Uygarlık-Demokratik Uygarlık

Uygarlık-Demokratik Uygarlık
Doğanın her bileşeninin olduğu gibi insanın da bir doğası vardır, insan toplumunun doğası da ahlaki ve politik olmaktır. Ahlaki ve politik olmak bu durumda hem toplumun en temel özellikleri olurken, hem de toplumun olduğu yerde ahlaki ve politik özellikten bahsedilebileceği anlamı çıkmaktadır. Bu çerçevede demokratik uygarlık sistemini, uygarlığın devletli yüzünün olduğu yerin tam karşısına oturtmak gerekiyor.
Uygarlık-Demokratik Uygarlık, Modernite-Demokratik Modernite
Xebat Andok
Uygarlık genel anlamda olumsuzladığımız bir kavram. İki temel döneminin olduğunu şu başlıklarla belirliyoruz: “Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı” ile “Maskesiz Tanrılar ve Çıplak Krallar Çağı”. Peki, içeriği böyle olan ‘uygarlık’ kavramını ‘demokratik uygarlık’ olarak kullandığımızda neyi kastediyoruz? Acaba uygarlığı olumluyor muyuz, Pandora’nın Kutusu gibi adeta tüm kötülükleri bağrında taşıyan bu kavramın ‘demokratik’ kelimesiyle biraraya gelişi nasıl mümkün olabiliyor? 
Modernite, çağdaşlık anlamında kullanılan çok önemli bir kavram. Daha çok da kapitalist yaşam tarzı, günümüzün çağdaşlığını ‘temsil ettiğinden’ adeta kapitalizm tarafından ele geçirilmiş bir kavram. Verili literatürde modernleşmenin düzeyi, kapitalist yaşam tarzına dahil olduğun kadardır. Bu nedenledir ki yaygınca ‘kapitalist modernite’ kavramı kullanılmaktadır. Peki, biz ‘demokratik modernite’ kavramını kullandığımızda, temel kriteri kapitalist yaşama koşmak olan bir şeyi mi gerçekleştiriyoruz? Yani kapitalistleşiyor muyuz? Halbuki Önderliğimiz “genelde devlet odaklı, özelde kapitalist modern yaşamdan kopuşu üçüncü doğuşum olarak adlandırıyorum.” demişti. Peki, o halde biz neden ‘demokratik modernite’ kavramını kullanıyoruz, kastedilen nedir? 
Bir yandan ‘demokratik uygarlık’ı, bir yandan ‘demokratik modernite’yi, bir yandan da ‘demokratik konfederalizm’i kullanıyoruz. Bunlar birbirinin yerine geçen kavramlar mı?
Bunların birbiriyle ilişkisi nedir? Bizim sistemsel algılayışımızda bu kavramlar nerede durur?
Sistemsel algılamayı ve değerlendirmeyi olanaklı kılan bu kavramların doğru kavranması, anlaşılır kılınması, savunmaların da anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Bu nedenle de bu kavramları birbiriyle bağlantılı ama kendi özgünlükleri dahilinde ele almak yararlı olacaktır.
 
Uygarlık, Demokratik Uygarlık

Uygarlık ‘kent’ bağlantılı bir kavramdır. ‘Medeniyet’ anlamına da gelmektedir.
‘Uygarlık’ı hiyerarşik devletçi sistemi tanımlamak için kullanıyoruz. Her ne kadar yer yer neolitik toplum için uygarlık kelimesi kullanılsa da bu çok yerinde olan bir yaklaşım değildir. Yapısal olarak devletli dönemden önce de şehir olmaya evrilmiş, hatta şehir haline gelmiş yerleşim yerleri bulunmaktadır. Buna örnek olarak Çatalhöyük gösterilebilir. Ancak bu gibi yerlerde herhangi bir eşitsizliğe yer vermeyen komünalite, temel yaşam tarzıdır. Kent kültüründe görülen ayrışmalar, eşitsizliğe dayalı farklılaşmalar buralarda görülmez. Bu nedenle de bu gibi yerleri uygarlık kültürü çatısı altında ele almak doğru olmaz. Çünkü “uygarlık sınıf kültürü ve devletiyle ilgilidir. Kentlilik, ticaret, ilahiyat ve bilimin kurumlaşması, politik ve askeri yapının gelişmesi, ahlak yerine hukukun öne çıkması, erkeğin toplumsal cinsiyetçiliği yeni uygar toplumun hâkim göstergeleridir. Bir anlamda bu özelliklerin toplamına uygar toplum kültürü de denilebilir .”
Tanımdan da anlaşıldığı gibi uygarlık, insanların ilk toplumu olan ahlaki ve politik toplumun aleyhine gelişen bir kültürdür. Kendiliğinden veya bir anda gerçekleşen bir süreç değildir. Çok sistematik bir şekilde ilk toplum biçimi olan ahlaki ve politik (doğal) topluma karşı yürütülen bir mücadele ve saldırının sonucudur.  “İnsan yaşamının biricik nedeni olan özgürlüksel anlamının sürekli soykırıma tabi tutulması…” ve “özgür yaşam anlamının boşaltılmasından geriye kalan…” olarak tanımladığımız uygarlık, bu yönüyle öyle övünülecek, ileri görülecek bir gerçekleşme değildir. O, özgürlüğün kaybedilmesi pahasına gelişmiştir. Toplumu parçalayan, toplumda birilerini özne birilerini de nesne haline getiren bir zihniyetin ürünüdür. 
Doğal toplumun birbirini tamamlayan, birbiri için olan yaşam tarzı, yerini zamanla bencilliklerin gittikçe güçlendiği yeni bir döneme bırakacaktır. O güne kadar toplumsallaşmanın, komünalitenin geliştirilmesi için çalışan, yorulan kafalar, artık toplum içinde bir ‘üst toplum’ yaratmak için kullanılacaktır. ‘Güçlü kurnaz adam’ diye nitelendirdiğimiz sapkın tarihin yapım ustaları toplumda öncelikle ana-kadının eşitlikçi-özgürlükçü toplumu içinde yer alan genç erkekleri etraflarına toplayarak, onların üzerinde tahakkümlerini geliştirirler. Doğal toplumun öncüsü ve en güçlü savunucusu pozisyonundaki kadını karşılarına alarak, ona karşı sistematik ve bilinçli bir saldırı başlatırlar. Bilirler ki kadın geriletilmeden, güçten düşürülmeden doğal toplumun komünaliteye dayanan değerlerini aşmak mümkün olmayacaktır. Tarihe hiyerarşik dönem diye geçen, doğal toplum ile devletli uygarlık arasındaki bu geçiş süreci, bu nedenle çok yoğun bir direnen kadın-egemen olmak isteyen erkek arasındaki mücadeleye sahne olacaktır. Kadın komünaliteyi, ortaklaşmayı, dayanışmayı, biriktirmemeyi vb esas alırken, egemen olmak isteyen erkek, özelleşmeyi, özelleştirmeyi dayatacaktır. Bu ara süreçteki mücadelenin galibi, egemen erkek olacak ve güçlenme istemlerini en büyük güç kurumlaşması olarak devletle taçlandıracaktır. Tabandaki bu güçlenme düzeyine denk olarak zihinlerde de tanrılaşacaktır. Böylelikle de insanlığın ilk, kök ve insan olmanın özünü temsil eden doğal toplum bastırılmış, bir sistem olarak aşılmış olacaktır.
Artık toplum yeni bir mecraya girmiş olmaktadır. Bu yeni toplum, en temel yaklaşımı kendini büyütürken birilerini küçültmeyi, kendini özneleştirirken toplumun geri kalanını nesneleştirmeyi esas alan bir zihni yapılanmada olacaktır. Artık eskisi gibi birinin gücü herkesin gücü olmayacaktır, yine herkesin gücü de birinin gücü değildir. Bencilliğin bir ürünü olan bu sistem, toplumu amansızca parçalayacak, güçten düşürecek, kendine bağımlı hale getirecektir. Toplumun içine itildiği bu yeni dönemin diğer bir adı da kölelik dönemi olacaktır ve bu hiç değişmeyecektir. Nitekim Önderliğimiz, uygarlık süreçlerini ve onun da çıkışını sağlayan hiyerarşik dönemi adlandırırken, hep köle tanımını kullandı. Hiyerarşinin çıkışı için ‘köle toplumun doğuşu’, devletçi toplum için ‘köle toplumun oluşumu’, feodal devletçi toplum için ‘olgunlaşmış kölelik toplumu’, kapitalist devlet ve toplum için de ‘derinleşmiş ve genelleşmiş kölelik’ tanımlamalarını yaptı. Bu kölelik üreten ve toplumu karılaştırmayı en temel yaklaşımı haline getirmiş olan sistem gerçekliği, değer(sizlik) olarak “baskı, sömürü, gasp, talan, tecavüz, katliam, vicdansızlık (ahlaksızlık), yok etme ve eritme gibi toplum için gereksiz çok sayıda maddi ve manevi kültür öğeleri” ile yüklenecektir. 
İşte kısaca değerlendirilmeye çalışılan bu hastalıklı doğuşa ‘uygarlık’ deniyor. Peki, bu sapkın sistemin içinde demokratik uygarlık tanımlamasını neden yapıyoruz?
Marksizm de dahil pek çok sosyal bilim yaklaşımı toplumsal sistemleri ele alırken, var olan sistemi tekçi bir perspektifle ele almıştır. Egemenler, devletçi sistemler her şeyi kendilerinden başlattıklarından buna giderken, Marksizm gibi kendini ‘bilimlerin bilimi’ olarak tanımlayacak denli iddialı olan bir öğreti ise, oluşu tespitte yaşadığı sorunlardan kaynaklı bunu yaşamıştır. Marksizm’de toplumsal gelişme, yeni ile eski arasındaki mücadelede birinin diğerini yok etmesi üzerine oturtulmuştur. Bu mantığa göre, ilk toplum olan ahlaki-politik (doğal) toplum bir sistem olarak aşıldığından, yerine geçen yeni sistemler döneminde yaşamıyordur artık. Bir ara süreç olan hiyerarşik sistemi bir tarafa bıraksak dahi –zira bu dönemde bir denge vardır hala, ara süreçtir, gelecek belirsizdir- devletli dönemde artık doğal toplumdan eser kalmamıştır. Aynı sistematik temelinde feodal dönemde köleci dönem yoktur, kapitalist dönemde feodal dönem yoktur, sosyalist dönemde de kapitalizm olmayacaktır vb. tespitin toplam sonucu olarak da hiçbirinde doğal yani ahlaki ve politik toplum yoktur. Bu, bilimsel bir tespit olarak ele alınarak izlenmiş, tarih-toplum tahlilleri buna oturtulmuştur. Halbuki yukarıda da belirttiğimiz gibi yeni devletçi sistemlerin bırakalım köleliği aşmalarını, onu daha da geliştirdiklerini pratiklerinden, toplumsal yaşamın daha da dağıtılmasından rahatlıkla görebilmekteyiz. Yine bunun doğru olmadığı en yalın haliyle biyolojik olarak insanın var oluşunda bile görülebilir. İnsan, eğer kendinden önceki evrimsel açılım olmasaydı, oluşmazdı. Bir atom altı parçacıktan tutalım, en gelişkin bir hayvanın oluşumuna, oradan da memeliler türünden insana uzanan on beş milyar yıllık bir evrim ve birikimdir, insanı biyolojik olarak insan yapan. Bu şu demektir: öncesi, sonrasında yaşar. Zaten o nedenledir ki insanın ana rahmindeki geçirdiği dokuz ayda aslında tüm bir evrenin oluşumunu tekrarladığı ve böylelikle ancak insan olabildiği söylenir. İnsanın biyolojisinin gelişimi böyleyken, insanın her türden davranışının temelinde yatanın öncesi olduğu, bu yönüyle insanın tarih olduğu, tarihin de insan şahsında günümüzde yaşadığı da bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla hiçbir şeyin ve hiç kimsenin tarihsiz, öncesiz, köksüz olamayacağı tespiti, en bilimsel tespitlerden biri olmaktadır. Bu tespitlerden şunu çıkarıyoruz: doğal toplum bir sistem olarak yenilmiş olabilir, ancak bu, onun tümden yok olduğu, ortadan kalktığı anlamına gelmez. Yeni gelişen (devletçi sistem), eskiyi (doğal toplum) yok etmemiştir, onu bastırmıştır, geriletmiştir, hatta ondan beslenmiştir. Bu yönüyle uygarlık demek, sadece devletten, onun kültüründen oluşan bir dönem demek değildir. 
Uygarlığın devletleştiği dönemde, devletin saldırılarına maruz kalan, devletleşmeyen, devlete karşı direnen, devletleşmek istemeyen, çok geniş bir toplumsal gerçeklik de bulunmaktadır. Yani her ne kadar devlet hakim bir güç olarak ortaya çıkmış da olsa, toplumun tüm kesiminin bu devletli yapı içinde olmadığını bilmek gerekir. Öyle ki Önderliğimiz devleti, ‘etnisite okyanusu içindeki adacıklar’a benzetir. Özcesi, yenilmiş doğal toplum, yeni dönemde de kendini farklı şekillerde devam ettirecektir, çünkü o gerçek toplumdur. Toplum yine de sisteminden yoksun kılınmış olsa da ahlaki politik temeller üzerinden var olur, gelişir. İşte demokratik uygarlık kavramıyla kastettiğimiz, uygarlığın gelişiminin ardından devletçi sisteme karşı mücadele eden, eski doğal toplum yaşamlarını korumak isteyen devlet dışı kalmış kesimlerin temsil ettiği uygarlıktır. “Tanımı gereği demokratik uygarlığı hem bir düşünce sistematiği, düşünce birikimi, hem de ahlaki kurallar ve politik organların bütünlüğü olarak ifade ediyorum. Ne sadece bir düşünce tarihinden, ne de ahlaki ve politik gelişme içindeki toplumsal realiteden bahsediyorum. Tartışma iç içe olarak iki konuyu da kapsamaktadır.”
Doğanın her bileşeninin olduğu gibi insanın da bir doğası vardır, insan toplumunun doğası da ahlaki ve politik olmaktır. Ahlaki ve politik olmak bu durumda hem toplumun en temel özellikleri olurken, hem de toplumun olduğu yerde ahlaki ve politik özellikten bahsedilebileceği anlamı çıkmaktadır. Bu çerçevede demokratik uygarlık sistemini, uygarlığın devletli yüzünün olduğu yerin tam karşısına oturtmak gerekiyor. Yani onun ikili yapısını oluşturmaktadır. Bu tespit uygarlığın tekli yapısını ortadan kaldırır. Devletin olduğu yerde demokrasinin yani ahlaki ve politik toplumun da olduğunu ortaya koyar. Yani doğal toplum, aynı anlama gelmek üzere ahlaki ve politik toplum eski gücünü yitirmiş de olsa, devletin olduğu her dönemde var olmuştur ve toplum var oldukça, toplumun doğası olduğundan da var olmaya devam edecektir. Aksi halde, toplum olmaktan çıkılacak, yani yok olunacaktır. Ahlaki ve politik toplumun değerlerini esas alma anlamında düşünsel olarak, hem de bu değerlerin kendini yaşamsallaştıracağı, ifadeye kavuşturacağı bir sistem olarak demokratik uygarlık, tüm resmi uygarlık tarihi boyunca ahlaki ve politik toplumu temsil etme anlamına gelir. Resmi uygarlık karşıtı olan, devletleşmemiş, devletin her türden saldırısı karşısında demokratik-komünal değerleri korumaya çalışmış her türden kesim, demokratik uygarlığın temel unsurları olur. Bu perspektiften bakıldığında, “Tarih sadece iktidar ve devletler yığınının (en insanlık dışı ve köhne yapılar ve savaşların aracı) toplamı olmayıp, ondan katbekat (her zaman toplumsal doğanın yüzde doksanın üstündeki varlığı) daha fazla demokratik uygarlık örnekleriyle doludur. Tüm aile, kabile ve aşiret sistemleri, konfederasyonları, kent demokrasileri (Bilindiği kadarıyla en çarpıcı örnek Atina’dır) ve demokratik konfederalizmleri, manastırlar, tekkeler, komünler, eşitlikçi partiler, sivil toplumlar, tarikatlar, mezhepler, iktidarlaşmamış din ve felsefe toplulukları, kadın dayanışmaları, yazıya geçirilmemiş sayısız dayanışmacı cemaat ve meclisleri vb. devasa toplumsal gruplar demokratik uygarlığın hanesine kaydedilmelidir.” 
Bu temel parametreler temelinde ‘uygarlık’ kavramını başına ‘demokratik’i koymak kaydıyla kullanıyor olsak da esasında bunun kerhen olduğunu da bilmek gerekir. Önderliğimiz bu konuda da “Demokratik uygarlık… ad olarak belki yetersiz olabilir; çok sayıda eleştiri gerektirebilir. Ama toplumun tarihsel-toplum niteliğini … dikkate aldığımda, klan toplumundan aşiret, kabile, kavim, köy, dinsel cemaat vb. topluluklarına kadar tarihi adeta taşıran hareketlerini aynı uygarlıkçı (şehir-devlet-sınıf) yaklaşımlar içinde basit ‘barbar’ veya ‘dinsel gerilik’ olarak adlandırmaya ne gönlüm ne zihnim asla razı olamıyordu.” demektedir. 
Önemli olan bir diğer husus da nasıl ki hiyerarşik devletçi gelenek bir sistem ise, demokratik uygarlığın da bir sistem olduğudur. Demokratik uygarlık, ahlaki politik toplumun bir taşıyıcısı olarak kendini tüm uygarlık tarihi boyunca sürdürür. Hem değerler anlamında yaşamak ister, saldırılar karşısında kendini korumak ister hem de kendini politik organlarına da kavuşmuş bir sistem haline getirmek ister, bunun için mücadele eder. Bu yönüyle o, hem değerler anlamında hem de sistem anlamında insanlık tarihinde gerçek anlamda bir akıştır. Resmi uygarlık tarihini güçlü kurnaz adamın ilk icraatı olan hiyerarşiye kadar götürürsek, buna karşıtlık temelinde gelişen demokratik uygarlığı da bu tarihten yani MÖ. 6 binlerden itibaren başlatmak gerekir. Birbirine karşıtlık temelinde her iki gelenek ilişki ve çelişki halinde günümüze kadar gelmektedir.  Çok özet biçimde tekrarlamak gerekirse; uygarlık, ilk toplum olan ahlaki-politik toplumdan gerçekleşen bir sapma sonucu oluşan ve kent merkezli bir kültürdür. Parçalanmış toplumsal yapıda devletliliği, egemenliği, sınıfsallığı temsil eden uygarlık kanalına sınıflı-devletli uygarlık denirken; demokratik toplum diye tanımladığımız devlet dışı kalmış, iktidarlaşmamış ve toplumun büyük kısmını temsil eden halk kesimlerinin içinde yer aldığı kanala da demokratik uygarlık demekteyiz. Sınıflı-devletli uygarlık ile demokratik uygarlık, uygarlık tarihinin ikili karakterini, bir başka deyişle tez ve anti-tezini oluşturmaktadır.
 
Modernite, Demokratik Modernite ve Demokratik Konfederalizm
“Modernite genel anlamda bir çağın toplumsal yaşam tarzıdır. Maddi ve manevi kültür olarak bir döneme damgasını vuran tüm teknik, bilim, sanat, siyaset ve moda unsurlarını ihtiva eder.” ‘Çağ’ anlamına gelmektedir. Tanımdan da anlaşılacağı üzere, genel insanlık tarihiyle bağlantılı bir kavramlaştırmadır. İnsanlık tarihinde toplumsal yaşamda, döneme damgasını vuran maddi ve manevi kültür, dönemin modernitesini oluşturur. Bu yönüyle uygarlık öncesi döneme kadar da gider. Örneğin Verimli Hilal’in neolitiği kendi döneminde insanlığın modernitesini oluşturmaktadır. Çünkü döneme her açıdan damgasını vuran temel kültürel yapı buradadır. Bu perspektifle yaklaştığımızda, uygarlık sonrasında da kimi bölge veya uygarlıkların kendi dönemlerinin modernitesini oluşturduklarını görmekteyiz. Örneğin ilk devletli yapı olması itibariyle Sümerler, kendi döneminde, devletli uygarlığın modernitesini oluşturmaktadır. Roma modernitesi, İslam modernitesi, kapitalist modernite vb arttırılabilir. Temel mantık, kendi döneminde toplumsal yaşama damgasını vuran, belirleyici olan kültürel yapı olmaktır. 
Bu yönüyle ele aldığımızda hem devletli uygarlığın hem de demokratik uygarlığın modernitelerinin birbirinden farklı olarak var olduklarını görmekteyiz. Devlet ve demokrasi birbirinden farklı ve karşıt olduklarından ve tarihin ikili yapısını uygarlık tarihi boyunca oluşturduklarından moderniteleri de farklı olacaktır. Bu, tıpkı devletli uygarlıkla demokratik uygarlığı birbirinden ayırma gibi bir özgünlüğü temsil etmektedir. Hakim anlayış, moderniteyi de tekleştirmedir. Bilimsel tekelciliği eline geçirmiş olan Batılı sosyal bilim anlayışı, modernitenin tarihini hem o kadar eskilere götürmemekte hem de moderniteyi kapitalist modernite biçiminde tekleştirmektedir. Bu tekçi yaklaşıma göre kapitalizm kendi döneminin tümünü temsil etmektedir. Kapitalizm her ne kadar önceki dönemlerden farklı olarak gerçek anlamda küreselleşmiş de olsa, esasında toplumun yaşam tarzını temsil edemez. Belki tekniğiyle, devleti güçlendirmesi yönüyle her yere girmeye çalışmaktadır, ancak toplumun doğası olan ahlaki ve politik olan yön zayıflamış da olsa devam etmektedir. 
Kapitalizm, özsel anlamda toplumun doğasını oluşturan ahlak ve politik olmayla en fazla çelişen, hatta onu yok etmek isteyen bir sistemdir. Komünalite, aynı anlama gelmek üzere ahlak düşmanıdır, onu yok etmeden herhangi bir yere giremeyeceğini bilir. Yine sorumlu davranan, toplum işlerine kafayı yoran, üretken insan anlamındaki politik insan yerine sürüleştirilmiş, bencillik batağında güdülerine teslim olmuş, insanlıktan uzaklaşmış bir tip yaratmak ister. Bu nedenle de gerçek anlamda bir toplum olmaya karşılık gelmez kapitalizm. Zaten bu nedenledir ki Önderliğimiz ‘kapitalist modernite’yi kullanmanın koşullu olduğunu belirtir. Çünkü modernite ‘bir çağın toplumsal yaşam tarzıdır.’ Halbuki kapitalizm bir toplum değildir. “Nasıl kapitalist toplum kavramının müphem ve gerçeği perdeleme gibi sakıncası varsa, kapitalist modernite kavramının belki daha fazla benzer sakıncaları vardır… Bu anlamda moderniteyi kapitalizme mal etmek büyük hata olur. Hatta birçok unsuruyla ezici olarak bir tekel olan kapitalizme karşıttır. Nasıl ki toplumsal doğanın temel yaşam tarzı olan ahlaki ve politik toplum genelde uygarlığa, özelde kapitalist uygarlığa karşıtsa, modernitede de benzer duruş söz konusudur.
Modern toplum kapitalist toplum değildir. O halde neden kapitalist modernite kavramını kullandım? Çünkü kapitalist tekel hegemonik müttefikleriyle topluma olduğu kadar, dönemin yaşam tarzı olarak kabul gören modernitesine de damgasını vurmak ister. İdeolojik, politik-askeri müttefikleriyle çağın yaşam tarzının sanki yaratıcısı, oluşturucusu kendisiymiş gibi çok sistemli bir çaba (eğitim, kışla, ibadet yerleri ve medya vasıtasıyla) harcar. Kendisinin olmayanı kendisininmiş gibi bir egemen zihniyet yaratır. Eğer bu yönlü propaganda çabası başarılı olmuşsa, toplum veya moderniteye damgasını vurmuş olur.” 
Bir diğer husus da koşullu olmak kaydıyla kullandığımız kapitalist modernitenin geçmişle bağının kopartılmasıdır. Kendini her şeyin merkezine koyma, oluşu parçalama ve bu parçalardan birini özne, birini de nesne kılma bir devletçi zihniyet hastalığıdır. Nasıl ki devletli uygarlık bir akış ise ve kapitalizm de bu devletli geleneğin son halini temsil ediyorsa, modernite de bir akıştır ve kapitalist modernite, bunun çağdaş halini temsil etmektedir. Kapitalizm ne kadar önceki devletli gelenekten kopuk ise kapitalist modernite de kendinden önceki devletli modernitelerden o kadar kopuktur. Bunlar birbirinden kopuk olmayan, birbirinin devamı olan şeylerdir. Moderniteyi sadece kapitalizm ile ya da son dört yüz yıllık süreyle sınırlamak, bir Batı ben-merkezciliği örneğidir ve yanlıştır. Doğru olan, bir geleneğin devamı olduğudur. 
Demokratik modernite ise, resmi uygarlık süreci boyunca devletli modernitenin ikilemini oluşturacak şekilde hep var olmuştur. “Demokratik modernitenin kapitalist modernite şebekelerinin (ağlarının) olduğu her alanda ve zamanda karşı kutup olarak yaşanmakta olduğudur. Başarılı veya başarısız, özgürlük veya kölelik, benzerlik veya farklılık, eşitlikten uzak veya yakın, ekolojik ve feminist anlam kazanmış veya kazanmamış, özcesi ahlaki ve politik toplum özelliğine yakın veya uzak olarak, demokratik modernite kapitalist modernitenin bağrında her zaman ve mekânda varoluş halindedir.”
Modernitenin toplumsal yaşamı temsil etme anlamına gelişi ve demokrasinin de devlet dışı kalmış toplumun yaşam ve örgütlenme tarzı oluşu birleştiğinde, esasında modernite kavramının egemenlikli sistemlerden çok, halk sistemine daha yakın ve ait olduğu görülür. Bu nedenle de demokratik modernite çok uygun bir kavramlaştırma olmaktadır. Toplumu egemenler ve devletli yapılar temsil edemediğine, edemeyeceğine göre, onların moderniteleri ancak devletli yapıların moderniteleri olabilir, ancak demokratik uygarlığın moderniteleri toplumun temel yaşamını göstermesi açısından modernite kavramının tanımına daha uygun düşmektedir. O açıdan insanlık tarihi açısından da tekli bir demokratik moderniteden bahsedilemez. Nasıl ki devletli sistemin moderniteleri tarih boyunca döneme damgasını vuran kültürlere göre değişkenlik gösteriyorsa, demokratik moderniteler de demokratik uygarlık boyunca farklılıklar taşıyacaktır. 
Demokratik modernite, kapitalist modernitenin karşıt modernitesi olma özelliği taşır. O da demokratik uygarlık geleneğinin son dört yüz yıllık döneminde devlet dışı kalmış, demokratik komünal değerleri temsil eden toplum kesimlerinin yaşam tarzı anlamına gelir. Kapitalist modernite devletli geleneğin çağdaş temsiliyken, demokratik modernite demokratik geleneğin çağdaş temsilidir. 
Kapitalist modernite; kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus devlet gibi üç temel unsurdan oluşurken, demokratik modernite; ahlaki-politik toplum, eko-endüstriyal toplum ve demokratik konfederal toplum boyutlarından oluşmaktadır. Kapitalist modernite bu üç temel ayakla bir sistem haline gelirken, demokratik modernite de kapitalist modernitenin üç temel unsuruna karşılık bu üç temel unsurla kendini bir sisteme kavuşturacaktır. Böylelikle de hiyerarşik devletçi sistemin yarattığı temel toplumsal sorunlara çözüm gücü olacaktır. 
Bunlardan ahlaki-politik toplum boyutuyla esasında yaşamın anlamını, temel kriterlerini oluşturmaktadır. Toplumun doğası olarak belirginlik kazanan ahlaki ve politik olmak kaydıyla herkesin özneleştiği, kendini kattığı, ürettiği bir yaşam tarzına dayanır. Ahlaki ve politik olmak kaydıyla herkesi bir farklılık olarak kabul ederek, onların birliğini temel toplumsal sorunların aşılması ve insanlaşmanın gerçek anlamda oluşması için gerekli görür. Ahlakı toplumun en temel harcı ve özgürlükle özdeş olarak ele alır. Liberalizmin ahlaksız özgürlük anlayışının karşısına, özgürlüğü ahlak olarak oturtur. Ahlakı ‘özgürlüğün katılaşmış hali, geleneği veya kuralı’ olarak tanımlamayı esas alır. En özgür insanı komünal ve toplumsal olan özüne uygun davranan birey olarak tanımlayarak özgürlük ile ahlakı buluşturur. 
Politikayı devlete ait olmaktan kurtararak, esasında devletin yaptığını idarecilik olarak tanımlar. Çünkü politika esasında toplumun işini yapmak anlamına gelir ki devlet toplum karşıtlığı nedeniyle toplum işlerini yapmaz. O sadece topluma emreder, hükmeder. Devlet-toplum diyalektiğinde ters orantı vardır, birinin büyümesi diğerinin küçülmesinden geçer. Devletli sistemlerde toplum kendi yaşamı üzerinde söz, karar ve uygulama hakkına sahip değildir. Sürüleştirilen toplum gerçekliği devletli yapıları iyi izah eder. Bu yüzden devletli toplumlarda insanlar esasında politik değildir. Toplumun büyük kısmı kendi yaşamı hakkında söz hakkına sahip olmadığından böyledir, hem de politika yapanlar esasında devletçi bir yaklaşımla siyaset yaptıklarından gerçek anlamda politika yapmazlar. Bu da devletçi sistemlerde esasında bir politikanın yapılmadığını gösterir. Politika, yaşam sorunlarını çözmenin, çözüm gücü olmanın sanatı olarak en güçlü halini doğal toplumda yaşar. Orada toplumun tüm bileşenlerinin önü açıktır, bu nedenle de herkes yaşam hakkında söz ve uygulama hakkına sahiptir. Herkesin önü kendisini gerçekleştirmek için açıktır. Bencil bir zihni yapılanma söz konusu olmadığından da toplumsallaşmaya özgürlük temelinde güçlü bir katılım gerçekleşmektedir. İşte demokratik modernitenin ahlaki-politik toplum boyutu, ilk toplumdaki canlılığı yeniden oluşturmayı hedefler. Herkesi yaşamın öznesi haline getirerek, onların kendini gerçekleştirmeleri, güçlerini açığa çıkarmaları için önlerini açar. 
Eko-endüstriyel toplum boyutuyla ekonomiyi ekolojiye bağlar. Doğanın her bileşeninin olduğu gibi insanın da içinde yaşadığı bir eko-sistemi vardır ve doğanın hiçbir bileşeni dahil olduğu eko-sistemin dışına çıkamaz. Çıkması halinde yok olması kaçınılmazdır. Bu, insanı nesneleştirmek anlamına gelmez, sadece insanın içinde yaşadığı doğayı gözetmenin var olmayı sürdürmek için zorunlu olduğunu hatırlatır. Kapitalizmi bir gasp düzeni olduğu için bir ekonomi olarak ele almaz, ekonominin gerçek anlamda yapıldığı yer olan toplumla buluşturur.  Sanayinin sınırlarını ihtiyaçlar ve ekoloji olarak belirler. Endüstriyi ekolojikleştirir. Ekonomide ahlaki ve politik yanları esas alarak bireyciliğin ve tekelciliğin yarattığı toplum dışılıkları yaşatmaz. “Eko-ekonomi ve eko-endüstri, tüm toplumsal faaliyetlerde göz önünde tutulur.” Daha da detaylandırmak, konumuz açısından fazla gerekli değildir. Konumuz açısından daha önemli olan, demokratik modernitenin demokratik konfederal toplum boyutuyla olan ilişkisidir. 
Resmi modernitenin temel yönetim tarzı ulus-devlet modeliyken, demokratik modernitenin buna karşılık gelen yönetim tarzı demokratik konfederalizmdir. Demokratik konfederalizm, toplumsal doğanın çoklu yapısına en uygun yönetim tarzıdır. Devletçi sistemler ve onun son hali olarak ulus-devlet, merkeziyetçi olduklarından toplumsal doğadaki çoklu yapıyı görmez, farklılıkları tekleştirir. Bu yönüyle de boğucudur, toplumdaki özne olma halini toplumdan alır. Oysa demokratik konfederalizmin her bileşeni inisiyatifli kılan gerçekliği, esasında toplumsal doğaya da en uygun bir yönetim tarzı olmaktadır. “Demokratik yönetimleri kesinlikle devletin idari yönetimiyle karıştırmamak gerekir. Devletler idare eder, demokrasiler yönetir. Devletler iktidara dayanır, demokrasiler kolektif rızaya dayanır. Devletlerde atama, demokrasilerde seçim esastır. Devletlerde zorunluluk, demokrasilerde gönüllülük esastır.” 
Demokratik moderniteyi, devlet dışı kalmış, iktidarlaşmamış toplumun maddi ve manevi yaşam tarzı olarak değerlendirmiştik. Bu yaşam tarzı ve değerler toplamı, ahlaki ve politik ilkeler temelinde ancak devlet dışı siyasal yönetim biçimi anlamına gelmek üzere demokratik konfederalizmle gerçekleşebilir. Demokratik konfederalizm, böylelikle demokratik modernitenin politik organı, siyasal sistemi olmaktadır. Devlet dışı toplumsallık, sadece devletleşmeyerek, iktidarlaşmayarak özüne uygun bir gerçekleşmeyi yaşayamaz. Ahlaki ve politik ilkeleri temelinde kendi kendini örgütlü hale getirebileceği, devlet dışı bir sistemi de yaratması gerekmektedir. Aksi halde devletçi sisteme eklemlenmekten ya da onun içinde erimekten kendini kurtaramaz. Bunun sayısız örneğini tarihte görmekteyiz. 
Demokratik konfederalizm, tüm bu gerçekler ışığında ahlaki politik topluma dayanarak gelişen demokratik uygarlığın ihtiyaç duyduğu devletleşmemiş yönetim tarzı olmaktadır.  Bu bir tercih olmanın ötesinde bir zorunluluk ve demokratik uygarlığın var oluş tarzına da en uygun yönetim biçimidir. Çünkü resmi uygarlığın anlayışının tersine, toplumsal doğa tekçi ve homojen değildir. Farklılıkların birliğinin en mükemmel şekilde kendini yaşamsallaştırabileceği sistem, demokratik konfederalizmdir. Herkesin, her birimin özne olduğu, öte taraftan da karşılıklı bağımlılığı esas alarak birbiri karşısında sorumlu davrandığı bir sistemin adıdır. Bu sistem, komünaliteye dayandığından özne olma, inisiyatif kazanma haliyle bağıntılılık hali birbiriyle çelişmez, tersine birbirini güçlendirir. Zira kozmos ve kuantumda da gerçekleşen esas olarak budur.  
Reklamlar

YAKALADIĞIMIZ HAZIRLIK DÜZEYİYLE 2010’A HAZIRIZ

Emine ERCİYES
Değişim, demokratik açılım ve kapsayıcılık tartışmalarının yoğun yürütüldüğü bir yıl olarak 2009 yılını geride bırakmaktayız. Bu tartışmalar ABD’den başladı, Türkiye’de çok sıcak gündemlerde devam etti. Peki ne sonuç alındı? Yılsonuna yaklaştığımız bu günlerde asıl hedef açığa çıkan sonuçla daha net anlaşılmaktadır.
Dünya egemenlik sistemi yıllardır şiddet ve baskı ile halkları denetleyebileceğini düşünerek politika yürütmekteydi. Sünni çelişkiler yaratarak savaşları kışkırtıyordu. Böylece kendisine muhalif olacak ya da tehdit olabilecekleri güçten düşürüyor; ya da gelişebilecek güçleri kendisine bağımlı kılabiliyordu. Diğer taraftan dünya adaleti adına müdahale ediyor, böylece otoritesini sağlamlaştırmayı hedefliyordu. Fakat bu şiddet siyaseti gittikçe çıkmaza dönüştü ve öncülerini de kendi çıkmazlarında tükenme noktasına çekmeye başladı. Öncü ABD müdahale adına gittiği her yerde batağa saplandı. Bunun en somut örneği Ortadoğu’da yarattığı kaos. Yeni bir sistem ve otoritenin oluşamaması ve Irak’ın 7 yıldır hâla bir kan gölü durumunda olması, ABD’nin Irak’ta yaşadığı çıkmaz, dünya hegemonu olma misyonunu gittikçe yıpratıyordu. Ortadoğu’daki başarısızlığı, otoritesini sarsıyordu. İşte bu da otoriteyi yeniden kurmak, kendini değişmiş, yenilenmiş göstermekle olabilirdi. Mevcut kriz ise ancak bazı yöntem değişiklikleriyle aşılabilirdi.
Ezen, bastıran öldüren, işkence eden, savaşlara sürükleyen egemenlik anlayışından, tüm kesimleri ve kültürleri kapsayan, saygı veren bir tarza geçiş, yöntem olarak seçildi. Yeni ABD başkanı bu rol için, isminden, renginden soy ağacına kadar özenle seçilmiş bir karakterdi. Tüm kültürleri temsil ediyor ve herkese diyalog kapısı açıyordu. Dünyanın en eski ezilen ırkından olması ise yapacaklarını herkesin merak etmesini getiren önemli bir ayrıntı idi.
Emenlik, ideolojik bir olgudur. Karakteri ideolojisinde şekillenmiştir. Yani imajında gerekliliklere göre değişiklikler yapılsa da, özü hep aynıdır. Egemenlik adıyla işe başlayan herkes ona tabii ve mecburdur. Kısacası ABD’nin 2009 yeniliği otoritesini yenilemek için yapılan bir makyajdan başka bir şey değildi. Yeni başkan yeni sözlerden başka bir yenilik getirmedi. Dünyadaki şiddet siyaseti eski hızından bir şey kaybetmeksizin devam etti. 2009 yılının sonuna ulaştığımızda ABD’nin yeni taktiğinin de boşa çıktığını görmekteyiz.
ABD’nin gölgesinde siyaset yürüten bir ülke olarak Türkiye’deki durum da farklı değildir. Türkiye de 2009 yılını demokratikleşme tartışmaları, açılım paketleriyle geçirdi. Yılın sonuna vardığımızda ise Türkiye’nin demokraside attığı adım hala sıfır noktasındadır. Açılım paketleri ise boş çıktı. Diğer taraftan demokrasinin isminden bile korkan milliyetçi kesimler, süreci provoke etmek için ellerinden geleni yapmaktalar. Hükümet ise kendi inisiyatifi dışında gündeme giren açılım tartışmalarını kendisine mal ederek, çıkar sağlamaya çalışıyor. Aslında açılım veya çözümden ziyade, tek kaygısı kendi iktidarının sürekliliği ve kaybettiği oyları geri kazanma çabasıdır. Demagoji ve ufak tavizlerle Kürt halkına tekrardan kendini kabul ettirmeye çalışıyor. Oysa alttan alta da inkâr ve imha politikasını hız kesmeksizin sürdürüyor. Türkiye açısından da yılın sonuna geldiğimizde herhangi bir yenilik veya gelişme yok. Açılım kılıflı yeni inkâr ve imha politikası ise deşifre olmuş durumdadır.
Kürt halkı ve özgürlük hareketimiz ise 2009 yılında özgürlükteki ısrarını bir kez daha ispatlamıştır. Yılın başlangıcında gelişen seçimlerde Kürt halkı iradesini ve tercihini tüm dünyaya ilan etmiştir. 2008 yılında gerillanın gerçekleştirmiş olduğu eylemsellikler devletin sıkışmasına yol açmış ve 2009 yılının başında halkın özgürlük çizgisindeki irade gösterisi, Türk devletini ‘Kürt Açılımı’ tartışmalarına zorlamıştır.
Elbette süreci doğru okuyan, doğru politika belirleyen ve sürecin inisiyatifini en başından sonuna kadar elinde bulunduran Reber APO’ dur. Süreci Reber Apo başlattı, yön verdi ve yürüttü. Yine Reber Apo’nun yaklaşımı, tüm kesimleri sürece dâhil etme temelindeydi. Bunun için tüm kesimlerden görüş isteyerek herkesi sorumlu olmaya çağırdı. Sürecin gidişatına yön vererek ‘Yol Haritasını’ hazırladı. Oysa Türkiye hükümeti ‘Yol Haritası’ karşısında samimiyetsizliğini göstererek, ‘Yol Haritası’nın muhataplarına ulaşmasını engelledi. Diğer taraftan savaş yanlıları süreci sabote etmek ve şiddeti körüklemek için faili meçhulleri, halka karşı şiddet kullanmayı, hatta çocukların ölümüne varan şiddete başvurmayı esas almışlardı. Yine gerillayı daraltma ve darbeleme amaçlı operasyonlar sürmüş, Medya Savunma Alanları’na yoğun teknik kullanılarak denetim ve baskı yaratılmaya çalışılmıştır. Süreç bir tıkanmaya doğru giderken Reber Apo barış gruplarını devreye koymuştur. Barış grupları süreç karşısında tüm kesimlerin amaç ve niyetlerini netleştiren bir sınav olmuştur. AKP hükümeti ‘ben çağırdım ve geldiler’ demek istese de halkın grubu karşılama coşkusu AKP’yi şok etmiştir. CHP ve MHP’nin ise yıl boyunca yaşadıkları sinir krizleri hat safhaya ulaşmıştır. Grubun gidişiyle kimin savaş yanlısı, kimin provokasyoncu, kimin de barış yanlısı olduğu netleşmiştir. AKP sil baştan yapmaktan dem vurarak Kürt halkını tehdit etmek istemiştir. Fakat ne AKP eskisi gibi inkâr edebilir ne de Kürt halkının tepkisi eski dozajında sınırlı kalır. Yılın sonuna ulaştığımız bu günler, sürecin yeni bir aşamaya evirileceğine işaret etmektedir. Başlayacak yeni bir çatışma süreci ise geçmiş süreçleri aşacaktır. Çünkü Kürt halkının ve özellikle Reber Apo’nun tüm iyi niyet çabaları samimiyetsizlik ve iki yüzlülükle karşılık bulmuştur. Artık Türkiye devletine tahammül kalmamıştır.
Süreç genel hatlarıyla yıl boyu böyle ilerlerken, özgürlük hareketimiz açısından yoğun gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Özgürlük hareketimizin 2009 yılına ışık tutan Reber Apo’nun ‘Demokratik Toplum Manifestosu’ ve ‘Özgürlük Sosyolojisi’ savunmaları olmuştur. 2009 yılına savunmalar ekseninde yoğunlaşarak hazırlanma moral ve güç yarattığı kadar, zihniyette yenilenme ihtiyacını açığa çıkarmıştır. Savunmalardan alınan güç, sürece daha güçlü katılmanın azmini getirmiştir. Savunmalara paralel olarak gerçekleşen PKK 10. ve PAJK 7. Kongreleri ideolojik, örgütsel gerçekliğimiz üzerine kapsamlı tartışmalar yürütmüşlerdir. Gerçekleşen bu Kongreler 2009 yılının planlamalarını, Önderliğin özgürlüğünün sağlanması temelinde yapmışlardır. Bu temelde ideolojik, örgütsel ve pratiksel anlamda yaşanan yetersizliklerin aşılması için hamlesel bir süreç başlatılmıştır. Bu hamlesel mücadele her alanda PKK ve PAJK kadro konferanslarının yapılmasıyla, tüm alanlarda yoğun bir şekilde sürdürülmüştür. Tüm çalışma alanları gerçekleştirdikleri parti konferanslarında somut pratikleri üzerine tartışmalar yürüterek, yetersizlikler tespit edilmiş ve aşılması yönünde planlamalar yapılmıştır. Kadro konferansları önemli bir ideolojik netleşme yarattığı gibi güçlü bir moral, süreç motivasyonu, çalışma disiplini yaratmıştır.
2009 yılını kadın penceresinden değerlendirecek olursak, geçtiğimiz yılın tüm siyasal etkinliklerinde kadınlar öncülük düzeyinde bir aktivasyonla katılmışlardır. Yılın akışında renk olmuşlar, yön vermişler, moral ve güç yaratmışlardır. Kadınlar, toplumun en ezilen kesimi olarak siyasal, sosyal, bireysel hakları en çok sömürülen kesimidir. Hem mensup oldukları halk adına, hem de cins olarak iradeleşmenin, özgürleşmenin ihtiyacını en derinden hisseden kesimdirler. Bu nedenle yılın demokraside açılım yönünde evirilmesi için yoğun çaba sarf etmişlerdir. Kadınlar 8 Martla birlikte harekete geçmişler, Newroz’un renklerine renk katmışlardır. Seçim hazırlıklarına güçlü katıldıkları gibi seçimde çıkan sonuçta da belirleyici rol oynamışlardır. Yerel seçimlerde Kürt halkının iradi gücü açığa çıktığı gibi, Kürt kadınının da iradi gücü belirleyici olmuştur. Daha sonra gelişen demokratik açılım sürecine yine aktif katılmışlardır. Savaştan en çok zarar gören kadınlardır. Savaşlar, kadınlar için şiddet, ölüm ve tecavüzden başka bir şey ifade etmemektedir. Savaşlar yüzünden en büyük acılar hep kadınların payına düşmüştür. Bu nedenle en savaş karşıtı güç, kadınlardır. Barışa en yatkın güç, en hasret güç yine kadınlardır. Yıl boyu barış sloganı kadınların eylemlerinin ana teması olmuştur. Kürt kadınları, Kürt anaları savaşın kendilerinden aldığı bedellere, çektikleri acılara rağmen onurlu barışın özgürlüğü getireceğine inanmışlar ve tavırlarını barıştan yana belirlemişlerdir. Reber Apo’nun demokrasi ve barış yönlü çağrılarına, barış eylemsellikleriyle sahip çıkmaya çalışmışlardır.
Reber Apo’nun savunmalardaki kadın eksenli çözümlemeler kadınlar için bir zihin aydınlığı ve güç kaynağı olmuştur. Yine yıl boyu Reber Apo görüşme notlarında kadınlara tarihi ve güncel konularda birçok somut perspektif sunmuştur. Bu perspektiflerden hareketle kadın özgürlük hareketi siyasal hedefli eylemsellikler kadar toplumun cinsiyetçi karakteriyle mücadelenin de aciliyetini gündeme almıştır. Toplumsal özgürlük yaratılmadan, siyasal özgürleşme de yerini tutmaz. Erkek egemenliğine dayalı toplumun cinsiyetçi karakteri aşılmadan, toplum özgürleşemez. Özgürlüğün ilk şartı cinsiyetçiliğin aşılmasıdır. Oysa toplumun bazı kesimlerinde hala töre cinayetleri, namus cinayetleri sürmekte, kadınlar katlanılamaz bir yaşama mahkûm oldukları için intiharı tercih etmekteler. Bunlar toplum olarak bizi hep geride kalmaya mahkûm eden, erkek egemenlikli sistemin tortu alışkanlıklarıdır. Kürt halkını hep geride bırakmak için sistem adeta bu geri gelenekleri desteklerken, bir yandan da fuhuşa zemin açılmakta, böylece tüm toplumsal değerler ayaklar altına alınmakta, maneviyat katledilmektedir. Tüm bunların ortak karakteri ise namus olgusunda kesişmektedir. Namus kadının mülkleştirilme tarihçesidir. Namus adına kadın eve hapsedilmiş, tüm haklarından mahrum kılınmış ve derin köleliğe mahkûm edilmiştir. Namus olgusu erkek egemenliği ve kadın köleliği kadar eski ve tarihsel bir gerçekliktir. Bugün ise namus ile hedeflenen, sadece kadının köleliği değil, tüm toplumun bitirilişidir. Bundan hareketle kadın özgürlük hareketi 2009 yılında ‘Namusumuz Özgürlüğümüzdür’ şiarı altında cinsiyetçiliğin aşılmasına yönelik gündem oluşturmuş ve kampanya başlatmıştır. Töre, namus cinayetlerine karşı bir duruş sağlamak, yozlaştırılan toplumsal değerleri yerli yerine oturtmak açısından önemli bir duyarlılık yaratılmıştır.
Kadın meşru savunma gücü YJA-STAR olarak bizim açımızdan da 2009 yılı önemli bir süreçti. Özellikle yıla Önderliğin özgürlüğü hedefiyle girilmesi YJA-STAR güçleri için büyük bir sorumluluğu ifade ettiği gibi, büyük bir heyecan da yaratmıştır. Özgürlüğün savunma gücü olarak örgütlenen YJA-STAR, her şeyden önce Reber Apo’nun özgürlüğünden sorumludur. Reber Apo’nun özgürlüğünün teminatıdır. Büyük direnişler ve kahraman şehitlerin yaratımlarıyla 2009 yılının özgürlük yılı olma umudu yaratılmıştır. YJA-STAR olarak 2009’u kahraman direnişçilerin çizgisinde karşılayarak, tarihsel misyonumuza cevap olmak esas oldu. Ancak bu temelde özgürlüğün teminatı olabilir ve içinden geçtiğimiz tarihsel sürece denk rol oynayabileceğimiz bilinciyle 2009’a girdik.
Sürecin, eylemsizlik olarak tanımlanması misyonumuzu daraltmadı, tam tersine daha da büyüttü. Onurlu barışın teminatı olmak ancak güçlü bir mevzilenme ve sürecin taktik esaslarına göre meşru savunma çizgisini uygulama ile sağlanabilirdi. Halk savunma güçleri olarak mevzilenmemizi daha da sağlamlaştırmak, güçlü bir altyapı ile kendimizi gelişebilecek sürece hazırlanmak esastı. Güçlü duruşun ilk şartı, ideolojik donanımdır. Tüm savunma güçleri olarak, biz de 2009 yılına Önderlik savunmaları ekseninde yoğunlaşarak girdik. Savunmaların değiştirici gücü tüm yapımızda önemli bir etki yarattı. Daha sonra baharla birlikte tüm alanlarımız kadro konferanslarını yaparak, pratiğe daha somut bir hazırlık ve planlama ile geçtiler. Yine alanlarımızda PKK ve PAJK Komiteleri örgütlendirildi. Komiteler an be an ve somut pratikler üzerinden ideolojik mücadelenin yürütülmesi ve partileşme çalışmalarında önemli bir mesafe kat ettiler. 
Gerçekleşen HPG 5. Konferansı ise geçen sürecin ideolojik, örgütsel gerçeğini, taktiği uygulama düzeyini kapsamlı değerlendirerek, yeniden yapılanma planlamasını geliştirdi. Mevcut hazırlık düzeyiyle HPG ve YJA-STAR güçleri olarak gelişebilecek sürecin gerekliliklerine göre güçlü bir temel oluşturduk diyebiliriz. Sürecin siyasal hareketliliği ve bunda gerillanın belirleyici misyonu, gerillaya ilgiyi de artırdı. Bu da gerillaya nicel bir akışı getirdiği gibi daha çok genç kadınların katılımlarının yoğun olduğu da dikkat çekiciydi. Gerilla, kadının özgürlüğe en yakın olduğu yerdir. Bugün toplumda artan baskı ve yozlaştırmalar kadınlar için gerillayı bir Kâbe gibi çekici kılmaktadır. Bir taraftan nicel büyüme gelişirken, ideolojik yoğunlaşma ile birlikte taktik ve teknik eğitimlerle nitel güçlenme de yıl boyu üzerinde durulan bir hedefti. Mevcut hazırlık düzeyiyle HPG ve YJA-STAR güçleri olarak gelişebilecek yoğun süreçleri karşılama ve cevap olma temelinde güçlü bir hazırlığı geliştirdik. 2009 yılında sağlanan yoğunlaşma ve hazırlık ile 2010 yılını karşılama gücü yaratılmıştır. 2009 yılının eylemsizlik pozisyonu nasıl ki demokraside ve özgürlükte yol kat edebilmek için esas alındıysa, yeniden gelişecek bir aktif savaş sürecine yine özgürlük uğruna hazırız.
Bu temelde özgürlük mücadelemize ışık tutan şehitlerimizin direniş çizgisi bizim için esastır. Şehitlerimiz 2009 yılını kahramanlıklarıyla taçlandırdıkları gibi yılın asıl anlamını da yaratanlardır. Gerillaya dayatılan imha konseptine karşın kahraman duruşlarıyla gerillanın yenilmezliğini bir kez daha ispatlamışlardır. Eylemsizlik sürecini gerillanın zayıflığı olarak değerlendirmek isteyen düşmana, gerillanın direniş ruhunun yılmazlığını göstermişlerdir. Amed’te, Zap’ta, Zagros’ta ve Botan’da düşmana geçit vermemişlerdir. Beritan, Sarya, Necbir, Hedar, Sıla ve Gurbet arkadaşlar 2009 yılının direniş çizgisinin sembolü olarak yıla anlam verdiler. Mücadelemizin değişik aşamalarında şehitlerimiz hep doğru çizginin kılavuzu olarak yol göstermişlerdir. 2009 yılı şehitlerimiz de direnişleriyle yarattıkları gerçek ile 2010 yılına ışık tutmaktadırlar. Biz YJA-STAR güçleri olarak 2010’u karşılarken, bu çizgideki şaşmaz kararlığımızı bir kez daha yineliyoruz. Önderliğimizin özgürlüğü ve halkımızın onurlu barışına ulaşana dek şehitler çizgisinde direniş tek yolumuzdur. 2010’u özgürlüğe olan inancımızla selamlıyoruz.

“Öldükçe Çoğalır, Yasaklandıkça Güçleniriz”

Kürdistan’da olup bitenleri böylesine sade bir dille ifade edebilmek herhalde sadece Kürtlere özgü olmalıdır. Belki de dünyanın diğer ucunda ezilen tüm halklarda da görülebilir. Belki de halkların genlerinde olup bitenleri sade bir dille getirme vardır. Belki de halklar böyle yaratılmışlardır… Kürdistan halkının böyle yaratıldığı kesindir.
Günlerce Türkiye’de ve Kürdistan’da olup bitenleri izliyoruz. Faşizan saldırılarla Önderliğimizin nefessiz bırakılması için her şey yapıldı. Ölümle tehdit ederek sıtmaya razı etme biçimiyle adeta alıştırılmaya çalışılıyoruz. Önderliğimiz bu durumu kurbağa misaliyle nasıl toplumun adım adım reflekslerinin öldürülerek reflekssiz bırakılmak istendiği olarak yorumladı. Yani toplum adeta kalın derileştirilmek için her şey.
Alışmak ihanettir demek çok da yanlış olmayacaktır. Adeta ölüme alıştırılmak, hem de hiçbir refleks göstermeden buna alıştırılmak tek bir kelimeyle köleliğin en dip noktasıdır. Köle olmadığımıza göre, köle olma durumuna baş kaldırdığımıza göre, köleliği reddettiğimize göre yapmamız gereken ilk elden alıştırmalara karşı isyana geçmektir.
Kürt halkının yaptığı da budur. Reflekssizleştirmeye karşı isyan. İnsan olmanın en erdemli özelliklerinden biri de refleks sahibi olmaktır. Yani tavır sahibi olmak, unutturmalara kafa tutmak. Alıştırmalara karşı direnişe geçmek…
Sömürgeci faşist rejim Kürt halkının en hassas noktalarının neler olduğunu iyi biliyor; Kürt halk önderliği, gerillası ve halkı. Bu üçü birbirinden kopmaz bağlarla bağlıdır. Bunlardan bir tanesine yönelirsen mutlaka diğer ikisi sert cevap verir. Diyalektik böyle örülmüştür. Gerilla, halk önderliği ve halkı olmadan yaşayamaz. Kürt halkı da önderliği ve gerillası olmadan yaşayamaz. Bu diyalektik bağ iyi bilinecek. Bu bağ iyi bilinmeden girişilecek her türden eylem ateşle oynamak anlamına gelecektir. Ya da bu üçünün ilişki ve bağı, karşılıklı bağlılıkları bilinmeden yapılacak herhangi bir hesap ters teper.
Bu kez de faşist devletin hesabı ters tepmiştir. Kürt halk önderliğine karşı yapılan nefesiz bırakılma saldırısına karşı Kürt halkı sokaklara dökülmüştür. Gerilla eyleme geçmiştir. Gençler ve geleceğin generalleri olan çocuklarımız Molotof ve taşlarıyla alıştırmalara gelmeyeceklerini tok bir sesle haykırmaya başladılar. Ve öyle görülüyor ki bu haykırışlar devam da edecektir.
Hem terörist hem de faşist olan TC devleti ve onun uygulayıcı taşeronu olan AKP kendince Kürdistan’da nemalanmak için her türden kirli taktiklerle hareket ederek dünyanın en görülmedik kurnazlıklarıyla hesap kitap yapmaktadır. Kürt halk önderliğine yönelecek kendince sindirecek, DTP’ye gözdağı vererek geri adım attıracak ve kış şartlarına doğru giden gerillaya da yönelerek etkisiz kılacak. Ve tabii bunları yaparken de jonileri unutmayacak, güneydeki-kuzeyde kıyamet kopmasına rağmen halen tık bir ses çıkarmayan güney güçlerine-mesaj verecek, Suriye’yi kendince ayarlayacak, İran’ı ABD’lilere satmasına rağmen ayarlamaya çalışarak dediğimiz gibi kendilerince Kürt özgürlük hareketini tasfiye etme planlarını hızlandıracaklardır.
Ama nafile, top direkten döndü. Kürt halk önderliğine saldırı Kürt halkını infiale kaldırdı. DTP’ yi kapatma bu tuzun biberi oldu. Ve Kürdistan gençleri sokakları tarumar ettiler. Ve Kürt halkı da her şeyiyle destekliyor. Legal siyasetin önünü kapatan devlette artık umacağı bir şey kalmamıştır. Kürdün en yumuşak olan vekillerine bu kadar sert davranılıyorsa, hakaretlere maruz bırakılıyorlarsa kendilerine nasıl yaklaşacaklarını halkımız iyi biliyor. Ve bunun için topyekûn ayağa kalkıyor. Ve doğru olan da budur. Belki de daha da yüksek sesle, yüksek perdede ayağa kalkmalıdır.
Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi tarihinde şunu biz hep gördük; düşman bize yöneldikçe bizler çoğaldık, düşman bize yasak getirdikçe bizler güçlendik. Bu Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinde neredeyse altın bir kural olmuştur. Bunun için Gever’li gençlerin ellerine aldıkları “öldükçe çoğalır, yasaklandıkça güçleniriz” sloganı yerinde bir slogandır. Ve herkesin de bu sloganı dikkatle okumasında fayda vardır.
Kürtleri artık alışıla gelen klişeleşmiş, klasik özel savaş yöntemleriyle idare edeceğinizi sanıyorsanız yanılırsınız. Hele hele kendinizce yönlendirebileceğinizi sanıyorsanız daha da fazla yanılırsınız. Alıştıra alıştıra reflekssiz bırakacağınızı düşünüyorsanız daha da feci hale gelirsiniz.
Ve mevcut durumda feci halde yanıldıkları ortaya çıkmıştır. Herkes adeta yatıştırmaya kalkışıyor. Birden herkesin ağzında bal akmaya başladı. Ne de çabuk unutuluyor daha birkaç gün önce yapılan hakaretler, saldırılar. Özelde de medya camiasının saldırılarını ne çabuk unuttu. Türk basının Mehmetçikleri de yumuşamaya başladılar.
Ama unutmayan ki; bu halk sizin oldukça ikiyüzlü, değerden yoksun, kişilikten uzak tavsiyelerinizden nefret ediyor. Ya aklınızı başınıza toplar ve ilkeli olursunuz, ilkeli yaşarsınız ya da bu halk uzun zamanları kapsayacak direnişini sürdürecektir. Çünkü bu direniş yapılan hakaretlere karşı onurlu olmanın onurlu duruşunun ta kendisidir.
Faşist ve terörist devletin tüm ezmelerine karşı bu halk artık özgürlük yoluna girmiştir, özgürlüğün tadını ve kokusunu almıştır. Ve hiçbir zaman özgürlüğün kokusundan ve tadından vazgeçmeyecektir.
Kasım Engin

Kerbela Çizgisinde Direnenlerin Anısına

Maraş katliamının 31. yılı vesilesiyle başta insanlık tarihinden günümüze var edilen insanî değerleri bir yaşam duruşu haline getiren, buna karşı egemen sistemlerin her türlü yol-yöntemle gaspına, yok edilmesine karşı direnişçi bir çizgide mücadele ederek yaşamını yitiren başta Aleviler olmak üzere tüm insanlarımızı anıyor, anılarına bağlılık sözünü yineliyoruz.
Elbette ki insanlarımızın hafızasında derin izler bırakan bu katliamı tüm yönleriyle anlamak, bunun karşısında doğru örgütlü bir mücadeleyi açığa çıkartmak gibi bir görevimiz de vardır. Gelenekselleşen, bir yaşam kültürü haline gelen bu gerçek karşısında ancak tarihi sorumluluklarımızı yerine getirmiş olur, onurlu bir duruşun da sahibi olabiliriz.
Katliam sadece Maraş’ta olmadı. Tüm halkımızın yaşadığı coğrafyada oldu ve yaydırılmaya çalışıldı. Malatya, Çorum gibi yerlerde devam etti. Değişik provokasyon senaryoları denendi. Bizzat ABD’nin denetiminde örgütlenen, eğitilen MHP’li faşistler devreye konuldu. Militarist ordu güçleri buna göre bir pozisyona, mevzilenmeye çekildi. Türkiye ve uluslararası kamuoyu buna göre hazırlanmaya çalışıldı. Toplumun hafızasına derinden kazılması için birçok yöntem geliştirildi. ABD öncülüğünde emperyalist güçlerin stratejik bir müdahalesi böylece başlamış oldu. Bu, 1921 Kahire Konferansıyla Kürdistan ve Ortadoğu halklarına yönelik oluşturulan statüko derinleştirilerek Kürt-Türk ittifakını parçalamaya, direnişçi, özgürlükçü eğilimin özünü boşaltmaya yönelik bir girişimdi. Zaten sonrasında 12 Eylül faşist askeri darbesi gelişti. Darbenin zemini bunun üzerinden oluşturuldu.
O dönem Apocu hareketin Ankara zemininden Kürdistan’a açıldığı, partileştiği, örgütlendiği, kitleselleştiği bir dönemdi. Bu hat üzerinden Kürdistan’a açılıyordu. Burada önemli bir devrimci potansiyel vardı. Bu potansiyel üzerinden hızla gelişti. Güçlü dinamikleri bünyesinde taşıyan halk topluluğu Özgürlük Hareketi etrafında örgütlenmeye başladı. Diğer taraftan Mahirlerin, Denizlerin, Sinan Cemgillerin öncülük yaptığı sol-sosyalist hareketlerin önemli bir militan ve taban gücünün olduğu, dayandığı alanlar buralar olmaktadır. Tarihsel Kürt-Türk ittifakını, Seyit Rıza’ların izlediği yolu bozmaya, Kürt Özgürlük Hareketi, PKK ve Denizlerin, Mahirlerin çizgisi olan sol hareket üzerinden Türkiye-Kürdistan demokrasi, kurtuluş stratejik ittifakını parçalamaya yönelik bir strateji oluşturuldu.  12 Eylül faşist darbesiyle bu planı derinleştirerek toplumun tüm gözeneklerine nüfuz ederek, sol hareketlerin öncü kadro gücünü ya imha ederek, ya da etkisizleştirerek içine sızıp örgütlenmeye başladılar. Ergenekon üzerinden sol-sosyalist hareketleri önemli oranda denetimlerine geçirdiler. Bir kesimi de pasifize ederek, özünden boşaltarak, bileşenlerinden kopartarak egemen sisteme daha fazla hizmet eder hale getirdiler. Tüm bunları Önder APO zamanında görerek stratejik ve taktik düzeyde Özgürlük Hareketini bu pozisyon dışına çekmiştir. PKK hareketini de tasfiye etmek için birçok girişim olmuş, buna dönük etkili mücadele edilerek Hareketin anlayışını, çizgi duruşunu koruyabilmiştir.   Dikkat edilirse, ‘93’te Sivas Madımak Oteli’nde 37 aydın-sanatçı, Alevi insanımız faşist bir provokasyon üzerinden katledilmiştir. Her ne kadar bu katliam yobaz, aşırı dinci bazı çevrelere dayandırılmak istense de, asıl amacın PKK hareketinin gerilla gücünün buraya dayanarak Türkiyelileşme açılımını engelleme temelindedir. Ayrıca Alevi halkımız üzerinde oynanan oyunların boşa çıkarılması, kendi öz dinamikleri üzerinden örgütlü hale gelmesini engellemeyi amaçlamıştır.
Apocu hareket bu dönemle beraber Kürdistan’da çizgisini geliştirirken, Denizlerin, Mahirlerin mirasını ilke, ölçü ve özelliklerinde yaşamsal kıldığı gibi, bugün de güçlü bir savunucusu ve devamcısıdır. Sosyalist ütopyayı egemen sistemlerin etkilerinden arındırarak ve demokrasinin özüyle birleştirerek, onların anılarına bağlılığını bu temelde yerine getirmiştir.
Özgürlük çizgisi kendisine ölçü ve özellik olarak direnişi, adaleti, eşitliği, hakikati, dürüstlüğü, kadın özgürlüğünü, sadeliği esas alır. İnsan olma felsefesi vardır. Bu ölçü ve özellikler aynı zamanda Alevîliğin de özüdür. Bir anlamda bu öz PKK çizgisinde, direnişçi geleneğinde yaşamsallaşmıştır. Kürt halkına mal olduğu kadar, ezilen-sömürülen halkların umudu, kurtuluş felsefesi, yolu haline gelmiştir. Kapitalist modernitenin boyunduruğu altında tarihinden, kültüründen, geleneğinden, tüm var olma değerlerinden kopan insanın bilinci, yüreği, ruhu, inancı haline gelmiştir. Yeniden doğuşun, toplumsallaşmanın zihniyeti, vicdanı olmuştur. Katliamcı zihniyeti iyi tanımak ancak doğru bir savuma anlayışını, duruşunu geliştirebilir. O coğrafyada, o toplumda oluşturulan bu kuşatmayı ancak örgütlü hale gelerek ve PKK hareketinin mücadele saflarına katılarak kırmak ve başarmak mümkündür.
Bugün katliam tarihini tekrardan canlandırmak isteyen AKP iktidarı ve zihniyeti karşısında Alevi halkımızın özgürlük mücadelesi etrafında kenetlenerek dayanışma ve birlik temelinde yürüyüşünü kendi tarihine yakışır bir biçimde yapması gerekir. Kendi özünden dönmüşlere, ihaneti bir onur gibi yaşayan ve yaşatmak isteyen onursuzlara, hainlere karşı ilkelerinden ödün vermeyen Önder APO’nun da direniş yolu olan Kerbela çizgisini geliştirerek tarihi sorumluluklarımıza bir kez daha sahip çıkma kararlılığıyla…
Piling Malatya

Hiççi Katil Sürüleri

Ne şundanız, ne bundanız deyip de,
Alttan alta, gizliden gizliye tam tamamına Türk ordusunu destekleyip de, MİT, Fetullahçılar ile AKP adına kontralık yapan hiççi katil sürüleri.
Kurulu sistemle alakamız yok deyip de,
Aşine Katı Kemalizm yerine, Cilalı Yeşil Kemalizm (Türk-İslam Sentezi ile onun Turancı türevi Fetullahçılık) atına oynayan hiççi katil sürüleri.
Asimilasyona karşıyız deyip de,
Aşine Kemalist katı ulusçu soykırım yerine, Yeşil Kemalist Fetullahçı Turanizmin Türk ulusçuluğu anlayışıyla, Kürtlerin soykırımdan geçirilmesini meşru gören hiççi katil sürüleri.
Barışçıyız, eşitlikçiyiz deyip de,
Ordunun Kürtleri katletmesi yerine, polisin katletmesine daha insancıldır diyerek teresleşen hiççi katil sürüleri.
Kontr-gerillaya karşıyız deyip de,
Asker kontr-gerilla yerine, polis kontr-gerillasına alkış çalan hiççi katil sürüleri.
Ergenekona karşıyız deyip de,
Askeri Avrasyacı Ergenokon yerine, MİT ile Fetullah’ın Amerikancı Ergenekonunu ikame eden hiççi katil sürüleri.
Militarist Medyaya karşıyız deyip de,
Askeri militarizmin medyası Doğan Medya yerine, MİT ile polisiye militarizmin medyası Fetullahçı medyada vakanüvüsçülük yapan hiççi katil sürüleri.
Doğan medyasındaki asker kalemşörleri Fikret Bila ve Mehmet Ali Kışlalı yerine, MİT ile Fetullahçı medyada Prof. Dr. Zühtü Aslan, Önder Aytaç ile Emrullah Uslu gibi kontralarla Kürtlere karşı tetikçilik yapan hiççi katil sürüleri.
Liberal demokratız deyip de,
Partilerinin kapatılmasına tepki gösteren DTP’lileri desteklemek yerine, Dolapdere’deki MİT ile Fetullahçı polisiye kontraların silahla Kürtlere saldırmasına “mahalle tepkisidir” diye başlık atan hiççi katil sürüleri.
Muş’un Kop ilçesinde iki yurtseveri katleden ve onlarcasını yaralayan Zühtü Aslan ile Önder Aytaç’ın eğittiği polis ve Jitem elemanlarının yaptıklarını katliamdır deme yerine, “esnaf tepkisidir”diye başlık atan hiççi katil sürüleri.
Televizyon televizyon gezen Önder Aytaç gibi Önder APO’ya saldırıp, biz biat etmeyiz deyip de,
CIA ajanı ve ABD teşeronu olup da İslam kılıfıyla Turancılık yapan Fetullah Gülen’e kapıkululuk ederek biatlaşan hiççi katil sürüleri.
Irkçı Türk devletine xulamlık ederek biatlaşan hiççi katil sürüleri.
HPG, Güney Kürdistan’a gitsin deyip de,
Hem Kuzey hem de Güney Kürdistan’da, Türk ordusunun gerillayı katletmesini uluslararası hukuka uygundur diyen hiççi katil sürüleri.
Anadolu ve Kürdistan gençliğinin ölmesini istemiyoruz deyip de,
1999-2004 yılları arasında PKK tek yanlı ateşkesi sürdürürken 500’e yakın, bu yıl ki eylemsizlik sürecinden 80’nin üzerinde gerillanın şehit düşürülmesine tek ses çıkarmayıp, üstelik ordunun operasyon yapmasını desteklerken, Reşadiye’de 7 askerin ölümüne kıyamet koparan hiççi katil sürüleri.
Savaşa karşıyız deyip de,
AKP’nin savaş hükümeti olmasına karşı çıkmak yerine, AKP’nin Kürtleri fiziki ve kültürel soykırımdan geçirmesi ile Kürtlere saldırmasına karşı, Kürtlerin direnmesini barışa karşı provokasyondur diye sürmanşet atan hiççi katil sürüleri.
Militarizme karşıyız deyip de,
Kürtlerin işgalci Türk ordusunda askerlik yapmamasına karşı çıkıp da askere gitmeyi vatan görevi diye herkese yuttururken, asıl olarak Kürtlerin varlığının teminatı olan gerillaya katılımı militarizmdir diye reddeden ve gerillaya katılımı hiçleştirmeye, anlamsızlaştırmaya çalışan hiççi katil sürüleri.
Özellikle bu konuda başrolü üzerine alarak, Kürtlere seslenerek efendileriniz Beyaz Türk ırkçılarına kölelik ve askerlik yapın diyen Taraf gazetesinin hiççi, nihilist ve azgın Türk ırkçısı katil sürüleri.
Gönülleri fethetme ve sevgi seli deyip de,
Aslında yaptıkları gönülleri fethetme değil, onun yerine ruhları öldürmektir.
Sevgi çemberi, sevgi seli dedikleri özgürlük ahlakını öldürerek, onun yerine zulüm iktidarını yerleştirmek isteyen hiççi katil sürüleri.
Bireyciliğe karşıyız deyip de,
Kürtlerdeki özgürlük ve eşitlik değerleri yerine, Kürtlere bugünün modern bireyciliğini aşılamak, onları sisli ve düşsel bir dünyaya götürmek, soykırım öncesi öldürücü ve tehlikeli bir gönül ve fikir rahatlılığının olduğu mezarlığa atmaya çalışan hiççi katil sürüleri.
MİT ve Fetullahçı AKP medyasındaki -Taraf, Yeni Şafak, Star, Türkiye, Zaman, Sabah ve Bugün gazeteleri ile Samanyolu TV, Kanal-24 TV, ATV, Mehtap TV, Ülke TV, Kanal 7 TV, vb.- katil sürüleri siz Alman Nasyonalist Sosyalist Parti’den-Nazi Partisi- ne daha az kötü ne daha fazla değerlisiniz.
Ondan daha ırkçısınız.
MİT ve Fetullahçı ile AKP medyasının hiççi katil sürüleri, sizin gibi en kara ırkçı medya ne kadar özel savaş yürütürse yürütsün, hakikatleri ne kadar saptırırsa saptırsın, ne kadar bulanıklaştırırsa bulanıklaştırsın Kürtlerin özgürlükçü bir geçmişi, hareketi ve özgürlük hayalleri vardır.
Sizin gibi en kara ırkçılar, bunları hiçbir zaman yok edemez.
PKK ve HPG, Kürtlerin özlemleri için bir özgürlük sesi, ateşli umutlarının gerçeğidir.
PKK ve HPG gerillaları da bu özlemlerin ve ateşli umutların fedaileridir.
İşte tüm bunlardan dolayı, tüm Kürdistan gençliğine diyoruz ki, umut dağlardadır.
Özlemlerinizin stargahı, Kürdistan dağlarıdır.
Ateşli umutlarınızın gerçeğe dönüşme yeri de gerilla üsleridir, gerilla kamplarıdır.
Özgür Bilge