Kapitalizmde devletin kutsallığı

Yazar Adı: Abdullah Öcalan
Bir halk deyişidir. Doğru haber alınmak istendiğinde, “Çocuktan al haberi” olarak deyimlenir. Komşumuz ailenin çocuğu Emin’in ‘İlmihal’ adlı kitabı okumaya başladığını duyduğumda, İslam ve camiye olan ilgim artmıştı. Birkaç dua ezberleme karşılığında imam Müslim’in hemen arkasında saflara sızmayı başarmıştım. Daha sonra duyduğumda, Müslim’in, “Abdullah bu hızla giderse uçar” deyişini hiç unutmadım. Demek ki doğru giriş yapmıştım. Yine hala hatırımdadır; zeytin ağacının köküne sarılmış olarak, ilkokul arkadaşım olacak Aziz’e, okul ve öğretmenin nasıl olabileceğini sormuş ve tartışmıştım. Bana daha çok canavar (modern Leviathan) imgesi gibi gelmişti. Bunda da yanılmamıştım. Çünkü okul, yeni tanrı ulus-devletin ezberletildiği yerdi. Çok sonraları Hegel felsefesinde yeni tanrının ulus-devlet olarak yeryüzüne indiğini, Napolyon biçiminde yürüyüşe geçtiğini okuduğumda ve bunun ilkokuldan itibaren rahip-öğretmenleri tarafından çocuklara ezberletildiğini yorumlamaya başladığımda, çocukluğumdan haberi doğru aldığımı fark ettim. Müslim’in cami tanrısı silikleşirken, Çorumlu öğretmen Mehmet’in ilkokul tanrıcılığı yükselişe geçmişti. Bir de komşu Argıl köyünün kamyon şoförü Haydar’ın arabasının farlarının ışığı yılda birkaç kez şafak vaktinde çardak üzerinde yarı uykulu beklenti halindeyken gözlerime vurduğunda, makinenin büyücülüğü, yarı-tanrı olarak imgelemime iyice sinmişti. Yine çok sonraları endüstriyalizmin yeni Leviathan’ının en güçlü ayağı veya sıfatlarından biri olarak yorumlamaya başladığımda, çocukluğumun hayallerinden bir kez daha doğru haber aldığıma inandım. 

Hemen burada şunu belirteyim ki, hiçbir tanrısallık endüstriyalizm kadar canavarlaşmamıştır. Köyümüz Suriye hududuna yaklaşık elli kilometre uzaklıktaydı. Hudut aydınlatma projektörleri ikide bir yıldırım şavkı gibi kendini gözüme yansıttığında, devlet-tanrı karışımı bir imgenin oluştuğunu üçüncü bir çocukluk haberim olarak hep anımsamaya çalışırım.
Türkiye Cumhuriyeti, ulus-devlet haline dönüştürülen kapitalist modernitenin yarı-sömürge ülkelerde gelişen ilk örneklerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunda Fransa Cumhuriyeti’nin izlerini taşır. Onun gibi ilk başlarda demokrasi ve devlet olarak iç içedir. Tıpkı İran İslam Cumhuriyeti, ilk İslam Medine Cumhuriyeti, hatta ilk SSCB gibi. Süreç içinde kapitalist iktidar biçimi olarak demokratik öğeler budanıp yalınkat ulus-devletlere dönüştürüldüler. İlk örnekler hep dikkatle yorumlamayı gerektirir. Ancak tek cümleyle söylemek isterim ki, en güzide Cumhuriyet Okulu olan Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirme yılına girdiğimde, analitik ve duygusal zekâsı felç olmuş, hiçbir şeyi duyumsayıp anlamayan, tam da yeni Leviathan’ın tenekeden yapılma ve onun sesini vermeye zorlanan kara cahili haline geldiğimi, daha sonraki anlayışım olarak belirtebilirim. 
Köydeki eski dinin etkisini uzun yıllardan sonra özellikle reel-sosyalizm mezhep okulundan ezberlediklerimle kırmayı başarmıştım. Çok sonraları gerek Türkiye Cumhuriyeti kılığında, gerek Sovyet Reel Sosyalizmi kılığında kendini dayatanın modern Leviathan olduğunu fark ettiğimde, biraz kendime gelmeye başladım. Bütün dinlerin tanrısından daha korkunç modern dinin tanrısıyla (her tarafımı kuşatan sayısız imge ve putlarıyla) karşı karşıya olduğumu, bunun doğuşunu ve egemen hale gelişini anlamakla bu dinin bana göre olmayacağını, kendimi bu dine kaptırmamayı ve saptırmamayı başardığım oranda özgür yaşam seçeneğimin gelişebileceğini hissetmeye ve anlamaya başladım. 
K. Marks ve F. Engels ‘bilimsel sosyalizmi’, yani kendi sosyolojilerini yorumlarken; “İngiliz ekonomi-politiği, Alman felsefesi ve Fransız sosyalizminden bir sentez oluşturduk” derler. Bu üç ekol, tüm Avrupa yaşamına hükmetmeye çalışan modernitenin teorik çözümlemelerini geliştirmeye çalışmaktadır. İngiliz ekonomi-politik ekolü, olup bitenin yeni ekonominin zaferi olduğunu kanıtlamaya çalışırken, Alman felsefesi baş aktörün ulus-devlet olarak esas alınması gerektiğini, Fransız sosyalizmi ise tüm toplum adına eski dinsel anlatımın geriye çekildiği laik-pozitivist (sistemin yeni dini) toplumun zaferinin söz konusu olduğunu teorikleştirmeye baş koyar. 
16. yüzyıldan itibaren Arupa’da gelişen düşünce devriminin temelinde kapitalist tekelin muazzam altüst edici etkisi vardır. Sümer rahip devletinin, tapınağın (ziggurat) döl yatağında doğması bunun anlaşılabilmesi için iyi bir örnektir. Artık-ürün üzerinde devlet tipi örgütlenme koşulları düşünce devrimiyle birlikte değerlendirilmektedir. Artık-ürün hangi denetim aygıtıyla kapatılabilir? Temel meşrulaştırma araçları (toplumu yeni düzene inandırma) nasıl geliştirilip düzenlenmelidir? Bulunan çareler devlet örgütlenmesi ve tüm uygarlık dinlerinin ilk örneği olan yeni tanrıların inşa edilmesidir. Devlet ilk defa rahip-kral olarak örgütlenmektedir. Ekonomi ilk defa devlet sosyalizmi olarak devletle iç içe örgütlendirilip denetim altına alınmaktadır. Geleneksel hiyerarşik güçler ise yeni gök, yer, hava, su, şehir tanrıları olarak inşa edilip maskelenmektedir. Tapınak şehrin, devletin, sınıfların ilk prototipi, döl yatağıdır derken, tüm uygarlık sistematiğinin formülünü de belirlemiş oluyoruz. En son Avrupa modeline kadar hepsi bu örneğin izini taşımaktadır. Hiçbir versiyon, türev orijinali kadar çekici ve etkileyici olamaz diyorum. 
*Demokratik Uygarlık Manifestosu kitabından alınmıştır

Reklamlar