Baskın Oran hocaya açık mektup

Baskın Oran hocaya açık mektup
* MURAT ÇAKIR
27 Aralık 2009
20 Aralık 2009 tarihli Radikal gazetesinde yayımlanmış olan yazınızı okudum. Açıkçası, Türkiye’de Kürt olmayan ve kendisini sol cenahta tanımlayan geniş bir kesimin genel yaklaşımlarını ifade ettiğinden – kaale alıp almayacağınızdan bağımsız – size yazmak istediğim. Doğrudan mail adresinize sahip olmadığımdan, bununla birlikte şahsınız üzerinden bahsettiğim sol kesime de seslenme gereksinimiyle açık mektup biçimini tercih ettim. Yazı elinize geçer, fırsat bulup yanıt verirseniz, bu diğer okurlar için de geçerli, belki olumlu ve ufuk açıcı bir tartışmaya gireriz ümidindeyim.
Öncelikle şunu belirtmeliyim; ben Kürt değilim, gerçi “kimliğim” sorulduğunda sosyalist olduğumu söylerim, ama gelenektendir diyerek Laz olduğumu söyleyeyim. PKK’li de değilim. Ama bir sosyalist, bir radikal demokrat olarak Kürt Özgürlük Hareketi ile eleştirel dayanışma içerisinde olduğumu, Kürt halkının kurtuluşunun, birey olarak kendi kurtuluşumun önkoşulu olduğuna inandığımı vurgulamalıyım. Hani, aşağıda yazdıklarımı “taraftar Kürt’sün, doğaldır söylediklerin” demeyesiniz diye belirtiyorum. 
Şimdi değerli hocam, sonunda söyleyeceklerimi başta söyleyeyim de, meramım anlaşılsın. Hoş, dostlarımdan kimi “yahu çok patavatsızsın, akım derken bokum dememeye çalış” diye çokça beni uyarır, ama öyle zannediyorum ki söyleyeceklerim benim patavatsız oluşumdan bağımsız, sizin ve içerisinde olduğunuzu düşündüğüm geniş kesimlerin realitesinden dolayı rahatsız edici olacaktır. Evet, sizi latent ırkçılıkla ve yazıp-çizdikleriniz, söylediklerinizle, aldığınız pozisyonla – isteğiniz öyle olmasa da – Türkiye’deki vesayet rejimine destek olmakla itham ediyorum. 
“Hoppala, bu da nereden çıktı?” diyebilirsiniz tabii ki. Ama gerekçelerimi okursanız, size çamur atmaya çalışan bir zırdeli olmadığımı, aksine sizi ve sizin gibi düşünenleri adil, sosyal, eşit haklı ve barışçıl bir geleceği sağlayacağına inandığım gerçek anlamda bir demokratikleşme süreci için kazanmak, ortaklaşmak, tüm farklılıklarımıza rağmen birlikte mücadele koşullarını yaratmaya katkıda bulunmak istediğimi anlayacağınızı umuyorum. Rosa Luxemburg’un dediği gibi “temizleyici olan eleştiri ve özeleştiriyi” tüm şiddetiyle bu amaçla kullandığımdan emin olabilirsiniz. 
Size, bir bilim insanına “latent ırkçılığı” tanımlamama gerek yoktur sanırım. Almanya’da yaşadığım ve açık ve latent ırkçılığa yaşamımın her alanında, neredeyse her an maruz kaldığımdan olacak, “beyaz olanların” haklar temelinde kendinden zayıf olanlara akıl vermelerine, onlara “yardıma muhtaç zavallılar” muamelesini yapmalarına, onlar adına konuşmalarına karşı aşırı bir hassasiyetim var. Tanınmış bir akademisyen, bir yazar olarak toplumsal kesimler arasında saygın bir yeri olan, gelir düzeyi ortalamanın üzerinde bir insansınız. Lütfen eleştiri olarak algılamayın, sadece bir tespit yapıyorum. Sonuç itibariyle elindeki hakları geniş bir biçimde güvencede olan ve düşüncelerini neredeyse engelsiz olarak yaygın medyada ifade edebilen bir elitsiniz. Eğer böylesi bir konumdayken, haklarınıza, konumunuza ulaşabilmeleri – şu an itibariyle – olanaksız olan bir toplumsal gruba nasıl düşünmeleri gerektiğini söylediğiniz, örneğin kendi deyiminizle “Kürtlerin neyi, nasıl içlerine sindireceklerine” siz karar verdiğiniz andan itibaren, muhtelemel eleştiri ile hor görme, küçümseme, reşit olmayan muamelesine tabi tutma arasındaki ince sınırı geçmiş olursunuz. Anımsarsanız, DTP’nin TBMM Grubu’nda yaptığınız bir konuşmada da “sizi (Türk ve Kürt) milliyetçiliklerinden koruyacağız” biçiminde bir konuşma da yapmıştınız. Yani sonuçta uzun zamandan beri sürdürdüğünüz çizginizde tutarlısınız. Ama bu tutarlılık, maalesef bir “beyaz adam” tutarlılığıdır. 
ELMAYLA ARMUT MESELESİ 
Öyle zannediyorum ki, Kürtlerin “kurtarıcıya” ihtiyacı yok, hele hele neyi nasıl yapacaklarını söyleyip, konuşması gerektiğinde susanlara, neden-sonuç ilişkisini göz ardı edip, güçlü ile zayıfa “eşit mesafede” durup, haksızlığa ses çıkartmadan ortak olanlara hiç. Görebildiğim kadarıyla Kürtler, kurumları ve örgütlü halk hareketiyle yeterince siyasî rüştlerini ispatlamış durumdalar. Paternalist akıl vericilik bu noktadan itibaren ince ve rafine ırkçılığa yol açar. Bunu bir düşünmenizi isterim. 
Yazınıza, İsa peygambere atfedilen bir söz ile tanık göstermeden önce ilginç bir tespit ile başlamışsınız. Sizin deyiminizle “bir takım rahatsız edici paralellikler” kuruyor, TSK ile Kürt Özgürlük Hareketini aynı kefeye koyuyorsunuz. Buna gerekçe olarak da, aslında tüm TSK’nin “darbeci” olmadığını, sadece bir bölümünün, “cuntaların” darbeleri emrettiğini belirtiyorsunuz. Hocam ne çabuk unutuyorsunuz? Hadi bırakalım İttihat ve Terakki geleneğinin Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana devam eden vesayetini, 12 Eylül 1980 sabahı Pentagon’dan yapılan “our boys” açıklamasınıda mı unuttunuz? Elbette TSK homojen bir yapı değil, ama bugüne kadar yapılan darbelerin hesabını soran, sorumlularını eleştiren veya askerlik mesleğinde meşru bir tavır olan “kanunsuz emre itaat etmeyen”, darbelere karşı çıkan kaç tane subay tanıyorsunuz? “Tüm TSK’yı darbeci olmakla suçlamıyoruz. Neden? Çünkü bu rezilliği Genelkurmay emretmedi” diye yazıyor ve TSK içinde gayrimeşru olan bir veya bir kaç grubun darbe yaptığını belirtiyorsunuz. 
Etmeyin hocam, bu kadar naif olamazsınız. 
TSK’nin “gayrimeşru gruplarca yapılan darbelerle” aslında bir ilişkisi olmadığını, Genelkurmay’ın günahsız olduğunu iddia ettikten sonra, Tokat eylemini örnek göstererek, PKK’nin de benzer bir durumda olduğunu kanıtlamaya çalışıyorsunuz. Egemenlerin, yaygın medyanın uzunca bir süreden beri sürdürdüğü bilinçli dezenformayon enstrümanlarını kullandığınızın farkında değilsiniz herhalde. Farkında olsaydınız, kullandığınız “ölçütün” yanlış olduğunu ve tutarlı olmadığınızı görürdünüz. Kaldı ki “iki tarafa karşı” tavır alındığını iddia etmek, Veysi Sarısözen’in bir yazısında doğru tespit ettiği gibi “sahtecilik” olmakla birlikte, güçlünün yanında taraf olmak anlamına gelmektedir. 
Size devletin ne olduğunu anlatmama gerek olmadığını düşünüyorum, bu bir. İkincisi, bir bilim insanı olarak kullandığınız terimlerin en azından uluslararası hukukta nasıl tanımlandığını bildiğinizi varsayıyorum. Üçüncüsü, literatürde silahlı mücadele hakkında yazılı olanları okuduğunuzu, en azından haberdar olduğunuzu düşünüyorum. 
Öncelikle “terör” tanımını soğukkanlı bir biçimde bir kez daha düşünmenizi salık vereceğim. Umarım bir bilim insanı olarak ideolojik hegemoni kurma amacıyla – bkz. Irak İşgali, Afganistan/Pakistan Savaşı ve diğerleri – kullanılan “terör” tanımını sorgulamadan kullanmaktan siz de rahatsız oluyorsunuzdur. Hadi diyelim Tokat eylemini yanlış bulduğunuz için bu tanımı kullandınız. Ama bu eylem gökten inmedi ya? Hadi sizin deyiminizle “PKK içinde bir grup açılımı sabote etmek için” bu eylemi yaptı. Peki bunun öncesi? PKK içinde bir grubun “boş durmaktan sıkıldık, bir kaç asker öldürelim de vakit geçirelim” diye eyleme kalkışdıklarını düşünmüyorsunuzdur herhalde. 
Tokat eylemi gibi bir misillemenin geleceği gün gibi açıktı. Sizin pek övdüğünüz “açılım” süreci boyunca PKK’nin tüm ateşkes açıklamalarına ve barış çağrılarına rağmen 80’den fazla gerilla öldürülmüş, ısrarla operasyonlar devam ettirilmiş, DTP’liler üzerindeki baskılar artırılmış, özellikle Batı illerinde kin ve nefret ortamı körüklenmiş, Kürtlerin bütün hassasiyeti bilinmesine karşın, kasten yapıldığı gösterile gösterile Abdullah Öcalan’ın tecrit koşulları ağırlaştırılmış, bu durum protesto eden Kürt göstericilere karşı güvenlik güçleri ileri sürülerek, Diyarbakır’da bir genç öldürülmüş ve devletin bu politikalarla, Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye etmek istediği açıkça ilân edilmişti. Yani tüm bunlar bir “misilleme eylemine” açık davetiyeydi. Savaşın sürdüğü bir ortamda başka nasıl bir sonuç çıkartabiliriz ki? 
Burada HPG anakarargâhının bu “misilleme eylemine” sahip çıkmış olması talidir, çünkü bir sonuçtur. Yani, bizlerin doğru bulup bulmamasından bağımsız, silahlı mücadele yönteminin ve bu yöntemin gereğinin bir sonucudur. Esas olan ise neden-sonuç ilişkisi temelinde “misilleme eylemine” yol açan nedenlerden kimin sorumlu olduğudur. Soğukkanlı düşünebilen herkes, elini vicdanına koyar ve gelişmeleri bütünselliği içerisinde değerlendirirse, asıl sorumlunun ısrarla sürdürülen devlet politikası olduğu sonucuna varır. Barut, dış etki olmadan, yani ateş veya kıvılcım olmaksızın patlamaz. Patlama bir sonuç ise sorumlu kıvılcımı çakandır. Bana göre kundaklanan otobüste yaralanarak yaşamını yitiren genç kızın, Diyarbakır’da sırtından vurulan gencin, Tokat’taki 7 askerin ve bugüne kadar yaşamını yitiren onbinlerce insanın faili, tek tipci ve inkârcı devlet politikalarıdır. 
Bana kalırsa bunları siz de çok iyi biliyorsunuz. Kirli savaşı, işkenceleri, yargısız infazları, baskıları, Kürtlerin kendilerini ifade etmelerinin engellenmesini, köy yakmaları, zorunlu göçleri, reşit olmayan çocukların nasıl mağdur edildiğini, darbe anayasasının ve antidemokratik onlarca yasanın hâlâ yürürlükte olduğunu ve TSK yönetiminin bu gelişmelerde bütünsel olarak taşıdığı sorumluluğu bal gibi biliyorsunuz. Maalesef son günlerde çokça moda olan “iyi Kürt, kötü Kürt” ayrımını siz de yapıyorsunuz. 
İyi niyetli olmadığınızı söylemiyorum, kuşkusuz iyi niyetlisiniz. Ama unutmayınız ki, cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir. 
“GÜNAHSIZ OLANLAR İLK TAŞI ATSIN” MI? 
DTP’yi eleştirebilirsiniz. Buna karşı çıkacak değilim. Ama lütfen elinizi vicdanınıza koyarak bu eleştirileri yapın. Bakın, yazınızda eleştiriyi Kürtlere söyletiyor, Avrupa Kürdistan Dernekleri Federasyonu KOMKAR’dan bir alıntı yapıyorsunuz. KOMKAR’dan bir çok arkadaşı şahsen tanırım. Bu arkadaşların kendileri dahi “tüm Kürtler” adına konuşmazlarken, sizin sanki Kürtlerin çoğunluğu böyle düşünüyormuş gibi alıntı yapmanızın, kusura bakmayın ama, bilimsellikle, objektiflikle hiç bir âlâkası yok. 
Kürtlerin bir bütün olarak aynı siyasî görüşü taşımadığı elbette malûm. Çeşitli örgütler, kurumlar, çeşitli kesimler var. KOMKAR bunlardan sadece bir tanesi. Ancak örgütlerin yanısıra halkın görüşlerini neden alıntılamıyorsunuz? Milyonlarca Kürdün “Abdullah Öcalan siyasî irademdir” demesini neden es geçiyorsunuz? Sokaklara dökülen onbinlerce insanın asıl isteminin salt “17 santimetrekareden” ibaret olmadığını neden kaale almıyorsunuz? 
KOMKAR’ın bildirisinde yer alan cümleleri alıntılayarak, DTP’nin asıl muhatabı işaret etmesini yanlış bulduğunuzu teyid ediyorsunuz. Ama neden gerçek bir demokratın, bir liberalin, bir solcunun söylemesi gereken şeyleri, yani başta Abdullah Öcalan olmak üzere, bütün politik tutukluların serbest bırakılmasını neden talep etmiyorsunuz? DTP’ye “kendini inkâr edercesine kalkıp Öcalan’ı muhatap gösterdi” diye kızıyor, DTP’nin var olma gerekçesini, Kürt halkının kendi kurtuluşunun sembolü haline getirdiği Abdullah Öcalan gerçeğini, aynı egemenlerin yaptığı gibi asıl siz inkâr ediyorsunuz. 
Kusuruma bakmayın ama, nasıl DTP’nin kapatılmasında sözüm ona “güvercin, şahin ayırımı” rol oynadıysa, sizin yazdıklarınız da aynen Kürtlere yönelik tasfiye politikalarını, daha dün Barış ve Demokrasi Partisi BDP üyesi olan eski DTP’lilerin tutuklanmalarında devlet güçlerine destek olmaktadır. Siz ve sizin gibi iyi niyetli demokratların bir türlü gerçek demokrat olamaması, elmayla armutu karşılaştırması, “iki tarafa karşı olarak” tarafsızlık kisvesi altında, bilinçli ya da bilinçsiz taraf olması, AKP hükümetinin vesayet rejimi ile ortaklaşarak sürdürdüğü saldırgan politikaların en büyük destekçisi olmaktadır. 
Unutmadan şunun da altını çizeyim: Devleti eleştirerek “şimdi bütün bu durumlar karşısında, barışçı Kürtler PKK’ya nasıl karşı çıksın? Ben Kürt hareketine nasıl daha fazla yükleneyim? “Devlet” bırakmıyor ki!” diye yazıyorsunuz. İlahi hocam, bir de devlete şöyle bir yüklenseniz nasıl olur? PKK’nin en yetkili ağızlarından barış, ateşkes, demokratik çözüm diye diye çağrılar, açıklamalar yaptığı hiç mi okumadınız? Hem sahi kimdir bu “barışçı Kürtler”? Onu da bir açıklasanız da, aydınlansak. Peki, Fırat’ın doğusunda sokaklara dökülen onbinlerce Kürt, “PKK halktır, halk burada!” diyerek savaş mı istediklerini düşünüyorsunuz? Abdullah Öcalan’ın Demokratik Cumhuriyet çağrısı da mı savaşkan olan? 
Sevgili hocam, 
Kürtlere akıl vermek yerine, bir kere empati geliştirmeyi deneseniz, nasıl olur? Belki o zaman, PKK’yi yok etmenin ancak yeni bir jenosid ile olanaklı olacağını; savaşa karşı çıkmanın kıstasının, savaşın nedenlerini ortadan kaldırmaya çalışmak olduğunu; Kürtlerin paternalist avukatlara değil, kendi iradelerini ifade ederken önkoşulsuz dayanışmaya ihtiyacı olduklarını ve Kürt halkının da tahammülünün bir sınırı olduğunu göreceksinizdir. 
Sizin barışı, demokrasiyi, eşit haklı bir geleceği özlediğinizden zerre kadar şüphem yok. Zaten bu nedenle biraz gecikerek de olsa, size yazma ihtiyacını hissettim. Ama barış, demokrasi, eşit haklı bir gelecek kendiliğinden, biz öyle arzuluyoruz diye oluşmayacak. Uğruna mücadele verilmezse eğer, bedelini ödemeyi göze alamazsak, herşey olduğu gibi kalacak. Ama bunun için önce realiteleri kabullenmemiz, “neyin, ne olduğunu” söylememiz gerek. 
DTP kapatıldı. Kapatılan kaçıncı parti, saymadım bile. Ama önümüzde hâlâ fırsatlar var. Belki BDP’de kapatılacak. Gene bir sürü politikacı göz altına alındı, hiç şüphesiz sırada daha onlarcası var göz altına alınacak olan. Peki biz, Kürt olmayanlar ne yapacağız? Siz, sayın hocam, bundan sonra ne yapacaksınız? “Bağımsız ve tarafsız” kalmayı daha ne kadar içinize sindireceksiniz? 
Gelin, şimdiye kadar olduğundan farklı davranalım. Demokrasiyi, barışı radikal bir biçimde gündelik yaşamımızda gerçekleştirmek, geleceği birlikte yeniden kurmak için vesayeti, kirli savaşı, AKP sahteciliğini, bariz taraftarlık olan “taraftarsızlığı”, ayırımcılığı içimize sindirmeyelim. Gelin kendimizi örgütlü halkın kucağına bırakalım, Kürt halkının politizasyonunu, örgütlülüğünü tüm ülkeye yayalım. Tuzu kuru konumumuzu, ayrıcalıklarımızı, imtiyazlarımızı, “dükkânlarımızı”, tekil çıkarlarımızı bir süreliğine de olsa, bir yana bırakalım. Gelin beraberce BDP’ye katılalım, BDP’nin sıradan neferleri olalım, kendimizi barışçıl ve demokratik çözüm isteyen Kürtlerin önüne siper edelim. Gelin Kürtlerin kendi yazgılarıyla başbaşa kalmalarına engel olalım, egemenlerin körükledikleri iç savaş potansiyelinin, cinnet selinin önüne barikat olalım. Hiç kimsenin soyu, sopu, dini, dili, etnik kökeni veya cinsel tercihi nedeniyle dışlanmayacağı, ama imtiyaz da görmeyeceği adil, eşit haklı, barışçıl, sosyal, ekolojik kaygılı bir gelecek, gerçek anlamda demokratik bir cumhuriyet için gücümüz ölçüsünde, verebileceklerimizi verelim. Gelin barış için, demokrasi için, özgürlük için gökyüzünden ateşi yeryüzüne indirelim! 
Başarısız olsak da, en azından bizden sonraki kuşaklara, yüzümüz ak, hiç olmazsa zincire vurulan Prometheus gibi yapabileceklerimizi yapmaya çalıştık, verebileceğimiz verdik diyebiliriz. Bu kadarcığı bile uğruna mücadele etmeye değer sevgili hocam, fazlasıyla değer! 

Ortak özlemlerimizin hatırına sivri dilimi hoş göreceğiniz ümidi ve barışın, demokrasinin, özgürlüğün esas olduğu bir geleceğe olan sarsılmaz inancımla yeni yılınızı kutlar, sağlıklı ve aydınlık günler dilerim. 

Dostlukla, sağlıcakla kalınız. 
* Yeni Özgür Politika yazarı
Reklamlar