CDK: Elinizi Kürt halkının boğazından çekin!

Avrupa Kürt Demokratik Toplum Koordinasyonu (CDK) İtalya ve Fransa’da gerçekleşen baskın ve gözaltıları sert dille kınayarak, “Elinizi Kürt halkının boğazından çekin!’ dedi. CDK, Avrupa’daki Kürtleri gözaltı ve tutuklamaları demokratik eylemlerle protesto etmeye çağırdı.
Avrupa Kürt Demokratik Toplum Koordinasyonu (CDK) dün İtalya ve Fransa’da gerçekleştirilen, 76 Kürt yurseveri ile siyasetçisinin gözaltına alındığı baskınlarla ilgili bir açıklama yaptı. Açıklamada, operasyon ve ardından gerçekleşen gözatıların, uluslar arası kirli ilişki ve çıkarların Kürtleri vurmaya devam ettiğinin somut örneği olduğu belirtildi. 
Açıklamada, “İtalya’nın birçok kentinde gözaltına alınan Kürtler ile Fransa’nın bazı kentlerinde yapılan insanlık dışı uygulamalar neticesinde yakalanan Kürt yurtseverlerinin hiçbir suça bulaşmamış olmalarına rağmen yakalanmaları, elbette ki uluslararası devletlerin kirli hesaplaşmalarının, buluşma ve anlaşmalarının bir sonucudur” dendi.
Ülkeleri işgal altında, dilleri, kültür ve gelenekleri yasaklı olan Kürtlerin bulundukları ülkenin ilticacıları olarak yaşadıkları, demokratik hak ve adaletten başka hiçbir istekleri olmadığının herkes tarafından bilindiği belirtildi. Örgütlü her Kürdün bulunduğu ülkenin siyasi ve hukuki yapısına karşı son derece saygılı olduğu, en ufak bir kriminal suç işlemedikleri kaydedilen açıklama şöyle dendi: 
“Türkiye’de her şeylerini kayıp eden, en değerli varlıklarını yitiren, evleri, köyleri, kasaba ve ormanları yakılıp yıkılan Kürtler, Avrupa’da da benzer uygulamalara tabi tutulmaları, uluslararası hukuk ve insan haklarına aykırı olduğu kesindir. Gittiği her yerde baskı ve şiddete maruz kalan, her türlü yasaklamayla karşı karşıya bırakılan, örgütleme ve demokratikleşme hakkını elinden alınan Kürtler, adeta ölüme mahkûm edilmek istenmektedir. Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da “konuşmayacaksın, tartışmayacaksın, örgütlenmeyeceksin”, adeta “otur oturduğun yerde” diyen bir politika uygulanmakta ve bu nedenle Kürtlerin her türlü insan olma hakkı elinden alınmaktadır.
“Kürtlerin iradesini kırmaya, her türlü haktan yoksun bırakılmaya dayanan bu anti-demokratik politika ve uygulamalara karşı en ufak bir tepki gösterdiklerinde ise, büyük bir baskıya, saldırı, operasyon ve krimanilize tutumuna maruz kaldıklarını gayet iyi biliyoruz. Kürtleri, Türkiye, yani ölüme, işkenceye, baskı ve cezaevine göndermekle tehdit eden Avrupa ülkeleri, bu konuda başarı elde edemeyince bu kez kendileri benzer politikalar izlemektedirler. İtalya ve Fransa’nın onlarca Kürt siyasetçi ve yurtsever halkımızı gözaltına alması bunun en somut ve çarpıcı pratik örneğidir.”
Açıklamada, Türkiye devleti ve yetkililerinin, Avrupa’da bulaştığı kirli ilişki ve suçların haddi hesabı olmadığı belirtilerek, “Her Türk konsolosluğu, her askeri ateşe bürosu, her elçilik adeta bir kirli ilişki ağı haline gelmesine ve buralar uyuşturucunun pazarlandığı birer Pazar durumuna gelmesine rağmen seslerini çıkartmayan Avrupa devletleri, sıra Kürtlere geldiğinde adeta suç üretmek için özel çaba sarf etmektedirler. Bu da anlaşılıyor ki Avrupa devletleri, Kürtleri kirli çıkarlarına kurban etmek için elinden geleni yapmaktadırlar” dendi.
Avrupa ülkelerine Kürtlere yönelik baskılara son verilmesi istenen açıklamada, “Avrupa ülkeleri, Kürt sorununu artık bir çıkar, rant, kirli ilişki ve farklı dayatma kapısı olmaktan çıkartmalı, ellerlini halkımızın boğazından çekmeli, Türkiye’nin kirli savaş ilişkilerine buluşmaktan vazgeçmelidir” çağrısı yapıldı.
Kürtlerin artık “yeter” diyerek, Avrupa’nın kendi değer yargılarına, oluşturduğu hukuk ve yarattığı adaletin temel ilkelerine sadık kalmaları gerektiğine inandığını belirten CDK, açıklama sonunda şunları kaydetti:
“Biz Avrupa’da çalışma yürüten CDK olarak da, aynı biçimde Avrupa ülkelerine; ellerinizi Kürtlerin boğazından çekin, Türk devletinin kışkırtma ve provakasyonlarına gelmeyin, hak, hukuk, insan hakları ve gerçek adalet neyi gerektiriyorsa onun gereklerini yerine getirin, Türklere nasıl yaklaşıyor, diğer halk ve azınlıklara, diğer ulus birey ve göçmenlere nasıl yaklaşıyorsanız Kürtlere de öyle yaklaşın diyoruz.
Bu temelde, Avrupa’da yaşayan halkımızın kendi demokratik haklarını savunmalı, yapılan baskı, gözaltı ve tutuklamaları demokratik eylem biçimleri ile protesto etmelidir.”
Reklamlar

Sömürgeciliğin Kalbi Ankara’dan, Kürdistan’ın Kalbi Diyarbakır’a

İlk defa PKK adıyla bu büyük sorumluluğu Diyarbakır’da yoğunlaşarak ve Kuruluş Bildirisini hazırlayarak aldık. Biliniyor, Manifesto’yu da 1978’in Temmuz’unda, ilk on günde ben hazırlamıştım. Kuruluş Bildirisini de kışa doğru hazırladık.

Abdullah Öcalan
Ankara’nın Kemalist kalesinden Kürdistan merkezi Diyarbakır’a uçakla indik. Burada, bu aynı yılda 1978’in 27 Kasım’ında PKK’yi resmen kurmaya çalışacağız
Özel ilişkiyi tırmandırmışım. Bütün ölçülerime göre, ben de o aileden birisiyim. Hem de görünüşte CHP ailesi. Böyle bir aileyi devlet niye öldürsün? Etkileniyorsun, kuşatmaya alınmışsın. Zaten polisten ürküyorsun. 1976’dan itibaren tümüyle amansız bir kuşatmaya alınmışsın. Pilot, Özel Savaş Dairesi’ne bağlı bir kontrgerilla. Her gün beni kafesteki kuş olarak yolup kavurup, tuzlayıp bir lokmada yiyeceği biri olarak görüyor. Ama büyük bir taktikle orada tutuyorum ve bu, düşüncenin ötesine geçmiyor. Onu orada tutuyorum, ama ben yine de kafesteki kuşum. “Kuşu iyi besle” diyorum ve diğer taraftan ben sonuna kadar ailedenim. Bu aileden çıkan yol da Özel Harp Dairesi’ne götürüyor. CHP, oradan devlete gider. Zaten giden raporlarda bizimkinin böyle bir açıklaması var. Bu “O yıllarda yüzde yüz kucağımızdaydı, denetimimizdeydi” diyor. Ben de görünüşte bunu yüzde yüz sağladım. Kim oluyorlar şimdi, bu ilişkiye ne ad veriliyor?

Tam bir düşman kalesinin içine girmişim. Hem de onlara biraz benzeyenim. Solcuyum, Kürtçüyüm. Fakat onların içinde sonuna kadar eriyecek maddi zemin de söz konusu. Kırk yıldır ailesinin mesleği Kürtçülük, çok iyi tanıyorlar. Ne yapacaklarını, beni nasıl yola getireceklerini iyi biliyorlar. İster siyasi, ister duygusal olarak, benim çıkış yapabilmem için bu ilişkiyi derinleştirmem gerekmişti. Adeta birisi bana “Sen bu konuda ilerlemelisin, bunu yap, yoksa yaşayamazsın” diyor. Duygularımı bile eğitmem gerekiyor. Olmayan duygularımı geliştirmem lazım, olmayan aşkımı geliştirmem lazım, görünüşte kesin inandırmam lazım. Çünkü karşımdaki kurt gibi, öyle yutacak biri değil. Tam bağlandığımı göstermem lazım ki, bir adım atmış olayım. Abartmasız söylüyorum; rol dayatmadım, oyun oynamadım. Ama bilincimi de kendi öz amaçlarıma bağlılığımı yitirmeden korudum ve bunu başarıyla atlattım. Karşımdaki aile olsun, kadın olsun, “Bu adam ruhen tam bağlandı, maddi olarak bağlandı, başka da zaten yapacağı bir şey yok” kanısını edindiler.

İşte tarihin en kritik ilişkisi veya kale içi savaşımını biraz böyle verdik.

Diyarbakır.
Bayan ve Pilot, orada da tıpkı kendi evleri gibi bir ev düzeni geliştirdiler. Ev beğenmiyorlardı. Ev düzenliyor bayan, ancak bir militanın kullanacağı bir yer değil de gelişmiş bir devlet yetkilisinin kullanacağı bir yer. Fazla ses çıkarmıyorum, ama içten içe uyumsuzum. Yaşam gittikçe kahrediyor.

Sanırım karşıdaki de öyle kolay yenilir yutulur bir lokma değil. Sözde bir Kürt geleneğine göre veya düzenine göre bir evlilik olmuş. Oysa savaş tırmandı.
Onlara göre benim artık tamamen kontrol altında olmam gerekiyor. Devlet beni artık günlük olarak izliyor. Sanırım bayanın görevi de o. Beni bu düzene nasıl bağlayacak? Herhangi bir Kürt erkeği gibi bu sürece katılmış birisinin göstereceği normal ölçüler var. Giderek aileci olur, giderek ruhunu tamamen satar, çoluk çocuğa kavuşur. Bu aileyle ilişki kararı, oysa bende bunların hiçbirini geliştirmiyor. Taraflar karşılıklı mevzilenmiş, birbirlerini alt etme yönünde. O beni alt etmek isterken, büyük ihtimalle devlet temelinde eritip götürecek. Ben ise onu kullanmaya devam ediyorum, hem de 1977’yi atlatmış olmam yetmediği gibi, 1978’i de atlatacağım ki, bunu atlatmak demek, PKK’nin çok önemli iki yılını başarıyla atlatmak demektir. Veya PKK’nin en kritik kuruluş sürecine başarıyla karşılık vermem demektir.

Taraflar için saatler bile önem kazanıyor.
Hatta şu tarihi saptırmayı, yanıltmayı gerçekleştirmiş oluyoruz: Aile kırk yıllık işbirlikçi. Aileye yeni Kürt önderleri girdi. Neden? O da kırk yıllık bir Türk işbirlikçisiydi. Hem de TKP geleneği şahsında altmış yıllık TKP işbirlikçisi. Türk solu yine öyle. O noktaya gelmiş işbirlikçi. Sızma var. Beni de gönüllü olarak görmüşler. Boynumu uzatmışım, devlet de “Arayıp da bulamadığımız malı bulduk” diyor. Gerçekten de öyle. Adam hem önder, hem yetenekli, hem de tam faka düşmüş. Zaten Pilot sık sık “Sen faka düşmüşsün” diyordu, kafesten söz ediyordu. Sanırım bana bir şeyler anımsatmak istiyor, ama gizlilik ilkesine de çok bağlı. Kim bilir, onun içinde başka neler vardı? Acaba benden yana olmayı aklından geçirdi mi? Çünkü sonradan “Uçağı düştü, öldü” dediler. Bilemiyorum, kontrgerilladır, belki de yaşıyordur. Belki de öldürüldü. Çünkü ben ruhen kazanmış olabilirim. Çok etkileyiciydi. Hatırlıyorum, “Sen kafesteki kuşsun” diyordu ve tehlikenin büyüklüğünü hatırlatmak istiyordu. Duymazlıktan geldim. Görünüşte çok rahatlamış, çok yönlü bir ilişkiymiş gibi sanki güç verirmiş gibi gösterdim. Aslında öyle bir şey yok. Beni 1976-1977’den daha çok kudurtacak veya onu amaçlayan bir tarz aslında.

Cemil Bayık ile Kemal Pir, bir günlük Diyarbakır yaşamıma tanık oluyorlar. Mehmet Hayri Durmuş da var. O an bile “Aşağı indik, karar verdik, o kadını öldürelim” diyorlar. Arkadaşlara nasıl hakaret ettiğini bilmiyordum, benden kırk kat daha onlarla iyi geçiniyordu. Fakat onun arkadaşlara hakareti ve “Böylesi olmaz” izlenimine yol açması hayli düşündürücüdür. En sert bir karara yol açması düşündürücüdür.
Ama ben çok rahatlıkla ileri götürüyorum. Nitekim tam da o sırada sanıyorum Manifesto’yu yazıyoruz. Diyarbakır’da kaldığımız yerde manifestoyu yazdık ve düşünün, Manifesto’daki güç açıktır. Oysa çok hızlı, dayanılmaz boyutlarda tahrik var. Buna rağmen Manifesto’yu cevap olarak düşünebildim.
Tam da bu süreçte yine ben evden ikinci kaçışımı (bu da 15 gün sürdü) gerçekleştirdim. Sonra döndüm. Bu bir geri çekilmeydi. Başkası olsa anında ya ölür, ya da öldürür. Arkadaşların düşündüğü gibi öldürme işini yapsam grup altüst olacak. En kötüsü de zaten kuşkuluyum. Devlet bitirir ilişkiyi. Oysa benim ilişkiyi yaşatmam gerekiyordu.

Devleti az çok oyaladım.
Benim zaman kazanmak istediğimi Pilot da anlamıştı. Şu anda da özel savaş “Apo zaman kazanmak istiyor” diyor ve bütün ordusunu ayağa kaldırmış. Ve Türk Genelkurmayı da bütün görüştürmelerde zaman kazanmak istiyor. Çünkü o ateşkes sürecinde de üç aylık bir zaman kazandı.

Hala da deniyor: “PKK’yi PKK yapan temel bir yanıltmaydı.” Ben o zaman Talabani’yi, bu Güney’deki işbirlikçi oluşumu biraz değerlendirmiştim. Gerçekten de özel savaşın en iyi savaşanlarından biri olan Özal, bir adım attı. Zaten “Düzeni değiştir” diyordu. Elini uzatsaydın, kolun giderdi. Bu adamın hiçbir şeyle tatmin olacağı yok. Fakat buna rağmen bir adım dahi atmıyor. Çok ilginç bir tarzda, bariz bir devrimcilik var. Hala da Özal ailesi nefes bile alamıyor. Oğlu bile “Kontrgerilla beni öldürecek” diyordu. Sırf bu Kürt meselesinde doğru bir adım atmasından dolayı, Kemalizm’in böyle büyük bir intikam hışmına uğruyor. Çünkü benim de ne yaptığımı çok iyi biliyor, kazandığım zamanın ne anlama geldiğini de çok iyi biliyor. Tarihi deneyim var.
Bu yıllarda kadın, saatini bile öyle hesaplıyor ve öyle geliyor ki, ya açığa çıkacaksın, ya halledileceksin, ya çözüleceksin, ya da yaşamak yoktur. Kaçıyorum olmuyor, arkadaşlar gibi vursam olmuyor. Tamamen onun istediği gibi nasıl olacağım? Öyle iyiyim, öyle iyiyim ki! Bu da fayda etmiyor. İşte tam da bu durumdayken, onu Ankara’ya yolladık. Sene 1979 olmuştu ve ailesine yolladık.
Büyük ihtimalle Ankara’da çok kapsamlı bir değerlendirme yaptılar. Üç aylık bir süreçti. 1979’un başları oluyor. Çok dikkatli hareket etmemiz gerekiyor, ne olur ne olmaz. Adamların yüzde yüz kontrolü altındayım. Kontrolden çıktığımı anladıkları anda derhal öldürebilirler. Sonuna kadar bağlı olduğumu anı anına tekrarlamam lazım.
1973’lerde temel çalışmamızı başlattığımızda, sadece birkaç kelimelik silahımız vardı. Ve ben beş-altı yıl sadece bu birkaç doğrunun savaşçısıydım. İdeolojik bir savaşçıydım. Başka hiçbir şey düşünmüyordum. Benim o yıllarım, başka hiçbir şeyi görmeyecek kadar bir saflıkla ve kesinlikle ideolojik doğruları amansız tekrarlamakla ve gruplaşmakla geçti. Başka hiçbir şey ne aklıma gelebilir, ne de ilgimi çekebilirdi. Çekse de hep ona hizmet ettirecek bir biçimde yer veriyordum. Devlet de olsa, ağa çocuğu da olsa, bu böyleydi. Sosyal şoven gruplar vardı, sağcı gruplar vardı. Her tür insan vardı. Hepsini az çok ideolojik temel amaçla bağlantılı bir biçimde geliştirdik. Sonuç olarak; bizim grup biraz gelişti. İdeolojik ilkelerim biraz gruba bağlı oldu. İşte adına Kürdistan dediğimiz (ki, adı var kendisi yok veya kendisi var adı yok) yere, haydi gidelim dedik. Grup çar naçar Kürdistan’a indiğinde, ağızlarının döndüğü kadar bir şeyler söylediler ve bu da oldu bir gelişme.

Adımızı PKK koyalım dedik.
Ecevit kabinesi kurulmuştu. Ecevit lafta “Kontrgerillaya karşıyım, bana da suikast denemesi yapıldı” biçiminde bazı yaklaşımlar içindeydi. Belki de kafa karışıklığı ve biraz da çelişki vardı diyelim. Biz ondan da biraz yararlanmaya çalıştık. Daha sonra Ecevit bizim en büyük düşmanımız kesildi. Çünkü 1978’i biz bu nedenle, onun hükümeti döneminde iyi değerlendirdik. Lafta da olsa, MHP ağırlıklı kontrgerilla biraz geriletilmişti. Yine o 1 Ocak toplantısında 1978’i nasıl kurtaracağız değerlendirmesini yapıyorduk. İşte bilindiği gibi, bu çerçevede önemli bir gelişmeye başladık. 1978’i partiyi kurma ve adını açıkça ilan etme yılı olarak düşündük. Bir yandan Hilvan silahlı direnişini sürdürmeye çalışırken, bu temelde bir de parti ilanına gidelim dedik. Bizim açımızdan oldukça düşündürücü ve kararlaştırıcı bir yıl olması gerekiyordu. “Parti olarak ilan edecek miyiz, etmeyecek miyiz?” diye kendimize soruyoruz. Ve en önemlisi de hazır adam yoktu. Ulusal kurtuluşa, parti gerçeğine kimse kendini öyle fazla katacak durumda değildi. Öğrenci gençlik sorumsuz, öngörüsüz ve fazla umutlu da değildi haklı olarak. Buna rağmen bilindiği gibi partiyi resmen kuruluş toplantımız, Kasım ayının sonlarında başladı. “Sadece adını ilan ederiz, hiç olmazsa tarihe böyle bir isim kalır. O da bir temel olur” diyorduk. Bir yılı boşa geçirmektense veya ucuz kaybetmektense, bu yıla böyle bir isim sığdıralım, dedik.
Ve sonuçta ismimizi ortaya attık.
İlk defa PKK adıyla bu büyük sorumluluğu Diyarbakır’da yoğunlaşarak ve Kuruluş Bildirisini hazırlayarak aldık. Biliniyor, Manifesto’yu da 1978’in Temmuz’unda, ilk on günde ben hazırlamıştım. Kuruluş Bildirisini de kışa doğru hazırladık.

1978 Maraş katliamı (23 Aralık 1978’dedir) doğrudan Kürdistan halkına yönelik bir tehdittir. Biz partiyi ilan ettik, onlar da bir ay sonra katliamı dayattılar. Şu anlama geliyor: “İleri adım atarsanız, sizi katlederiz.” Aslında bu çok ciddi bir tehdit ve uyarıdır. Sonuç olarak bu katliamlar zincirleme olarak Malatya, Adıyaman ve giderek bütün Kürdistan’a taşırılıyordu.
Partinin daha ilk kuruluş yıllarında, İnönü’nün yetiştirmesi Ecevit döneminde, Maraş katliamı gerçekleştirildi. Bu katliam her ne kadar faşist Türk akıncılarına mal edildiyse de, alttan alta devletin yeşil ışık yakmasıyla gerçekleşti. O katliamın esas amacı, resmen ilan edilen ve halkımızın çok sınırlı ve yavaş da olsa girdiği kurtuluş yoluna karşı verilen bir cevaptı. Düşman şunu söylüyordu: “Siz yeniden uyanış ve kurtuluş mu istiyorsunuz? Alın size bir katliam!” Yeri, zamanlaması, kendileri açısından en uygunudur. Alttan faşist yapar, üstten sosyal demokratı, Ecevit’i yeşil ışık yakar. Hepsi birbirinin aynısıdır. Onlar cephe gerisinde anlaşırlar ve bu işi yaparlar. Ama halka karşı çelişkili olduklarını yansıtırlar. Böylece Kürt ve Türk halklarını biraz daha aldatmaya çalışırlar.
Celal Bayar ve İnönü’de Dersim katliamında böyle yapmadılar mı? Biri sözüm ona diğerine karşıydı. Oysa tarih şunu söyler: Biri diğerinden daha alçak ve diğeri ondan daha alçaktır. Bunlar o dönemde halkımızı aldatmak için, biri sözde halkımızın yanında olduğunu belirterek, “Bu Maraş katliamının hesabı sorulmalıdır” diyordu. Hayır, bu aldatmanın aynısı İnönü-Bayar örneğinde de vardı. Bunu Ecevit-Türkeş örneğinde tekrarladılar. Bununla halkımıza “Bu yeni sevdalardan ve ulusal kurtuluşmuş, PKK önderliğiymiş, bunlardan vazgeçin!” diyorlardı.
Günlük olarak hatırlıyorum, yolda yürürken, otobüsteyken, ikide bir işte cumhuriyet bayramındayken, 23 Nisan’dayken, 19 Mayıs’tayken habire tehditler savruluyordu. “Geçmişlerine baksınlar, gelecekte başlarına ne geleceğini öğrensinler” deniyordu. Bununla ne demek istiyorlardı? Biz daha ne yapmıştık ki, bunlar böyle söylüyorlardı? Evet, bu hainler kendilerini çok iyi biliyorlar. Çünkü bir halkı katleden, kendini bizlerden daha iyi tanır. Tabi çoğu, bu sözleri dinleye dinleye, özellikle de bizim o biraz bilen ve onlarla suç ortaklığını yapan kesim, hemen korkar, siner, “yokum” der. Bu, işte “Bir şey yapmadım, görmedim, duymadım, konuşmadım” biçiminde ifadelerine yansır. Bizim yerli işbirlikçilerin tavrı, ufacık bir uyarıyla, hemen her şeyden vazgeçmedir. Tarihte onlara hem uşaklık dersini iyi vermişler, hem de bastırarak teslim almayı çok iyi bilmişlerdir.
Katliamlar giderek tüm Kürdistan’a taşırılmaya çalışılıyordu. Radyolardan, basın-yayından tehditler artıyordu. Sık sık “Sizi imha ederiz. Atalarınıza bakın, başınıza ne geleceğini görürsünüz” diyorlardı. Gerçekten, maceracı bir tarzda değil de tarihi sorumlulukla yürümek gerekiyordu ve bu da cesaret isterdi. Buna rağmen, 1978’de PKK’nin Kuruluş Bildirisi’yle çalışmalarda yoğunlaşarak; özellikle örgütlenme, Hilvan’dan sonra Siverek’i de silahlı mücadeleye açma ve giderek mümkünse gerillaya sıçramayı düşünüyorduk.
***

Komplonun Ayrıntıları

Refakatçiler “Zorla gidiş”e karşı çıkmışlardı. O gün ev polis doldu. Resmi plakalı 5 araba, 3 tane Landrover tipi Jip gelmişti. Önderlik hazırlanmış, bekliyordu. Büyükelçinin evinin önünde tartışmalar çok yoğundu. Bir ara artık gidilmesi, uçağın hazır olduğu, fazla beklemeye gerek olmadığı söylendi. Kenya polisinin getirdiği resmi arabaların içeri girmemesi dikkat çekiyordu…
Önderliğin Ortadoğu’dan çıkıp, Rusya, İtalya, Rusya ve Yunanistan’dan sonra Kenya’ya gitmesi ve oradan Türkiye‘ye kaçırılmasına kadar olan 4 aylık sürede öyle şeyler yaşandı, öyle oyunlar oynandı ki; bu 4 aylık süreye “Kürtlerin yüzyıllardır süren kaderlerini bir kez daha acı acı yaşadıkları, onlarca defa hançerlendikleri, her Kürdün 4 ay gibi kısa bir sürede on yıl yaşlandığı dönem” desek hiç abartılı olmayacaktır. Bir İnsanın şahsında 4 aya bir halkın tarihi sığdırıldı. Bu dönem tarihe, bir halkın, kendisine biçilen kadere ve üzerinde oynanan korkunç oyuna olan isyanını dünya insanlığına kendini yakarak ifade edebildiği bir dönem olarak geçti. Halk uyumadı, her gün bir yerde yürüdü, açlık grevlerine girdi, binlerce kilometre uzağa gitti ama sonuç değişmedi, en çok güvendiklerinin de içinde olduğu bir kirli ittifak tarafından bir kez daha hançerlendi. Bu dönem Kürtler açısından üzücü olduğu kadar, düşündürücü bir dönemdir de. Elbette Kürt belleği bu ihanetleri unutmayacak ve Kürtler kendisine düşen dersleri çıkaracaktır. Kürtler acılarını kalplerine gömerek yine de bildikleri yolda yürüyorlar. Bazılarının beklediği gibi mücadele dağılmadı, kimse teslim olmadı; aksine eskisinden daha güçlü ve kararlı bir çizgide yürüyor. Ancak bu durum, Kürtlerin bu “uluslararası komplo”da yer alan güçlere karşı olan kininden bir şey eksiltmedi.

Bazı güçler ve bu arada şahıslar ebediyete kadar Kürtlerin nefretini kazandı. Önderliğin önümüzdeki dönemde kaderi ne olursa olsun bu durum değişmeyecektir. Bu komploda yer alan güçlerin ne ölçüde günaha bulaştıkları, bunların kimler oldukları da sır değildir.

Ortadoğu’dan Rusya’ya

Önderliğe suikast için gönderilen timler, Suriye’deki bombalama eylemlerinden bir sonuç alınamaması üzerine ABD, İsrail ve Türkiye tarafından koordineli bir şekilde bir Suriye-Türkiye krizi tırmandırılıyor Mısır devreye giriyor, Önderlik Ortadoğu’dan çıkmak zorunda kalıyordu. Aynı dönemde Rusya Parlamentosu Duma, Önderliği oybirliğiyle Rusya’ya davet ediyordu.  

Türk yetkilileri Primakov’a, “Rusya’nın Kürt sorunuyla ilgilenmemesi ve dolayısıyla Önderliğe yardım etmemesi karşılığında, Türkiye, Türki cumhuriyetlerdeki çalışmalarını durduracaktır“ teklifini götürüyorlardı. Primakov bu teklifi kabul ediyor ve sonra Duma’nın kararını dikkate almıyor ve Türkiye’ye yardım etmeye başlıyordu. Bilinçli olarak Rusya ile Türkiye arasında suni bir çelişki yaratılıyordu. Rusya’nın Ankara büyükelçisi Lebedev de bu oyunun bir parçası olarak bir kaç sefer Türk Dışişleri’ne çağrılıyor, iade dosyaları hazırlanıyor, basına Önderliğin Rusya’da olmadığı açıklanıyordu. 

Roma Süreci 

Önderlik, Rus Hükümeti’nin olumsuz tavrı üzerine, Roma’ya gitmeye karar verdi. 12 kasım 1998 tarihinde bir uçakla Roma’ya geldi. Böylece 65 gün süren Roma süreci başlamış oldu. Bu süreçte Avrupa Ülkelerinin yaklaşımı da önemliydi., Türkiye ile olan askeri, siyasi ve ekonomik ilişkileri, Türkiye’nin jeopolitik konumundan dolayı Önderliğin Avrupa’da kalması istenmiyordu.

Yeniden Moskova ve Sonra Atina

Önderlik, 16 Ocak’ta Roma’dan ayrıldıktan sonra, Moskova’ya gitti. 29 ocak’a kadar burada kaldı. Fakat Moskova’da kalma imkânları yoktu. Tümüyle mafyanın cirit attığı bir ortamda, yaşam imkânlarının tanınmayacağı, komplonun burada devam ettirilerek Rus hükümetinin önderliği MİT, CIA, Mossad’a teslim edileceği anlaşılmıştı. Önderlik bundan dolayı Moskova’da kalmayarak 29 Ocak’ta Atina’ya döndü. 

Atina olayın içerisinde olduğu için, Başbakan Simitis, Dışişleri bakanı Pangalos, İçişleri bakanı Papadopulos, Kamu Düzeni bakanı Peçalnikos ve istihbarat örgütü şefi Stavrokakis Önderlik ile görüşmeler yaptılar.

Atina’nın yaklaşımı şuydu:“ Biz sizin için üçüncü bir ülke bulacağız, orada çalışmalarınızı rahatlıkla sürdürebilirsiniz“. 30 ocak günü yine bunlarla yapılan bir görüşme sonucunda Önderliğin Avrupa’ya çıkma hazırlıkları başladı. Bunun için iki uçağın hazırlanması gerekiyordu. Bir uçak Atina’dan kalkıp, Beyaz Rusya’nın Minsk kenti’nde inecekti. İkinci bir uçak da Önderliği buradan Lahey’e götürecekti. O süreçte gece saat 01.00’de Kürt kitlesi Lahey’e yığılarak beklemeye başlıyordu. 

Beyaz Rusya (Minsk) ve yeniden Atina

O bekleyiş doğru bir bekleyişti. Çünkü öyle bir hazırlık vardı, uçak Minsk’e indi, ancak bir daha kalkmadı. Çünkü ikinci uçak gelmemişti. Ertesi gün Belçika’dan ”Hava Kuvvetlerimizle püskürttük başkaları da biz de kabul etmedik“ şeklinde açıklamalarda bulunuldu, bunların tümü yalandı. Uçak Minsk’ten hiç kalkmamıştı. Bu süreç içerisinde Atina’dan, uçağın mürettebatına direkt talimat geldi. Burada 6-7 saattir bekleniyordu. Mürettebattan, Önderliği ve yanındakileri uçaktan indirmeleri ve geri gelmeleri isteniyordu. Bu talimat direk Simitis ve Pangalos’un talimatıydı. Önderliğin yanında bulunan Yunanlı istihbaratçının ve Önderliğin karşı çıkması ve önderliğin refakatçilerinin bunu kabul etmemeleri sonucunda, uçak zorunlu bir şekilde yeniden Atina’ya döndü. Önderlik direk Korfu Adası’na yerleştirildi. Korfu Adası’nda yeniden görüşmeler başladı. Yunanistan Hükümeti’nin tek isteği vardı: Uluslararası komplo çetesinin hazırladığı plan doğrultusunda oradan çıkması, çıkmaya zorlanması. Yeniden kendisine farklı bir ülkeye gitmesi gerektiği, burada kendisini koruyamayacaklarını, bu amaçla hazırlıklar yaptıklarını söyleyerek, Önderliği ikna ettiler.

Korfu Adası’nda yeni jet tipi küçük bir uçak hazırlandı. PKK genel başkanı, yanındaki Yunanlılar ve refakatçilerle birlikte, havaalanına giderken, uçak askeri araca çarpıp, ön camını kırdı, kanadı içeri girdi. Başkan’ın yanında bulunan dostlar kanadı tutmaya çalışırlarken, ellerinden yaralandılar. En fazla 10-15 santimlik bir farkla önderlik ölümden döndü. 

Kenya’ya Doğru 

Ardından yeniden hazırlıklar yapıldı. Uçak hazırlandı ve Afrika’ya yolculuk başladı. Yalnız şunu kesinlikle net bir şekilde dile getirmek gerekiyor; hiç kimse Kenya’ya inileceğini o süreçte net olarak bilmiyordu. Uçak’ta, Önderliğe ve arkadaşlara Kenya’ya gidildiği söylendi. Buranın hazırlandığı, sadece birkaç gün burda kalınacağı, ardından da daha sağlıklı bir yerin kendileri için hazırlanacağı, hazır olduğunda da, oraya gidip yerleşileceği, hatta Güney Afrika Cumhuriyeti için de hazırlıklar yapıldığı, böylesi bir hazırlıktan sonra, Önderliğin bu ülkeye kabul edileceği belirtiliyordu.

Ama öyle değildi. Asıl amaçları, CIA’nın cirit attığı ve bunların yüzde yüz denetimi altında olan Kenya’ya girmekti. Çünkü önceden planlanmıştı. Önderlik Kenya’ya götürüldükten sonra tümüyle dünyadan, Kürt kitlesinden ve uluslararası alanda yapılabilecek baskılardan koparmak amaçlanıyordu. Bu saha, tümüyle komplo taraftarlarının denetimi altında bulunan bir sahaydı.

Önderlik, 1 Şubat’tan itibaren Nairobi’de idi. Doğrudan Yunanistan Büyükelçisinin evine yerleşti. ve son güne kadar da bu evdeydi. Buraya varmanın ikinci gününden itibaren Yunan Hükümeti’nin, Büyükelçi ve Başkan’ın yanında bulunan yunanlı istihbarat elemanının baskıları yoğunlaştı. Her ihtimalde her biçimiyle, bu evde kalmanın tehlikelerinden bahsedilerek, Önderliği evden çıkarmak, başka bir eve yerleştirmek için sürekli bir çaba vardı.

Önderliğin evden çıkmak istememesi, oranın daha sağlıklı bir yer olduğunu söylemesi, hem Büyükelçi hem de istihbarattan gelen şahsın belli bir oranda gerçekleri yansıtmaları, burada hazırlanan oyunların belli bir sürece yayılmasına ve istedikleri gibi hızlı gelişmemesine yol açtı. Çünkü Yunanistan’ın istediği PKK Genel Başkanı’nı bir kilise veya bir çiftliğe yerleştirmekti. Bu yerler de hazırlanmıştı. Hiç bir dokunulmazlığı savunması olmayan böyle bir yerde kaçırılması veya imha edilmesi oldukça kolay olacaktı 

Önderliği Roma’dan çıkışından son geldiği yere kadar, uluslararası örgütler sürekli olarak, kameralar, fotoğraf makineleriyle takip ediyorlardı.  

Önderlik nereden nereye gittiyse sürekli izlediler. Ancak önderliği kaçırma imkânını bulamadılar, önderlik sürekli duyarlı, tetikte ve hareket halindeydi. Kenya’ya gelinceye kadar.

İhanet Tamamlanıyor

PKK genel Başkanı ve yanında bulunan refakatçılar, 12 Şubat Cuma günü yoğun baskılara maruz kaldı. Adalara gitme öneriliyordu, farklı yerlere yerleşme öneriliyordu. Tabi ki bunların hiçbiri kabul edilmedi. 13 şubat’ta elçilikte bazı görüşmeler oldu. Dört polis Yunanistan’dan geldi.. önderlik yanındakilerle konuştu, tehlikeli bir durum yaşanıyordu. Önderlik üzerinde durdu, elçiliktekilerle açıkça konuşmaya karar verdi. Konuşmalar sonucunda polislerin ne amaçla geldiği öğrenildi. Gönderilen dört polis, Önderliği ve yanındakileri uyuşturarak, evden çıkarıp bir noktaya bırakacak, o noktadan sonra da CIA ve Kenya polisi önderliği alıp, Türk MİT’ine teslim edecekti. Ancak Simitis ve Pengalos planın ortaya çıktığını öğrenince polisleri geri çektiler.

Polisler Önderliğe yaklaştırılmadan elçilikten geri gönderildi. Önderlik aynı gece acil bir açıklamada bulunarak; hayati tehlike yaşadığını, can güvenliğinin sağlanmasını ve kendisinin siyasi statü talebinin kabul edilmesini istiyordu. Bu Başkanın esirlik öncesi yaşamındaki son çağrısı oldu.

Elçilikte ciddi bir savaş başlıyor

Elçilikte ciddi bir savaş başlamıştı. Yunanlılar planları değiştirmek zorunda kaldılar. 13 Şubat cumartesi tam bir kaos içinde geçti. Çok tehlikeli dakikalar yaşandı, kimse ne olacağını bilmiyordu. Ama bir çok çevrenin sorduğu bir soru vardı. “Pazartesi ne olacak“ 

Önderlik bu konu üstünde sürekli duruyordu, “Bunlar Pazartesi ne yapabilir” 

Ortaya çıkan konuşmalarda sürekli bu günün önemi üzerinde duruluyordu. Pazar günü eve dönüldü. Cuma günü Büyükelçi Kenya yetkilileri tarafından çağrılmıştı fakat gitmemişti. Bunun üzerine Kenyalılar Büyükelçiliğin telefonlarını Pazartesi saat 15.00’e kadar, Büyükelçi’nin Protokol Müdürü Hükümet yetkilileriyle görüşene kadar kilitledi. 

Bu arada Yunan Hükümeti de plana katılmıştı. Yunan Hükümeti elçiliğe sürekli olarak sağlıklı bir yerin bulunduğunu, Öcalan’ın bu ortamdan çıkarılması için uçağın hazır bekletilmesinin gerektiğini söylüyordu. Plan belli bir aşamaya Kenyalı yetkililerle getirilmişti. O gün Büyükelçi, içinde Kenya cumhurbaşkanı Daniel Arap Moi’nin oğlu, istihbarat yetkilileri ve Dışişleri bakanlığından bazı yetkililerin bulunduğu Kenya heyetiyle görüşüyordu. 

Büyükelçi görüşmenin ardından gelip Önderlikle görüştü. Elçi herşeyin hazır olduğunu, rahatlıkla gidilebileceğini, hükümetin de garanti verdiğini belirtmişti. Refakatçiler “Zorla gidiş”e karşı çıkmışlardı. O gün ev polis doldu. Resmi plakalı 5 araba, 3 tane Landrover tipi Jip gelmişti. Önderlik hazırlanmış, bekliyordu. Büyükelçinin evinin önünde tartışmalar çok yoğundu. Bir ara artık gidilmesi, uçağın hazır olduğu, fazla beklemeye gerek olmadığı söylendi. Kenya polisinin getirdiği resmi arabaların içeri girmemesi dikkat çekiyordu. Hepsi büyükelçilik kapısının önünde bekletilmişti, hiçbirisi içerde değildi. Önderliğin polis arabasıyla değil Büyükelçinin arabasıyla havaalanına gitmesi talep edildi. Polisler reddederek “yaptığımız anlaşma budur, bizim arabalarımız daha sağlıklıdır, her şey de hazırdır, bir an önce gidelim, beklemeyin“ şeklinde karşı çıktılar. Sert tartışmalar başladı. Bu sırada Yunanistan Hükümet sözcüsü bir açıklama yapmıştı, “Öcalan kendi isteğiyle Büyükelçilik evini terk etti” 

Bu açıklamanın altında yatan gerçek, içerde önderliğe verilen vaatler ve bu vaatlerden sonra Önderliğin kendiliğinden çıkıp bu arabalara binmesi, ve dışarıda kameralara kaydedilmesi. Böylece de uluslararası basın ve kamuoyuna “bakın Sayın Öcalan hiç bir baskı unsuru olmadan, buradan yürüyerek arabaya bindi ve gitti” diyebilmekti. Önderlik arabaya bindi refakatçiler de hemen arkasındaki arabalara bindiler. Ancak bir süre sonra olan oldu, Kenyalı yetkililer, CIA ve Mossad’ın gözetiminde, Önderliğin içinde bulunduğu arabayı refakatçilerin arabalarının bulunduğu konvoydan ayırdı ve Başkanı Havaalanında uçakta bekleyen Türk MİT ve G.Kurmay elemanlarına teslim ettiler. 

Tarih, Emperyalistlerin, siyonistlerin, sömürgecilerin ve işbirlikçilerin tarihine onlara yakışan bir kara gün daha ekledi. 

16 Şubat 1999 da Önderlik artık esirdi. Kürt halkının “Başkan Apo”su düşmanlarının elindeydi. 

***

Avrupa Macerası Ve Bir Dönemin Sonu

Atina üzeri Avrupa’ya çıkış yapmaya çalıştığım 9 Ekim 1998 ve sonrası, özünde modernist paradigmanın bakış açısının şahsımda yaşanan iflasıydı. Çok sığ ve kuşkulu zihniyet yapımı tüm dönüştürme çabalarıma rağmen ülke içi başarılı bir özgürlük gücüne tam ulaştıramamamın ve bu yönde önümdeki engellerin bir anlamda beni zorunlu olarak uygarlığın yetkin temsil gücü olan Avrupa’ya çıkış yapmaya zorladığı açıktır.

Önder Apo Komployu Değerlendiriyor;
Atina üzeri Avrupa’ya çıkış yapmaya çalıştığım 9 Ekim 1998 ve sonrası, özünde modernist paradigmanın bakış açısının şahsımda yaşanan iflasıydı. Çok sığ ve kuşkulu zihniyet yapımı tüm dönüştürme çabalarıma rağmen ülke içi başarılı bir özgürlük gücüne tam ulaştıramamamın ve bu yönde önümdeki engellerin bir anlamda beni zorunlu olarak uygarlığın yetkin temsil gücü olan Avrupa’ya çıkış yapmaya zorladığı açıktır. Bu gerçeklik bir anlamda da kendi özgücüne güvensizliğin itirafıdır. Yaşanan tarih, zamansallık ve mekân olarak derin bir çıkmazı ifade ediyordu. 

yaklaşık yirmi yıllık (1979-1999) Ortadoğu’daki çabalarım çok önemli gelişmelere yol açmasına rağmen, tıpkı Ortadoğu toplumunun kendisi gibi, içinde yuvarlandığı kördüğümü kalıcı çözüme taşımaya yetmedi. Önümde beliren iki yoldan diğeri olan ‘dağdaki savaş’a yönelmem bir olanaktı. Fakat hem çok gecikmiş olmam, hem de silahlı güçlerin kutsal olması şurada kalsın, dejenere olması halinde nasıl arzulananın zıddı sonuçlara yol açtığını görmem, bu alanda kısa ve kolay bir çözüm umudumu adeta köreltiyordu. Bir de mevcut güçler mevzilenmesinde kolay çözümden ziyade, vicdanları körelten bir ‘öl ve öldür’ çengeline takılmış yaşam alışkanlığı, aslında ahlaki ve felsefi olarak da giderek bir şeylerin yanlış yürüdüğünü ortaya koyuyordu. Dağa yönelmem belki teknik-taktik anlamda düzeltmelere yol açabilirdi. Ama bunun nihai, stratejik bir çözüme yol açabileceği kuşkulu görünüyordu. Daha çok entelektüel gücüme güveniyor ve tarihi rolümü böyle oynamam gerektiğine dair sürekli bir his ve ilham kaynağı taşıyordum.  
Kürt ve Ortadoğu toplumu olgusunda gerekli olanın çok kan dökerek sorunları çözmek yerine, köklü entelektüel çıkışlara ihtiyaç olduğuna dair kanımı da hiç yitirmedim. Bocalama bu iki eğilim arasındaydı. Kan ölçüleriyle entelektüel çığır ölçüleri bende adeta boğuşuyordu. Eğer çok ufak bir fırsat görsem bile, entelektüel politik çıkışa ağırlık vereceğimden kuşkum yoktu. Özellikle Filistin-İsrail sorunsalındaki çıkmazlar bana kör şiddetin anlamsızlığını daha da açıklar nitelikte gelişince, ‘şiddet felsefesini’ yeniden çözümlemek, gittikçe kaçınılmaz hale geliyordu. PKK’nin yaşadığı ve neredeyse önlenmesi zor, yozlaşmış çete anlayışı bu yönlü eğilimimi güçlendiriyordu. Bu gerçekliğin arkasında ise, tüm modern sorunlar ve çözüm yollarının Avrupa kaynaklı olduğu inancı, Avrupa üzeri arayış gereğini dayatıyordu. Adeta ikiye parçalanıyordum. Sonuç olarak Atina üzeri girişime olanak verilmesi ve Türkiye yönetiminin Suriye üzerindeki ağırlaşan yönelimi bilinen çıkışa yol açtı.
Atina, Moskova, Roma ve tekrar Atina üzeri Kenya-Nairobi’de sonuçlanan dehşetengiz maceranın beni yeniden bir doğuş yapmayla karşı karşıya bıraktığı açıktı. Burada özümün, iyi niyetimin, büyük çabalarımın savunmasını yapmak kişisel olarak fazla anlam ifade etmez. Ortaya çıkan sonuç sadece bir infaz da değil, bir çarmıha gerilmedir. Başta belirttiğim gibi, suçu hemen Türkiye yönetimine yüklemek ve dünya sisteminin Türkiye’ye verdiği rolü derinliğine ve tüm tarihi kapsamı içinde değerlendirememek, direkt ve dolaylı komplocu güçlerin düşündükleri gibi kendilerini gizleme anlamını da taşıyacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yönelik savunmamda da, bu nedenle günümüzün nasıl bir dünya sistemi olduğunu açıklamaya çalıştım. Bu savunmam, neredeyse hiyerarşik toplum uygarlığı içinde erimiş durumda bulunan Kürt varlığını, olgusunu tarih içinde ve tüm yönleriyle ortaya koymayı amaçlıyordu. Bir sorunu doğru ortaya koymanın çözümün yarısı olduğunun bilinciyle bu çabayı harcadım. Bu çaba, son Irak işgalinde de görüldüğü gibi öngörülerimi şahane bir biçimde doğrulamakla kalmadı; olası çözüm olanaklarını da hem arttırdı hem de açık hale getirdi. 
Sistemin çarmıha germe, Prometheusvari bir kayalığa çivileme yöntemi, klasik veya mitolojik çağlardaki sonuca pek benzemiyordu.  Kapitalist dünya sisteminin ‘küresel taarruzuna’ karşı halkların da ‘küresel demokrasi’ arayışını güçlendirmek ve Kürt sorununun çözüm yollarını da yakalamak imkân dâhiline giriyordu. Özellikle ‘İmralı Tek Kişilik Tutukevi’ sürecim, tarih boyunca alışılan çürütmeye karşın, hem felsefi hem de pratik bilimsel bir çözümün sadece şahsım ve Kürt halkı için değil, tüm insanlık için çıkış bulabileceğini kanıtlıyordu. Demek ki, tüm geçmişimi suçlamamın doğru olmadığı, diri ve haklı bir özün mevcudiyetini koruduğu da gerçeğin diğer bir yanıydı. O halde daha önceki savunma ve açıklamalarımı tamamlar nitelikte önemli bazı hususları açmam büyük öneme sahiptir. Teorik tespitlerimin Helen, Türk ve Kürt olgularında sınanması daha da aydınlatıcı olacaktır.
a- Hatanın temelinde devlet ve siyaset ile kaynaklandıkları çağdaş kapitalist sistem ve ona alternatif olarak çıkan ‘reel sosyalizme’ yaklaşım rol oynar. Genelde hiyerarşik uygarlığı, özelde onun en gelişmiş biçimi olan kapitalist sistemi ve ona alternatif olarak doğduğu iddiasında olan reel sosyalist uygulamaları, inanç yanı ağır basan bir biçimde dogmatik olarak değerlendirmeyi aşamadığımı kabul etmek durumundayım. Sürekli ‘bilimsel sosyalizm’ kavramını kullanmam, çok çaba harcamama rağmen, istenen yaratıcı sonucu doğurmadı. Genellemeci ve ezberci kılıfı yırtamadı. Sistemlerin resmi tahlil düzeylerini aşamadı. Sosyalizme ilk adımları attığımda tesadüfen elime geçen Sosyalizmin Alfabesi adlı kitabı 1969’da okuduğumda, kendi içimde şöyle dediğimi hatırlıyorum: Muhammet kaybetti, Marks kazandı! Özde ne kadar farklı ideolojik önderlikler olsalar da, benim açımdan Marksizm’de de var olan dogmatik düzeyi aşacak kadar bir dönüşüme yol açamadı. Bir dogmacı tarzdan diğerine objektif olarak yuvarlanıyordum. 
Şüphesiz Ortaçağın güçlü devrimci ideolojisi İslam’la yeniçağın kapitalizmini aşma iddiasındaki Marksist sosyalizm arasında önemli farklar var. Fakat sorun bu gerçekliği somutluk içinde değerlendirebilmektir. Bu da yetkin bir tarihsel bilinci şart kılar. Ancak düzeyimiz Semitik bir tarih anlayışını aşamıyordu. Kaldı ki, reel sosyalizme geçit veren Marksizm’in temelde hiyerarşik toplum uygarlığını aşamadığı, dolayısıyla temel iddiası olan sınıflı toplumu aşması şurada kalsın, onun vahşi bir biçiminin doğmasına katkı sunduğu da açığa çıkan diğer bir yanıdır. Ortadoğu toplumunda donuk olarak şekillenen kişiliğe tam bir Marksist cila vurmanın, çelişkiyi çözme gücü şurada kalsın, doğruyu yakalama gücüne bile ulaşmayacağı açıktır. Ortadoğu özelinde, hatta dünya genelinde yaşanan geleneksel sağ-sol veya yerleşmiş milliyetçi-dinci söylemlerin son tahlilde kapitalizmin ideolojik dağarcığında yer bulacakları sıkça yaşanmış bir gerçekliktir. Reel sosyalist sistemin 1990’lardaki kapsamlı çözülmesi buna en iyi örnektir. 
İdeolojik dönüşümü bu yıllarda hızlandırmak gerekirken, artan tıkanma etkenleri durumu daha da ağırlaştırdı. Bir söz vardır: İnsanlar ancak uçurumun kenarında kanatlanır, derler. Benim için de yaşanan gerçeklik buydu. Sistemin tüm acımasızlığıyla ve gerçek özüyle saldırısı karşısında, temel insanlık ve arkasındaki doğal gerçekliği yakalamak, ancak kanatlı düşünmekle mümkündü. Biraz da bu yaşandı.
b- İdeolojik dönüşümüm ve gelişmem en açık sonuçlarını şüphesiz çağdaş siyaset, devlet ve kaynaklandıkları uygarlık çözümlemesinde gösterdi. Çocukluktan beri yükselmeyi hep devlet katında arayan bir yolculuğa çıktığımızı samimiyetle itiraf etmeliyim. Devrimle devlet yıkma faraziyelerimiz bile, yine kendi devletimizi kurmaktan öteye gidemiyordu. Tuzak buradaydı. 
‘Devletçi ideolojiler’ benim açımdan artık çözümlendikleri kadarıyla tamamen bir kurtuluş aracı olamazlardı. Kapitalist, sosyalist, ulusal üniter ve federalist demokratik sınıf devletleri hiyerarşik toplumun din, cins, etnisite, çevre ve sınıf sorunlarını çözmek şurada kalsın, bu sorunların bizzat kaynağı durumundadırlar. Çözümü her bakımdan bu kaynağın dışında aramak ve ta neolitik toplumdan beri çakılıp kalmış halkların, bireyin ve tarih boyunca ailenin içine sıkışmış bulunduğu konumundan dağ başında ve çölde hala direnen aşiret olgusuna, din cemaatlerinden kadının bin bir kılıfa bürünmüş objektif direnme gerçekliğine, toplumun temel kurumlarını savunmaktan bireyin yitik özgürlüğünü yakalamaya kadar çok yönlü bir ‘yeni yol’ arayışına dayandırmak gerektiği temel bir öneme sahiptir. Çevreyi, ekolojik dengeleri altüst eden toplum ve sınıflı uygarlıktan, bilimle sıkı işbirliği temelinde ekolojik toplum arayışıyla çıkış aramak ertelenmez bir görev durumuna gelmiştir. 
Marksizm’in körüklediği köle-serf-işçi yüceltmesini kabul etmeyen bir sınıf anlayışı da bu arayışın vazgeçilmez bir eksenidir. Kullaştırmayı, serfleştirmeyi, işçileştirmeyi bir aşağılanma olarak gören ve her koşulda bizzat bu olgulaşmalara karşı direnmeyi esas alan bir ‘sosyalizm’ anlayışı aranmak durumundadır. İyi köle, iyi serf, iyi işçi olamaz. Üç kategori de insanlıktan, özgürlükten düşüşü ifade eder ve özgürleşme esas alınıyorsa, bu olgulara sürekli karşı konulması gerekir. Dolayısıyla bu olgulaşmaya karşı direnen her toplumsal olguya daha bir yücelikle bakma gereği vardır. Bu nedenle binlerce yıllık dağ başında, çöllerde, orman kuytularındaki etnisitede, ailenin ezilen cinsi kadında yaşanan muazzam direnmeler köleliğin, serf ve işçinin direnmelerinden kat be kat daha eski, derinlikli ve yücelikli olgulardır. Yeni toplum, felsefe ve uygulamalarımızı bu esaslara dayandırmalıyız. Binlerce yıllık peygamber ve bilge gelenekleri, Marksist, liberal ve çağdaş direnişlerden belki de binlerce kez daha zengin içerikli ve hacimli sosyal olgulardır. Ancak kapsamlı bir tarih-toplum çözümlemesine konu olabilecek bu olgusal yaklaşımlara dayalı temel toplumsal ve doğasal felsefeyi, kendi açımdan en genel bir ifade olarak ‘demokratik ve ekolojik toplum’ olarak değerlendirdim. Bir çözüm hedefi olarak belirlemeye çalıştım.
c- Kürt olgusu ve ona dayalı çözüm arayışlarım da bu dönüşüm ışığında yeni esaslar temelinde ele alınmak durumundadır. Gerek klasik Ortadoğu İslamik çözüm arayışları, gerek klasik Batının ulusalcı çözüm arayışları başarılı olma şansını çoktan yitirmişlerdir. İslamiyet’in kendisi, özellikle Sünni resmi yorumuyla neredeyse 1400 yıldır Kürtlerin geleneksel köleleşme düzeylerine bir zamk gibi yapışmaktan ve köleliği daha da derinleştirmekten öte bir rol oynamamıştır. Cılız kapitalist burjuvalaşma düzenleri gerek çevre komşularında, gerek iç toplumsal bünyelerinde feodal dönemden daha geri bir imha ve inkâra yol açmaktan öteye sonuç vermedi. Tüm hiyerarşik toplum düzenlerinin katmerleşen kölelik ve asimilasyon deneyimlerini bağrında yaşayan Kürt olgusuna özgürlükçü ve çözümleyici yaklaşım, ideolojik dönüşüm ve gelişim düzeyimde daha gerçekçi ve umut var eden bir düzeye kavuşmuş durumdadır. Ben buna sınıflı uygarlığı doğuran Mezopotamya coğrafyasında, bu uygarlığın alternatifinin de doğacağı inanç ve bilinci içinde yaklaşmaktayım. Birini doğuran, alternatifini de doğurmak durumundadır. 
Kapitalist dünya sisteminin motor gücü ABD ve İngiltere’nin iki binli yıllardaki aşağı Mezopotamya hamlesini ‘Demokratik Irak’ sloganı altında düzenlemelerini adeta kehanetimin doğrulanmasının bir işareti olarak değerlendiriyorum. Şüphesiz sistem bu toprakların demokrasisini bizzat doğurmayacaktır; ancak ona vesile olacaktır. Zaten olmuştur da. Bu gelişme bir tesadüf değildir; AİHM savunmamda öngördüğüm tarihsel sistem analizinin bir sonucu olarak değerlendirilmek durumundadır. Ortadoğu toplumunda ve halklarında tarihsel bir yenilik söz konusudur. Beş bin yıllık sınıflı toplum uygarlığından, onun alternatifi ‘demokratik halk uygarlığına’ temel atmayla karşı karşıyayız. Tarih uzun uykusundan sonra bu topraklarda soylu bir insanlık çıkışına işlerlik kazandırma sürecindedir. Kürtler de adeta sınıflı uygarlıktan intikam alırcasına, bu yeni demokratik ve ekolojik çıkışa kaynaklık etmenin kaderiyle bağlanmış durumdadır. Bu nedenle Kürtlerin çözümü ne İslamcı ne de ulusal olabilir. İslam feodalizmiyle Batının ulusalcı kapitalizmleri Kürtler açısından aşılması gereken olgular ve kategorilerdir. Her şey Kürtlerin hem varoluş, hem de özgürlüksel olgu halinde gelişmelerini demokratik ve ekolojik topluma ebelik etmeyle ve bağrında onu doğurmayla yüz yüze getirmiştir. Nasıl ki Zağros-Toros sisteminin kavisli eteklerinde insanlık tarihinin en büyük devrimi olan neolitik köy-tarım devrimi, ona dayalı Sümer Mezopotamya sınıflı toplum ve kent devrimi giderek evrensel devrimler haline geldilerse, günümüzde de bunun bir benzeri ile karşı karşıyayız. 
Yeni devrim, devleti ve sınıflı toplum uygarlığını hedeflemeyen, tersine onun alternatifi olarak kendini hazırlayan ve geliştiren bir devrim olarak devletsizleşmeyi, sınıfsızlaşmayı ve bunlarla iç içe, bilimle sıkı işbirliği içinde vazgeçilmez bir yaşam gereği olarak hayvanları ve bitkileriyle kendi ekolojik toplumunu yaratmayı hedeflemektedir. Bu gerçeklerle devrimimize Demokratik ve Ekolojik Devrim demek gerçekçi olduğu kadar, özgürlük niteliğinin de bir gereğidir. Dünya kapitalist sistemin son iki yüz yıldır gerek bizzat yarattığı, gerek zorla ayakta tuttuğu yapılanmaları aşması; tümüyle ona bağlanmayı gerektirmediği gibi, kanlı bir karşı çıkmayı da zorunlu kılmaz. Meşru savunma hakkına her zaman bağlı kalmak ve gereğini işler tutmakla ateşkes içinde olmak ve ortak sorunlara siyasal yöntemlerle birlikte çözüm aramak, strateji ve taktik olarak ne bir sapma ne de bir teslimiyettir. Tersine, demokratik ve ekolojik dönüşümlere yönelişin gerçekçi pratik yollarıdır. Kürtler diğer komşularıyla bu dönüşümlere bir sıçrama yaparken, objektif olarak evrensel anlamı olan bir konumu ifade ediyorlar. Adeta Ortadoğu toplumunun demokratik ve ekolojik yeniden kuruluşunun peygambersel rolünü oynar gibidirler. Tıpkı ziraatın ve hayvanlarla dostluğun peygamberi olan Zerdüşt’ün M.Ö. 1000’lerde zirveleşen devrimde oynadığı rol gibi.
Bu süreçte kişiliğimde yaşanan, Kürt olgusundaki zayıflığın kendini tümüyle açığa vurmasıdır. Ortadoğu’nun feodal toplumsal gerçekliğinden Avrupa’nın kapitalist toplumuna kadar hâkim ideolojik ve siyasal yapılar içinde daha fazla sonuç almak, aşırı zorlanma ve kırılma olacaktır. Şahsımda dile gelen belki de bir değil, binlerce defa gerçekleşen de budur. İdeolojik dönüşümüm bu maddi kırılmaların sonuçları olarak gelişecekti. Aslında dayatılan, ‘ölümlerden ölüm beğen’ tavrıydı. Beklenen, hâkim dünya-sistemlerin çokça gerçekleştirdikleri derin komplolarla nasıl kaybettirildiğimin bile anlaşılmayacağı bir imha süreciydi. Mutlak ideolojik egemenlik ve bazı önemli pratik kazanımlar söz konusuydu. Dolayısıyla sıradan bir ideolojik dönüşüm kavramaya yetmezdi. Bu darbenin altından çıkmak, ancak doğa ve toplum nasıl ise öyle anlamaktan geçer. Doğanın ve toplumun dilini ve aklını çözmeden de bu iş başarılamazdı. Ana hatlarıyla çözdüğüm iflasa uğrayan paradigmanın yerine, doğa ve toplumun akıl özüne dayalı temel bakış açısına daha fazla yaklaştığıma ilişkin kanılarım güçlüdür. Toplumun temel yasalarına göre yaşama güvenim, eskinin yüzeysel güveni ve zayıf yönlerine göre önemli gelişme sağlamıştır. Artık ne güçlü inançlarla ne de güçlü pratik iradeyle yaşama yol almak bana çekici ve çözümleyici gelmektedir.
Uygarlık tarihi boyunca hep rakiplerine diz çöktürmek, kahramanlık yürüyüşlerinin simgesi olmuştur. Bu gerçeklik, kanlı saltanat ve doymak bilmez sömürücülüğün dilidir. Öldürmeyi fazilet bilen, buna açık bir ideolojinin, ezilen ve sömürülen insanlığın özgürlük ve eşitlik ideallerine hizmet edemeyeceği netçe açığa çıkmıştır. Bir toplumun zorunlu özgür yaşam hakkı dışında, özünde de tüm hukuk sistemlerinde kabul gören meşru savunma hakkına dayanmayan, rahatlıkla egemen sömürücü nitelik kazanabilecek ‘zor teorileriyle’ ideolojik hesaplaşmayı önemli bir kazanım olarak görmek gerekir. Eskinin şiddet yüklü sosyalizm anlayışı zafere ulaşsa dahi, Sovyet Rusya deneyiminde de görüldüğü gibi çözülmeye uğramaktan kurtulamayacaktır. Bir döneklik olarak hep eleştirilen ve suçlanan bu tutum, aslında özgür insanlık adına en önemli kazanım değerindedir.
İdeolojik dönüşümümde netlik kazanan, zor içeren tüm hiyerarşik toplum biçimlerinden kopuş bir zihniyet devrimi değerindedir. Bu, devrimin doğa ve toplumun özündeki akla dayandırılması, tükenmek bilmeyen bir çözüm gücüne ulaştırılması anlamına da gelmektedir. Artık kendine güvenen ve hâkim kişilik paradigmamda köklü tıkanmalara ve çözüm bulamama endişelerine yer yoktur. Büyük acılar ve büyük kötülükler, eğer öldürmezlerse, büyük gerçeklere ve güçlendiren özgür yaşama götürür. Hâkim dünya sisteminin, ona hizmet eden kişilik özelliklerini iflasa götürmesini ve bu yönlü alternatifine yol açmasını yeniden doğuş ve ideolojik devrim olarak değerlendirmek doğrudur.
***

Uluslararası Komplo Karşısında Direnen Önderlik Gerçeği Kazanmıştır

Komployu aşma gerçeği, Önderlikteki yeni paradigma ile gerçekleşti. Yeni paradigmaya dayalı demokratik toplumsallaşma ve bunun en somut ifadesi olan demokratik konfederalizm komplonun ve onun tüm aktörlerinin karşısındaki duruş oldu. Genel kadrodaki algılamalara karşın Önderliğin komployu aşması ciddi sistem arayışıyla gelişti.
Atakan MAHİR
Uluslar arası komplo birçok yönüyle sorgulandı ve halen de sorgulanmaya devam ediyor. Geldiğimiz aşama itibari ile komplonun ulaştığı düzey nasıl ele alınabilinir, komplonun temel güçleri nasıl bir süreci hedeflemişlerdi ve Önderlik gerçeğinin bunun karşısında sergilediği duruşun yarattığı demokratik toplumsal sonuçlar neler oldu? Söz konusu toplumsal sonuçlar başta hareketimiz olmak üzere Ortadoğu, Kürdistan ve Türkiye’de nasıl bir demokratik süreci geliştirdi? Yine, sistemsel olarak ele alındığında paradigmasal gelişmede nasıl bir etkileşim gösterdi? Tüm bu sorulara doğru yanıtlar aramak kadar, bunların ışığında komplo gerçeğini pratik olarak aşan Önderlik ve Önderlik sistemini anlamak önümüzdeki demokratik toplumsallaşma sürecine yön verecektir.
Komplonun güncel olarak geldiği durumdan hareketle şu söylenebilinir: Komplo esasta iki yön üzerinden gelişmiştir. Birincisi; küreselleşmenin yayılması hız kazanmıştı. Dolayısıyla bu yayılma içerisinde ya sistem içileşme ya da aşılma dayatılıyordu. İkincisi; Kürt Önderliği olarak Önderlik tercih edilmedi. Tercih edilmediği için de diğer ‘önderliklerin’ önünde engel görüldü.
Küreselleşmenin hız kazanmasını Önderlik üçüncü yayılma hamlesi olarak değerlendirdi. Birincisi; endüstri devrim dönemi, ikincisi; 1920-30 sonrası çıkan krizli sürecin aşılması dönemi ve sosyal-refah devleti dönemi. Üçüncü dönem ise Yenidünya Düzenidir.
 Dünya düzeyindeki teknik gelişmelerin durumu, sınıfsal yapıların değişmeye başlaması, siyasal yapılardaki değişiklikler artık yeni bir dünya sistemi getiriyordu. Bu dünya sisteminin ‘70’lerle birlikte arayışa girdiği söyleniyor. ‘89 Berlin duvarının yıkılmasını, Sovyetler Birliğinin kalkmasını, ‘91 Körfez Savaşı da artık yeni sistemin Yenidünya Düzeni adı altında oturtulmaya başlanması olarak ifade ediliyor. Neo-liberalizm, yenidünya düzeninden öncedir, onun ön-siyasal çerçevesidir.
Sonuçta, dünya sistemi küresel yayılma hamlesini yapacaktı. Somut olarak ‘91’li yıllardan ele alındığında; gözden kaçırılan bu yayılma hamlesinin o zaman eksik yorumlandığı görülecektir. Reel Sosyalizmi eleştirdik, reel sosyalizm aşıldıktan sonra da dedik ki ‘eleştirmiştik, çok şaşırmadık’. Hatta o eleştiri paylarımızdan dolayı reel sosyalizmi de olduğu gibi yaşamamıştık. Bu doğruydu, ama reel sosyalizmi bir sistem olarak ele almada zayıf kalınmıştı. Bir sosyalizm uygulaması olarak eleştirilip tartışılmış ama dünya küresel sistemi içerisindeki yeri tam olarak ele alınamamıştı. Şöyle bir durumla karşılaşıldı; eğer küresel sistem içerisinde bir denge oluşmuş, buna çift kutupluluk diyorlarsa, soğuk savaş bunun siyaset ve savaşıysa bu aşıldıktan sonra ne olacaktı? Dünya sistemi nereye doğru evirilecekti? Bu sorular can alıcıydı ve bu noktada sistemsel algılama yetersizliklerimiz ön plana çıktı. Önderlik, “eğer biz küresel yayılmayı erken anlasaydık, tedbirini alırdık” diyordu. Yine kapitalist sistemin aslında özde ne olduğu, insanların bio-iktidar tarzında bütün hücrelerine kadar nasıl yayıldığı, kendisini yenileştirdiği, buna karşı duruşun sadece siyasal projelerle olamayacağı erken ve yeterince çözümlenemedi.
Dolayısıyla Önderlik komplosunun önemli bir sebebi küresel yayılma, dünya kapitalist sisteminin yeni arayışları olmasına karşın, bizim ideolojik siyasal değerlendirme gücümüzü somutlaştırdığımız toplumsal alanı, onu karşılayacak düzeyde örgütleyip bir sisteme kavuşturamamamızdır. Komplodan kaçınılmaz değildi. ‘68 sonrası gelişmeleri ve ‘89-91 gelişmelerini de daha iyi yorumlayıp, reel sosyalizmi de sadece bir sosyalist uygulama eksikliği olarak değil, bir sistem eksikliği olarak daha iyi çözerek sistemi anlasaydık, nereye doğru da gidebileceğini tahmin edebilir, yayılmanın bize dokunacağını anlayarak tedbirini alabilirdik.
Diğer yönden, küreselleşmenin hız kazanması sürecinde uluslararası güçler, milliyetçi Kürt liderliği açısından, Kürt devletinin geliştirilmesini öngörüyorlardı. Bunu derinliğiyle algılamakta geciktik. Sonuçta bu, Önderliğin en son diğer Kürt önderliklerinin önünü açmak için tutuklanmasına kadar götürdü. Kürt devleti Kürtler iyi olduğu için, Kürt sermaye sınıfı oluştu diye kurulmadı. Kürt devleti, Amerika’nın bu küresel politikalarının bir ihtiyacı olarak kuruldu. Kaba bir genelleme yapılırsa, ‘91 Körfez Savaşı’yla birlikte Ortadoğu’da kuşatma politikası on yıl sürdü. On yıl içerisinde yaptıkları en büyük aktivite, milliyetçi Kürtlüğü geliştirmekti. Irak’a müdahale, on yılda hazırlanan Kürtlerin üzerinden geliştirildi. Bu konuda Önderlik ve önderlik hareketi yoğun yoklandı. Şöyle ki; “acaba bu kadar etkili bir kişilik, dört parçada ve Avrupa’da etkisi olan bir Önderlik Kürt devletinin Önderi olabilir mi?  Geliştireceğimiz bu devletleşmenin önderi olabilir mi?” diye düşündüler. Bu yönlü ulaştıkları karar ise, bunun olamayacağıydı. Yani bu Önderlik ve bu hareket Kürt halkının klasik milliyetçi devletçiliğin Önderliğini yapmaz sonucuna ulaşılıyor. Bu durum aslında  ‘95’te netleşti.  Bunun sonrası ise ‘98-99 komplosudur.  ‘95’lerde karar bitmiş, Amerika’nın arayışları, Çevik Kuvvetin yerleştirilmesi, 36. paralelin uçuşa yasaklanması, bin beş yüz civarında Avrupa ve Amerika sivil toplum örgütünün Kürt topraklarına yerleştirilmesi, 5-10 bin arası KDP milliyetçi peşmerge gücünün Guam adalarında, sonra da Amerika’nın bizzat bazı illerinde yetiştirilmesine hız verildi. Kürt devleti kararı alınmıştı. Bunun Önderlikle de olmayacağı noktasında netleşmişlerdi ve bu anlamda milliyetçilerin devlet yapılması için bütün alt şartlar hazırlandı. Şimdi zaten bu devlet onun üstünde yaşıyor ve yürüyor.
Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra, Suriye bilinen şekilde kalamazdı. Suriye’ye ve bölge devletlerine yüklenim olacaktı.  Bu yüklenmenin bize doğal yansımaları olacaktı. Bunu erkenden görebilmeli ve Önderliğe uygun koşulları hazırlayabilmeliydik. Aynı şey, Yunanistan açısında da geçerliliğini koruyordu.  
Reel sosyalizm yıkıldıktan sonra, ulus-devlet kavgaları öne çıktı. Burada Yunanistan’ın bize yaklaşımı tam olarak taktikseldi. Yani küresel sistem değişiyor, ulus-devletler şekil değiştirme zorluğu yaşıyordu. Yunanistan-ABD-AB arasındaki denge kaybolmuş, herkes kendisini farklı dengelere göre götürecekti. Bu anlamda, Türk-Yunan çatışması bile bir dengedir, buraya Yunanistan daha fazla dayanacaktı. Bu temelde biz “Yunanistan’ın dostluğu dost olmayabilir” sorgulaması yapabilirdik. Öyle olsaydı, biz Yunanistan’ın dostluğunun çoktan bittiğini anlardık. Yunanistan’ın çoktan ezilen halklara destek vermeyi bıraktığını, Avrupa Birliği içerisinde sisteme dahil olduğunu, Sovyetler Birliği’nin ortada kalmadığını, o dengeye dayanmayacağını anlayabilirdik. Mesela, dost-düşman kavramı bizi komploya götürmezdi. Bu anlamda çıkartılacak temel derslerden biri de budur.
Komplonun derslerini doğru ele almak daha sağlıklı bir çıkışı da getirecektir. Ancak bazen bunu aşan ya da küçümseyen yaklaşımlar gelişiyor. Bu da komplonun iyi okunmasını engelliyor. Ya kadermiş gibi ele alan ya da aşırı abartan yaklaşımlar öne çıkıyor. Örneğin,  sanki Önderlik sistemi tam oturmuş, bitmiş ve Amerika karşıtıymış da, dünyada Amerika’nın yerleşmesine bir tek Önderlik engelmiş gibi abartılı izahlar yapılıyor. O zaman Önderliğin sürekli böyle bir çizgisi olmasına rağmen, niye tam bu dönemde böylesi bir komplo ile karşılaştığı cevaplanamamış olur. Doğrudur, Önderlik ideolojik olarak anti-emperyalisttir. Ama buradan hareketle çok kolayından değerlendirmeler yapılıyor. Önderliğin sistemi oturmuş, bitmiş bir sistem değildi. Hatta Önderlik Amerika’nın sisteminin oturması için tek engel de değildir. O zaman ayrıntıdaki küresel yayılma neydi, nereden kaynaklanıyordu, kapitalizmin gerçeği nasıldır, çelişkileri nasıl işliyor? Reel sosyalizm neydi, ne değildi? Burnumuzun dibinde kurulan Kürdistan nedir, ne değildir? Bunların daha iyi algılanması yaşanmadan görüşler belirtilmiş oluyordu. Önderlik ne söylüyor, ne söylemiyor, onun sistemi nedir, nasıl uygulanır? Böyle kalır ve karşıtın da uygulamaları çok derin çözülemez,  kaba, soyutlanmış içeriği çok doldurulmamış yaklaşımlar sürerse uluslar arası sistem ve politikaya dayalı komplo gerçeği fazla anlaşılmaz.
Diğer bir yaklaşım da kader olarak algılama yaklaşımıdır. Kader olarak algılama yaklaşımı, “Kürtler zaten hiçbir zaman ezilmekten kurtulmayacaklar” şeklindeki kabullenmedir. Bunun ulaştığı nokta, teslimiyet belirtileridir. “Kürtler böyle olmasın, sürekli ezilmesin, o zaman biraz Amerika’ya dayanalım, biraz başka yere dayanalım vb.”  Böylesi yaklaşımlarda görülmektedir. Bunların ikisi de yanlış yaklaşımlardır.
Önderlik sistemini oturtmuş, bitirmiş bu nedenle küresel dünya güçleri tarafından karşıt olarak görülmüş değildi. Güçlü bir sosyalist sistem potansiyeli taşıyordu ve Önderlik diyalektiği devam ediyordu, Önderlik diyalektiğinde sisteme karşıtlık vardı ve bunu işletiyordu. Komplo şöyle bir yanılsama getiriyor; ‘Önderlik sistem karşıtıydı, komplocu güçler komplo yaptılar ve bitti.’ Oysa ne küresel sistem, ne de Önderlik sistemi bitti. Bu diyalektik sürdüğü için de komplo sürüyor. Komplo Önderlik karşıtı olduğu için yapılmıştır, bitmiştir gibi bir algılama kendimizi komplonun dışında görmeye de itiyor. Sistemi yapan kim? Önderlik. Biz de aslında o duruşu temsil ettiğimiz oranda Önderlik sistemiyiz ve bu diyalektik sürdüğü sürece de karşıtlıklar getiriyor, yönelim getiriyor. Ama bu bitmiş, tükenmiş, geçmişte kalmış bir süreç değildir. Yine Komplo da geçmişte kalmış bir süreç değildir, devam ediyor. Çünkü Önderlik diyalektiği devam ediyor. Bu açıdan yaklaşımlarda ne abartmaya gidip içini dolduramadığımız tespitler yapmak ne de kaderci yaklaşıp teslimiyete kaymak doğru olamaz.
Uluslararası komplo salt Önderliği değil, hepimizi hedeflemiştir
Neden komplo Önderliğe yapıldı, Önderliğe yapılan komplonun şimdi daha iyi anlaşılan boyutları nelerdir? Aslında komplonun salt Önderliğe değil, hepimize yapıldığı şimdi daha iyi açığa çıkıyor. O zaman bunun ayakları neler, daha sonra nasıl değişimler gösterdi, bunun siyasal gelişmelerle, demokratik toplumsal gelişmeyle bağlantısı neler (?) daha iyi anlamamız gerekiyor. Amerika’nın durumu da, küresel sistemin yeniden oturtulması ve bunun bölgeye yansımaları da bununla bağlantılıdır. Kürt hareketi üzerindeki politikalar yani bizim konumumuz da bununla bağlantılıdır. Türkiye’deki durumların da bununla bağlantılı yanları var. Örneğin, Amerika nasıl bir sistem ön görüyor ki Önderliğe böyle bir komplo süreci uygulanıyor. AB süreci nasıl gelişiyor, Türkiye’deki uygulamaların Önderlikle ne ilgisi var, nereye doğru gidebilir? Demokratik Konfederal örgütlülüğün buradaki rolü nedir, sistem oturursa ne olur, oturmazsa ne olur? Önderliğe karşı geliştirilen uygulamalarla bunların hepsinin bağı vardır.
Önderlik çok yoğun bir anlama, yorumlama gücüyle devam ediyor.  Bizdeyse bu noktada önemli oranda yetersizliklerin yaşandığını vurgulamak gerekir. Geçmişte Önderliğin anlama ve yorumlama gücüne denk bir tartışma düzeyini açığa çıkaramama, bu açıdan hareketin topyekun Önderliğin gündemine girememesi temel sorun olarak açığa çıktı. Aslında buradan da anlaşılacağı gibi, komplonun bir hedefi de buydu. Komplonun en esas hedeflerinden biri bu anlamda hareketle Önderliği birbirinden koparmak, Önderliğin dışına itmekti. Kaldı ki, her aşamada hepimizin Önderlik gündemine girmeye ihtiyacı vardır. Düşüncede, duyguda, her çeşit pratikleşmede bunu yapmalıyız. O açıdan sorgulama ne kadar derin yapılırsa, bunun cevaplanması ve doğrusunun uygulanması o kadar doğru yaşanabilir.   
Aynı durumu yaşayan başka önderler de var. İşin felsefik, ideolojik yanı kadar aynı oranda politik önderliklere yaklaşım yanı da var. İdeolojik, toplumsal düzey kazanmış, Önderlikleri izlemek çok kolay değildir. Hatta onun yarattığı topluluklar içerisinde bile bu yaşanabiliyor. Anlam gücüne ulaşamamak, yetersiz uygulama şeklinde yaşandığı gibi, toplulukların iç ihaneti veya daha başka şekillerde de çıkabilmektedir. Mesela İsa’nın, Musa’nın durumu da çarpıcı örneklerdir.
En son siyasal örneklerden biri de Arafat şahsında yaşandı. Filistin halkı ideolojik-bilimsel olarak küreselliğin paradigmasını kavrayamadı. Yaklaşımları geçmiş ideolojik kalıpların ötesine geçemedi. Önderlik gibi yeni paradigma geliştiremediler. Şimdi ne oluyor, küreselliği anlayamıyorlar ve yetkince cevap veremiyorlar. Sonuçta Arafat aştırıldı.
Bu tehlike bizim için de geçerlidir. Komplo gerçeği bize bunu öğretti. Bizimki daha da ağır bir sorun. Psikolojik, toplumsal yanları, siyasal yanları var. Acaba Önderliği ne kadar izleyeceğiz, ne kadar izlemeyeceğiz? İzlemezsek nereye gider? Bu tarihi örneklerden hangileriyle karşılaşırız? Çok çelişkili. Kürtler içerisindeki kökleşmiş iç ihanetten dolayı kaç Kürt Önderliği beyninde öldürmüştür? Yani içselleşmiş bir iç ihanet. Yine “Kürtler böyle gelmiş, böyle gider” mantığı hakimdir. “Çok kurtuluş umudu göremiyorum” ya da “Çok güçlü özgürlükçü, eşitlikçi değilim. Sıradan, pasif yürüyorum”. İçselleşmiş iç ihanet Önderliği çoktan öldürme eğilimindedir. Geleceğin Önderliksiz kurulması manipüle edilmektedir. Yine son dönemlerde hız verilen karalama kampanyaları düzenlenerek Önderlik toplumdan uzaklaştırılmaya çalışılmakta, Önderlik ve PKK tarafından geliştirilen demokratik, sosyalist değerlerin yerine feodal, aşiretçi, siyasal dini değerler ikame edilmek istenmektedir.  
En basit tabiriyle Önderlikten uzaklaşma düşünsel boyutuyla başlıyor. Önderlik çok derinlemesine öğrenilmek bile istenmiyor. İdeolojisini soyut görmekten tutalım da, gönül bağını koparmaya, içten içe suçlayıcılığa kadar götürülüyor. Bundan sıyrılma olmadıkça, Önderliğin ideolojisi ve siyasetini uygulamada zayıflıklar olacaktır. Artık bağlıyım, bağlı değilim tarzında ifade edilemez. Önderlik uygulanmaz, sonuçları tartışılmazsa bu etkiler derinden yaşanmaya devam eder.
Yıllardır Önderliğin diyalektiğini uygulamamış, anlamamış, eşitliği, özgürlüğü hiç yakalamamış, Önderlikte hiçbir şey görmemiş, ama hep kendince altta kaldığını düşünmüş bir psikoloji ne yapar? En üste çıkmanın yöntemi, Önderlik karşısında Önderliğin en karşıtına gitmektir. Kimi Kürt kesimlerinde de bu yaklaşımlar çıkabilmektedir.
Kürdistan’da demokratik anlamda bir toplumsallaşma, yine kişilik-kimlik oluşturma, Önderlik gerçeğiyle sağlanmıştır.  Buna rağmen, Önderliği engel olarak görme ve suçlama yaklaşımları gözükebilmektedir. Önderlik, Kürdistan’da hangi doğrunun söylenmesine engel olmuş, şimdiye kadar Önderlikten bir şey almadan kişilik oluşturan var mı? Yoktur. Şimdi nasıl oluyor da herkese bir şeyini veren bir Önderlik, bağımsız kişilik oluşturma önünde engel oluyor? Böyle bir şey mümkün değildir.  Demek ki, Önderliğin verdikleri çıkar içinde işletilmiş, Önderlikle özgürlüğe dayalı diyalektik bir bağ kurulamamıştır. Ama Önderlik ne yaşamımızı çalmıştır, ne kişiliklerimizi oluşturmamız önünde engeldir, ne de Önderlik geçmiş sorumluluklarımızın suçlusudur. Hiçbir zaman Önderlik bize mücadeleyi garantilemedi. Sadece ‘gelmişsiniz, size doğruları da öğreteceğim ama hata yapma payı, doğru yapma payı sendedir.’ demiştir. Hatta Önderlik her zaman yaptığımız hataları bile düzeltmeye çalıştı. Önderliği eleştirilerinden, özeleştirilerinden anlamaya çalışmalıyız.
Demokratik stratejik dönüşüm komploya en büyük darbeyi indirmiştir
Komployu aşma gerçeği, Önderlikteki yeni paradigma ile gerçekleşti. Yeni paradigmaya dayalı demokratik toplumsallaşma ve bunun en somut ifadesi olan demokratik konfederalizm komplonun ve onun tüm aktörlerinin karşısındaki duruş oldu. Genel kadrodaki algılamalara karşın Önderliğin komployu aşması ciddi sistem arayışıyla gelişti. Önderlik sistemi de mücadelesiz oturur diye düşünmemiz yanlıştır. Bu komployu besliyor. Komplo tersine çevrilmek isteniyorsa demokratik konfederal sistemi oturtmak zorunludur. Oturtmazsak komplo sürüyor demektir. Bu anlamda Önderliğin paradigmasını hayal olarak görmek komplonun amacına ulaşması dışında bir anlama gelmeyecektir.
Önderlik başta geliştirilmiş PKK’lilik olmak üzere,  bir bütün hareketi demokratik stratejik değişime tabi tutmuştur. Kadroda geçmiş klasik iktidar anlayış ve zihniyetini eleştirmekle kalmamış, beş bin yıllık iktidar anlayış ve zihniyetinin derinliklerine inmiş, bunun günümüze kadar da süren en örgütlü kurumsallaşması olan devleti eleştirerek, devletsiz toplumu kendi sorunlarını çözebilecek yeni bir örgütlülük ve paradigmaya kavuşturmuştur. Yani klasik ulus bilincinin toplumlararası boğazlaşmanın nedeni olan milliyetçiliği besleyen en temel yaklaşım olduğu tespitinden hareketle, demokratik ulus bilincini geliştirerek iktidarcı, şiddete dayalı çözümün önünü kapatmıştır. Yine kapitalizmin soldan mezhebi olmaktan kurtulamayan iktidar hedefli sınıf kavgalarıyla toplumsal özgürlüğün gelişmeyeceğini, aksine sadece bir sınıfın diğer bir sınıftan üstünlüğünü getireceğini ve bunun da yeni bir hakimiyet ve iktidar olduğunu, sür git bir kavgadan öteye gidilemeyeceğini tespit etmiştir. Bunun için, sınıfı da özgür yapacak toplumsal özgürlüğün geliştirilmesi gerektiğini belirtmiş ve iktidarcı sınıf paradigması yerine toplumsal paradigmayı geliştirmiştir. Dolayısıyla toplumsal üretimde sınıfın önemli bir yeri olduğu bilinciyle ve sınıf gerçekliğini inkar etmeden ama sınıfı da demokratikleştirerek toplumsal demokrasinin inşasına en büyük güç bu alandan akacaktır. Yine birey ve toplum ilişkisini optimal dengeye taşıyarak ne bireyin topluma ne de toplumun bireye kurban edilmesi, birey toplum, kadın erkek, baba çocuk, doğa ve insan arasındaki uyumu ekolojik bilinç temelinde iç içe ele alarak yeni bir sisteme kavuşturma hedeflenmiştir.
Geçmiş paradigmadaki tüm kavramlar yeni baştan ele alınarak demokratik bir öz kazandırma çalışması yapılmıştır. Bu kavramların etimolojik kökleri kadar, tarihsel kökleri demokratik ekolojik cins özgürlükçü toplum paradigmasının süzgecinden geçirilerek gerçek özlerine kavuşturuldu. İktidar ve devlet kokan tüm yapılanmalar deşifre edilerek toplumun başına nasıl bela oldukları tarihsel ve güncel gerçeklikleriyle ortaya kondu. Toplumsallaşmanın derin kökleri gün yüzüne çıkarılarak yeni bir toplumsal örgütlenmenin adı olan demokratik konfederal model geliştirilmiştir. Bu açıdan demokratik ekolojik cins özgürlükçü toplum paradigması ne sadece küresel emperyalist hamleye karşı geliştirilen bir cevaptır ve ne de tıkanan reel sosyalist yaklaşımlara karşı bir cevaptır. Demokratik ekolojik cins özgürlükçü toplum paradigması, bir bütün insanlığın sorunlarına cevap olacak düzeyde geliştirilen bir sistem arayışının sonucudur. Bu açıdan Önderliğimizin komploya karşı klasik bir direnişle cevap vermediğini ısrarla dile getirmesi bundandır. Sorun bir insanlık sorunudur. Demokratik ekolojik cins özgürlükçü toplum paradigması ve toplumsal örgütlülüğü insanlığın önümüzdeki yüz yılı demokratik temelde kazanmasının sistemi ve örgütünü kurmasının adıdır.
Bu temelde, bugün hareket açısından bakıldığında başta kadro olmak üzere, kendisini yeni baştan ele almakta, Önderliğe ve Önderlik sistemine katılımını tekrardan gözden geçirmektedir. Denilebilinir ki, Önderlik sistemi karşısında geçmiş paradigmadan kaynaklı olarak birçoğumuzda yenilenmiş PKK’liliğe girişte zorlanmalar yaşanmaktadır ve halen de bu kendisini hissettirmektedir. Ancak şu da bir gerçek ki, Önderlik içerisinde bulunduğu koşullara rağmen, gelişim diyalektiğini sürdürmüş ve açığa çıkardığı düzeye cevap verebilecek kadrosal gerçeğin de gelişmesini zorlamıştır. Bu da demokratik toplumsal gelişmeyi etkilemiştir. Ortadoğu gerçeğinde bunun çarpıcı izlerini görmek mümkündür. Özellikle son yıllar izlendiğinde uluslar arası komployu aşan Önderlik gerçeğinin yön verdiği örgütselliğin henüz istenen düzeyde olmamasına rağmen, Ortadoğu’daki siyasal gelişmelere, yine Türkiye ve Kürdistan’daki demokratik toplumsal gerçeğe aktif yön verdiği görülecektir.
Demokratik ekolojik cins özgürlükçü toplum paradigmasının her şeyden önce, sadece bir düşünce sistemi olarak kalmayıp yine Önderlik tarafından toplumsal bir modele dönüştürülmesi, modelin gelişimine yol açacak PKK’li duruşunun, kişiliğinin tarihin derinliklerinden alınıp gelen çözümleme düzeyiyle savunmalarda etraflıca ortaya konulması ve onun ahlakının, zihniyetinin hiyerarşik-devletçi toplumun aksine iktidar dışı, demokratik komünal özellikleriyle belirginleşmesi, yapılanmanın öncelikle ideolojik bir hamle olarak gelişimine işaret eder. Dikkat edilirse, Önderlik ilk adımı buradan atmıştır. Yeni paradigmanın uygulamasına buradan başlamıştır. Peşi sıra gelen projelendirmelerle aslında paradigmanın tüm ayaklarını yerli yerine oturtmuştur. Genel hareket örgütlenmesini de başta ulusal halk meclisi olmak üzere köylere, mahallelere kadar uzanacak halk komünleri ve meclisleriyle önümüze sunmuştur. Komployu boşa çıkarmanın en etkili adımlarından biri de bu pratik mücadele ve örgütlenme alanı olmuştur. Ortadoğu gerçeğinde toplumsallaşmak, salt ideolojik söylem anlamında değil uygulamada da toplumsallaşan bir örgütlenme düzeyine ulaşmak, tarih boyunca egemenlerin ve onların izdüşümü olan alışkanlıklarının yarattığı komployu boşa çıkarmanın en etkili yöntemidir.
Bu yaklaşımın en somut ifadesi olan başta halk meclisleri ve komünler,  kadın hareketi ve gençliğin yeniden komalan sistemiyle örgütlendirilmesi, iktidar-güç-savaş olgusuna açıklık getirilerek, Halk Savunma anlayışının, toplumcu demokratik siyasetin, yeni toplumsallığın bireydeki ifadesi olan eşit-özgür demokratik yurttaşlığın peşi sıra ve bir zincirin halkaları gibi projelendirilmesi komplodan çıkışın en önemli fırsatlarıydı. Bunların uygulanması yeni paradigmanın başarısı kadar, toplumsal mücadelelerin önüne adeta tuzak gibi çıkan ve tüm egemen güçlerin doğal komplo uzantıları olan iktidar-tahakküm, devletin bin bir suretinin yıkılması anlamına geliyordu. Hatta sadece güncellik anlamında ‘99 komplosunun nedenlerini ve sonuçlarını aşma anlamında değil, tarihsel anlamda açığa çıkan tüm komplo gerçeğini aşma özelliğini de taşıyordu.
Bu temelde, önümüzdeki süreç Kürtler açısından stratejik değerdedir. Kazanma ve kaybetme de stratejik değerde olacaktır. Bu anlamda Kürt sorununun çözüm aşamasına girdiği bir süreçte KCK Önderliğinin önümüze koyduğu demokratik ekolojik cins özgürlükçü toplumun inşa edilmesi belirleyici olacaktır. Konfederal sistem ile toplumcu ve devletsiz demokrasiyi geliştirirken, halkı devlete muhtaç kılmadan kendi kendine yeter bir konuma getirilmesi hedeflenmektedir. Halkın kendini örgütlediği, demokratik bir otorite olarak devletin egemenlik ve hâkimiyet alanlarını daralttığı, her kültürel varlığın ve toplumsal formun yaşam şansı bulduğu bir sistemi esas almaktadır. Bu açıdan, önümüzdeki süreçte bu sistemi geliştirebilecek örgütsel formlar ve mekanizmaları geliştirmek kadar yeni ve daha zengin biçimlerini yaratmak zorunludur.
Ancak Türkiye gerçeğinde ağır bir siyasal yönetim sorunu vardır. Uluslar arası komplonun uygulamaları ve amaçladıkları aşılmak istenmemektedir. Tam tersine AKP eliyle, İran-Suriye-Irak anti Kürt koalisyonu tekrar gerici bir şekilde kurularak, Önder Apo’nun zehirlenmesi sürecine hız verilerek, Kürdistan’da imha ve tasfiye girişimlerini başlatarak daha tehlikeli bir süreci başlatmıştır.
Kapsamlı ve çok yönlü toplumsal çözümler için cumhuriyetin öz niteliğine kavuşturulması gerekmektedir. Cumhuriyetin yeniden demokratik karakterine kazandırılması demokratik sosyalizme ve ekolojik topluma ilerlemede önemli bir dönemeç olacaktır. Bu da tüm kimlikler ve toplumsal gruplar için demokratik özerklik anlamına gelir. Kaldı ki, Ortadoğu’da demokratik karakterde olmayan tüm yapılar çözülüp dağılıyor. Hepsi kendini yeninin özeliklerine göre biçimlendirme zorunluluğunu yaşıyor. Türkiye de yaşadığı sorunlar bakımından bunun dışında değildir. Mevcut devlet yapılanmalarının tümü ve Türkiye devleti kendini kapsamlı bir demokratik reforma uğratmak durumundadır. Yine Türkiye toplumunda kapsamlı bir toplumsal dönüşüm geliştirilmek durumundadır. Devletin aşırı ideolojik karakterdeki tutumu ve aşırı güvenlik kaygısıyla her alana taşan bürokrasisi birey ve grupların kültürel kimlik ve halkların gelişimini engellediği gibi geleneksel toplum kalıplarının ayakta durmasına, çatışma, isyan, bastırma ve genel olarak şiddetin süreklileşmesine yol açmaktadır. Demokratik cumhuriyet ve demokratik özerklik modeli bu bakımdan hareketimizin siyasal çözüm modeli olarak ortaya çıkarken, bunu kapsamlı siyasal ve toplumsal dönüşüm projeleriyle ortaya koymak gerekmektedir. Hareketimiz Ortadoğu’nun kilit ülkesi konumunda olan Türkiye’de tüm sorunların kapsamlı siyasal reform ve demokratik toplumsal dönüşümle mümkün olduğuna inanmaktadır. Hem dünyada ve bölgede, hem de Türkiye’de kriz-kaos sürecinden çıkışın yolu, sağlıklı ve kalıcı demokrasiden geçmektedir. Bu demokrasi cumhuriyetin köklü reformu ve toplulukların kapsamlı duruşuyla mümkündür. Böylesi bir yaklaşımla Kürt-Türk özgürlüğüne dayalı çıkış, Ortadoğu’ya da çıkışın yolunu gösterecektir.
***

15 Şubat ve Önderlik Gerçeği -I-

15 Şubat gününü 16 Şubat’a bağlayan gün Kürtlerin kara günüdür. Kürtlerin miladıdır.
Kendilerini çok akılı sanan, bilgili bilen ve sözde kendilerine aydın olma sıfatını takan kimi çevreler bu milatlandırmayı, ‘Kürtlerin kara günü’ anlamlandırmayı abartılı buluyorlar. Sadece böyle bulmuyorlar, bu çok şey bilen beylerin kimisi küfürlü ve hakarete varan söylemlerden de geri durmuyorlar.
Kürtlerin tarihinde böylesine kara günleri etraflıca bilince çıkararak gerekli karşı duruşu koymadan yaşamaya kalkışmak sadece ve sadece kaybettirir. Ve biz tarihimizden biliyoruz ki; bu kaybettirilişler belli bir zaman süreci ile sınırlı kalmıyor. Çağlara yayılan bir kaybettiriliş ve yitiriliş, bir halka çok ağır fatura olarak geri dönüyor.
Bu duruma en iyi örnek M. Ö. 521-521 yılları gösterilebilir. Medlerin M. Ö. 550 yıllarındaki Harpagos ihaneti ile yaşadıkları yıkılış ve hâkimiyet altına girmeyle başlayan bir süreç ardından, M. Ö. 521–521 yıllarına geldiğimizde Medlere-yani Kürtlerin atalarına-bir soykırım uygulanır. Bu soykırımın tarihte eşi benzeri neredeyse yoktur. Med toplumunun önde gelen aydınlarına, dini liderlerine, büyüklerine, tecrübe sahibi olanlara ve ne kadar toplumda kabul ve tecrübe sahibi insan varsa hepsi uyduruk gerekçelerle katledilir. Bir toplumun hafızası, vicdanı ve yürütme gücü adeta topyekün silinir. Bir toplum; geçmişiyle, bugünüyle ve geleceğiyle tüm köprüleri uçurulur. Yani bir toplum belleksizleştirilir. Tarihle bağı kesilir.
Ve Kürtler bu tarihle bağlarının koparılışını yıllarca, yüzyıllarca hatta bin yıllarca onaramazlar. Beyin ile yürek arasındaki bağın koparılışı esasen Kürtleri başkalarının askeri olmaya zorlayan ve sürecinde kendisidir. Başkasının adamı ya da başkasının iyi askeri olma bu süreçle ağırlık kazanan bir olgudur.
Medler Magamoni’yi çözemedikleri için, Magamoni’yi aşan, buna karşı refleks gösterecek bir tavır alamadıkları, için Kürtler ya da Medler giderek erimiş ve başkalarının adamları olmuşlardır. Kendisi olamayanların, kendilerini tanımayanların varacağı yer, eni sonunda başkalarının yanıdır. Başka düşünülmesi eksik ve yanlış bir değerlendirme olmaktan öteye gidemez.
Benzer bir süreci Kürtler 1800’li yıllarda yaşayacaklardır. Mirliklerin tasfiye edilişleri, Nakşîliğin türetilmesi, ağalığın Kürt toplumunun içerisinde suni türetilmiş parazitler olarak İngiliz ve Osmanlıların eliyle mirliklerin yerine geçirilmesi ile başlayan eritme politikalarıyla ve giderek 1900’lere doğru mir ve aşiret reislerin çocuklarının aşiret mekteplerine ve Babıâli okullarına alarak mangurtlaştırmaları bilince çıkarılmadığı için, katliamın daha vahşi bir hali olan beyaz katliamla Kürtler içten fethediliyor. Kale içten düşürülüyor. Troya örneğinde görüldüğü gibi hem de toplumun tüm refleksleri öldürülerek, etkisizleştirilerek bu yapılıyor. Buna karşı yani mangurtlaşmaya karşı bir duruş olmadığı için Kürtlerin ihanetçileri, hainleri, işbirlikçileri rahat nefes alarak kendilerini çok pahalıya işgalcilere ve de Kürt halkına sunabiliyorlar.
Yukarıda dile getirdiğimiz sadece iki örnektir. Bir, Medlerin beyinleri dağıtılıyor, tarihsiz bırakılıyor. İki, içten fethederek Kürtler kendilerine karşı ihanete alıştırılıyor. Kötü olan ise buna karşı duruş sergilenemediği için her iki durum kanıksanarak Kürtler teslim alınıyorlar. Buna mecbur bırakılıyorlar. Başka bir deyimle alıştırılıyorlar. Çaresiz bırakılıyorlar. Kötülerin içerisinde iyi olana yamalanıyorlar. Bu bir trajedi. Bu bir kapan. Kürdün talihsiz kapanı…
15 Şubat’ı yukarıda dile gelenler temelinde ele alacak olursak bu kara günü yerli yerine değerlendirmeden, buna karşı gerekli karşı koyuşu koymadan, Kürtlerin tümden teslim alınmalarına ve tasfiye edilmek istenmelerine dönük bir milat olarak ele almadan, yapılacak her türden değerlendirme isabetsiz olacaktır. Bu Kürtlerin gafil avlanmaları ve savunmasız bırakılmaları olacak, bu ise tarihe yapılacak en büyük hakaret olmanın ötesine geçemez. Bu Kürtleri yüz yıllara varacak bir teslimiyete peşkeş çekmek demektir.
Kürtler yeni yeni kendi ayakları üzerine durmaya çalışmışken, kendileri olmak istemişken ve bunu önemli oranda başarmışken Kürtlerin yeniden prangalanmasını görmemek, doğru okumamak en hafif deyimle naiflik olacaktır. Apolitiklik olacaktır. Bireylerin duruşu, görüşleri, bakışları ne olursa olsun 15 Şubat gününü Kürtlerin Kara Günü olarak ele alarak buna karşı duruşu sergilemek her onurlu olan insanın, duruşu olmalıdır. Aksi tavır içine girmek, davranış bozukluğu göstermek Harpagosvari ya bir ihanet olacaktır ya da devşirilmiş mangurtlaştırma olacaktır.
Harpagosun ihanet suçuna ve mangurtların kendi kendilerine ihanetine ya da bunun ortaklığına düşmek istenmiyorsa hızla Kürt halk önderliğine karşı yapılan uluslararası komploya karşı, Kara Güne karşı onurlu tavır sahibi olma neyi gerektiriyorsa o tavır sergilenmelidir.
Devam edecek…
Militan Agit