Kapitalizm ve coğrafya

Yazar Adı: Abdullah Öcalan

Suriye’deyken ülkenin doğusundaki ünlü Palmyra kentini sık sık ziyaret ederdim. Bu şehrin kalıntısını seyrederken büyülenirdim. Çölde yer altından çıkan bir su etrafındaki hurma ormanının kenarında kalesi, surları, agorası, tapınağı, senato binası, vadi mezarları, uzun çarşıları, çok sayıda saraylarıyla muhteşem bir kenttir. Taş oymacılığının tam bir harikası olma vasıflarına sahiptir. İnsanı huşu ve dehşet içinde bırakan bir kenttir. Önemi doğu-batı, kuzey-güney ticaret ağının merkezinde yer almasından; Roma ve İran-Sasani İmparatorluğu arasındaki tampon kent-devleti rolünden ileri gelmektedir. Uzun yüzyıllar ticaret tekelleri üzerinde büyüdükçe büyüyor, zenginleştikçe zenginleşiyor. Dönemin Amsterdam’ına veya günümüzün Newyork’una benzetmek bana göre az bile gelir. Evrensellik açısından! Roma İmparatorluğu, tıpkı Kartaca gibi bu örnekten de çok rahatsızdır. Tarih kentin son döneminde (M. S. 270’ler) Roma’ya bağlı bir nevi krallık statüsünde sülaleye dayalı bir güç erki olmayla yetinmediğini, bizzat Roma’ya alternatif olmaya soyunduğunu göstermektedir. 


Kartaca’nın başaramadığını Palmyra başarabilecek mi? Sorun budur ve tehlikeli bir potansiyel arz ettiği açıktır. Roma İmparatoru Aurelius’un uzun çatışmalardan sonra zaptettiğinde, kenti dönemin güçlü kraliçesi Zennube’ye olduğu gibi bırakmak istediği söylenir. Kendine bağladıktan sonra bağımlı bir eyalet olarak Zennube’ye bırakır. Dönerken yarı yolda kentin tekrar başkaldırdığını ve bağımsızlık peşinde koştuğunu duyduğunda, büyük bir hışımla kentin üzerine yürür. Bir daha kendine gelmemek üzere, sadece harabesini geride bırakarak Roma’ya döner. Yanında Sasanilere kaçarken Fırat kıyılarında yakalanmış Zennube’yle birlikte. Bütün zenginliğiyle Zennube’nin bir esir gibi Roma halkına teşhir edildiği tarihin diğer bir sözüdür. Roma’nın kadın dili beni hep etkilemiştir. Roma sadece bütün yolların bağlandığı kent değil, bütün yetenekli güç sahibi kral ve kraliçelerin de taşındığı bir kenttir. Tabii başıma gelenin (yarı komik-yarı trajik Roma çıkışım) Roma’nın bu tarihiyle yakından bağlantısı olsa gerek. Spartaküs, Saint Paul ve Bruno’yu iyi özümsemiş olsaydım, daha dikkatli olacağım açıktı. Bir de Gramsci’yi iyi okumam gerekliydi. Ah Sosyalistler! Palmyra’nın da kurtuluşu için tek yol, Amsterdam veya London yoluydu. Direndi, fakat başaramadı.
Antikçağın Atina’sını da örneklemek öğretici olabilir. Deniz ticaretinin ürünü olan bu kent (M.Ö. 500-350), döneminde uygarlığın yıldızı gibiydi. İlkel kapitalizmin en çok geliştiği bir kent olduğunu tespit etmek mümkündür. Felsefeyi yaratmış, zanaat fabrikanın eşiğine gelmiştir; gemi yapım sanatı zirvede, para devrededir. Her tarafta kolonileri vardır. Atina’ya her yandan zenginler, para sahipleri geliyor. İlk defa kozmopolit niteliği kazanıyor. Şahsi yorumum, tek eksiği olarak yarımada içindeki birliği sağlayamamasının kapitalist zaferin önündeki tek engel olmasıdır. İşgücü sorunu da yoktu. Pazarda köleler sudan ucuzdu. Gelinen aşamada Atina ya köleliğin eski yapısını aşıp, yarımada ölçüsünde bir ulusal devlet olarak çıkış yaparak erkenden bir Hollanda olacaktı, ya da rakipleri tarafından yenilip önemsiz bir konumda bırakılacaktı. Kara gücü olarak Isparta Krallığı ve deniz ötesinden gelen Pers İmparatorluğu bu kenti yüzyıldan fazla sürekli dövdüler. Ama o demokrasisiyle kendini hep ayakta tutmaya çalıştı. 
Proto-kapitalizmin ortaçağ İslam uygarlığındaki örnekleriyle Hint yarımadası ağzında kurulan örneklerini sunmak kaba bir tekrar olur. Bu dönemin en çarpıcı örnekleri İtalyan yarımadasındaki ünlü kapitalist kentlerdir. İtalyan kentleri modern kapitalizm için gerekli her şeyi yaratmışlardı. Sermaye birikimi, banka, şirket, kredi, finans araçları olarak senetler, uzak ve yakın ticaret, manifaktür, zanaatkâr ve sanatkârların her çeşidi, dönemin tüm endüstri mamulleri, cumhuriyet ve imparatorluk deneyimleri, din ve her tür mezhepleriyle İtalya yarımadası, 1300-1600 döneminde daha sonra doğacak Avrupa’nın laboratuarı ve prototipidir. Ayrıca Rönesans’ın yurdudur. Bu şüphesiz diğer Doğulu coğrafyayla öncü ilişkileri ve tarihi mirasıyla bağlantılıdır. Bu dönemin İtalya’sı demek, İslam’ın Ortadoğu’su, Çin, Hint ve hatta yeni yükselen Rusya demektir. Tarihinde ilk defa tüm Avrupa çapında İtalyan kentlerinin öncülüğünde gelişen kentleşme hareketleri, sermaye birikimi için muazzam bir hinterland oluşturuyordu. Her Avrupa kentinde bir İtalyan tüccar parmağını görmek mümkündü. Zaten Katolik Kilisesi çoktandır uygarlık zeminini döşemişti. Rönesans öncülük için son kesin söz oluyordu. 
İtalya’nın İngiltere ve Hollanda olamamasının tek nedeni coğrafyasıydı. Paradoksal olarak aynı coğrafya kent kapitalizminde öncü kılıyor, yarımada çapında zaferin eşiğine getiriyor, ama nihai zafer adımını atamıyordu. Attığında başına gelmedik bela kalmıyordu. Nedeni çok açıktır. Eğer İtalya erken dönemin İngiltere’si olsaydı, kendini işgal etmek isteyen İspanya, Fransa ve Avusturya’nın taçlarını başlarına yıkıp, tıpkı Roma’nın imparatorluk çıkışı gibi ikinci bir dünya emperyali olabilecekti. Taç sahiplerinin İtalyan kentlerinin başına üşüşmeleri son derece anlaşılırdır. İtalyan kentlerinin yeni sosyoekonomik temel üzerinde birliği imparatorlukların sonu olacak, önce Avrupa’da ve sonra da tüm dünya üzerinde bir yayılma dönemi kaçınılmaz hale gelecekti. Bunun için başta sermaye olmak üzere ellerinde her şey vardı. Başarısızlık gerçekten büyük şansızlık ve üç yüz yıllık bir ulusal gerilik anlamına geldi. 
*Demokratik Uygarlık Manifestosu kitabından alınmıştır

Reklamlar