Herkesin bir Selahaddin Eyyubi yorumu var

Bir de öteki Selahaddin…

Selahaddin Eyyubi, tarihi bir kişilik olarak hep önemli tartışmaların gündeminde yer aldı. Selahaddin Eyyubi’ye tarihi özellikler katan Haçlı Seferleri ve Kudüs üzerindeki hakimiyet meselesidir. İşte bu mesele, Selahaddin Eyyubi’ye bir bakıma diğer bütün tarihi devlet adamlarından farklı bir konum kazandırmakta önemli bir rol oynadı. Selahaddin’e ‘farklı’ bir konum kazandırmakla kalmadı, aynı zamanda o günden günümüze uzanan ve hala trajik sonuçlar barındıran kimlik ve hakimiyet ilişkisi açısından da bir miladı ifade etti.


Dolayısıyla Selahaddin Eyyubi, günümüzde hala canlılığını koruyan bir kavganın, Doğu-Batı, İslam-Hıristiyanlık tartışmasının/çatışmasının miladı sayılabilecek bir meselenin kahramanı olarak kayıtlara geçti. Ne yazık ki, Selahaddin döneminde de görülen Kudüs savaşı hala sürüyor ve bu aynı zamanda bir kimlik, bir tarih ve bir gelecek savaşıdır. Aynı şekilde İslam-Hıristiyanlık çelişkisi ve Doğu-Batı ilişkisi, hala çatışma ve şiddeti kürükleyen bir izleği ifade ediyor. Bütün bunların yanı sıra tek başına Selahaddin’e bugün yüklenen anlamlar ve Selahaddin’in kimlik arkeolojisi bile, sadece Batı-Doğu düzleminde bir çatışmayı değil, aynı zamanda bu zihni yapının bir ürünü olarak bölgesel kimlik çatışmalarının ne düzeyde olduğunu da gösteriyor. Kürt – Arap, Kürt – Batı, hatta Kürt – Türk kimlik çatışması, Selahaddin Eyyubi portresi üzerinden bile analiz edilebilecek düzeyde güncelliğini koruyor.

Bu yazımızda Selahaddin Eyyubi’yi bir kimlik analizi çerçevesinde ele alacağız. İslami, Batılı ve Kürt milliyetçi yorumuna göre Selahaddin’in günümüzde de süren kimlik tartışmasını değerlendireceğiz. Bu yorumların farklılıklarını belirtmekle birlikte, çelişki ve çatışma noktasının olguyu kendilerine yontmak ve ötekileri yaratmak bakımından benzerlik barındırdığını da ortaya koymaya çalışacağız…

Ümmet fikriyatı, Arap ulusalcılığı ve Selahaddin Eyyubi


İslam inanışı açısından Selahaddin Eyyubi önemli bir konumda yer alır. Selahaddin’in tarih sahnesinde yer aldığı dönem İslam dünyası açısından adeta bir dönüm noktasıdır. İslam imparatorluğu görkemli yükselişinin ardından 10. yüzyıldan itibaren Halifelik kurumu üzerinde gittikçe kızışan iç iktidar çekişmelerine sahne oldu. Çekişmeler neticesinde Mısır’da Şii Fatımi Halifeliği ile Bağdat’ta Suni Abbasi Halifeliği ilan edildi. Bu iç çekişmeler, İslam imparatorluğunun gücünü kaybettiğini, biriken maddi zenginlik üzerinde miras kavgasının baş gösterdiğini ve manevi otoritenin zaafiyete uğradığını ortaya koyuyordu. Kudüs gibi üç semavi dinin önemli bir merkez olarak kabul ettiği ve iki Halifelik merkezinin orta yerinde duran bir yerin, her ne kadar İslam imparatorluğuna aitse de, buhranın baş gösterdiği koşullarda korunmasının olanaklı olduğu söylenemezdi. Zira burası üzerinden hak taleplerini üç semavi din de ortaya koyuyordu. Haçlı seferleri İslam dünyasının bu buhranlı yıllarında baş gösterdi.
Haçlı seferlerinin başlamasının birçok nedeni tarihçiler tarafından kayda alınmıştır. Ancak görünür olan ve en önemli sayılan neden Kudüs üzerindeki dini taleplerdi. İslam imparatorluğunu görkemli kılan ve cazibe merkezi haline getiren maddi zenginlikler de bu dini taleple bütünleşince Hıristiyan imparatorluğunun İslam imparatorluğu yerine Ortadoğu’da, Kudüs merkezli kurulması neden olanaklı olmasın ki! Bu açık ‘şeytani’ hazzı da barındıran fetihçi kavrayış, aynı zamanda Haçlı seferleri ve iki büyük din arasındaki çatışma açısından birçok tartışmaya da neden olmuştur. Sonuç itibariyle olan oldu ve Haçlı Seferleri, uzun yıllar boyunca birçok sefer halinde Ortadoğu’da İslam imparatorluğunun kabusu olmayı başardı ve sonunda Kudüs ele geçirildi. Kudüs’ün Selahaddin Eyyubi tarafından alınmasından sonra da, cılız da olsa, bir süre daha devam etti.
Kudüs’ün Haçlılar tarafından ele geçirilmesi İslam imparatorluğunun içinde bulunduğu iç ihtilafı daha da derinleştiren, deyim yerindeyse ‘burnunu sürten’ ve imparatorluğu yeni gelişmelere, liderlere, otoriteye ihtiyaç duyar hale getiren bir durumda bıraktı: İslam imparatorluğu kalbinden vurulmuş, ‘son sarsılmaz dünya dini’nin prestiji sarsılmıştı.
Bu koşullarda Selahaddin’in ortaya çıkması, özgüveni büyük bir darbe almış olan İslam ve aynı zamanda Kudüs’ü ele geçirerek büyük bir özgüven kazanan Haçlılar açısından bir dönüm noktasını ifade eder. Selahaddin’in Kudüs’ü uzun uğraşlardan sonra tekrar ele geçirmesi, bu açıdan İslam’ın kendisine olan güvenini tazelemiş, ‘geçici’ buhranın atlatılmasında önemli bir çaba olmuş ve böylelikle ‘evrensel dinin ilelebet ilerlemesi’ fikriyatına tekrar ‘süreklilik ve canlılık’ kazandırabilmiştir.
‘İslam terbiyesi, eğitimi ve cengaverliğiyle yetişmiş’ Selahaddin’in bu konumu elbette İslam tarih yazarları ve dini otoriteleri tarafından günümüze değin ayakta alkışlanacaktı. Ancak burada özellikle modern dönem tarih yazıcılığının gelişmesiyle birlikte, ulusal kimlik arkeolojilerinin ortaya attığı fikirler bir sorunsalı daha gün yüzüne çıkaracaktı. Bu da Selahaddin’in kökeni ile ilgiliydi: Kürt olan Selahaddin bu durumda nasıl ele alınacaktı?
Selahaddin üzerinde yürütülen bu kimlik arkeolojisi iki önemli sonuçla bizi baş başa bırakacaktı. İslam inanışı, Selahaddin’in Kürt kökenini modern döneme kadar örtük bir şekilde kabul etmekle birlikte, ‘asıl önemli olan’ ümmet fikriyatı içerisinde değerlendirmiş ve Selahaddin’in eylemi de zaten bu çerçevede anlamlı kılınmıştı. Selahaddin döneminde yaşamış olan vakanüvis (tarih yazıcısı) İbn Şeddat’ın şu değerlendirmesi önemli bir veri sunuyor: ‘Selahaddin sadece Kürt ölçülerinden ayrılmakla kalmaz aynı zamanda insanlık tarihinde eşine az rastlanır bir kişilik sergiler. Sultanın – bireysel soyluluktan yoksun oluşu – onun Kürt geçmişi, ailesinin asil bir unvandan yoksun oluşu ve başarılı sicili yönetici sınıfın kendisine karşı hor gören bir tutum takınmasına katkıda bulunmuştur.’
Günümüzde de bu kavrayış devam etmekle birlikte, modern dönem itibariyle Kürtlük vurgusu ve arayışı ile İslam inanışının bir bakıma yerini alan Arap ulusalcılığı, Selahaddin’in ‘kimliği’ üzerinden karşı karşıya gelecekti ve benzer paradigmalardan ‘karşıt’ fikirler öne sürülecekti.
Ulusalcılığın kimlik inşası açısından tarihe duyduğu gereksinim, ideolojik açıdan olmazsa olmaz kabilindedir. Bu açıdan saf, katışıksız ve ‘başları göğe erdiren’ bir geçmiş ve tarihin icadı, ulusal kimliğin çimentosu rolünü oynayacaktır. Ümmet anlayışının alt-kültürel kapsayıcılığı bu noktadan sonra işe yaramayacaktı, ancak ortada Arap tarihi açısından hiçbir zaman görmezden gelinmeyecek olan bir başarı olan Kudüs’ün geri alınması ile bu tarihi olayın ‘baş kahramanı’ Selahaddin’in kimliği bir paradoks oluşturuyor. Bulunan çözüm, bu tarihi olayı sahiplenmek ve ‘kahraman Selahaddin’i ‘üvey evlat’ muamelesiyle ötelemekti. Selahaddin Arap olmasa da, Arap ulusal tarihinin evrensel dayanağı İslamiyet adına savaşmıştı ve bu açıdan bu tarihe katkıda bulunmuş bir ‘üvey evlattı’. Burada Selahaddin’in ‘kahraman’ kimliği Arap İslam tarihinin perdesinin arkasına ötelenerek, bu sorunsalla baş edildiği varsayılıyordu. Bu günümüz Arap ulusalcılığı ile ümmet anlayışının farklı dinamiklerden hareket etseler de ‘üvey evlat’ Selahaddin’in kimliğine buldukları ortak çözüm olarak da değerlendirilebilir.

Avrupalı bakış: Selahaddin bir şövalye olabilir mi?


Hem Arapların ‘şanlı tarihini’ canlandıran hem de bir bakıma ötelenen Selahaddin, ‘dünya ahret can düşmanlar’ olan Avrupalılar tarafından nasıl algılanıyor? Belirttiğimiz üzere Selahaddin’in Kudüs’ü ele geçirmesi, Batılı Hıristiyanlar arasında Haçlı seferlerinin temelinde yatan ‘büyük hayal’in bitişi ile birlikte büyük bir nefreti geliştirdi. Bu uzun yıllar sürecek olan Ortadoğu kapışması açısından milat olarak ele alınabilir. İslamiyet’te olduğu gibi ‘dünya dini’ iddiası, Hıristiyanlık’ta da evrensel bir özcülük olarak savunuluyor. Burada ‘karşıt ve dinden sapanlar’ olarak Müslümanların ön plana çıkması, (Müslümanların Hıristiyanlara bakış açısı da benzerdir) evrensel özcülük iddiası bakımından doğal karşılanabilir. Karşıtlar arasındaki, hele dini evrensel özcülük iddiaları arasındaki sembiyotik ilişki kaçınılmaz olarak karşıtları canlı tutar ve kapsayıcılıktan uzak dıştalayıcı bir vizyon çizer. Genellemeci olmamakla birlikte, bu karşıt iddiaların Hz. Muhammed karikatürlerinin yayınlanması olaylarında da görüldüğü gibi, günümüze kadar bütün şiddeti ve kin duygularıyla sürdüğü iddia edilebilir. Kuşkusuz bugün çok şey değişmekle birlikte, Batılı İslam algılayışının Oryantalist çerçevesi, dıştalayıcı bir süreklilik korumuş ve kendinden menkul ‘medenileştirme misyonuyla’ geriye çatışmalı bir kültür bırakmıştır. Modern Batılı algılayışla birlikte özellikle daha da aşağılayıcı bir ton kazanan ‘geriliğin, aptallığın, irrasyonalizmin, şeytaniliğin, terörizmin’ temsili Arap/İslam kavrayışın çatışmalı kültür üzerindeki etkisi büyüktür.
Bu bakış açısının tarihi bir dayanak oluşturması, sürekliliği açısından önemlidir. ‘Uygar olan’ın apokaliptik söylemi ve arayışı, her daim geçmişinin ayrılmaz bir parçası olarak inşa ettiği uygarlık kıstaslarının günümüz ve gelecekteki sürekliliğini sağlaması için olmazsa olmaz kabilinde bir meşruiyet dayanağının arayışıdır. Bu çerçevede Selahaddin’in Batılı kavrayışına ilişkin bazı gözlemlerde bulunduğumuz zaman birkaç hususla karşılaşabileceğimizi belirtebiliriz.
Selahaddin istendiği kadar göz ardı edilsin, yine de Batılılar karşısında kazandığı zaferden dolayı nefretle karışık bir hayranlık duygusunu dile getirebiliyor. Bu bakış açısına göre, ilkin Sehaddin Hıristiyan Batılıları yenilgiye uğratması nedeniyle nefret duygularıyla örtülür. Zira Selahaddin, ‘büyük hayal’i sonlandıran kişidir; Batılıların hem dini inanışları gereği Hz. İsa’nın yurduna, dolayısıyla ‘cennet topraklarına’ ulaşmasını ve seferlerin maddi dayanağını oluşturan zenginliklere erişimini engellemesi, hem de Haçlı seferlerini organize edecek kadar güçlü olan Papalık otoritesini sarsması bakımından büyük bir nefretin hedefi olmuştur. Bu açıdan bakıldığında Selahaddin’in Batılı kavrayışta, ‘düşman’ Doğulu-İslam kimliğiyle ele alındığı görülebilir. Batılıların bu yaklaşımının günümüzde de genel Doğu-İslam yaklaşımı olarak sürdüğünü ileri sürmek abartı olmasa gerek.
Batılıların Selahaddin’i nefret duygularıyla olduğu kadar, paradoksal bir şekilde, hayranlıkla ele aldıklarını da kaydetmek gerekiyor. Batılılarda hayranlık uyandıran özelliklerin nasıl olur da Selahaddin’de vücut bulabildiği hususu, bu noktada temel sorgulama alanı olarak öne çıkıyor. Selahaddin bu kavrayışta, ‘Ortadoğulu’ ve ‘Müslüman’ birinde ‘hiçbir zaman olamayacağı’ varsayılan özelliklerin nereye dayandırılabileceğine ilişkin bir incelemeye tabi tutulur. Buna ilişkin Batılı kaynaklarda genellikle göze çarpan Selahaddin’in Batılı ‘Ortaçağ şövalyelerin’ özellikleriyle resmedilmesidir. Özellikle Selahaddin’in askeri ve politik kabiliyeti ile Kudüs’ü ele geçirirken Hıristiyanlara karşı sergilediği hoşgörü, ‘şövalyelerin üstün özellikleri’yle mukayese ediliyor. Tarihçi Oldenburg’un ‘Selahaddin’in davranışları azizinkilere benziyordu’ tespiti, Batılıların bu konudaki yaklaşımını ortaya koyması açısından örnektir. Neredeyse bütün Avrupa’nın seferber olduğu ve defalarca tekrarlanan Haçlı seferlerini, üstelik İslam dünyası iç çekişmelerle bir buhranın içindeyken, yenilgiye uğratan ve ele geçirilmiş Kudüs’ü İslam dünyasına tekrar kazandırarak bir kez daha fethini imkansız derecesinde zorlaştıran Selahaddin, yaptıklarıyla hayran duyulacak birisiydi. Bu açıdan Batılıların ‘şövalyelik’ kurumuyla bir mukayesesi olanaklı olabilirdi. Oldenburg’un aziz benzetmesi de bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak son tahlilde bu sadece ‘mukayesede’ bir ‘benzerlik’ olabilirdi. Her ne kadar başarısı nedeniyle hayranlık uyandırsa da, her halükarda Selahaddin’in bir ‘Doğulu-İslam dünyası’na ait olduğu gerçeği de gözardı edilmiyor. ‘Çünkü o ne antik döneme aittir ne de Romalıdır. Haçlılara karşı savaşmıştır.’ Dante’nin bu belirlemesi, gerçeğin gözardı edilmeyeceğinin açık kanıtıdır.
Saçma sonuçların ortaya çıkması için yeterli olan ‘şövalyelik’ benzetmesi, aynı zamanda Batılının Selahaddin’i elde ettiği başarılarıyla kabul ederken, nasıl küstahça ve aşağılayıcı bir tavırla Ortadoğulu kimliğinden soyutlamaya çalıştığını göstermesi açısından da önemlidir.
Sonuç itibariyle Batılı kavrayışın Selahaddin’i ele alışının genellikle hakim olan Arap/İslam kavrayışı dahilinde değerlendirilebileceği söylenebilir.
Ulusalcı Kürt kimliğinin itiraz noktasını oluşturan Selahaddin’in Kürt kimliğinin vurgu konusu edilmemesi hususu anlaşıldığı üzere Batılı algılayışta da örtüktür: Kürtlük kökeni vurgulansa da asıl değerlendirme kıstasları Arap/İslam yorumu üzerinde gelişmektedir. Bu durum, Kürt ulusalcılığının kimlik arkeolojisinde Arap/İslam yorumuna gösterdiği benzer bir tepkinin ortaya çıkmasına neden olmuştur: Selahaddin’in Kürtlüğünün daha çok vurgulanması istenir.

Kürtlerin Selahaddin’le paradoksal ilişkisi


Ulusalcılığın tarihe duyduğu gereksinim, Kürt ulusalcılığının özcü dayanaklarının oluşturulması için de geçerlidir. Kürt ulusalcılığı kimlik arayışına girdiği andan itibaren, diğer bütün ulusalcılıklar gibi, benzersiz/farklı özellikler taşıyan bir tarihsel kimlik kurgusunu ve bu kimliğin ezel/ebed ilerleyişini söz konusu eden bir tutum takınır. ‘Tarihi kahramanlar, tarihi yapanlar ve geçmiş-bugün-gelecek gururumuz’un omurgasını oluşturanlar, bu özcü kimlik arayışının vazgeçilmez unsurudur.
Selahaddin’i Kürt tarihi açısından söz konusu ettiğimiz zaman iki yaklaşım karşımıza çıkar. Paradoksal bir şekilde aynı ‘amaç’ etrafında birleşen bu iki yaklaşım, Selahaddin’in sahiplenildiği kadar nasıl ötelendiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Birincisi, yukarıda belirttiğimiz Arap ya da Batılı kavrayışa ‘karşı’ bir tepkisellik şeklinde görülür. Arap/İslam yorumu ile Batılı/Hıristiyan kavrayışa karşı Kürt ulusalcılığının gösterdiği tepki, hiç kuşkusuz, bir kimlik ve tarih inşası fikrine yönelik arayıştan kaynaklanır. Dolayısıyla Kürt kimliğinin tarihsel arka planını oluşturmak bakımından Selahaddin, önemli bir figürdür. Modern Kürt tarih yazımı ve kimlik söyleminin ağırlıklı olarak ulusalcılık üzerinden geliştirildiği göz önüne getirildiğinde, Sehaladdin’in Kürtlüğünün daha çok vurgulanmak istendiği görülebilir. ‘Ben’liği oluşturmaya yönelik bu özcü sahiplenme, tarihsel kimlik inşasına ihtiyaç duyan ulusalcı kurgunun vazgeçilmez argümanıdır.
İkinci yaklaşım ise, belirttiğimiz çerçevede sahiplenmenin ötesinde aslında tarihsel kimlik söyleminde gediklere neden olduğu bilinciyle Selahaddin’e ‘ailenin üvey evladı’ muamelesi yapar. Araplar ‘başka bir babadan gelen üvey evlat’ muamelesi yaparken, Kürt ulusalcılığı ‘farklı bir anneden olan üvey evlat’ muamelesi yapar.
Tarihsel kimlik söyleminde gediklere neden olan Selahaddin’in konumu, öncelikle teritoryal (anayurt) açıdan ulusalcılığa sığmadığından dolayı ele alınabilir. Zira ulusalcılık tanımlanmış bir yurt ve millet fikrinden hareket eder. Selahaddin’in mücadele alanı, Kürt ulusalcılığının tanımlanmış anayurdu olan Kürdistan’dan ziyade Suriye-Filistin hattını kapsar. Mücadele gerekçesi bu yurt ve bu yurtta yaşayan Kürtler için olmadığı varsayımı, Selahaddin’i ‘başkasının yararına iş gören bir kişi’ yapmakta ve dolayısıyla Kürtlerin kimlik arayışında öteleyebilmektedir.
Konrad Hirschler’ın şu tespitleri konumuza ışık tutuyor: ‘Ulusal karakter ve anayurt mitlerinde işlendiği şekliyle yerli-yabancı ikileminin bir sonucu daha vardır: Genellikle Kürt olarak tanımlanan ve temel faaliyet alanları asıl anayurdun dışında olan tarihsel kişilikler anlatıdan çıkarılır. Örneğin, Selahaddin’den genellikle bahsedilmez. ‘Tarihi Kürt Kişilikler’ dizisinde ona tam bir madde ayrılmaz, sadece bir cümlede ona referans yapılır. Selahaddin’e ilişkin bir makalede, Eyyubi konfederasyonu bir Kürt devleti olarak adlandırılmaz ya da Kürt ulusal tarihine dahil edilmez. Buna neden olarak, Kürtlerin günümüzdeki demografik dağınıklığı ve ulusal projeyi merkez bölgelerde dahi gerçekleştirmenin zorlukları gösterilebilir. Dış bölgelerdeki devlet tarihine ilişkin bir anlatı bu durumda gereksizleşir.’
Selahaddin’i öteleyen bu söylem yer yer suçlayıcı bir ton bile kazanır. Örneğin İranlı Kürt tarihçi Hewramani Kürtlerin bugünkü durumundan rahatlıkla Selahaddin’i sorumlu tutabilmiştir: ‘Çoğunluğu Kürtlerden oluşan orduyla birçok girişimden sonra Haçlıları Filistin’den atmayı başarmıştır. Eğer ki, Kürt bir lider olarak Selahaddin şu anda Kürdistan’ı işgal etmiş bulunan ve Kürt halkını ezen milletlere hizmet etmek yerine halkını düşünmüş olsaydı, bugün Kürtlerin kaderi çok daha değişik olurdu.’

Son söz


Arap, Batılı ve Kürt özcü kimlik tanımlamalarından anlaşılacağı üzere; aslında Selahaddin daha çok Kudüs ve dolayısıyla tarihte elde ettiği başarı nedeniyle, geçmişin ‘amacımız’ doğrultusunda nasıl kurgulanacağı fikriyatından hareketle ele alınıyor. Bu durumda üç kimlik kavrayışının da benzerlikler taşıdığı ve bu benzerliklerin kesişmelere, diyaloga ve hoşgörüye tahammülsüzlüğü barındırdığı belirtilebilir.
Sehaddin Eyyubi’nin de farkında olduğu üzere, kendine yontan ve dıştalayan bir tutumdan ziyade Kudüs gibi bir mekanın ortak inanç merkezi olarak ele alınması; kimliklerin tarihsel oluşumu içinde geçirdikleri evrimlerin ve değişkenliklerin barındırdığı melezliğin eşit ve demokratik bir çerçevede gözetilmesi, insanlık açısından çok daha faydalı bir gelecek sunacaktır. Dolayısıyla Selahaddin Eyyubi’nin temsil ettiği değerleri ortak değerler olarak değerlendirmek daha gerçekçi görünüyor.
Söz konusu din, Doğu-Batı ya da ulusalcılık olsa da, bunların ortak noktası olarak insanlığın ortak mirasının ve kültürel çoğulculuğunun nasıl göz ardı edildiğinin görülmesi önemlidir. Hala din ve kimlik olgusu etrafında nemalanan kanlı bilançolar bu özcülük iddialarının ürünüdür. Oysa demokratik bir kültürel yapı ve kavrayış için her zamankinden daha çok kimliklerin melez, geçişken ve kapsayıcı ortak mirasını ön planda tutmamız gerekir. Bu, karşıtlık paradigmasının iflas eden özcülük kavrayışından çok daha ötesini düşlememiz gerektiği anlamına geliyor.
Hazırlayan: Nuri FIRAT


Yararlanılan Kaynaklar: 

Selahaddin’in Mirası, Kolektif, Avesta Yayınları
Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Amin Maalouf, Telos Yayıncılık

Selahaddin’in Kitabı, Tarık Ali, Everest Yayınları
Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Mircea Eliade, Kabalcı Yayınları
Kürt Tarih Yazımı (makale), Konrad Hirschler, Aram Yayınları Arşivi

Reklamlar