Kuzey Kürdistan’da Legalite ve Parlamento Deneyimleri -2-

Geçmişten Günümüze Kuzey Kürdistan’da Legalite ve Parlamento Deneyimleri -2-

C – 1923 – 1990 ARASI KÜRTLERİN LEGAL FAALİYETLERİ
Yukarıda belirtildiği gibi Türkiye ile Birinci Paylaşım Savaşı’nın galip devletleri arasında imzalanan Lozan “Barış” Antlaşması ile Türkiye ile Kürdistan’ı işgal eden bu devletlerle, her cephede yerini alarak savaşmış olan Kürtler, görmezden gelinerek inkar edilmiştir. Bu inkar ve sonrasında dayatılacak imha yaklaşımı, kurulan devletin ve onun meclisinin, ülke gerçekliğine karşıt ve asli unsurlarından olan Kürtlere düşmanlık temelinde gelişimi demek oluyordu. 84 yıl sonra, 27 Nisan 07 tarihli Genelkurmay muhtırasında bu düşmanlık net cümlelerle ifade edildi.  Daha önce de aynı kurum Kürtler için, “sözde vatandaş” nitelemesinde bulunmuştu.

Lozan ile resmileşen bu durum günümüze dek süren ve git gide ağırlaşan tarihi sorunları beraberinde getirdi. 1938’e dek art arda ve yoğun olarak süren Kürt isyanlarının temel nedeni de başlatılan bu inkar ve imha yaklaşımıydı. Büyüklü küçüklü otuza yakın isyanın kanlı bir biçimde bastırılmasından sonra Kürt ve Kürdistan’a ilişkin özel planlama ve programlar geliştirildi. Amaç fiziki imhayı sosyal, kültürel ve siyasi imha ile tamamlamaktı. Özellikle isyanlar sonrası girişilen bu faaliyetlere “betonlama” adı verildi. Bunun için Mustafa Kemal ve İsmet İnönü koordinatörlüğünde ve zamanın Kürdistan sömürge valisi Abidin Özmen’in pratiki yürütücülüğünde Kürt ve Kürdistan’ı stratejik olarak eritme ve yok etme harekatı başlatıldı. Esasında Lozan ile başlatılan bu süreç günümüzde tüm hızıyla sürdürülmeye çalışılmaktadır. Bu yolda epeyce mesafe alınmışsa da Kürt etnisitesi yok edilememiştir. Aksine Özgürlük Mücadelesi ile büyük bir yeşerme yaşanmaktadır. Bu yüzden de Neo İttihatçı ideologlar neredeyse her gün bu duruma hayıflanmaktadırlar.
Kürt ve Kürdistan’ı eritme stratejisi
Cumhuriyet tarihi boyunca, TC ideolojisi ve onun sıkı bir sübjektivizm ve sistematik altında işleyen politika ve stratejileri, Kürt ve Kürdistan gerçekliği karşısındaki inkar ve imha organizasyonunu en ince ve detaylı boyutlarına dek planlayıp geliştirdi. Burada şunu tekrardan önemle vurgulamak gerekir: Yaklaşım ve yönelim son derece bilinçli ve programlıdır. Kürde yaklaşımın stratejisi, programı, taktikleri, üslubu ve hatta hangi durum karşısında hangi cümle ya da hangi kelimelerin kullanılacağı dahi netleştirilmiştir. Kürt ve Kürdistan başkalaştırılacak ve “Türkleştirilecek”tir. Oluşturulan bu formatın dışına taşan, milim düzeyindeki bir tutum, yaklaşım ve hatta sözcük, en ağır karşılıkla cezalandırılmaktadır. Türk devlet hukukunu, özü itibariyle oluşturan da bu inkar ve imha sistemidir.
1923’ten itibaren legal ya da illegal olsun Kürtlük adına en ufak bir çıkış, en sert karşılıkla bastırılmıştır. Devlet özellikle isyanlar sonrası “Kürt meselesi”ni önemli ölçüde hallettiğini düşünmüş, “tehlike”nin kalan boyutları için de belirtilen stratejiler geliştirilmiştir. Oysa çıkan yangını dışarıdan söndürmüş ve üstünü kapatmıştır. Yanma durumu ise için için sürmüştür. Nitekim en ufak açık bulduğunda tekrardan ortaya çıkmıştır. Burada Kürt halk gerçekliğinin tarihsel ve toplumsal özgünlüğü bilinçlerden kaçırılmıştır ya da gözü kara bir biçimde yok edileceği düşünülmüştür. Oysa böyle köklü ve derinlerden gelen bir gerçekliğin kısa bir sürede ve uygulanan yöntemlerle imhası imkansız olduğu gibi sorun daha da derinleştirilmiş ve yangın büyütülmüştür. 1970’li yılların ortalarında ortaya çıkan ve kısa sürede büyüyen PKK hareketi, bu durumun sonucu oldu. 
Burada konumuz daha çok Kürtlerin legal çalışmaları ve meclis deneyimleri olduğu için özellikle İkinci Paylaşım savaşı sonrasındaki bu tür çıkışlara ve sonuçlarına değineceğiz.
İkinci Paylaşım savaşı sonrası, Türkiye’de sadece CHP’den oluşan tek partili dönem sona eriyordu. Bu yıllarda kurulan Demokrat Parti, 1950 yılında tek başına iktidar oldu. Bu partinin Kürdistan ile ilişkisi tümüyle ağa ve feodal takımı üzerinden oldu. Elbette bu ilişki Kürt kimliğinin inkarı temelinde kuruluyordu. Bu parti zamanında Kürdistan’daki sömürü ve inkar sistemi derinleştirilerek sürdürüldü. Demin belirtilen işbirlikçi ağa takımı da bu stratejinin payandaları oldular. Bu dönemde Kürtlerin kendi kimlikleriyle en ufak bir örgütlenme girişimleri dahi söz konusu değildir. Bunun yerine devletin bilindik özel uygulamaları devrededir. Osmanlıdan beri gelenekselleşmiş devşirme ve başkalaştırma politikaları işlemektedir. Bilindiği üzere Osmanlı padişahı II. Abdülhamit, bu politikaları Kürdistan’da daha sistematik ve stratejik bir tarzda uygulamaya koymuştur. Hamidiye Alayları ve Aşiret Mektepleri yoluyla “sistemin Kürdü” yaratılmıştır. Demokrat Parti de uygulamalarıyla bu geleneğin sürdürücüsü olmuştur.   Örneğin bu yönlü 1957 yılında çarpıcı bir durum yaşanmıştır. Zamanın iktidarı olan Demokrat partinin genel başkanı Adnan Menderes, 1925 Kürt isyanının lideri Şeyh Sait’in aile çevresiyle ilişkiye geçer. Şeyhin torunlarından Abdülmelik Fırat seçimlerde milletvekili yapılmak istenir. Ancak yasaya göre yaşı tutmamaktadır. Önce mahkeme kararıyla yaşı büyütülür. Sonra da Meclis’ten çıkarılan özel bir kararla askerlik yapmadan milletvekili olmasının önü açılır. Yapılan seçimlerde Abdülmelik Fırat “milletvekili” yapılır.  
1950 sonlarına doğru ise bazı Kürt aydınları tarafından kısmi bazı bilinçlenme çalışmaları yönünde ilk girişimler başlar. Bunun üzerine hükümet, 22 Eylül 1959’da başlatılan bir operasyonla 50 kişiyi gözaltına alır. Bunlardan biri hücrede yaşamını yitirince 49 kişi kalır ve bu olaya da “49’lar olayı” denilir. 8 Ocak 1961’de Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nde idam istemiyle yargılanırlar. Dava uzun süre devam eder ve sonuçta zaman aşımına uğrayarak düşer.
27 Mayıs 1960 tarihinde ordu, artık neredeyse on yıllık periyotlarla yapacağı darbelerin ilkini gerçekleştirir ve iktidara el koyar. Darbenin esas amacı, DP hükümeti’nin asker ve sivil bürokraside yaptığı değişikliklerin yanı sıra düzen değişikliğini çağrıştıran uygulamalarıyla Kemalist oligarşinin kaybettiği mevzilerin geri alınması olarak belirtilebilir. Darbenin muhatabı DP iktidarı ve yönetim kadrosu idi. Parlamento feshedilmiş, DP kapatılmış, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar ve DP Milletvekilleri ile Ankara, İstanbul ve İzmir il teşkilat yönetimleri Yassıada’da gözetim altına alınmışlardır.
Darbe Kürdistan’ın üzerine bir kabus gibi çökmüştür. Komando baskınları, işkenceler, gözaltılar ve tutuklamalar her tarafı sarmıştır. Darbeden dört gün sonra ise yurtsever ve devlet işbirlikçisi ayırımına gidilmeden bazı Kürt şahsiyetleri ve aşiret liderleri gözaltına alınmıştır. Toplam 485 kişi 1 Haziran 1960’da Sivas Kabakyazı’da bir kampta toplanmıştır. Devlet yetkilileri, kampta topladığı bu insanların “suç”larını, “Kürtçülük propagandası ve devlete isyan hazırlığı” olarak açıkladılar. Tutuklananların arasında ondört yaşında bir çocuk da bulunmaktaydı. 4 ay kadar tutulan bu 485 kişiden 55 aşiret ileri geleni ve ağası çıkarılan bir yasa ile 19 Ekim 1960’ta çeşitli Türkiye illerine sürgüne gönderilmiş, geriye kalan 430 kişi ise serbest bırakılmıştır. (Nokta Dergisi, Ocak 2007 sayısı)
27 Mayıs iktidarı bir yandan anayasada kısmi bazı reformlara giderken öte yandan tersinden Kürtlerin üzerindeki inkar ve imha sistemini derinleştirerek ve “özelleştirerek” sürdürmüştür. Bu durum, 1960’ta Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) çıkardığı “af kanunu”yla kendini ortaya koyuyordu. Bu kanunla tüm siyasi tutsaklara “af” çıkarılırken, aralarında Canip Yıldırım, Naci Kutlay, Esat Cemiloğlu, Sait Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Musa Anter, Muhsin Şavata ve Fevzi Kartal gibi Kürt şahsiyetlerinin de bulunduğu, “49’lar Davası” tutukluları affın kapsamı dışında tutulmuştu. Davada bu kişilerin “suç”ları, “yabancı devletlerin müzahereti ile devletin birliğini bozmağa ve devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf fiil işlemek” olarak belirtilmişti.
“49’lar Davası”nda alınan bu tutumun ardından gelen Sivas Kampı uygulaması, 27 Mayıs darbecilerinin yürürlükteki “Kürt stratejisi”ni nasıl sürdürdüklerini açıkça ortaya koyuyordu. Kampa götürülenler arasında, şimdiki AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın dedesi Zeynel Turan, önde gelen Alevi işbirlikçi öncülerinden İzzetin Doğan’ın babası Hasan Doğan, eski DYP Milletvekili Sedat Bucak’ın babası Hakkı Bucak, Hak ve Özgürlükler Partisi (HAKPAR) Genel Başkanı Sertaç Bucak’ın babası ve dönemin Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) Başkanı Faik Bucak, Şeyh Said’in çocukları, Van’ın önde gelen ailelerinden Kartal Ailesi (bunlardan Kinyas Kartal Brukan Aşireti lideri olup, 1960’tan sonra Adalet Partisi milletvekili olarak 15 yıl milletvekilliği ve Meclis Başkanlığı yaptı), Hakkâri’den Ertuş’lar ve Diyarbakır’dan Ensarioğulları yer alıyordu. 7 Ekim 1960’ta çıkartılan 105 No’lu ‘Mecburi İskân Kanunu’yla sürgünler başlatıldı. Aralık 1960’ta kamptaki 485 kişiden 55’i Antalya, İzmir, Burdur, Muğla, Afyon, Isparta, Manisa, Çorum ve Denizli gibi Türkiye illerine mecburi iskâna gönderildiler. Kanunun gerekçesinde ise insana “pes” dedirtecek şu çarpıcı ifade yer alıyordu: “Sosyal birtakım reformları yapabilmek, Ortaçağın Türkiye’de yaşayan düzenini yıkmak, ağalık ve şeyhlik gibi müesseseleri yok etmek… Vatandaşın sömürülmesine engel olmak gayesiyle bu kanun çıkarılmıştır.” (Nokta Dergisi, Ocak 2007)
Bu gerekçe Osmanlı komploculuğu ve ikiyüzlülüğünü aratmayan bir niteliktedir. Çünkü mahkum edilen söz konusu fiiller, bizzat devletin Kürde ve Kürdistan’a dayattığı strateji ve politikaların ta kendisi olmaktadır. Yani Kürdistan’da işbirlikçi ağa ve şeyhler aracılığıyla Ortaçağ düzeni tesis edilmekte ve Kürtler her türden vahşice bir sömürü sistematiğine tabi tutulmaktadır. Nitekim devlet Sivas kampına aldığı çoğu ağayı sonradan milletvekili yapmıştır.
1961 yılına gelindiğinde hazırlanan yeni anayasanın kabul edilmesinden sonra bazı sol çevrelerde sosyalist bir parti arayışları başladı. Bunun sonucu olarak işçi kökenli 12 sendikacının öncülüğünde, 13 Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruldu. 1 Şubat 1962’de ise kurucular, partiye yeni bir lider arayışlarını sonuçlandırarak Mehmet Ali Aybar’ı genel başkanlığa seçtiler. Bundan sonra bazı yurtsever Kürt çevreleri TİP içerisinde örgütlenmeye başladılar. Parti de Kürdistan’da epeyce rağbet gördü ve Türkiye illerine oranla daha hızlı örgütlendi. Öyle ki seçime girme hakkını Kürdistan’daki örgütlenmeleri sayesinde elde ediyordu.
TİP, 1965 genel seçimlerinde 276.000 oy alarak meclise 15 milletvekili sokmayı başardı. 54 ilde girilen seçimde alınan oy oranı ülke genelinde % 3’tü. Parti Kürtlerden ve Alevilerden önemli bir oy oranı almıştı. Kürdistan’dan da beş milletvekili çıkarmıştı (Kars, Malatya, Diyarbakır, Urfa, Antep). Buna göre TİP Kürdistan’da daha fazla başarılı olmuştu. Kürtler parti içerisinde de birlikte örgütleniyorlardı ve bu örgütlülükleri siyasi literatüre “Doğulular grubu” olarak geçti. Grup parti içerisinde etkin bir role sahipti. Bu grubun önde gelen şahsiyetlerinden M. Ali Aslan, parti genel başkanı M. Ali Aybar istifa ettiğinde onun yerine geçmişti. (Ruşen Aslan, Kürt Legal Hareketinin Tarihsel Gelişimi)
1960’lı yıllarda Kürt öğrenci ve aydınların öncülüğünde legal çalışmalar ve dernekleşmelere gidilmiştir. Kürdistan’da TİP’in de desteğiyle “Doğu Mitingleri” adıyla seri halk toplantıları gerçekleştirilmiştir. Tüm bu çalışmalar, 20. yüzyılın başındaki isyanlardan sonra yok edildiği söylenen Kürt gerçekliğinin ilk dirilme belirtileriydi. Fakat bu yıllarda da en ufak kıpırdanmalara cunta darbeleri, katliam, işkence, baskı ve tutuklamalarla karşılık verilmiştir. Bu dönemde Kürdistan’da yapılan “Doğu Mitingleri”, dönemin koşulları içerisinde yurtseverlik bilincinin gelişiminde etkili olan çalışmalardı. Doğu mitinglerinin ilki Silvan’da 3 Ağustos 1967 yılında yapıldı. Arkasından Diyarbakır (3 Eylül 1967), Siverek (24 Eylül 1967), Dersim (15 Ekim 1967), Batman (18 Ekim 1967), Ağrı (22 Ekim 1968), Suruç (17 Temmuz 1969), Hilvan (27 Temmuz 1969), Varto (2 Ağustos 1969) mitingleri yapıldı. Bu mitinglerde Kürt halkının uğradığı ayrımcılık ve zulüm, “Doğu” denen Kürdistan’ın geri bırakılmışlığı ve Türk ırkçılığının Kürt kimliğine saldırıları işleniyor ve bunlara yönelik tepkiler dile getiriliyordu. (Hikmet Bozçalı, DDKO’lu Siyasi Serüvenim, Kovara BİR, 5. sayı)
Ekim 1970 tarihinde TİP’in dördüncü büyük kongresi toplandı. Bu kongrede Kürt sorunu ile ilgili bazı kararlar alınmıştı. Bu kararlarda kısaca Kürt halkının varlığı kabul ediliyor ve “Doğu”nun geri kalması ile burada yasayan nüfusun etnik özellikleri arasında ilişkiler kuruluyordu. Bu kararlardan dolayı Anayasa Mahkemesince,  parti hakkında soruşturma açıldı. Siyasi Partiler Kanunun 89. maddesi; “siyasal partiler, Türkiye cumhuriyeti üzerinde milli veya kültür farklılıklarına yahut dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler…” demekte idi. Sonrasında 1971 sıkıyönetim döneminde Türkiye İsçi Partisi kapatıldı. Fakat TİP yöneticileri mahkemede, Kürt sorunu ile ilgili kararları savunmadı. Sonraki süreçlerde TİP, Behice Boran öncülüğünde 1975’te yeniden kuruldu ve Kürt sorununu görmezden gelerek “varlığı”nı yeniden sürdürdü.
1970’li yıllar dünya çapında halkların özgürlük mücadelelerinin doruğa çıktığı dönemdir. Türkiye’de de 1968 gençlik hareketlerinin etkisiyle yoğun bir sosyalist gençlik hareketi ortaya çıkmıştır. Bu yüzden 12 Mart 1971’de asker bir muhtırayla tekrardan darbe gerçekleştirdi. Ama yoğun devrimci mücadeleyi durduramadı. Mücadele esas itibariyle illegal sahada yürümektedir. Legal çalışmalar ise daha çok dernekler aracılığıyla yürütülmektedir. Kürtler önceleri, “Doğu Mitingleri” nin yarattığı etkiyle, Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO), sonra da Devrimci Demokratik Kültür Derneği adıyla legal oluşumlara gidiyorlar. Türkiye’de Devrimci Gençlik Federasyonu da (Dev-Genç) son derece etkindir. Siyasetin yoğunlaştığı Ankara’da ise özellikle üniversite gençliği faaldir. TİP’in Kürt sorununu, en alt düzeylerde dahi tartışmak istediği için kapatılmasından sonra Türkiye Meclisi, 1920 Meclisi’nden sonra bir kez daha Kürtlere kapatılmıştır. Bundan sonra 1990 yılına kadar da Kürtler bir daha bu meclise giremeyecektir. Belirtildiği gibi 1970’li yıllarda, devrimci sosyalist Kürtler ve Türkler illegal mücadeleyi esas aldılar. Irkçı ve sömürgeci rejimin uygulamaları karşısında sonuç alacak başka yol da yoktu zaten. PKK’nin de şafak vakti bu yıllardır.
Halkların ve emekçilerin mücadelelerinin belli başarılar kazanması üzerine buna tahammül edemeyerek, darbe yapma alışkanlığıyla devreye giren Türk ordusu, 12 Eylül 1980’de en vahşi müdahalesinde bulundu. Devrimci mücadele ve onun potansiyeli adeta biçildi. PKK bu müdahalede çok değerli kadrolarını yitirse de, mücadele gücü ve potansiyelini esas itibariyle ülke dışına çıkarmayı başarmıştır. 12 Eylül 1980’den 4 yıl sonra artık Türkiye ve Kürdistan’ın gündemine PKK’nin başlattığı mücadele damgasını vuracaktır. Legal çalışmalar ise ancak 1990 yılında HEP’in meclise girmesi ve bazı basın yayın çalışmalarıyla tekrar başlayabilecektir.
D – 1990 SONRASI DÖNEM
Türkiye’nin tarihine bakıldığında, günümüze kadar sivil siyaset maskesi altında yürütülen, esasında ordu ve asker eksenli bir siyaset olmuştur. Dolayısıyla Türkiye siyasetinin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel, ordunun her dönemdeki müdahaleleriyle birlikte, siyaseti askeri hegemonik mantığa göre belirlemesi olmuştur. Bu anlamda son yıllarda bazı kozmetik değişiklikler yapılsa da, 12 Eylül 1982 askeri anayasası hükmünü sürdürmektedir. Darbeden sonra hazırlanan bu anayasayla birlikte Türkiye’de insan hakları ve özgürlükler gözetilmeden var olan tüm farklılıklar tek millet ve tek dil adıyla tanımlanmıştır. Kendi kimliğiyle yaşamak isteyen tüm farklı kesimler, anayasa ihlali yaptıkları gerekçesiyle ayrılıkçı ve bölücü olarak damgalanıp cezalandırılmaktadırlar.
1984 Atılımıyla beraber PKK hareketinin hamle kaydetmesi, ölü bir Kürt gerçekliği açısından dirilmeyi sağladığı kadar Türkiye içerisinde de şoven, ırkçı ve militarist gerçeğe bir darbe niteliğinde olmuştur. Özellikle PKK’nin Türk devleti karşısında uyguladığı strateji, Kürt hareketlerini, tarihten bu yana imha, inkar ve asimilasyon politikalarıyla bitirmeyle yüz yüze getiren Türk rejimine karşı, milat denilebilecek bir nitelikte olmuştur.
Kürtler “HEP”, devlet “hiç” dedi
Bunun sonucu olarak, askeri alanın yanı sıra ideolojik, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda da Kürt toplumunda önemli değişim süreçleri gelişir. Bu yazımızda daha çok legal siyaset ve parlamento deneyimlerini eksen aldığımızdan 1990’lara doğru bu alandaki gelişmeleri ele alacağız. Bilindiği gibi 12 Eylül askeri darbesinden sonra oluşturulan anayasa tümüyle Kürt gerçeğine kapalı ve inkar ile imhayı derinleştirerek sürdüren bir nitelikteydi. Ancak PKK’nin başlatmış olduğu silahlı savaşım bu sürecin karakterini temelden değiştirmiştir. Kürt halkında günden güne kimlik bilinciyle siyasal bilinç sıçrama yapmıştır. 12 Eylül sonrasında Turgut Özal, partisi ANAP ile iktidara gelerek hükümet kurdu. Özal genelde devrimci hareketler, özelde de PKK için ustalıklı ve tehlikeli strateji, politika ve taktikler geliştirebilen bir düşünce gücüne sahipti.  PKK’nin giderek güç kazanması ve kitleyi de serhildanlara kaldırması, Özal’ı arayışlara sürüklemiştir. Özal, PKK’yi siyasal alana çekerek tasfiye etmeyi planlarken, PKK de bilinçlenen kitle gücünü örgütlü bir yapıya kavuşturacak siyasal bir zemin arayışına girmiştir.
PKK’nin özellikle 1990’lı yılların başından itibaren başlattığı serhildanlar dönemi olarak bilinen süreç, Kürtler ve Türkiyeli demokratlar üzerinde bir hayli etkisini göstermiştir. Bu etki ile dönemin Erdal İnönü liderliğindeki SHP’nin, 14- 15 Ekim 1989 tarihinde Paris’te yapılan Kürt Konferansına katıldıkları gerekçesiyle 7 Kürt milletvekilini (Ahmet Türk, M. Ali Eren, Mahmut Alınak, İsmail Hakkı Önal, Kenan Sönmez, Salih Sümer, İbrahim Aksoy) Partiden ihraç etmesiyle başlayan arayışlar Halkın Emek Partisi’nin (HEP) kurulmasıyla noktalandı.
HEP, 7 Haziran 1990 günü 77 üyenin imzası ile Ankara’da kuruldu. Partinin kurucuları arasında SHP’den ihraç edilen 7 milletvekili ile daha sonra SHP’den istifa eden 4 milletvekili de yer aldı. SHP’nin önemli isimlerinden Aydın Güven Gürkan’ın kurucular arasında yer alması, DİSK eski Genel Sekreteri ve SHP Bursa milletvekili Fehmi Işıklar’ın kurucu Genel Başkan olarak seçilmesi bu partinin Kürt dinamiği üzerinden Türkiye siyasetine yeni bir dönem başlatacağına dair beklentileri beraberinde getirdi. Kürtlerin yanı sıra Türk, Çerkez, Laz gibi etnik kökene sahip farklı temsiller de söz konusuydu. HEP’te devrimci, demokrat ve emek sınıfına dayalı siyasal bir koalisyon sayılabilecek bir temsil de söz konusuydu. HEP başlangıç itibariyle Türkiye’nin siyasal arenasına önemli bir dinamizm kazandırmıştı. Ancak Türkiye “demokrasisi” bu dinamiği hazmedecek bir durumda değildi. Bunun bir nedeni Kürtlerin Türkiye siyaseti içerisinde kimlik kazanması iken fakat en büyük kaygıları ise PKK hareketinin başlattığı mücadelenin korkusu olarak da değerlendirilebilir. SHP’de başını Deniz Baykal’ın çektiği bir grup milletvekili, Kürt milletvekillerinin parti içerisinde öne çıkmasına karşı çıkarak, SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’ye muhalefet etmeyi tercih ettiler. Özellikle Leyla Zana ve Hatip Dicle’nin öncülük ettiği Kürt milletvekillerinin parlamentodaki yemin töreninde Kürtçe olarak Türk ve Kürt halklarının bir arada özgürce yaşaması için siyaset yapacaklarını açıklaması, daha ilk günlerden itibaren kamuoyunda büyük bir linç hareketinin başlaması için bir araç olarak kullanıldı. Siyasal linç ortamında HEP’e yönelik kapatma davası açılınca, 25 Haziran 1992 tarihinde Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) kuruldu. ÖZDEP, 4 Temmuz 1992 tarihinde HEP’e katıldı. Demokrasi Partisi (DEP) ise 7 Mayıs 1993 tarihinde Yaşar Kaya’nın Genel Başkanlığı’nda kuruldu.
SHP içerisinde siyaset yapan 18 Kürt milletvekili, parti içerisindeki muhalif duruşları nedeniyle 10 Temmuz 1993 tarihinde SHP’den ihraç edilince, bu milletvekilleri iki gün sonra topluca DEP’e katıldı. Kürt milletvekillerinin farklı bir partide siyaset yapmaya devam etmesi devlet içerisinde büyük bir öfkeye yol açmıştı. Kısa bir süre sonra HEP kapatılırken, 4 Eylül 1993 yılında DEP Mardin Milletvekili Mehmet Sincar kontrgerilla tarafından öldürüldü. Devlet terörü sürerken, 16 Eylül’de DEP Genel Başkanı Yaşar Kaya, Ankara DGM tarafından tutuklandı. Aynı gün, çeşitli partilerden 14 Belediye Başkanı DEP’e katıldı. Kürt partilerine yönelik devlet baskısı sonucu 23 Kasım tarihinde ÖZDEP de kapatılırken, 2 Aralık tarihinde DEP’e de kapatılma davası açıldı. Bu baskı ortamında Olağanüstü Büyük Kongre’ye giden DEP, 12 Aralık tarihinde Hatip Dicle’yi Genel Başkan olarak seçti. 18 Aralık 1993 tarihinde ise DEP Genel Merkezi bombalandı. DEP, 25 Şubat 1994 tarihinde baskılardan dolayı yerel seçimlerden çekilme kararı aldı. 2 Mart 1994 tarihinde DEP milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılarak, milletvekilleri parlamento çıkışında yaka paça gözaltına alınarak, Kürt siyasetçilerine yönelik bir darbe gerçekleştirildi. Bu tarihte bazı DEP milletvekilleri mecliste günlerce oturma eylemi yaptılar, en son meclisten çıkmak zorunda kalan milletvekilleri meclis çıkışında tutuklandılar. Tüm bu baskılara karşı 16 Haziran 1994 tarihinde DEP’in kapatılacağı ihtimaline karşı 11 Mayıs 1994 tarihinde 40 kurucu üye ile Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) kuruldu.
Tarihten geleceğe dersler…
HEP, DEP ve HADEP sürecine kadar yaşanan bu serüvenin kısa da olsa bir özetini yapmaya çalıştık. Türk devletinin 90’larla birlikte ulusal bilinçte sıçrama yapan Kürt gerçekliğine karşı tarihte olduğu gibi bu süreçten sonra da imhaya dönük uyguladığı politika, legal alanda da aynı tarzda uygulandı. Zira devletin bu politikalarının yanı sıra Kürt temsilini Meclise taşımaya yönelik önemli mevziler elde edilmesine rağmen bunun toplumsal alt yapısını oluşturamama ve uzun vadeye dayalı siyasal bir zemin yaratamamanın nedenlerini sorgulamak daha gerçekçi olacaktır. Süreçleri doğru kavramak ve güçlü analizlere gitmek, geleceğe yönelik bunun stratejisini oluşturmak açısından büyük önem arz etmektedir.
Doğru bir siyasi anlayışın ve politik bir tutumun sahibi olamayan kişi ya da kişiler niteliksel bir sıçramayı yakalayamazlar. Bu sıçramayı yaratamayan politik bir güç sisteme eklemlenmekten kurtulamaz. HEP ve DEP süreçleri bu açıdan Kürtlerin kendi kimlikleriyle Mecliste ve legal alanda siyaset oluşturması açısından çok önemli deneyimlerdir. Yukarıda Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki trajik tecrübeler açımlandı. Bilindiği gibi bu süreçlerden sonra on yıllarca süren bir ölüme ve imhaya yatırılma durumu yaşandı. Bu açıdan HEP’le başlayan legal süreç esas itibariyle tekrardan bir ilk olmaktadır. Bu nedenle birçok handikap ve risklerle dolu olması kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. Özgürlük Hareketinin legal mevziler kazanmasını hazmedemeyen rejim güçleri deyim yerindeyse “elinden geleni ardına koymadı.”  İncelikli yönelimlerden tutalım katletmeye kadar her yol denenmiştir. Devlet SHP üzerinden Kürtlerin bu partileşmelerini kendi çizgisine çekmeye çalıştı. O dönem ki legal parti bileşimleri ise henüz bu yönelimleri karşılayacak ve boşa çıkaracak yeterli bilinç ve tecrübeye sahip değildi. Milletvekillerinin önemli bir kısmı ise devletin alışılagelen klasik siyaset tarzı ve üslubuyla hareket ediyordu. Oysa Özgürlük Hareketi çizgisinin gerektirdiği siyaset tarzı bambaşkaydı. Çünkü her şeyden önce toplumu ve toplumsallığı esas alan bir ideolojik öz taşıyordu. Kürt halkı şahsında yaşanan; tarım devrimi ve yerleşik uygarlığın yaratıcısı olup da sonrasında gelişen egemenlik ve devletlerin boyunduruğu altında her türlü baskı ve katliama maruz kalma gerçekliği ile yine bu eksendeki yeni tarih bilinci geliştirilememiş ve kitlelere mal edilememiştir. Bunu içselleştirme çabasında olan milletvekilleri ise kısa sürede devlet tarafından “cezaevi”ne kapatılmışlardır. Yine önemle belirtilmesi gereken bir diğer boyut ise geçmiş siyasal birikimlerden yeterince sonuç çıkarmadan geleceğe yönelik üstlenilen misyona göre vizyon oluşturamamadır. Bunun yanı sıra kitlesel anlamda biriken önemli bir potansiyel olmasına rağmen bu kitleyi legal alanda işlevli kılacak ve demokratik hak arayışına yönlendirecek bir alt yapı oluşturulamamıştır. Parti kadroları başta olmak üzere kitleye de demokratik siyaset bilinci yeterince kazandırılamamıştır.
Yine diplomasi ve siyaset bilimleri konularında bir uzmanlaşma ve derinleşmenin olmayışı bir boşluğu beraberinde getirmiştir. Bununla bağlantılı olarak, Kürt ulusunun uluslar arası ilişkilerini başta hukuksal açıdan olmak üzere çeşitli yönleriyle ele alan bir yol izlenememiştir. Uluslar arası alanda Kürt halkının meşru davasının hukuki zemini yeterince yaratılamadığı için devletin şiddete dayalı tüm yönelimleri kendi “anayasal” ve “meşru” hakkıymış gibi algılanmıştır. Bu bağlamda devlet “terör” kavramını da istismar etmiştir. Terörün asıl kaynağının tarih boyunca ve günümüzde egemen zihniyet, iktidar ve nihayetinde devlet olduğu gerçeği işlenememiştir. Böyle olunca “terör”ün gerçekte ne olduğu ve nereden kaynaklandığı, büyük ölçüde devletin tekelinde kalan ve saptırılan hususlar olmuştur. En basitinden meclise giren milletvekillerinin kendi anadiliyle konuşması ve kendi kimliğine vurgu yapması, siyasal ve hatta fiziki bir linçin başlatılması için yeterli “neden” olarak görülmüştür. Bunun adı en yalın ifadesiyle “anayasal” kisveye büründürülen devlet terörüdür.
Tüm bu nedenlerden dolayı Kürt halkını ideolojik, siyasi, sosyal ve kültürel olarak temsil düzeyi zayıf kalmıştır. Bu anlamıyla dışarıdan sıkça ve suçlama amacıyla dile getirilen “Kürt partisi” dahi olunamamıştır. Diğer taraftan da HEP’le başlayan geleneğin tüm partileri hep “Türkiyelilik”e vurgu yapsalar da bunun gereklerine de ulaşılamamıştır. Dolayısıyla tam anlamıyla ne Kürt partisi ne de Türkiyeli bir parti olunmuştur. İki arada bir derede durumu aşılamamıştır. Son yapılan özeleştiri ise son derece ilginç olmakla birlikte yaşanan çözümsüzlüğü gözler önüne seriyor: “Türkiyelilik fikrini ön plana çok çıkardığımız için Kürtlük yanımızı ihmal ettik”
Oysa esas sorun yeni paradigma temelinde derinleşememe ve pratikleşememedir. Bu sağlandığı zaman “Kürtlük” ve “Türkiyelilik” ikilemi de aşılır ve buna mahkum kalınmaz. Demokratik, Ekolojik ve Cinsiyet Özgürlükçü teorik ve pratik bir açılım bu tür ikilemlere yer bırakmayan, ama buna kaynaklık eden sorunların çözümünü de içeren,  komünal bir gelişim ve örgütlenme akışkanlığını sağlayacaktır.
Çözümün sahası, kadının acılı zemini
Söz konusu legal parti geleneğinin cinsiyet özgürlükçü pratiğinin de irdelenmesi son derece önemli olmaktadır. İçinde yaşadığımız çağda cins çelişkisinin ana eksen haline gelmesi itibariyle tüm örgütlenmelerin demokratiklik ve özgürlük ölçütü, kadının kendi kimliği ile her alanda olduğu gibi siyasal alana da katılımıdır. Kadınların demokratik, eşitlikçi ve özgür bir toplumun yaratılması mücadelesinin temel özneleri olmaları gerektiği bilinci daha fazla gelişecektir. Dolayısıyla tüm parti ve örgütlerin anlayışlarını, iç tüzük ve programlarını bu esas üzerinden değerlendirip,  politikalarını da buna göre belirlemeleri kaçınılmaz olmaktadır.
Kadının kendi öz gücüne dayalı, cins bilinciyle sağlayacağı bir katılım, toplumun klasik ve geleneksel tabularına bir darbe olacağı gibi erkek egemenlikli sistem ve siyaset anlayışını da aşacak bir çözüm gücü olacaktır. Siyasal mücadele sahasında özellikle Kürt kadını açısından da tarihten günümüze kadar bakıldığında, Özgürlük Mücadelesinin sonucu, ilk kez bu kadar aktif bir katılım sağlandığı görülmektedir. Kürt kadınının siyasette yer alarak kendi özgücüne dayalı ve kendi kimliğiyle politika belirlemesi buna göre perspektif sahibi olması Kürt toplumundaki feodal ve geleneksel kalıpları alt üst etmesi anlamına gelmektedir.
Geçmiş HEP ve DEP pratiklerine bakıldığında kadın örgütlenmelerine öncelik verilmediği iç tüzüklerine de yansımaktadır. Yerel yönetimler, hukuk ve adalet, dış ilişkiler ve savunma, sosyal politikalar, çevre ve ekonomi bölümlerine ilişkin birçok karar olmasına rağmen kadının örgütlenmesine yönelik ciddi anlamda bir karara ulaşılmamıştır. Bu tür örgütlenmelerin, yoğunluk kazandığı dönem Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) dönemi ile 1990’ların ikinci yarısında ortaya çıktığı görülüyor. HADEP’in ilk olağan genel kurulunun ardından parti meclisinde bir kaç kadının yer aldığı görülmüştür. Parti programında devletin ve toplumu demokratikleştirilmesi için yapılacakların sıralandığı bölümde; ‘kadın-erkek eşitliği’nin sağlanması için yapılacaklara da yer verilmiştir. Zamanla kadınların katılımına paralel olarak HADEP’te kadın birimleri oluşturulmuştur. 1997 yılından itibaren kadın birimlerinin merkezileşmeye ve kendi içinde bir koordine oluşturmaya başlamaları değişimin işaretini vermiştir. Yerel örgütlerdeki kadınların, merkezi bir kadın birimi ile koordineli olarak çalışmaya başlamalarına paralel olarak parti içindeki cinsiyet ayrımcı pratiklerin farkına varmaya başlamaları ile eş zamanlıdır.
Asıl radikal değişimin ise HADEP’in 2000’de gerçekleştirdiği kongrede ortaya çıktığı belirtilmelidir. Bu kongre ile kadın ve gençlik kolları kendi yönetimlerini seçme hakkına sahip olan özerk örgütler olarak tanınırken, daha da önemlisi, ek 4. madde ile “pozitif ayrımcılık” ilkesinin tüzüğe eklenmesi olmuştur.
Bu kongredeki tüzük değişikliği oldukça dikkat çekici niteliktedir. Pozitif ayrımcılık ilkesini düzenleyen maddeye göre “HADEP’in karar ve yönetim organlarında kadınların emekleri ve katılım düzeyleri oranında yer almaları önündeki toplumsal engeller ortadan kaldırılana kadar pozitif destek sunulması gerekmektedir. Kadınların bütün yönetim ve karar organlarında 1/4 oranında temsil edilmesi gerekmektedir. Bu oranın bulunmaması durumunda var olan sayı ile yetinilecektir. Bu kuralın uygulanmasına ilişkin ayrıntılı düzenlemeler yönetmelikle belirlenir.” Görüldüğü üzere 90’lardan sonra Özgürlük Mücadelesinin zirveleşmesiyle beraber kadın mücadelesinin siyasal alana sıçramasına ve politik bir dil kazanmasına yol açmıştır. Sonrasında bu gelişim DEHAP ve DTP ile artarak sürmüştür. Son meclis tablosunda gerek genel gerekse DTP açısından nicel durum belli bir gelişimi işaret etse de belirleyici olacak olan, bundan sonra ulaşılan özgürleşme ve bilinç düzeyinin bu sahada ne derece temsil edilip pratikleşeceğidir. Bu sahadaki başarı düzeyinin, daha fazla dikkatlerin merkezinde ve daha etkili olacağı kuşkusuzdur. Ama bunu tüm mücadelenin merkezine oturtmak da gerçekçi olmayacaktır. Belirleyici çözüm sahası; iktidar ve erkek egemenliğinin an be an ölüme ve intihara sürüklediği, psikolojik ve sosyolojik cendereye aldığı ve sıkıştırdığı, her gün bin bir zorlukla boğuşan kadının acılı zeminidir.
SONUÇ
1990 yılındaki HEP deneyiminden sonra Özgürlük Hareketi, legal alanda bir kez daha Türk parlamentosuna –devletin çok çeşitli baskı, yönelim ve karşıt planlamalarına rağmen – 20’yi aşkın milletvekiliyle girdi. Bu, parlamentonun başta komisyon çalışmaları olmak üzere diğer fonksiyonel çalışmalarına katılım hakkı veren grup sayısına ulaşmayı ifade ediyor.
Özgürlük Hareketinin 30 yılı aşkın mücadelesinin sonucunda rejimin legal alanında önemli kazanımlar sağlanmıştır. Parlamentoya giriş de bunun sonucudur. Ancak bunun stratejik bir kazanım olarak değil de dönem açısından önemli bir mevzi olarak değerlendirilmesi daha gerçekçi olacaktır. Devlet bu kazanımı kullandırtmamak için öncesinde olduğu gibi sonrasında da elinden geleni ortaya koyacaktır. O halde bu kazanım en iyi biçimde nasıl değerlendirilecektir? Anlayış, yaklaşım, tarz ve tempo nasıl olmalıdır gibi sorular önem kazanmaktadır.
Her şeyden önce meselelere “legalite” penceresinden ziyade “meşruluk” açısından bakmak gerekir. Çünkü devletin kendisince legal olarak ifade ettiği sınırlar, öz itibariyle Kürdün inkar ve imhasını içermektedir. Sınırlı bazı özgürlükler içeren maddeler ise     “ama”larla daraltılmıştır. Legal sınırlar meşru hak ve mücadele anlayışı ile etkisizleştirilebilir. Kendi haklarının bilincine varmış ve onun yine bilinçli ve etkili mücadelesini veren insanlar başarıyı yakalar. Meşru hakların ortaya konmasında politika kadar hukuk biliminin yeri belirleyicidir.
Kürt parlamenterlerin esas faaliyet sahası Kürdistan olmalıdır. Milletvekili Kürdistan’da halkın siyasi, sosyal, ekonomik, güvenlik, kültürel ve diğer alanlarda, başta devletin yönelimlerinden kaynaklı zorluklarını, ihtiyaçlarını ve taleplerini bizzat zemininde yaşamalı, görmeli ve hissetmelidir. Halkla sürekli ve sistematik bir ilişkilenme içerisinde olmalıdır. Yanı sıra halkın örgütlü gücü olan sivil toplum örgütleri, dernekler, vakıflar, halk meclisleri vb yapılanmalarla eşgüdüm içerisinde olunmalıdır.  Bu yönlü ulaştığı tüm veri ve sonuçları planlamaya kavuşturarak, legal kanalları ve parlamentoyu azami derecede işletmeli ve kullanmalıdır. Bu yönlü rejimin çıkardığı tüm engelleri teşhir etmeli ve kamuoyunu sürekli duyarlı kılmalıdır. Tarz ve temposunda devamlılık, istikrar, kesintisiz duyarlılık esas olmalıdır.
En önemlisi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın sağlığı, güvenliği, yaşam koşulları, uygulanan tecrit ve “hücre cezaları”, sürekli olarak soru önergeleriyle meclis gündemine getirilmeli ve komisyonlar da bu amaçla işletilmelidir.
Bunun yanı sıra yeni anayasa hazırlıkları bağlamında Kürt halkının haklarının tüm boyutlarıyla içerlendiği, faşist ve şovenist anlayışın ortadan kaldırıldığı ve özgürlüklerin esas kılındığı anayasa taslağı çalışmalarının geliştirilmesi son derece önemli olmaktadır.
Bu bağlamda kadın milletvekillerinin misyonunun daha bir ön planda olduğu, diğer kadın parlamenterlerin de cins bilinci ve özgürlüğü anlayışıyla bu çalışmalara katıldığı bir çalışma tarzı daha fazla başarı getirecektir.
Kürdistan Stratejik Araştırma Merkezi
Reklamlar