koymama politikasını esas almaktadırlar. Bu aslında sorumluluktan kaçmadır. Aynı zamanda muazzam imkanları kullanmama, bu imkanların heder olmasına yol açan bir politik duruştur. Biz bu tür tutumları yerinde ve sorumlu tutumlar olarak görmüyoruz. Çünkü sen dışında kalarak, dışında destekleyerek bir güç ve sinerji oluşturamazsın.
KÜRT HAREKETİ VE TÜRKİYE DEMOKRASİSİNİN SİNERJİYE İHTİYACI VAR
Kürt hareketinin de Türkiye demokrasi hareketinin de bir sinerjiye ihtiyacı vardır. Bir araya gelerek, bir perspektif oluştararak, toplumda bir heyecan yaratarak, gerçek bir muhalefet gücü, gerçek bir iradi güç olmaya ihtiyacı vardır. Ama bundan kaçınılıyor. Ben kendi partimde, kendi dar küçük grubumda ısrarcı olacağım fakat dışarıdan sizi destekleyeceğim, denilmektedir. Biz buna da yok demiyoruz. Ama bu sorumluluktan kaçmaktır ve böylece Türkiye’yi AKP gibi çıkarcı, tüccar siyasi anlayışlara terk etmektir, başka bir şey değildir. Biz özellikle Türkiye sol hareketindeki bu eksendeki yaklaşımları pek doğru bulmuyoruz, bunlar sorumluluktan kaçmaktır, elini taşın altına koymamaktır. Ülkeyi çıkarcı, iktidarcı, burjuva anlayışına terk etmektir, başka bir şey değildir.
Bugün Kürt özgürlük hareketi milyonluk gücüyle çok ciddi bir müttefiktir. Eğer Türkiye demokrasi ve sosyalist hareketi gerçek anlamda Türkiye’de bir güç olmak istiyorsa bugün Kürt özgürlük hareketinin sunduğu imkan bir nimet bir şanstır. Ama bunu düşünen bile yok.
TÜRKİYE GİDEREK TEHLİKELİ BİR SÜRECE EVRİLMEKTEDİR
Fakat bizim sorumluluklarımız, omuzladığımız ağır bir yük vardır. Biz bu türden sakin, kendi halinde, kendi evinde, kendi işinde-gücünde, kendi kariyerinin tatmini sürecinde olan o çok değerli yoldaşları bekleyemeyiz. Çünkü üzerimize geliniyor, yok edilme süreciyle yüz yüze bırakılma durumu var. Bir bütünen halkımız bugün ciddi bir tehlike altındadır. Hem Ortadoğu bölgesinde hem de Türkiye’de Kürt halkının hala varlık sorunu söz konusudur. Eritilmek, uydulaştırılmak ve yok edilmek istenilmektedir. Bu kültürel ve siyasal soykırımın başka bir anlamı olabilir mi?
Yakın bir gelecekte peşi sıra kapsamlı askeri yönelimlerle Kürdistan yerle-bir edilecektir. Bütün değer yargılarıyla cendereye alınacak ve teslim alınma politikası uygulanacaktır. Türkiye’nin Amerika ile bu kadar flört etmesinin, öte yandan İran ile derin ilişkiler sürdürmesinin başka ne gibi bir amacı olabilir? Her gün istihbarat anlaşmaları, İsrail ile Heron anlaşmaları, Amerika, İran ile başka anlaşmalar yapması boşuna değildir. Tehlikeli bir biçimde, bir süreç gelişiyor. Bu süreç karşısında Türkiye’deki duyarlı, demokratik, liberal, sosyalist çevreler daha aktif devreye girmeliler. Bu sürece dur demeli ve AKP’nin bu tehlikeli politikalarına karşı tavır sahibi olabilmeliler. Böyle bir tavrı güçlü bir biçimde Türkiye’nin gündemine oturtabilmek için de ortak örgütlenmeleri geliştirebilmelidirler.
Eğer Türkiye demokrasi hareketi bir iradi güç olmak istiyorsa kendisini mutlaka bir örgütleme ile sürece aktif bir aktör olarak dahil edebilmelidir. Bizim bütün eleştirilerimize rağmen Türkiye sol demokratik sosyalist, liberal tüm çevrelerden beklentimiz bu dönemi kayıtsız karşılamamaları, döneme sorumlu yaklaşmaları etkili bir biçimde, AKP’nin politikaları karşısında duran bir yeni siyasal çıkışı gerçekleştirmeleridir. Aksi durumda olumlu bazı destekleyici demeçlerle bu tehlikeli sürecin önüne geçemeyeceklerdir. Bunun bilinmesinde büyük bir yarar vardır. Çünkü Türkiye giderek tehlikeli bir sürece doğru sürüklenmekte ve bu süreçten rant peşinde olan çevreler dışında herkesin zarar göreceği de açık ortadadır.
DEKLARASYONUMUZ ÖNEMİ İDRAK EDİLMELİ
* Türk devletinin taleplerinizi bir kez daha cevapsız bırakması durumunda bundan sonraki tutumunuz ne olacak?
– 2 şubat günü kamuoyuna sunduğumuz deklarasyon özellikle Türkiye’nin geleceği ve Kürt halkı açısından önemli bir açıklamaydı. Umarız önemi idrak edilir ve gereği gibi devlet katında, hükümet gündeminde gereken yerini bulur, bu temelde daha doğru bir politik doğrultuyla sürece müdahale edilir. Eğer böyle olmazsa – uluslararası güçlerden ya da demokrasi güçlerinden etkili bir müdahale olmaksızın – AKP hükümetinin böyle bir politik müdahaleyi geliştirme umudu yoktur. Çünkü AKP şimdi MHP ile yarış içinde kendini seçime hazırlamaktadır. Dolayısıyla Kürt halkı için sadece demokratik açılım söylemiyle oyalama siyasetini esas alacak ama öbür yandan özel savaş politikaları yaygın bir biçimde uygulanacak ve Kürt özgürlük hareketine karşı imha hareketini gündemleştirecektir. Çünkü AKP hükümeti iktidarının geleceğini burada görmektedir. Nitekim bir AKP yetkilisi durumunda olan Hüseyin Çelik “ya biz bu sorunu çözeceğiz, ya da bu sorun bizi çözecektir” diyerek bu gerçeği açığa vurmuştur. Yani AKP hükümeti Kürt özgürlük hareketini tasfiye etmeyi kendi iktidarının geleceği için önemli görmektedir. Perde arkasındaki kirli anlaşmalarının da bununla bağlantılı geliştirildiği anlaşılmaktadır. Eğer AKP hükümeti Kürt özgürlük hareketinin bastırılmasını başaramazsa ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacağını düşünerek, bu süreci tüm demagojik açılım söylemleri altında sürdüreceği, inadına tasfiye politikasını geliştireceği anlaşılmaktadır.
DEKLRASYON DEVLETE VE AKP’YE BİR UYARIDIR!
Biz devletin ve AKP hükümetinin planını biliyoruz. Bizim yaptığımız bu açıklama ve deklarasyon devlete bir uyarıdır, AKP hükümetine bir uyarıdır. Bu politikadan vazgeçme uyarısıdır. Çünkü bu politika çok tehlikeli bir politikadır. Bu politika kan kokmaktadır, savaş politikasıdır. Kürt halkını bu kadar yere süreceksin, bu kadar iradesini çiğneyeceksin, siyasetçilerini kelepçeleyerek, sorgusuz, sualsiz içeriye atacaksın, çocuklarını bu kadar cezaya çarptıracaksın, şurada-burada öldüreceksin, Kürt halkının haysiyetiyle, değer yargılarıyla bu kadar oynayacaksın ve ondan sonra da ben “demokratik açılım” yapıyorum diyerek askeri operasyonlarla birlikte toplumu tümden teslim alma projesini uygulayacaksın. Bunu da herkes seyredecek. Bu olacak şey midir? AKP’nin ve devletin yürüttüğü politika Kürt özgürlük hareketini bitirme politikasıdır. Kürt halkını iradesizleştirme politikasıdır. Bunun için haysiyetiyle, şerefiyle oynanmaktadır. Bunun için bütün tepkilere rağmen Kürt siyaset zeminine dönük tasfiye operasyonları durdurulmamaktadır. Siyasal soykırımda ısrarlı ve kararlı davranmaktadırlar. Dolayısıyla devletin ve AKP hükümetinin bu aşamada uygulamakta oldukları Kürt politikası tehlikeli bir politikadır.
OLUMLU CEVAP GELMEZSE BU SAVAŞ DEMEKTİR
Bizim deklarasyonumuza cevap vermemeleri ya da olumlu cevap vermemeleri bu tehlikeli politikanın sürdürülmesi anlamına gelecektir. Bu da savaş demektir. Çünkü bu kadar insanın tutuklanması, baskının bu düzeyde dayatılması uluslararası güçlerle ve komşu devletlerle anlaşma temelinde Kürt özgürlük hareketini tümden yok edecek bir konseptin pratiğe konulması süreci işleyecektir. Bu açıdan buna karşı bizim tutumumuz ne olacak? Buna karşı bizim tutumumuz elbette ki kendi haysiyetimizi, şerefimizi, kazanımlarımızı, halkımızı savunma olacaktır. Buna yetecek gücümüz ve kudretimiz vardır. Buna inanmayanlar pratikte izler ve gözleriyle görürler. Biz öyle orta yerde kalmış, çaresiz alternatifsiz bir hareket ve bir halk değiliz. Bugün Ortadoğu bölgesinde önemli bir mevzilenme düzeyini kazanmış bir güç durumundadır.
Bu kadar gerçeklik açığa çıkmasına rağmen bir tarafta terör diyeceksin, öbür tarafta binlerce insanı bu hareketin üyesi olmakla suçlayacaksın. Yani şimdi milletvekilleri suçlanarak, siyasi yasak getiriliyor. Bu kadar belediye başkanı tutuklanıyor, il meclis üyeleri ve belediye meclis üyeleri tutuklanıyor. Bu siyasi harekete dahil olan, buna oy veren iki buçuk milyon insan teröristtir, demek anlamına geliyor. Çünkü onları terör suçlamasıyla tutuklamış bulunuyor. Eğer bu toplumun seçtikleri terör üyeleriyse o zaman bu toplum da öyledir, bu o anlama gelmektedir. Yani tüm halkımızın özgürlük mücadelesini, toplumsal özgürlük hareketini terör kapsamında değerlendiren bir anlayışla karşı karşıyayız. Halkımız sokağa dökülmekte, demokratik tepkilerini göstermekte ama onlar terör demektedir. Onların nezdinde kendi özgürlüğünde ısrarcı olan her Kürt bir teröristtir. Dolayısıyla bunları da tutuklayarak, öldürerek, şiddetle ortadan kaldırmayı önüne koyma konseptini adım adım hayata geçirmektedir. Bizim buna karşı yapacağımız kendimizi savunmadır. Bunu da en yetkin bir biçimde yapabilecek güç ve imkan vardır.
Halkımızın bugün dayandığı mevzi ve imkanlar, mücadelemizin sağladığı değerler özgürlük mücadelesine karşı gelişebilecek her türlü saldırıyı göğüsleyebilecek düzeydedir. Dolayısıyla bizim öncelikli tutumumuz demokratik siyasal çözümdür. Bunu kabul etmez, üzerimize gelirlerse biz de kendimizi elbette ki her biçimde savunacağız. Direniş mücadelesini bu temelde ideolojik, siyasal, kültürel, diplomatik, örgütsel ve savunma ekseninde yükseltmek en kutsal bir görev durumundadır. Dönemsel olarak mücadeleyi daha ileri bir aşamaya taşıma temel bir hedef durumunda olacaktır. Bu açıdan yaklaşıldığında, deklarasyonda ortaya koyduğumuz talep ve tutumlar ciddidir. Tüm Türkiye toplumu ve Kürdistan halkı için önem taşımaktadır. Biz bunun dikkate alınması ve bu temelde bu tehlikeli politikalara dur denilmesi gerektiğini belirtiyoruz. Sorunu şiddet ve operasyonlarla çözmek isteyen devletin bu politikası berberinde kapsamlı bir savaş sürecini getireceği açıktır. Biz her durumda kazanma ve başarma pozisyonda olacağız. Bu kesindir, halkımız ve dostlarımız buna tam olarak güvenebilir.
* Avrupa parlamentosunda 6. Kürt konferansı gerçekleştirildi. Konferansta sorunun demokratik çözümüne ilişkin yoğun tartışmalar yürütüldü. Çözüm müzakerelerinin hemen başlatılması yönünde görüşler ve PKK’nin terör listesinden çıkarılması gerektiği yönünde tartışmalar yürütüldü. Siz genel itibariyle 6. Kürt konferansında sorunun çözümüne dönük ortaya çıkan fotoğrafı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu kesimlere nasıl görevler düşüyor?
– Avrupa Parlamentosunda gerçekleşen 6. Kürt konferansı tartışmaları kendi içinde bir değer taşımaktadır. Özellikle birçok katılımcının ortaya koyduğu tavır, tutum, çözüm perspektifi önemlidir. Sonuç itibarıyla çözüm için müzakerelerin başlatılması, karşılıklı silahların susturulması ekseninde çağrılar yapması da olumlu olmuştur. Bizim desteklediğimiz hususlardır. Ancak artık gelinen noktada bu tür çağrılar veya fiili hükmü bulunmayan kararlar çok ciddi sonuçlar ortaya çıkarmamaktadır. Yani genel çerçeve iyi, olumludur fakat bugün artık daha aktif, daha etkili bir müdahaleye ihtiyaç vardır.
HAREKETİN TÜMÜNÜ TERÖRİST İLAN EDERSEN SAVAŞI DA DESTEKLEMİŞ OLURSUN
Avrupa parlamentosunda şimdiye kadar 6 konferans gerçekleştirildi. Hemen her yıl benzer tartışma düzeyi ortaya çıkmaktadır. Bence artık kendini tekrarı yaşayan bir durum söz konusudur. Tabii hiçbir biçimde ortaya çıkan tartışma düzeyini küçümsemiyorum. Örneğin, bu yıl katılımcılar ve konuşmalar itibariyle daha ileri bir düzeyi yakalama durumu söz konusu oldu. Ne var ki Kürt sorununda gelinen noktada bu tür çağrılar ve toplantılar kendi başına çok fazla etkili olmamaktadır. Mesela bu konferans Avrupa parlamentosunda gerçekleşmektedir. Yani Avrupa parlamentosunun kurumsal desteği de bulunmaktadır. Ama Avrupa parlamentosunun kendi parlamento kararlarında bile Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye konseptini bir biçimde teyit etme ve doğal görme politikası mevcuttur. Şimdi sen Kürt Özgürlük Hareketinin tümünü terörist ilan edersen, ona karşı geliştirilen devlet terörü ve operasyonları da desteklemiş olursun, yani savaşı da desteklemiş olursun. Açık ki Avrupa Birliğinin ve Avrupa parlamentosunun yaşamış olduğu durum budur.
Burada çifte standarttan uzak, daha dürüst bir politikaya ihtiyaç vardır. Biz şunu söylüyoruz; Kürt sorununda artık yürünmesi gereken yollar yürünmüştür. Herkesin kesesinde ne varsa ortaya koyması gerekir. Sağı-solu oyalama, ona-buna mesaj yoluyla durumu idare etme, her iki tarafı da idare etme politikası artık sona doğru gelmiştir. Onun için de devamının fazla bir anlamı yoktur. Şunu bilmek istiyoruz; AB ve hatta Avrupa Parlamentosunun kendisi Kürt sorununun demokratik çözümünden yana mıdır değil midir? Yanaysa o zaman her türlü şiddete karşı tavır alması lazım. O zaman AB ve Avrupa Parlamentosu; Kürt toplumu, Kürt halkı bir toplumsal gerçekliktir ve talep ettiği toplumsal hakları meşrudur, bu konuda her iki taraf da şiddete son vererek bu sorunu demokratik yöntemlerle çözmelidir, demelidir. Bunun için inisiyatif oluşturabilmeliydi. Ama böyle bir şey yok. Dolayısıyla bu konferansın sonuçları eğer böyle bir politikaya yol açarsa ne ala. Böyle olursa tarihsel bir önem kazanır. Ama böyle bir politikaya değil de, biraz daha böyle sorunu sadece hafiften gündemleştirme, Kürt sorununun barışçıl çözümünü düşük yoğunluklu bir tonla seslendirme sürecin yönünü tayin etmede belirleyici olmamaktadır.
Türk devleti şimdi Kürt halkına karşı bir siyasal, kültürel soykırım uyguluyor ve kapsamlı askeri bir imha hareketini hazırlamaktadır. Bu politikanın önüne geçilmezse yarın Kürdistan’da iş işten geçmiş olacaktır. Dolayısıyla artık bu türden teskin edici, yüreklere su serpen toplantı ve çağrılar soruna çözüm gücü olamamaktadır. Daha etkili ve daha sonuç alıcı bir girişim ve inisiyatife ihtiyaç vardır. Biz bunu Türkiye demokrasi hareketi için de belirtiyoruz, uluslar arası kamuoyu için de, uluslar arası güçler için de belirtiyoruz. Eğer gerçekten uluslar arası güçler Kürt sorununda savaş değil de barışçıl bir sürecin gelişmesini istiyorlarsa daha etkili bir inisiyatif gücü olarak ortaya çıkmaları gerekmektedir.
HERKESİN ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYMASI GEREKMEKTEDİR
Herkes bir şeyler söylemekte ama Türk devleti de imha konseptini adım adım hayata geçirmektedir. Hem de demokratik açılım adı altında herkesi yanıltarak. Kamuoyunu yalan-yanlış bilgilerle, dezenformasyonla yönlendirmeye çalışarak bunu yapmak istemektedir. Dolayısıyla ilgili tüm güçlerin şimdiye kadar olduğu gibi süreç karşısında seyirci kalması ya da bir takım zayıf seslerle barışçıl süreci desteklemesi artık yetmemektedir. Herkesin bu sorunun demokratik siyasal yöntemlerle çözümü için elini taşın altına koyması gerekmektedir. Herkesin sorumluluk üstlenmesi gerekmektedir. Hatta gerekirse risk üstlenmesi gerekmektedir. Bu olmadan sorunun demokratik barışçıl yöntemlerle çözümü çıkmaza giriyor. Bugün tıkatılmıştır, çıkmaza girmiştir.
Şimdi; efendim yine Kürtler fedakarlık yapsın, diyenlere insaf diyoruz. Kürtlerin her şeyi hedef durumunda, ezilme ve yok edilme ile karşı karşıya ve halen fedakarlık isteniyor. Biraz bu konuda empati kurulmalıdır. Biz yok edilmekle, katliamla karşı karşıya olan bir hareket ve halkız. Bu kadar insanımız hiç yere gözaltına alınmıştır. Bu kadar hukuksuzluk ve vicdanları zorlayacak uygulamalar söz konusudur. Bütün bunlara karşı işte sakin durun, fedakarlık yapın gibi söylemleri de çok yerinde bulmuyoruz.
Konu ile ilgillenen tüm çevrelere saygı duyuyoruz, ama Kürt sorununda bugün gelinen noktada artık daha etkili girişimlere, inisiyatiflere ihtiyaç olduğunu, aksi durumda Türk devletinin Kürdistan’da geliştirdiği kapsamlı yönelimin kendisiyle birlikte çok tehlikeli bir süreci dayatacağını, önüne geçilemez tamiratı imkansız tahribatlara yol açacağını belirtmek istiyoruz. Bunun önüne geçilmez ise gelişecek olanın bu biçimde kapsamlı bir yönelim olacağını, bunun da beraberinde kapsamlı bir savaşı getireceğini vurgulamak istiyoruz. Avrupa birliği ve Avrupa parlamentosunun da bu konuda sorumluluklarının olduğunu ve sorumluluklarına da daha güçlü bir biçimde sahip çıkması gerektiğini belirtmek gerekiyor. Çünkü Kürt sorununun bu düzeye gelmesinde AB’ye üye devletlerin belirleyici rolleri vardır. Bu tarihsel sorumluluklarını bu biçimde basit bazı tutumlarla geçiştirmek mümkün değil. Öte yandan günümüzde de aynı politikanın devamı olarak Türk devletinin faşizan uygulamalarının, Kürt halkına karşı geliştirdiği şiddet politikalarına karşı tutum geliştirmedikçe, Türk devletinin bu politikalarına vermekte oldukları destek kesilmedikçe diğer yapılacak bütün girişimlerin de pek fazla anlamlı olmayacağını özellikle belirtmek istiyorum.
ABD’NİN ŞİDDET POLİTİKASINI DESTEKLEMESİ SONUÇ VERMEZ
Amerika Irak kuvvetleri komutanı R. Ordiene, Türkiye’ye gitti. Ardından İstanbul’da yapılacak NATO toplantısına katılmak üzere ABD savunma bakanı Robert Gates’DE Türkiye’ye gitti. Geits Ankara’da cumhurbaşkanı ve başbakan tarafından yüksek düzeyde kabul edildi. Yine Türkiye savunma bakanıyla görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşmelerde Türkiye ABD’den PKK’ye karşı destek ve yeni teknik silahlar istedi. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Kürt sorunu Ortadoğu bölgesinin en temel sorunlarından birisidir. Şurası muhakkak ki Kürt sorunu bir toplumsal sorundur. Hem de kökleri tarihin derinliklerine dayanan bir toplumsal sorundur. Dolayısıyla bu sorun şiddet yöntemleriyle ortadan kaldırılamaz. Kürt sorunu hiçbir zaman ve hiçbir şekilde terör sorunu olamaz. Kürt halkının meşru, doğal haklarını istemek terör değildir. Kürt özgürlük hareketinin öncü gücü PKK’ye terör demek daha başlangıçta çözümsüzlük siyasetine saplanmak olur. Türkiye cumhuriyeti devleti bunu çok bilinçli bir biçimde yapmaktadır. Çünkü Türkiye devleti Kürtlere ilişkin inkar siyasetini terk etmiyor. Kürt halkının varlığını gerçek anlamda kabul etmek istemiyor. Onun için biz hareket olarak 17 yıldan beri barışçıl yöntemleri geliştirmek istememize rağmen Türkiye devleti her zaman bu barışçıl istemlerimize silahla, şiddetle cevap vermiştir. Mevcut durumda da şiddete ısrar eden biz değil Türk devletidir.
ABD eğer gerçekten bölge sorunlarına çözüm geliştirmek istiyorsa ve Ortadoğu bölgesinde istikrar arıyorsa öncelikle Kürt sorununa doğru bir yaklaşım geliştirmek zorundadır. Güneyli Kürtleri kendi çıkarları için dost saymak, onlara dayanmak, kuzeyli Kürtlerin de özgürlük davasına karşı şiddeti desteklemek, çifte standartlı bir politikadır. Bu ahlaki bir politika değildir. İyi Kürt-kötü Kürt ekseninde geliştirilen bu politika ABD’nin Ortadoğu bölgesinde geliştirmek istediği siyasetin de neme nem bir siyaset olduğunu açığa vurmaktadır. Türkiye de Kürtler doğal haklarından başka bir şey istememektedirler. Bir halk olmaktan kaynaklı doğal haklarını istiyorlar, PKK de bunun savunuculuğunu yapıyor.
Bütün bu gerçeklere rağmen ABD’nin Türkiye’nin şiddet politikasını desteklemesi doğru değildir. Bu şiddet politikası sonuç da veremez. Çünkü Kürt sorunu, Kürt halkı şiddet yöntemleriyle dize getirilemez. Bu yol yıllardır denenmektedir. Kürt sorunu cumhuriyet tarihinden bu yana süre gelen bir sorundur. Türk devleti de hep şiddetle bu sorunu ortadan kaldırmak istemiştir ama kaldıramamıştır. En son başta ABD olmak üzere 26 yıldır uluslar arası güçlerin ve yine zaman zaman da bölgesel güçlerin desteğiyle Türk devleti binlerce operasyon gerçekleştirmiştir. Ama bunlardan sonuç almış değildir. Şu anda şubat ayında bulunuyoruz. Şubat ayı uluslar arası komplonun önderliğimizi esir aldığı aydır. 11 yıl önce ABD’nin öncülüğündeki bir komplo ile önderliğimiz esir alınıp Türkiye’ye verildi. Bundaki amaç bu hareketi tasfiye etmekti. Ama tasfiye olmadı. Önder Apo’nun çizgisi de, PKK hareketinin örgütlemesi de bugün çok daha fazla güçlü bir düzeye gelmiştir. Demek ki bu sorun şiddetle çözülecek bir sorun değildir.
Şimdi Türkiye tekrardan ABD’den yeni teknikler istemektedir. Basına yansıdığı kadarıyla bu konuda ABD ile Türkiye arasında yapılmış bir anlaşma var. Başbakan Erdoğan Robert Gates ile görüşmesinde bu anlaşmayı hatırlatarak yeni teknik istemini yenilemiş, o anlaşmanın pratikleşmesini istemiştir. Bu anlaşmaya göre şimdi, Kürdistan semalarında dolaşıp keşif faaliyeti yapan ABD uçakları silahlı olanları bulunmaktadır. Bu silahlı olan keşif uçakları hedefi tespit edip anında suikast yapabilme yeteneğine sahip bir silahtır. Erdoğan’da bu suikast silahlarını Gates talep etmiştir. Bu suikast silahlarına ilişkin yaptığı anlaşmanın pratikleşmesini istemiştir. Bununla ne yapacak? Bununla hareketimizin önde gelen kadrolarının suikast ile ortadan kaldırılmasını hedeflemektedir.
Erdoğan’ın bu konudaki ısrarı onun demokratik açılımının da nasıl bir içeriğe sahip olduğunu açığa vurmaktadır. Biz öteden beri hep bu AKP’nin demokratik açılım dediği şeyin özünde bir tasfiye, bir imha olduğunu belirttik. Yine AKP’nin siyasal alana dönük geliştirdiği soykırımın da esasında kapsamlı bir askeri hareketi geliştirmeyi hedeflediğini söyledik. Şimdi burada bu daha iyi açığa çıkıyor. Bizim bu söylemlerimiz doğrulanıyor. AKP hükümeti hareketimize karşı terör ve şiddet yöntemleriyle sonuç almak istemektedir. Israrla bunu ABD’den talep etmektedir. Ne için? Kan dökmek için! Hani başbakan anaların gözyaşı dökülmesin diyordu. Nerede kaldı o sözler? Demek ki tüm bunlar demagojidir, yalandır, palavradır. Kamuoyunu, halkımızı aldatmaya dönük bir yalandan başka bir şey değildir.
Bu konuda bir kez daha AKP hükümetinin gerçek yüzü açığa çıkmaktadır. Biz tek yönlü ateşkes sürecini büyük bir fedakarlıkla sürdürürken başbakan ise bizi nasıl yok edeceğinin diplomasisini ve planlarını yapıyor. Özellikle tüm halkımızın, tüm demokratik kamuoyunun dikkatine bunu sunuyorum. Samimiyetinin ölçülmesi açısından çok önemli bir nokta olduğunu vurgulamak istiyorum.
Öte yandan ABD şimdiye kadar Türk devletinin şiddet politikasını hep destekledi. Ancak Türk devletinin uyguladığı bu şiddet politikaları sonuç almadı, bundan sonra da sonuç alması mümkün değildir. Fakat ABD Türk devletinin bu şiddet ve katliam politikalarını desteklemekle, hatta bu politikalara gerekli araç ve gereçleri temin etmekle Kürt halkının kanının dökülmesinde suç ortağı oluyor. Biz ABD’nin bu suç ortaklığına son vermesi gerektiğini özellikle vurgulamak istiyoruz. Şimdi keşif faaliyeti yürütüyor. Silah cephane, teknik konusunda destek sunuyor. Bütün bunlarla birlikte bir de özel suikast uçaklarını vermesi doğrudan ABD’nin bu savaşa katılmış olması anlamına gelecektir. Özellikle ben şunu vurgulamak istiyorum. ABD’nin bu uçakları Türkiye’ye vermesi ve bu uçaklarla Kürt özgürlük militanlarının vurulması durumunda bundan direkt ABD sorumlu olacaktır. Çünkü mevcut durumda Türkiye’nin öyle bir olanağı yoktur. Bu olanağı direkt ABD vereceği için bu uçakların yapacağı tüm katliamlardan Türkiye değil ABD sorumlu olacaktır. Biz ABD’yi sorumlu tutacağız. Bu açıdan bir kez daha ABD’yi bu politikasından vazgeçmeye, kürt halkına ve onun özgürlük hareketine karşı düşmanlık yapmamaya çağırıyorum.
ABD Türkiye’yi Ortadoğu bölgesindeki çıkarları adına kullanmak için Kürt halkını kurban yapmamalıdır. Bu, insanlık vicdanına, hiçbir hukuki anlayışa sığmayacak bir politik tutumdur. Bu konuda biz özellikle kamuoyunu, kamuoyunun bütün duyarlı kesimlerini duyarlı olmaya ve bu haksızlıklara karşı daha fazla mücadele etmeye çağırıyoruz. Biz Kürt sorununu demokratik yöntemlerle çözmek için her türlü fedakarlığı yaparken Türk devleti Kürt halkının varlığını kabul etmeyip bütün barışçıl çağrılarımızı görmezden gelmektedir. ABD bu gerçeği bilmesine rağmen Türkiye’nin şiddet politikasını son model yeni araçlar vererek teşvik etmektedir. Bu haksız ve şiddet yanlısı politikalara sessiz kalınmaması ve buna karşı adaletten demokrasiden ve barıştan yana olan tüm kesimlerin mücadele etmesi gerekmektedir. Bütün bu çağrılarımıza, iyi niyet girişimlerimize, barışçıl tutumumuza rağmen ABD bu politikasında ısrar eder ve kendi çıkarları uğruna katliam yapmak için her türlü tekniği Türk devletine verirse, buna karşı biz de ABD’ye ilişkin şimdiye kadar yürüttüğümüz politikayı yeniden gözden geçirmek durumunda kalacağımız bilinmelidir.
* Türkiye’de bazı ilginç olaylar olmaktadır. BDP binası kurşunlanmakta, Kürt kurumlarına dönük zaman zaman saldırılar geliştirilmektedir. Bu konuda neler belirtebilirsiniz?
– Şimdi Kürt halkına karşı bazı örgütlü kesimlerin sindirme, korkutma amaçlı yürüttükleri bu tür saldırılara karşı hükümetin bırakalım yakalama, cezalandırma kınamaması bile dikkat çekici bir husustur. Özellikle başbakan Erdoğan ne Muş Bulanık’taki iki insanımızı katleden kontra bir kişiliğin katliamını kınamıştır, ne geçmişte İstanbul’da pompalı saldırıyı yapan kişiyi ne de İzmir deki DTP konvoyuna yapılan saldırıyı doğru dürüst kınamıştır. Yani esas olarak başbakanın bu tutumu bu tür saldırılara zemin sunmaktadır. Zaten zaman zaman yaptığı çıkışlarla da bu tür saldırıları tahrik etmektedir. Bunlar çok bilinçli, örgütlü saldırılardır. Bu saldırıların amacı Kürt halkını ve onun siyasi temsilciliklerini sindirmedir. Bin beş yüz kişiyi tutuklamış, geri kalanı kurşunlamaya tabi tutarak sindirmek, korkutmak istemektedir. Bu çok çirkefçe bir saldırı yöntemidir. Bu saldırılar öyle kendiliğinden, fevri bazı kişilerin davranışı asla değildir. Çok örgütlü, planlı bir psikolojik savaş uygulamasıdır.
Ankara’nın göbeğinde iki adam pompalı bir silahla, ufak tefek bir silah da değil, parti binasını kurşunluyor ama kimse görmüyor, kimse tespit edemiyor. Kameralar nedense görmüyor, görenler siliniyor. Yani bu, Türk devletinin Kürt halkına yaklaşımını açığa vuran bir pratiktir. Tüm Kürt halkı bundan kendisine sonuçlar çıkarmalıdır. Bu devlet Kürt özgür kimliğini savunan yasal demokratik bir partiye nasıl yaklaşıyor onu görmelidir. Buna göre de her yerde her zaman tavır sahibi olmalıdır. Türk devleti ve AKP hükümeti bu ayrıcalıklı, çifte standartlı, Kürdü Kürt saymayan, Kürdü insan yerine koymayan politikası ve zihniyeti değişmedikçe Kürt halkı her zaman ayrıcalığa tabi tutulacak, horlanacak, itilecek-kakılacak ve vurulacaktır. Daha 1930’larda milli eğitim bakanı olan Esat Bozkurt Türkiye de Türk olmayanların tek bir hakkı vardır, o da köle olmaktır, gibisinden bir söz sarf ediyor. Şimdi uygulanan şey de odur. Aslında Esat Bozkurt Türk devletinin zihniyetini, zihniyetinin özünü ifade etmiştir. Bu zihniyet halen değişik biçimlerde devam ettirilmektedir. Bunun başka bir izahı da yoktur. yapılan bütün eylem, tutuklama ve baskıların tek amacı var; kürt toplumu sindirmek ve teslim almaktır.
Son olarak Yüksekova’da bir bankaya ve başka bir yere bomba atıldığı haberi yayıldı. 15 şubatın yıl dönümü öncesi yapılan bu eylemlilik ne anlama geliyor?
– Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, Geverde (Yüksekova) yapılan bu bombalama eylemleri güçlerimizin eylemleri değildir. Biz şehir merkezlerinde özellikle de Gever gibi tüm halkımızın yurtsever olduğu bir yerde bu tür eylemleri yapmayız. Çünkü daha önce Şemdinli’de görüldüğü gibi yurtsever güçler bir bombalama eylemi yapsa devlet güçleri de onlarca bombalama eylemi yapıp halkımıza zarar veriyorlar, bu açıdan biz bu tür eylemleri yasaklamışız. Bu nedenle bu eylemleri muhtemelen yine devlet güçleri provaktif bir ortam yaratmak için yapmış olabilirler. Diğer bir ihtimalde durumu bilmeyen bağımsız yurtsever bazı kişiler olabilir. Eğer bu eylemleri yapanlar yurtsever bazı kişiler ise derhal bu tür eylemlerden vazgeçmelidirler. Halkımız bu tür eylemlere itibar etmemeli, kitlesel eylemleri ile sürece cevap olmalıdırlar. Özellikle Geverde halkımız geliştirdiği eylemlerle önemli bir düzey yakaladı. Önder Apo ‘ya sahip çıkma eylemlerinde öne çıktı. Gever gençliği öncü bir rol oynadı ve bu rolüne yüksek bir cesaret ve fedakarlıkla sahip çıkmaya devam edecektir. Ben Gever gençliğinin bu yiğitliğini selamlıyor ve kendilerine yürekten üstün başarılar diliyorum. Gever ve Hakari halkımızın son yılda Serhıldan hareketinde oynadığı öncü rolü yeni yıl mücadelesinde de devam edeceğine olacağına olan inancımı vurgulamak istiyorum.
Ayrıca dikkat çekmek istediğim diğer bir husus ise artan kontravari faaliyetlerdir. Buna karşı halkımız duyarlı olmalıdır. Özellikle bu kış sürecinde HPG adına bazı yerlerde maddi yardım toplandığı yönünde bilgiler aldık. Şu anda HPG adına ne Kürdistan’da ne de metropolde maddi yardım toplamakla görevlendirilmiş gizli hiçbir birim ve hiçbir kimse yoktur. Tüm yurtsever halkımız bunu bilmeli ve kış ayları boyunca bu tür yardım toplayanların ya kontra ya da kişisel rant peşinde olan kötü insanlar olduğunu bilerek tavır almalı, kimseye her hangi bir maddi destek sunmamalıdır.
* Son olarak bir şey belirtmek istiyor musunuz?
– Bilindiği gibi 15 şubat uluslar arası komplonun 11. Yıl dönümüne bir hafta kaldı. Halkımız şimdiden 15 şubat kara gününü protesto etme komplocu güçleri lanetleme eylemlerine başlamıştır. Bu yıl mücadelemizin yeni bir dönüme girmesi itibariyle 15 şubat uluslar arası komployu en kapsamlı bir biçimde protesto edilmesi beraberinde önemli gelişmeler yaratacaktır. Halkımızın 11 yıldan beri önder aponun öncülüğünde uluslar arası komploya karşı geliştirdiği çok anlamlı bir mücadele süreci yaşandı. Bu mücadele sürecinin yarattığı ideolojik, siyasal, örgütsel ve askeri gelişmeler uluslar arası komployu sonuçsuz bırakmıştır. Uluslar arası komplo güçleri önder apoyu esir alarak Kürdistan özgürlük hareketini ve önder apo çizgisini tümden tasfiye etmeyi hedeflediler. Bu hedeflerinde başarısız kalmışlardır. Ancak uluslar arası komplo yenilmedi, halen yeniden ve değişik düzeylerde gündemleştirilme durumundadır. Bu nedenle başarısız kılınmış bu sürece karşı komplonun 11. Yılında halkımızın görkemli bir biçimde komployu protesto etmesi beraberinde önemli sonuçları ortaya çıkaracaktır.
Bu açıdan ben şimdiden uluslar arası komployu şiddetle lanetliyor ve tüm yurtsever halkımızın uluslar arası komployu protesto eylemlerine en güçlü bir biçimde katılmaya çağırıyorum. Özellikle kara gün olan 15 şubat günü karaların giyilmesi, onur orucunun tutulması ve o gün normal yaşamın durdurulması çok önemli olacaktır. Önemli olan her yıl yapılan bu eylemliliğin bu daha örgütlü ve daha güçlü bir biçimde sergilenmesidir. Avrupa da ise 13 şubat günü Strasbourg’da uluslar arası komplo protesto edilecektir. Bu protesto mitingine Avrupa’da ki tüm yurtsever halkımızı her zamankinden daha fazla ve daha güçlü katılmaya çağırıyorum.
ANF NEWS AGENCY
Reklamlar